Hasret Deniz, bir alıntı ekledi.
10 saat önce · Kitabı okudu · Puan vermedi

Hocalar bize ölümün herkesi eşitlikte buluşturan bir şey olduğunu söyleyecek yerde, öldükten sonra ayağa kalkıp cezamızı çekeceğimizle tehdit ediyordu daima. Yaşamak çok daha itaatkâr olmaya zorluyordu bizi. Oysa ölünce herkesin belki de yalnız kalbinde yaşatabileceği bireysellik ortaya çıkıyordu.

Safiye Sultan 3, Ann ChamberlinSafiye Sultan 3, Ann Chamberlin
Günsenin, bir alıntı ekledi.
24 May 15:53

Saraydakiler Mutlu Prens derlerdi bana, gerçekten de mutluydum, eğer zevk için yaşamak mutluluksa. Öyle yaşadım ve öyle öldüm. Sonra da ben öldükten sonra heykelimi buraya, böyle yükseğe diktiler; şehrimin bütün çirkinliğini, şehrimdeki bütün yoksulluğu görebileyim diye ve kalbim kurşundan da olsa ağlamamak elimden gelmiyor.

Mutlu Prens Bütün Masallar Bütün Öyküler, Oscar Wilde (Sayfa 3)Mutlu Prens Bütün Masallar Bütün Öyküler, Oscar Wilde (Sayfa 3)
Elif, bir alıntı ekledi.
24 May 15:15

"Bir ümit vardı içimde yaşarken
"Belki diyordum kendi kendime
"Belki öldükten sonra
"Mümkündür yaşamak

Şimdilik, Muzaffer Tayyip Uslu (Sayfa 21 - Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık - 7. Baskı: Nisan 2018, İstanbul)Şimdilik, Muzaffer Tayyip Uslu (Sayfa 21 - Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık - 7. Baskı: Nisan 2018, İstanbul)
Nuri Torun, Anne Frank'in Hatıra Defteri'yi inceledi.
23 May 05:31 · Kitabı okudu · 4 günde · Beğendi · 9/10 puan

Günlüklerden oluşması kitabı daha etkileyici yapmış bence. Anne Frank bu günlükleri yazarken, yazdıklarını yayımlatmayı düşünmüyormuş. Hatta bazı satırlarda zaten kimse okumaz tarzı düşünceleri vardı. Ama o öldükten sonra bile yaşamak isterim demişti ve öldükten sonra yaşadı da. Babası bu günlükleri kitap haline getirerek tarihe bir ışık tutmasında yardımcı oldu Anne Frank'in. Keşke o toplama kampından sağ çıksaydı ve başarısını görebilseydi. Ama o yıllarda milyonlarca insan öldü ve Anne Frank'te bunlarda sadece bir tanesiydi...

Nuri Torun, bir alıntı ekledi.
22 May 00:29 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 9/10 puan

Öldükten sonra da yaşamak istiyorum.
Öldükten sonra da yaşamak istiyorum. Tanrıya bana bu vergiyi bağışladığı, kendimi geliştirmek, yazıyla kendimi, içimdekileri anlatmak kolaylığını verdiği için dualar ediyorum.

Anne Frank'in Hatıra Defteri, Anne Frank (Sayfa 205)Anne Frank'in Hatıra Defteri, Anne Frank (Sayfa 205)

Her his,
Bir değişiklik ile
değişikliğin şiddeti ile,
ansızın gelip gelmemesi ile ilgilidir.

Susamışın ilk yudumda aldığı lezzet, son yudumda yoktur.
Hayatta tedbir, sevinç ile keder tercihinin çatışmasını idare edebilmektir.

Akletmeyen ve düşünmeyen ruhlar,
Hassasiyetin sebebleri ile değil
Yalnız o günkü sonuçları ile ilgileneceğinden,
Zamanın hükümlerine çabuk maruz kalırlar.
Cüz i felaketler de ise çabuk ızdıraba düşerler.

