• 103 syf.
    ·1 günde·Beğendi·10/10
    İncecik 110 sayfadan oluşan bir kitap olmasına rağmen içerisinde sizi etkileyecek bir çok konuyu kapsıyor. Ah gerçekten çok etkilendim. Dostluk, sevgi, koruma,kollama, yardımlaşma, iyilik, sağlık, hırs, kötülük, zenginlik, fakirlik gibi bir çok zıt şeyi içerisine almış. İçeriğinden bahsedecek olursam; bir çiftlikte iş bulan iki yakın arkadaş para biriktirerek hayallerindeki araziyi almayı planlamaktadırlar. Lennie ve George. Lennie biraz zeka olarak geri olmasına rağmen elinden her iş gelen, inanılmaz güce sahip biri ama başı hep derde girmekte. George hep onu koruyup kollamakta. Ve Lennie bir kez daha bir belaya bulaşır. Bakalım sonunda ne oluyor? Okuyun kesinlikle.
  • 255 syf.
    ·9 günde·Beğendi·9/10
    Merhaba:) Günümüz ahlaki ortaminda sürünen , can cekişen, cinsellik merkezlilige, paraya, san sohrete köle olmuş, hayattaki tek gercek görülebilir belki ama
    Hakettigi ve eskiden de bulundugu yere mutlak gelecektir. bunu doga, yani tabiat ana bizzat gorunmez elleri, karsi konulmaz kudreti ile yapacaktir. kimsenin savunmasina, bu degeri tekrar yukseltmesine gerek kalmadan. yani gururu ile, hep oldugu yeri ile yine hepimizin herşeyi olacaktir.Kaf dağı'nın ardında yaşayan anka kuşu'nun yuvasındaki felsefe taşı'na insanların verdigi isim benim için Aşk ...ama benim hala umudum var doğru yaşanması ve anlaşılması için tıpki diger duygular gibi..Bu yorumları diğer aşk kitaplarda yazacağım ınşallah neyse:)

    Aşkı hangimiz tanımlayamaya kalkabilirdik? Birkaç kelam etmeye kalksak hakkında, kazara
    dilimiz dönse ne diyebilirdik ki? Zaman oldu şarkılardan dinledik. Şiirlerden okuduk, Mona dedik, Leyla dedik, belki az ucundan yaşadık da. Ama hiçbirimiz ağzını açıp aşkı tanımlara sığdırma cesaretini gösteremedi. “Aşk” diye başlayan cümleler hep derin ah’lar, dile gelemeyen pişmanlıklarla sükûn buldu. Aşk neydi? Dibine kadar yaşadığımızı (sandığımız), hissettiğimiz ulaşılması zor, tarifi imkânsız, efsanevî duygular bütünü mü? Yoksa aklımızın bize oynadığı tatlı bir oyun mu?

    Nerede aradım, nerede buldum?

    İşte biz bu çelişkilerde dolanaduralım, her tuttuğumuz eli aşktan bir hisse sanalım; yaşamış, kalemini ağaçtan değil adeta taştan yontmuş üstad Rasim Özdenören Hoca, aşkı diyalektiğiyle birlikte sunuvermiş bize.
    Sunuvermiş de haberimiz yokmuş. Bihaber dolandığım, baharın şükür dolu yellerinde kendimce aşkı aradığım bir Süleymaniye akşamında, bir ağabeyim önerdi bana Aşkın Diyalektiği’ni. (Aşkı mı yoksa?) Uzun zaman aradığım, uğruna İz Yayınları’nın eşiğini aşındırdığım kitaba, adını hatırlamadığım sapa bir sahafın ahşap raflarında beni beklerken kavuştum.

    Tarif de vermiyor ama…

    ‘Aşkın tanımı yok’ dedik, evet. Ama bin bir türlü tarifle karşılaştık senelerce. Şuna benzer, buna benzer, budur, bu değildir… Kitap yine tanımlamıyordu aşkı. Tarif de vermiyordu hani. Lakin okuduğum her satır aşkla ilgili düşüncelerimi yeniliyor, kalbimde aşka çok daha masum bir yer ayırmama sebep oluyordu.  Ben bendim. Ama okudukça “o” olmak, onda kaybolmak istiyordum. “O” kimdi, bunu bile bilmeden. Kitap ilerledikçe o’nun kim olduğu gün ışığına çıkmaya başlamıştı.

