• "İnsan insanı zorla değiştirebilseydi , tufan yaklaşırken adeta yalvardığı inkârcı oğlu ken an-ı nuh peygamber (a.s) gemiye bindirmeyi başarırdı.."
    Muhammed Bozdağ
    Sayfa 35 - Yedi veren
  • Yitik Cennet, Karakoç’un en çok okunan ve en çok sevilen eserlerinden. Hacim olarak fazla değil, ama Karakoç eserlerinin genel karakteristiği olarak anlamak, diplerdeki mana incilerine ulaşmak için emek isteyenlerden. Öyle ki kimi cümlelere vukufiyet için bütün peygamberler tarihini bilmek, kimi cümleler içinse Yunan edebiyatını devirmiş olmak gerekiyor. Konsantrasyon olmadan anlam denizinde kulaç atmaksa asla mümkün değil, her iki durumda da sonu hüsran olan bir batış ya da yüzeyde kalış olası. Yitik Cennet neyi anlatıyor; Yitik Cennet, Hz. Âdem ve Havva'nın cenneti yitirmesiyle başlayan insanlık yolculuğunu ve yitirilen bu cenneti tekrar kazanma yolunda insanlığın yolculuğunu peygamberler üzerinden anlatıyor. Tabi bütün peygamberler geçmiyor kitapta. Belirli dönemeçlerde nirengi noktası olan, kritik roller üstlenmiş peygamberler yer alıyor.

    “Hata yapmak fırsatını Âdem'e veren sendin.” demişti İsmet Özel, hata yapmanın nasıl bir fırsata dönüştüğünün cevabını da Karakoç veriyor, Yitik Cennet’te, Âdem bölümünde. “Yurdunu hangi insan daha çok sevecektir: doğduğu yerden ölünceye kadar hiç ayrılmayan insan mı? Yoksa en genç çağında yurdundan ayrılarak savaşa gitmiş, esir düşmüş, bir daha dönme umudunu tam yitirmişken ansızın esen hızır yeliyle kendisini yine ülkesinde bulan insan mı?” diye soran Karakoç bu kıyas ve soru üzerinden asli yurdundan ayrılan Âdem’in cennete olan iştiyakını idrakimize sunmaya çalışıyor.

    Hz. Âdem’den Hz. Nuh’a geçiyor. “Her çağda, şartlar ne kadar ağır ve umutsuz olursa olsun; inananlar için bir Nuh'un Gemisi vardır...” diyor, su serpiyor gönüllere, Nuh’un inkârcılarını yok eden tufana inat. Hz. Nuh ile hakiki inananlar ve iman neferleri için kurtuluşa ermenin ve kendi medeniyetini inşa edebilmenin tek yolunun ihlasla doğrulmak olduğunun altını çiziyor.

    Hz. İbrahim’in ateşle sınavı… “Yanıp küle çevrileceğin, yok olacağın yerde var olacaksın.” diyor Karakoç. Nemrut nefs, İbrahim ruh… Nemrut zulüm, İbrahim adalet… Tasfiyenin serüveni arınmanın destanı anlatılıyor bu bölümde.

    “Hz Âdem’le yaratıldık, Hz Nuh'la yaratılışımızın varoluşuna çevrilişini kesinleştirdik. Hazreti İbrahim'le inanmışlar milletini ve toplumunu kurduk, Hazreti Yusuf'la da devletini kurma ödevi belirdi.” Hz. Yusuf, bir kölenin yalnız rıza-i ilahiyi gözeterek kalplerin sultanı olacağının remziydi. İhanet, iftira, skandal, politik unutkanlık gibi bir devlet adamının karşılaşacağı bütün durumlar onun da başına geldi.

    Kendi kudretine tapan hiçbir kişinin unutamayacağı ve narsisizmle dolu hiçbir kavramın hesaba katmaktan yakasını kurtaramayacağı kader ironisidir Hz Musa'nın Firavunun sarayında büyümesi. Hz. Musa’nın hikâyesinden öğreniriz, yalnız inanan kişi geçmez imtihandan, inanana inanan da geçer ondan. Toplum kuruculuğuyla, Resulullah'ın kıyamete dek oluşturduğu ümmet bilincinin bir cüzü olacaktır Hz. Musa.