Nerede bir FEYZ görülürse,
Bu dini hassasiyetin neş’e verici çekiciliğindendir.
Bu ( 3 ) şey iledir :
Allah sevgisi,
İyiyi seçmek,
Öldükten sonra yaşamak zevki…

İnsanlık yeniliği zevk bilir de
ölümün yeniliğinden ziyade hayatın yeniliğinden zevk alır.

Sosyoloji günlükleri,

Tuğçe Ecem Balasar, Jurnal Cilt 1'i inceledi.
 11 May 18:01 · Kitabı okudu · 4 günde · Puan vermedi

Size bu incelemem de kitaptan daha çok Cemil Meriç'in hayatına dair bir şeyler paylaşmak istiyorum. Aslında kitapta kendisini o kadar güzel telaffuz ediyor ki ben ne kadar yazsam eksik kalır.
Duygularını, düşüncelerini, yaşamı boyunca yapmak istediklerini, maalesef yapamadıklarını o kadar keskin ve açık sözlülükle anlatıyor ki insan kendini bu kadar açık bir şekilde eleştirmesine hayret ediyor. Bazen kendine kızıyor, yer yer gururlanıyor ama hiç bir zaman yazmaktan çekinmiyor. Çok okuyor , kitaplar almak için çok şeyden feragat ederek, vazgeçilemeyenden vazgeçip kitaplara sığınıyor. Benim mirasım kitaplarımdır diyor.
1955 yılında gözlerinde ki miyopinin artması sonucu görmez oluyor. Ama Meriç kendini yalnız hissetse de yazmaya başlıyor "jurnal" bu sayede ortaya çıkıyor. Kendi düşüncelerini insanlığa yaymak, öldükten sonra bu satırlarla yaşamak için tanıklar, okuyucular aramaktadır Meriç. Bir yandan kendini tanıtırken, diğer yandan düşüncelerini fikirlerini o yıllarada ki Türkiye yi, dil'in önemini kendi gözünden anlatıyor. Edebiyatın, yazının kuvvetine hep inanıyor. Kitapta bazı yerlerde çok duygulandım hayatında yalnızlığı içten ve en derin yaşayan ve bunu en açık sözle anlatmayı çok iyi başarmış, okuyucuya hissettiriyor bunu. Cemil Meriç i merak ederseniz "jurnal"sizi çok iyi aydınlatacaktır. Cemil Meriç müthiş irade okuma ve yazma arzusu içinde olan güzel adamlardan.