    Hüzünlü bir ikindi vakti ansızın gelecek…


    O, kaderimdi. Bana yazılandı. Hüzünlü bir ikindi vakti ansızın gelecek, pas tutmuş kozmopolit yalnızlığımı bir çırpıda silecekti. Ve onu tanıyor olacaktım. İlk defa görüyor olsam da tanıyacaktım. Yazılmış kader silsilemin bir parçasıydı ve ben bu parçaya eninde sonunda kavuşacaktım.

    Mecnun’dan Don Juan’a

    Rasim hoca kitabında, Leyla ve Mecnun, Kerem ile Aslı gibi kültürümüzde yer etmiş efsanevî öyküleri işlerken, aynı zamanda Dostoyevski’nin Nastasya Filippovna'sından, Pedro Almodovar’ın Patty Diphusa'sına, Samson ve Delile'den, Yunan mitolojisine ve Don Juan’a kadar portreleri de okura sunuyor. Bu karakterler etrafında tahlillerin de yapıldığı kitapta, efsane olmuş bu aşkları sadece okuma cesaretini gösterenleri şaşırtacak derecede çarpıcı, keskin teşhisler de konuluyor. Farklı kültür ve mitlerden portrelerin bir arada işlenmesi aşkın nasıl da tek olduğunu gözler önüne seriyor.


    Sanki ciğerimden bir parçadır

    Beni benden bir süre uzaklaştıran, daha önce bir yerlerde görmediğim, okumadığım ve sanırım Rasim Özdenören’in de ilk olarak ele aldığı mesele, kitaptaki bir makalede Hz. Âdem ve Hz. Havva’ya aşk penceresinden bakılması. Özdenören’in aktardığı rivayete göre, Hz. Âdem yaratılışı icabı kendi cinsinden bir arkadaş bulup onunla yakınlık kurmak ister. Böyle düşünürken de uyuyup kalır. Uyandığında başucunda Hz. Havva’yı görür. Bir anlatıma göre onu hemen tanır ve gülümseyerek, “Sen Havva’sın” der.  Burada aşkın kaderle iç içeliğini görebiliyoruz. Bir anlatıma göre de Hz.Havva’yı görünce, “Sen kimsin? Niçin geldin?” diye sorar. Hz. Havva da ona, “Ben sana zevce olarak yaratıldım. Hak Teala beni sana arkadaş olmak için ve eş olayım diye gönderdi” cevabını verir. Hz. Âdem Hak Teala’ya, “Bu ne cinstir ki onu sevdim, ona bağlandım. Ya Rabbim kalbim ona meyletti, sanki ciğerimden bir parçadır” der. İşte Rasim Özdenören, Hz. Âdem ve Hz. Havva örneğinde kadın-erkek bütünlüğünü göstermeye çalışırken belki de ilk aşk örneğini de nakletmeye çalışıyor. Zaten söz konusu bölümün devamında Hz. Âdem ve Hz. Havva’nın yeryüzüne ayrı noktalardan indirildikleri ve senelerce aşk acısıyla birbirlerini arayıp durdukları söylenmiş. Başka söze ne hacet.

    Soru işaretlerini gideriyor

    Evet, kitap aşkı tanımlamıyor. Ama aklımızda yer etmiş “aşkın tanımı” çıkmazından bizi uzaklaştırıyor. Çünkü Aşkın Diyalektiği’ni okuduğunuz zaman tanıma ihtiyaç duymaksızın aşkı anlıyor, yaşamadığınız halde hissediyor, aşka her yönüyle bütüncül bir açıdan bakabiliyorsunuz. Böylece aşk denen duygunun tanımlara sığmayacağını yeniden görüyorsunuz. Ayrıca dünyevî aşkla ilahî aşk arasındaki ilişkiyi sıkı şekilde işleyen Özdenören, bu konuyla ilgili soru işaretlerinizi de siliveriyor.

    Bu kitabı biz hak edebiliyor muyuz?