    Hakikat medeniyeti, ‘Devlet’ modeline, ideal devlet formuna Süleyman peygamberle ulaşır. Yahya ruhlara inen kamçıdır, hakikatin kılıcıdır. İsa babayı putlaştıran Roma’ya karşı babasız doğmuştur.

    Ve Hz. Muhammed Cennet'in kapısı değil cennetin ta kendisidir... Her peygamber onun bir cephesidir. O âlemlere rahmettir. Yitik Cennet, yeniden bulunmuş cennete dönüşmüştür onda. Ondan uzaklaşmak düşüştür, cehenneme savruluştur; ona yaklaşmak ise diriliştir ve cennete yeniden kavuşmak demektir. Yitik Cenneti'ni bulanlardan olmamıza vesile olması duasıyla...
  • “Altı büyük peygamber, Adem, Nuh, İbrahim, Musa, İsa ve Muhammed’ten sonra yedinci ve en büyük peygamber El-Mehdi olacaktır ve o da İsmail’in soyundan gelecektir.İşte biz onu bekleyip onun uğruna savaşıyoruz. Bir kez daha zikredeyim de iyice anlayın, Alamut kalesi çok büyük sırlar barındırmaktadır.”
    Vladimir Bartol
    Sayfa 71 - Koridor Yayıncılık
  • Ne yüce bir sevgi, ne ulu bir aşk! Ahmed Arif aşkından ölmeyi çoktan göze almış lakin sevdası için, görebilmek umudu ile yaşamayı göze almış. Çektiği çileler, yaşadığı onca olumsuzluk mektuplarda karşımıza çıkıyor. Fakat hepsinin üstesinden Leyla'sına olan aşkıyla gelmiş. Leyla'ya da pes doğrusu! Bu harikulade aşk karşısında Nuh demiş de peygamber dememiş. Artık irade mi desem yoksa kibir mi karar veremiyorum. Ama iyi ki de karşılık vermemiş. Şairi besleyen çiledir. Ne hoş dizeler çıkmış ortaya aşkta vuslat olmayınca. Şiddetle tavsiye ederim. Aşk için, sevda için, çekilen çileler için okunsun.
  • Hz. Peygamber' in doğumundan önce, miladi 547, 552 veya 563 yıllarında veya cahiliye Araplarındaki nesi uygulaması göz önüne alındığında 569-571 yılları arasında vuku bulan Fil vakasıyla ilgili anlatıma da Kur'an'da"elem tera" (Görmedin mi?) sözüyle başlanmıştır. Fahreddin er-Razi bu lafzın da "bilmek" ve/veya "hatırlamak" manasına geldiğini belirtmiştir. Bu ifade tarzı Fil vakasıyla ilgili haberin mütevatir seviyesinde olduğuna işarettir. Nitekim Allah Hz. Peygamber dönemindeki inkârcıları zem maksadıyla kendilerinin bizzat şahit olmadıkları hadiselerden, "Onlardan önce nice nesilleri helak etmiş olduğumuzu görmediler mi?"( Yasin, 36/31) diye söz etmiştir. (Hz. İbrahim, İsmail, İshak ile ilgili Kur'an kıssalarına gelince, aslında bu kıssalar Araplar ile İbraniler arasındaki Hz. İbrahim kökenli hısımlık sebebiyle bir yönüyle Arap, bir yönüyle de Yahudi kültürüne aittir. Âdem, İblis, Habil Kabil, Nuh, İdris gibi kıssalar ise İslam, Yahudilik ve Hıristiyanlığın müşterek kültür havzasına aittir. Bu son gruptaki kıssalarla benzerlik arz eden öykülere Sümer, Babil, Mısır gibi kadim kültürlerde de rastlanabilir
  • Hanefî Mezhebinin imamı olan İmâm-ı Âzam namıyla mâruf Numan b. Sabit’in babası Sabit hazretleri, henüz gençlik yıllarında daha evlenmemiş iken, günün birinde bir dere kenarında abdest alıyordu. O sırada derenin sularına kapılıp gelen irice, kıpkırmızı bir elma gördü. Elmayı canı çekti ve gayri ihtiyari olarak uzanıp elmayı aldı ve ısırdı. Isırdığı anda kafası dank etti. Çünkü helâl yiyecek konusunda son derece hassas olan, yediğine ve içtiğine azami derecede dikkat eden Sabit hazretleri; nereden geldiğini, kime ait olduğunu bilmeden, sahibinden izinsiz olarak bu elmayı ısırmıştı. Fevri hareket ettiği için hata ettiğini anladı, elmanın sahibini bulup helâlleşmesi gerektiğini düşündü. Zira o ısırıkla beraber az da olsa elmanın suyunu yutmuştu. 
    Hemen elmanın sahibini bulmak için harekete geçti.