Kim Olduğu Bilinmeyen Bir Adamın Anı Defterinden
Bir sabah, tam işime gitmek üzereyken, hem ahçım hem çamaşırcım olan, hem de evimi yöneten Agrafena içeri girdi; benimle konuşmaya başlayınca, biraz şaşırdım doğrusu.
Şimdiye dek sesi sedası çıkmayan, öylesine bir kocakarıydı. Altı yıl boyunca her gün, hangi yemeği yapacağıyla ilgili bir iki sözden başka, hemen hemen tek sözcük bile konuşmamıştık. Daha doğrusu ben ondan hemen hiçbir şey işitmemiştim.
Birdenbire dili çözüldü:
- İşte efendim, size bir şey söylemeye geldim; siz o odacığı kiraya verseniz.
- Hangi odacığı?
- Hani şu, mutfağın yanındakini.. hangisi olacak!
- Niçin?
- Niçin mi? Kiracılar otursun diye.. niçin olacak!
- Kim kiralar o odayı?
- Kim mi kiralar! Kiracı kiralar.. kim olacak!
- Ama anacığım, oraya karyola bile sığmaz; öyle dar ki! Orada kim oturabilir?
- Ne diye otursun! Yalnızca yatacak yer olsun yeter; pencerenin içinde de oturur.
- Hangi pencere?
- Hangisi olacak, sanki bilmiyorsunuz! İşte, sofadaki. Orada oturur, dikiş diker ya da başka bir iş yapar. Belki de sandalyede oturur. Bir sandalyesi var; masası da var; her şeyi de var.
- Kimmiş o?
- Görmüş geçirmiş, iyi bir adam. Yemeğini ben pişireceğim. Kendisinden oda ve yemek parası olarak ayda yalnızca üç gümüş ruble alacağım.
Uzun uzun kafa yorduktan sonra yaşlı bir adamın, mutfağa kiracı girmek ve orada çöplenmek için Agrafena'yı her nasılsa kandırmış olduğunu anladım. Agrafena'nın aklına koyduğu bir şey kesinlikle yapılmalıydı, yoksa bir türlü beni rahat bırakmazdı. Hoşuna gitmeyen durumlarda hemen düşünmeye, derin bir üzünce dalmaya başlar; bu durum da iki üç hafta sürerdi. Bir süre yemek bozulur, çamaşırlar eksilir, döşemeler temizlenmezdi. Kısacası hoşa gitmeyen pek çok şey olurdu. Bu sessiz kadının kendi başına karar veremediğine, kendi düşünceleri üzerinde duramadığına, kişisel bir düşüncesi olmadığına çoktan beri dikkat ediyordum. Ama o kuş beyninde, düşünceye ya da girişime benzer herhangi bir şey bir kez belirmeye başladı mı, bunun uygulanmasına engel olmak, onu bir bakıma öldürmek demekti. Kendi rahatıma pek düşkün olduğum için, sözü uzatmadan hemen razı oldum.
- Hiç olmazsa bir belgesi, bir kimliği ya da buna benzer başka bir şeyi var mı?
- Olmaz olur mu hiç, elbette var. İyi, güngörmüş bir adam; üç ruble ödemeye söz bile verdi.
Ertesi gün, benim alçakgönüllü bekar dairemde yeni bir kiracı belirdi; buna hiç canım sıkılmadı, içimden hoşnut bile oldum. Ben sanki tam bir yalnızyaşar (münzevi) gibi, tek başıma otururum. Hemen hiç tanıdığım yoktur; dışarıya da pek az çıkarım. On yıl bir yabanıl horoz gibi oturduktan sonra elbette yalnızlığa alışılır. Böyle bir yalnızlık içinde, Agrafena ile birlikte, hep aynı bekar odasında, on on beş yıl, belki de daha çok yaşamak, doğrusu pek tatsız bir yaşam! Bunun içindir ki, bu durumda böyle çok sessiz bir adamın belirmesi, bana Tanrı'nın bir iyiliği oldu.