    Televizyon dizilerinden izlediğimiz, sahil şehirlerinde yaşayabilme hayaliyle var ettiğimiz, Mevlana ile Şems’i, çoluğunu çocuğunu bırakabilecek yapıda bir anne ve buna göz yumabilecek oryantalist bir yolgezerle birlikte işleyebilme cesaretini(!) gösterebilen kitaplarda okuduğumuz ‘aşk’ı görünce, adı bile konamamış çağımızda, Aşkın Diyalektiği gibi harika bir kitap okunmayı fazlasıyla hak ediyor. Ediyor da bakalım o kitabı biz hak edebilecek miyiz?

    İşte bunun herkese nasip olmadığını biliyorum!

    rasim özdenören Hoca geleneksel estetiğimizde ifadesini bulan mazmunlara göndermede bulunarak bir aşk metafiziğine yöneliyor bu yazılarında. aşk metafiziği kavramı bu yazıların felsefî analizlerden ibaret olduğu düşüncesine sevk etmesin okuyucuyu. eğer edebiyat ve sanat, insanın en sahici seslerini en doğrudan ifadesiyle yeniden biçimlendirmek ise, rasim özdenörenin düşünceleri daha çok bu imkana başvurarak anlam evrenini kuruyor. onun aşka dair düşünceleri zihnî bir sisteme değil, hayatın kendisine indirgendiğinde ancak özgün anlamını kazanıyor. aşkı bir mecaz kılan beşerî koşulların bir köprü, bir merdiven olduğunu ihsas ettirirken yazar, aşkın gerçeğini varlığın dikey boyutunda irdeliyor. daha doğrusu aşk bu yazılarda yatay boyutu dikey boyuta bağlamanın bir imkanı olarak çıkıyor karşımıza. aşkın diyalektiği ise sözü edilen bağlantıyı kurmanın, aşk derdine düşmenin, kısacası merdiveni çıkmanın kendine özgü serüveniyle ilgili türlü hallerden ibaret. kalbin çeşitli hallerinden..islamın diyalektik felsefesi diyeyim siz anlayın. aşkın da diyalektiği olur. :)

    KITABI OKUYUN OKUTUN EFENDIM TAVSİYE EDERİM..iyi okumalar:)
  • “Ne yaşadıysanız yüzünüze yansır. İnsanın yüzü bir kitap gibi okunabilir. İfadeniz bomboşsa da hiçbir şey yaşamadığınız fark edilir. Bundan kurtulmak mümkündür; yaşayın, monotonluktan uzaklaşın, gezin, görün, keşfedin, başkalarıyla ilgilenin, okuyun, sevin. Bunları dolu dolu yapın ki izleri yüzünüze yansısın. Yüzünüz ifadesiz kalmasın.”
  • 105 syf.
    ·4 günde·10/10
    Hacı Ağa karakteri bu topraklara o kadar aşina ki okurken bizim sosyal ve siyasal hayatımızda ki birçok karakter gözümde canlandı ve hepsi de ne yazıkki cuk diye oturdu. Kitapta yer alan karakterin gerçek hayatta var olması ve sadece bir kişi değil yüzlerce, binlerce hatta daha fazlası olması insana neden dedirtiyor ama umarım insanlar bir gün “din” kullanılarak aldatılmazlar. Aldatılmaya izin vermeyecek kadar inandığımız değerleri doğru bilen toplumlar oluruz. Peki bu coğrafyanın kötü kaderi, baş belası, kan emici sülüğü hacı ağalardan ne zaman kurtulacağız? Okuyun okutun derim yazarın Kör Baykuş kitabından daha iddialı:) dayanışma ile..
  • İnsanlar yaşamları boyunca oldukça fazla acı , tatlı tecrübe edinir ve bazen kendilerini sancılı dönemlerin içinde bulurlar.. hani deriz ya (ki ben sıkça söylerim) ;
    "hayatımı yazsam roman olurdu"
    Oysa kitaplar bize sayısız yaşanmışlığın kapılarını açarlar. Okuduğumuz kitap , roman , dergi ve hikayelerde ; insanların , toplumların yaşanmışlıklarıyla ilgili büyük ölçüde bilgi ediniriz. Farklı serüvenlere girer , farklı coğrafyalar gezer , farklı karakterler tanırız. Ve bunların hepsini yaparken ; hiç yara almadan , incinmeden , sancı duymadan yaparız.
    Okumak çok şey katar , fakat sizden almaz.
    Lütfen okuyun ve okutun.