     “Bu elmayı dere getirdiğine göre, belli ki derenin kenarındaki bir bahçede bulunan elma ağacından düşmüştür” diye düşündü. Ve suyun geldiği yöne doğru yürüdü. Elma elinde olduğu halde araya araya, elmanın düştüğü meyve bahçesini buldu. Baktı ki orada nur yüzlü bir ihtiyar çalışıp durmakta, yanına gidip selâm verdi ve bahçenin sahibini sordu. Tarla sahibinin, o nur yüzlü zâtın kendisi olduğunu öğrenince, meseleyi başından itibaren anlattı ve hakkını helâl etmesini istedi. 
    Sabit hazretlerinin helâl yiyecek ve kul hakkı konusundaki bu hassasiyeti, bahçe sahibinin dikkatini çekti. Bu delikanlının haram-helâl noktasındaki bu titizliği çok hoşuna gitti. Onun, yanında kalmasını arzu ettiğinden, hakkını helâl edemeyeceğini, helâl etmesi için bazı şartları olduğunu ileri sürdü. Şayet o şartları yerine getirirse o zaman helâl edeceğini söyledi. Sabit hazretleri ise, hakkını helâl ettirebilmek için ne yapması gerekiyorsa yapacağını bildirdi. 
    Bahçe sahibi bu duruma çok memnun olmuştu. Şartlarından biri şuydu; burada bir müddet yanında kalacak, bu süre zarfında da, bağ-bahçe işlerinde kendisine yardımcı olacaktı. Aksi takdirde kesinlikle hakkını helâl etmeyeceğini söyledi. Sabit hazretleri ihtiyarın bu teklifine çok şaşırmıştı, elmanın tamamının bedeli neydi ki, bir ısırık için uzun bir müddet çalışmasını şart koşuyordu. Ama ihtiyar Nuh diyor peygamber demiyor, “yanımda kalıp bana yardım etmezsen kesinlikle hakkımı helâl etmem.” diye diretiyordu. Böyle aksi bir ihtiyarla âhirette hesaplaşmaktansa, bu dünyadayken hesabı kesmek gerekiyordu. Ayrıca bu işe kendisi gönüllü olmuş, şartları kabul edeceğine dair söz vermişti. Ve neticede Sabit hazretleri sözünde durmuş ve ihtiyarın dediği müddet onun yanında kalıp, işlerinde ona yardımcı olmuş ve canla başla çalışmıştı. Zamanla anladı ki, aslında bu yaşlı zat hiç de öyle aksi ve inatçı biri değildi. Gayet tecrübeli, görmüş geçirmiş, son derece olgun ve yumuşak huylu sâlih bir zât idi. Kendisine son derece iyi davranmış, evindeymiş gibi rahat ettirmişti. Demek ki, yardım edecek birine çok ihtiyacı olduğundan, Sabit hazretlerinin yanında kalması için ısrarcı olmuştu. 
    Böylece günler geçti ve yanlışlıkla ısırdığı bir elmanın hakkını helâl ettirebilmek için hizmet etmesi gereken süre dolu. Yaşlı adamın huzuruna gelerek, artık süresi dolduğunu helâlleşip ayrılmak istediğini bildirince yaşlı adam: 
    – Bir şartım daha var, onu da yerine getirdiğin takdirde hakkımı helâl edeceğim. Ondan sonra artık serbestsin, istersen ayrılıp başka yere yerleşirsin, istersen yanımda kalabilirsin, dedi. Sabit hazretleri: 
    – Peki bu şart nedir? diye sordu. Yaşlı adam: 
    – Benim bir kızım var. Şayet onunla evlenirsen o zaman hakkım sana helâl olsun. Fakat kızımın bazı kusurları var, bunu da bilmeni isterim. Kızımın eli çolaktır, gözleri kördür, ayakları topaldır, dilsizdir, kulağı da sağırdır. Yaşlı adam kızı hakkında öyle bir tarif yapmıştı ki, bu bir insan mı yoksa kütük müydü? Ne görür, ne konuşur, ne de duyar; kolu-bacağı olmayan çolak-topal bir hilkat garibesi… 