Agrafena yalan söylememişti: Kiracı gerçekten güngörmüş bir adamdı. Kimlik cüzdanından eski bir asker olduğu anlaşılıyordu, ama ben kimliğini yoklamadan bile, onun yüzüne ilk bakışımda bunu anladım. Bu kolayca anlaşılır. Astafiy İvanoviç, yani kiracım, benzerleri arasında en iyilerindendi. Birlikte güzel güzel yaşamaya başladık. Bu durumun en hoş yanı, Astafiy İvanoviç'in arada sırada özel yaşamından öyküler anlatmasıydı. Günlük yaşamımın bu sıkıcı akışında, böyle bir can yoldaşı benim için tam bir hazineydi. Bir kez bana şöyle bir öykü anlattı. Bu, benim üzerimde büyük bir etki bıraktı. Bu öyküyü, şöyle bir olay dolayısıyla anlatmıştı:
Bir gün evde tek başıma kalmıştım. Astafiy ile Agrafena işleri için dışarı çıkmışlardı. Birdenbire, sofaya birisinin girdiğini duydum; tahminime göre bu bir yabancıydı; kapıyı açtım. Gerçekten sofada, soğuk havaya ve güz mevsimine karşın, sırtında yalnızca bir ceketi olan, kısa boylu bir adam duruyordu.
- Ne istiyorsun?
- Memur Aleksandrof'u; burada mı oturur?
- Yok kardeşim, burada öyle biri yok; güle güle.
Ziyaretçi biraz sakınarak kapıya doğru çekildi:
- Nasıl olur, kapıcı burada olduğunu söyledi, dedi.
- Git kardeşim, haydi git, çek arabanı.
Ertesi gün öğleden sonra, Astafiy İvanoviç onardığı ceketimi üzerimde prova ederken, sofaya yine biri girdi. Hemen kapıyı araladım.
Dünkü adam, gözlerimin önünde, redingotumu soğukkanlılıkla askıdan çıkarıp koltuğunun altına aldı, hemen evden çıkıp koşmaya başladı. Bütün bunlar olup biterken, Agrafena şaşkınlıktan ağzı açık, öylece bakakaldı, redingotumu kurtarmak için hiçbir şey yapamadı. Astafiy İvanoviç, hırsızın peşinden koştu, on dakika sonra soluk soluğa eli boş döndü. Adam kaçıp kurtulmuştu.
- Eh tutamadık, Astafiy İvanoviç. İyi ki kaput bize kaldı, bu da iyi. Yoksa hırsız bizi tümüyle şapa oturtacaktı!
Astafiy İvanoviç öyle afallamıştı ki, ben ona bakarken hırsızlığı bile unuttum. Bir türlü kendine gelemiyordu. Her dakika elinden işini bırakıyor, olayı yeniden anlatmaya başlıyordu. Her şeyin nasıl olup bittiğini, kendisinin nasıl durduğunu, gözlerinin önünde, iki adım ötede redingotun nasıl çalındığını, işin ne sonuca vardığını, nasıl olup da herifi tutamadığını anlatıyordu. Sonra yine işine başlıyor; yine bırakıyordu. Sonunda kapıcıya gidip konuyu anlattığını, evinde böyle şeylerin oluşuna nasıl göz yumduğunu söyleyerek ona çıkıştığını gördüm. Sonra yine yukarı dönerek Agrafena ile çekişmeye başladı. Yeniden işinin başına oturdu. Her şeyin nasıl olup bittiğini bir kez daha anlattı. "O şurada duruyordu, ben de orada. Herif gözlerimizin önünde, bizden iki adım ötede, redingotu çengelden alıverdi!" diye kendi kendisine mırıldanmaya başladı. Kısacası, Astafiy İvanoviç, elinden iş gelen, ama aynı zamanda pek homurdanan, söylenen bir adamdı.
Akşam kendisine bir çay bardağı uzattım. Canım sıkılıyordu, redingot olayını yeniden alevlendirmek için:
- Bizi de, dedim, enayi yerine koydular, Astafiy İvaniç.
Öykü öyle çok yineleniyor, Astafiy İvaniç de öyle yana yakıla anlatıyordu ki, olay bana gülünç gelmeye başladı.
- Doğru efendim, bizi enayi yerine koydular! Redingot kendimin olmadığı halde çok üzüldüm, kan tepeme çıktı. Bana göre dünyada hırsızdan daha iğrenç yaratık bulunmaz. Başkası neyse ne, ama bu senin emeğini, ona döktüğün teri, zamanı çalıyor. Ne iğrenç şey, tüü! Söz söyleyemiyorum, kanım tepeme çıkıyor. Siz efendim, eşyanıza niçin acımıyorsunuz?