    Figen
  • Uzun zaman önce bir okurun profilinde görmüş, merak etmiş ve pdfsini indirmiştim. Ağır bir dili olduğunu söyledi herkes. Ama ben içinde geçen şiirlerin tek tek Türkçelerini bulup okumakta kararlıyım. İçinde bilmediğim bir sürü şiir var. Hem yeni şiirler ve yazarlar keşfetmiş olacağım, hem de Kürtçemi pekiştirmiş olacağım.

    Okumak isterseniz siz de zorlanabilirsiniz. Ama dediğim gibi yeni şeyler öğrenmeyi sevmek gerekiyor. Bunun için de biraz emek vermek lazım. Eskisi gibi ansiklopedileri karıştırmayacağız. Sadece bilenlerden yardım alabilirsiniz ya da Google'ı kullanabilirsin.

    Keyifli okumalar.
  • Bu anlamda Brahmanların çağları aşıp gelen şu ifadesi haykırır: "Heyhat, hey­hat, linga'm yoni'de!"( linga; erkek cinsel organı, yoni; kadın cinsel organı). Buna Karşılık gebe kalma ve ge­belik şunu söyler: "İradeye bir kez daha bilginin ışığı ve­rilmekte"; ki onunla bir kez daha çıkış yolunu bulabilir ve dolayısıyla bir kez daha kurtuluş imkanı belirmiştir.

    İşte buradan hareketle şu kayda değer olgu izaha kavuşur, birleşme işi sırasında her kadın eğer şaşırıp kalmamışsa utançtan ölmeye hazır olduğu halde gebeliğini en ufak bir utanma belirtisi göstermeksizin hatta bir tür gururla herkesin önünde taşır. Çünkü nasılki başka her yerde yanıltması imkansız kesin işaret, işaret edilen şeyin karşılığı olarak kabul edilirse, burada da olup bitmiş cinsel birleşmenin diğer her işareti kadını en yüksek derecede utandırır ve mahcup eder; bir tek gebeliktir ki bu kuralın dışındadır. Bu şimdiye dek söylenmişlere uygun olarak gebeliğin belli bir anlamda cinsel birleşmeyle doğmuş (kayıt altına alınmış) olan suçun ya da borcun bir tazmini beklentisini gerekli kılması hatta her halükâr­da bu imkanı sunması bakımından izah edilebilir. Ve dolayısıyla bu konunun bütün utanç ve alçalmasını taşırken gebelik onunla bu kadar yakından ilintili olmasına karşın saf ve masum kalmakta, hatta belirli bir ölçüde kutsallaşmaktadır.

    Cinsel birleşme esas itibariyle erkeğin işi, gebelik bütünüyle kadının işidir. Çocuk babadan iradeyi, yani kişiliği; anadan aklı ya da zekâyı alır. Bu sonuncusu kurtarıcı, ilki bağlayıcı, esir edici ilkedir. Zamanda yaşama iradesinin sürekli mevcudiyetinin işareti, akıl sayesinde aydınlanmada gerçekleşen bütün ilerlemeye rağmen, cinsel ilişkidir. Bu iradeye bir kez daha sunulan ve ona kurtuluş imkânını açık tutan bilginin ve esasen yüksek açıklık seviyesindeki ışığının işareti yaşama iradesinin insan olarak bir daha dünyaya gelmesidir. Bunun işareti bu yüzden ortalıkta dürüstçe, serbestçe hatta biraz da kurumluca dolaşan gebeliktir, halbuki cinsel ilişki tıpkı bir suçlu gibi kıyılara köşelere siner büzülür.

    (Bu benim yorumum;
    Son paragraf Schopenhauer’in zekasını ortaya koyan mükemmel bir tespit. Bu son paragrafı iyi okuyun derim. Üzerine düşündüğünüzde Schopenhauer’in haklılığını göreceksiniz. )
    Arthur Schopenhauer
    Sayfa 51 - Say Yayınları