    Sabit hazretleri şimdi ne yapacaktı? Tam helâlleşmeyi beklerken teklif edilen bu şart da neyin nesiydi. Kendisi gibi her yönden dört dörtlük bir delikanlıya, böyle birini nasıl teklif edebiliyordu. Bu şartları baştan söylese belki kabul etmeyebilirdi. Ama bu kadar zaman burada çalıştıktan sonra, şimdi bu teklifi kabul etmese, tüm çalıştığı boşa gidecekti. Kabul etse, böyle bir insanla hayat sürmek nasıl mümkün olacaktı? Düşündü, taşındı… Mesuliyet duygusu, Allah’a hesap verme korkusu ağır bastı. Üç günlük dünya hayatı keyifle, zevkle geçse ne olur, geçmese ne olurdu; önemli olan âhiret hayatıydı. Bu dünyada böyle bir kadınla yaşamak, âhirette azap çekmekten daha zor değildi ya… Ve evlenmeyi kabul etti. Düğün yapıldı, nikâh kıyıldı ve Sabit hazretleri’ne gelinin bulunduğu odayı gösterdiler. Sabit hazretleri odasına girmesiyle çıkması bir oldu. Çünkü içeride kendisine anlatılan vasıfta birini görememişti. Büyük bir yanlışlık olmalıydı. Çünkü kayınpederinin “gözü kör, ayağı topal, kolu çolak” diye anlattığının aksine, tüm uzuvları yerli yerinde, boyu, pos ve endamıyla güzeller güzeli, ay parçası bir kadın vardı. 
    Sabit hazretleri neler olup bittiğini anlamak için kayınpederi olacak o bilge ihtiyarın yanına gitti. Ve şaşırmış bir halde olanları kendisine anlattı. Kayınpederi tebessüm ederek durumu şöyle anlattı: 
    – Evladım! Sana kızım kördür dedim, bu doğrudur. Ama gözü zahiren kör değil, o harama karşı kördür. Bir kere olsun harama göz atmamış ve bakmamıştır! Sağırdır dedim. Aslında kulağı çok iyi duyar, ama o harama karşı sağırdır. Haram olan şeylere kulak verip dinlemez. Dilsizdir dedim. Harama karşı dilsizdir, haram olanı konuşmaktan kaçınır! Ayağı topal, kolu çolak dedim. Evet, öyledir benim kızım. Ayağı harama gitmez, eli harama uzanmaz! Yoksa eli de, kolu da, tüm uzuvları da sağlam ve mütenasiptir. Evladım uzun lafın kısası, zannettiğin gibi hiçbir yanlışlık yok. İçeride odasında bekleyen benim öz kızım, senin ise helâlin ve zevcendir.
    Allâh-ü Teâlâ ikinizi de mesut ve bahtiyar etsin, neslinizden hayırlı nesiller halk etsin! Durum şimdi çok iyi anlaşılmıştı. Meğerse adam, Sabit hazretlerini ilk gördüğü anda çok beğenmiş, ayrıca ondaki uhrevî hassasiyeti ve Allah korkusunu da görünce, kızını ona nikâhlamayı kafasına koymuş. Fakat bu arada kızının biraz daha büyümesini beklemiş ki, tam evlenecek yaşa gelsin… 
    İşte bu izdivaçtan nur topu gibi bir evlat dünyaya geliyor. Adını Numan koyuyorlar. Yani, Numan b. Sabit. Ve gün geliyor o yavru büyüyüp İmâm-ı Âzâm oluyor. İşte İmâm-ı Âzâm (Rahmetullâhi Aleyh), böyle bir anne ve babadan doğuyor. İmâm-ı Âzâm daha çocuk yaşlarda okuması için hocaya teslim edildi. Müthiş zekâsı ve hafızası ile arkadaşlarını fersah fersah geride bıraktı. Hâfızlığını da üç günde bitirdi. Rivâyet edilir ki: İmâm-ı Âzâm’ın üç günde hâfızlığını bitirmesiyle alakalı olarak, muhtereme annesi oğluna şöyle dermiş: 
    – Ah oğlum! Şayet baban o elmayı ısırmasaydı, sen bir günde bile hâfız olurdun!