- Evet, hakkınız var Astafiy İvanoviç; insanın eşyası çalınmaktansa yansın daha iyi. İnsanın gücüne gidiyor.
- Elbette gider. Ama gene de her hırsız bir olmaz. Bir zamanlar benim başımdan da böyle bir olay geçmişti; bir namuslu hırsıza raslamıştım.
- Namuslu mu? Hırsızın da namuslusu olur mu, Astafiy İvanoviç?
- Olur ya... Hakkınız var! Hırsız da namuslu olur mu hiç, evet böyle bir şey olamaz. Yalnızca şunu demek istiyorum ki, adam namuslu olmasına karşın çaldı; yalnızca acınacak bir adamdı o.
- Nasıl oldu bu, Astafiy İvanoviç?
- Oldu işte... İki yıl önce böyle bir şey oldu. O zaman, hemen hemen bir yıl işsiz kaldım; bir işe girmek üzereyken düşkün bir adamla tanıştım. Sıradan bir meyhanede karşılaştık. Sarhoş, sefil, asalak herifin biri, daha önce bir yerde çalışmış ama sarhoşluğu yüzünden işinden çıkarmışlar. Dedik ya işte, hayırsızın biri! Üst baş hak getire! Kimi zaman kaputunun altında bir gömleği olup olmadığını bile düşünürsün; eline ne geçerse içkiye verir. Kavgacı da değil; sessiz sedasız, şöyle sevimli, iyi bir adam.. bir şey istemez, ezilir büzülür; o zaman anlarsın ki zavallı içmek istiyor; ona içki sunarsın. Onunla işte böylece anlaştık, yani o bana bağlandı... Benim için hepsi bir. Nasıl da bir adam ya! Köpek gibi bağlanır, nereye gidersem gideyim, peşimden koşardı; oysa yalnızca bir kez görüşmüştük. Kurnazdı; buna diyecek yok! İlk önce geceyi yanımda geçirmek için yalvardı, eh bıraktım, kimliği düzenli; kötü bir adam da değil... Ertesi gün yine geceyi geçirmek için yalvardı, üçüncü gün yine geldi, bütün gün pencere içinde oturdu; yine geceyi geçirmek için kaldı. Eh, artık bunu başıma sardım diye düşündüm; hem içki ver, hem yemek ver, hem de geceleri burada kalsın; işte yoksul adamın sırtına bir yük daha. Daha önce de bana olduğu gibi bir memura yamanmış, ona bağlanmıştı; hep birlikte içiyorlardı; ama o, işi büsbütün ayyaşlığa vurarak gümledi gitti! Bunun adı Emelyan idi, yani Emelyan İliç. Bu adamı ne yapayım diye düşündüm, düşündüm. Onu kovmak hem ayıp, hem de günah! Tanrım, nasıl da zavallı, yıkılmış bir adamdı; öyle sessiz ki, ağzı var dili yok; hiçbir şey sormadan oturur, yalnızca bir köpek gibi gözümün içine bakar. Sarhoşluk bir adamı ancak böyle bozabilir. Kendi kendime, bir fırsat bulup da şunları ona nasıl söyleyeceğimi düşünüyorum: "Çek arabanı buradan Emelyanuşka. Senin burada yapacağın bir iş yok. Yanlış bir yere düştün, neredeyse kendim bile yiyecek bir şey bulamayacağım, seni benim paramla nasıl geçindiririm?" Ona bunları söylersem ne yapar diye oturup düşündüm. Sözlerimi işitince bana nasıl bakacağını, hiç söz söylemeden uzun zaman oturacağını, sonra da birden pencereden kalkıp kırmızı kareli yırtık bohçasını alacağını (artık içinde ne olduğunu Tanrı bilir), çıplaklığını örtsün, deliklerini elalem görmesin, hem de sıcak tutsun diye kaputunu nasıl düzelteceğini (adamcağız çok incelikli ve duyguluydu) şöyle bir göz önüne getirdim! Sonra kapıyı açıp gözyaşı içinde merdiveni nasıl çıkacağını düşündüm. Yıkılacak; yazık değil mi ya bu adama?.. Acıdım doğrusu, acıdım ama benim durumumu biliyorsunuz. Dur Emelyanuşka, bende uzun zaman şölene konamayacaksın; bir süre sonra taşınacağım, bir daha beni bulamayacaksın. İşte efendim, böylece taşındık.
Taşınırken Aleksandr Filipoviç, (benim o zamanki efendim, Tanrı rahmet eylesin, öldü) "Senden çok hoşnut kaldık Astafiy, köyden geldiğimizde seni unutmayacağız, yine alacağız," diye söz verdi. Ben onun yanında odacıydım. İyi adamdı doğrusu, ama daha o yıl öldü. Onu gömdükten sonra eşyalarımı aldım, birazcık param vardı, artık dinlenmeye çekilmeyi düşündüm. Yaşlı bir kadının yanına taşındım, bir köşeciğe sığındım. Aslında onun yalnızca bir boş odacığı vardı. Bir zamanlar dadılık etmiş olan kadın şimdi emekli aylığı alarak kendi başına oturuyordu. "Şimdilik hoşça kal dostum Emelyanuşka, beni artık bulamayacaksın." Ama beyefendi, düşünün bir... Akşamleyin eve döner dönmez (bir tanıdığı görmeye gitmiştim) ilk önce Emelya'yı görmeyeyim mi? Sandığımın üzerinde oturuyor, kareli bohça da yanında, kaputunu giymiş, beni bekliyor. Can sıkıntısından kurtulmak için yaşlı kadından aldığı bir dua kitabını baş aşağı tutuyor. Beni yine bulmuştu. Kollarım yanıma düştü, eh ne yapalım, dedim, çaresiz, ilk kez niçin kovmamıştım? Hemencecik: "Kimlik cüzdanını getirdin mi Emelya?" diye sordum.
Ondan sonra, efendim, oturup düşünmeye başladım: Bu serseri adam benim için büyük bir engel oluşturur mu? Sonra şu sonuca vardım: Bu engel bana pahalıya oturmayacak. Yiyeceği yemeği düşündüm. Eh, sabahleyin bir parça ekmek, boğazdan iyi aşsın diye biraz da soğan alırım. Öğleyin yine soğan ekmek; akşamleyin de yine soğanla kvas ve ekmek, ekmeği isterse. Lahana çorbası olursa, boğazımıza dek doyarız. Ben aslında çok yemem, onun gibi içen adamsa, bilindiği gibi hiç yemez, onun için biraz votka ve şarap yeter. İçki parasının beni yıkıma uğratacağını düşündüm. Ama bir anda aklıma başka bir şey geldi, bu düşünce kafama iyiden iyiye yerleşti: Emelya gitseydi, ben yaşamım boyunca mutsuz olurdum diye düşündüm. O zaman, artık ona iyilik eden bir baba olmaya karar verdim. Onu yok olmaktan kurtarmalıydım, içkiden vazgeçirmeliydim! Dur bakalım diye düşündüm: Peki Emelya, kal, ama artık dikkat et, ne diyorsam dinle!
Kendi kendime dedim ki: Şimdi onu bir işe alıştırmalıyım, ama birden değil; ilk önce biraz gezsin. Bu sırada da, ey Emelya, ben senin ne işe yarayacağını bulur çıkarırım. Çünkü efendim, her iş için, insanda beceri aranır. Ona yavaşça dikkat etmeye başladım. Bezgin bir adam olduğunu görüyordum. İlk önce efendim, tatlı sözler söylemeye başladım. "Emelyan İliç, sen kendine biraz bakamaz mısın, kendini düzeltemez misin? Gezip tozduğun yetişir! Epeyce sürttün. Bak ne kadar yırtık pırtık dolaşıyorsun, doğrusunu söylemek gerekirse, palton olsa olsa kalburluk edebilir. Çok kötü! Onurunu koruma zamanı çoktan geldi."
Emelyanuşkam oturuyor, başını eğip dinliyor. Ne yaparsın efendim! Artık öyle duruma geldi ki dili bile ayyaş oldu, akıllıca bir sözcük bile söyleyemeyecek duruma geldi. Ona hıyardan söz açsan, fasulyeden söz ediyorsun sanıyor. Beni uzun uzun dinliyor, sonra da iç çekiyor.
"Emelyan İliç, neden iç çekiyorsun?" diye soruyorum.
"Bir şey yok Astafiy İvanoviç, rahatsız olmayın. Bugün Astafiy İvanoviç, iki kadın sokakta dövüştüler, biri ötekinin bir sepet böğürtlenini bilmeyerek döktü."
"Eee, bunda ne var?"
"Öteki de, bilerek onun böğürtlen sepetini döktü, ayağıyla da çiğneyip ezdi bile."
"Peki sonra ne oldu Emelyan İliç?"
"Hiç, Astafiy İvanoviç, yalnızca bunu söyleyecektim."
"Hiç mi? Lâf olsun diye mi? Eh yani Emelya Emelyanuşka! Sen, aklını da içmişsin!.."
"Gorohovoy'da Sadovoy'un çevresinde bir bey yere para düşürdü. Bir köylü görüp benim dedi, başkası da gördü, hayır benim, ben senden önce gördüm, dedi..."
"Sonra, Emelyan İliç?..."
"Köylüler dövüştüler, Astafiy İvanoviç. Polis geldi, parayı yerden aldı, sahibine verdi. İki köylüye de, hapse atacağını söyleyerek gözdağı verdi."
"Eee, ne var bunda? İbret verici ne var, Emelyanuşka?"
"Hayır, bir şey yok. İnsanlar güldü, Astafiy İvanoviç."
"Eh, Emelyanuşka! İnsanlar da ne demek. Sen aklını bir mangıra satmışsın. Emelyan İliç, biliyor musun, sana bir şey söyleyeceğim?"
"Ne var. Astafiy İvanoviç?"
"Herhangi bir iş bul, gerçekten bul. Yüzüncü kez söylüyorum, kendine acı."
"Nasıl iş bulayım, Astafiy İvanoviç? Ne iş bulacağımı bilemiyorum, beni kimse işe almaz ki, Astafiy İvanoviç."
"Seni sarhoş bir adam olduğun için işten kovdular, Emelya!"
"Bugün küfeci Vlas'ı karakoldan çağırdılar, Astafiy İvanoviç."
"Niçin çağırdılar, Emelyanuşka?"
"Niçin olduğunu bilmiyorum Astafiy İvanoviç. Sanırım bir nedeni var ki çağırdılar..."
İkimiz de bittik Emelyanuşka, diye düşünüyorum! Günahlarımız için Tanrı bizi cezalandırıyor. İyi de efendim, böyle bir adamla ne yapılabilir, siz söyleyin!
Ama herif çok kurnazdı! Beni dinler, dinler, kızdığımı anlayınca canı sıkılır, kaputunu alır çıkar! Bütün gün dolaştıktan sonra akşama sarhoş döner. Ona kim içirir, nerden para bulur, bunu ancak Tanrı bilir, bunda benim suçum yok!..
"Hayır diyorum, Emelyan İliç, artık dayanamazsın, içtiğin yeter, işitiyor musun, yeter! Bir daha sarhoş dönersen, geceyi merdivende geçirirsin, içeri almam seni!"
Beni dinledikten sonra, Emelya bir gün oturdu, bir gün daha oturdu; üçüncü gün sıvıştı. Bekledim, bekledim, gelmedi! Doğrusunu söylemek gerekirse, korktum, acıdım da. Zavallı şimdi nereye gitti? Başına bir şey gelecek, hey Tanrım, Tanrım! Gece oldu. Yine gelmedi. Sabahleyin sofaya çıkıp baktığım zaman orada uyuduğunu gördüm. Başını eşiğe dayamış, kapı aralığında yatıyor; soğuktan iyice kaskatı kesilmiş.
"Emelya ne yapıyorsun? Tanrı iyiliğini versin! Nereye gittin?"
"İşte siz Astafiy İvanoviç, bana demin kızdınız; beni sofada bırakmaya karar verdiniz, bunun için Astafiy İvanoviç içeri girmeyi göz alamadım, burada yattım..."
Hem kızdım, hem de içim sızladı.
"Sen Emelyanuşka, başka bir uğraş seçemez miydin? Kapı eşiğinde nöbet tutmak sanki bir iş mi?"
"Astafiy İvanoviç, başka hangi uğraşı seçebilirim?
"Sen," diyordum, "ey mahvolmuş adam (öyle kızmıştım ki) keşke terzilik sanatı öğrenseydin. Paltona bak! Sanki delik deşik olduğu yetmiyormuş gibi, bir de kalkıp onunla merdiveni süpürüyorsun! Bir iğne alsan da delikleri namusunla diksen olmaz mı? Seni gidi fıçı!"
Derken efendim, bir iğne aldı; ben ona bunu alay olsun diye söylemiştim, ama o korktu. Paltosunu çıkardı, ipliği iğneye geçirmeye koyuldu. Ona bakıyorum, eh, doğal olarak gözleri karardı, elleri titredi, işte bu kadar! Uğraşıyor, uğraşıyor bir türlü ipliği geçiremiyordu; gözlerini kırpıştırıyor, ipliğin ucunu tükürükle ıslatıyor, eliyle büküyor, ama başaramıyordu! Elindekini atarak bana baktı.
"Eh Emelya, bana onur bağışladın! Başkalarının önünde olsaydı, kafanı ezerdim. Yo, ben sana, senin gibi saf bir adama, bunu alay etmek, utandırmak için söyledim. Git artık, Tanrı yardımcın olsun! Gel otur, böyle kötü bir şey yapma; merdivenlerde yatma ve beni utandırma!"
"Peki ne yapayım, Astafiy İvaniç? Her zaman sarhoş olduğumu, hiçbir işe yaramadığımı ben kendim de biliyorum. Ancak siz koru.. koru.. koruyucumu da boşuna kızdırıyorum."
Bu anda, birdenbire morarmış dudakları titredi, bir gözyaşı damlası solgun yanağından kayarak karışık sakallı çenesine yuvarlandı, titredi. Birdenbire benim Emelyam gözyaşlarına boğuldu... Aman Tanrım, sanki yüreğimi hançerlediler.
"Amma da duygulu adammışsın, hiç bilmezdim bunu," diye düşündüm, "artık seni büsbütün kendi başına bırakacağım; gürültüye gidersen de ben ne yapayım!"
Evet efendim, anlatacak daha birçok şey var! Bütün bu konu, öyle boş ve öyle anlamsız ki, sözünü etmeye değmez... Yani siz efendim, onun için iki kırık metelik bile vermezsiniz; ama ben bu olan şeylerin hiç olmamış olması için neler vermezdim! Benim, efendim, bir pantolonum vardı, kahrolsun, iyi güzel bir pantolon; mavi kareli.. onu buraya gelen bir çiftlik sahibi ısmarlamıştı, ama sonra dar geldiği için almadı, işte böylece elimde kaldı. Değerli bir şey olduğunu düşündüm. Bit pazarında belki beş ruble verirler; vermezlerse Petersburglu beyler için iki pantolon yaparım; bir yelek kuyruğu için parça bile kalır. Bu bizim gibi yoksul bir adam için, bilirsiniz çok iyidir. O zaman Emelyanuşka'da ciddi, üzüntülü durumlar görülmeye başladı. Baktım, bir gün içmedi, ertesi gün yine içmedi, üçüncü gün ispirtolu hiçbir şey ağzına koymadı, baykuşa döndü. Acıklı bir tavır alıyor; üzgün üzgün oturuyor. Herifin ya parası yok ya da doğru yolu tutmuş, kendi kendine pes demiş, aklını başına almış diye düşünüyorum.
İşte efendim, iş böyle oldu. Büyük bir bayram günüydü. Akşam duasına gittim. Dönünce Emelya'yı pencerede sarhoş buldum; fitil gibiydi ve sallanıyordu. Yaa, demek öyle azizim, diye düşündüm. Bir şey almak için sandığıma koştum. Baktım, pantolon yok... Oraya bakıyorum, buraya bakıyorum, yok, yok! Her yeri alt üst edip de bulamayınca, sanki yüreğim parçalandı! Yaşlı kadına koştum; önce onu sıkıştırdım; doğrusu günahına da girdim. Ortada kanıt olmasına karşın Emelya'dan hiç kuşkulanmadım. Herif, sarhoş, oturuyordu.Yaşlı kadın dedi ki: "Hayır. Tanrı aşkına, ben pantolonu ne yapacağım, yoksa giyecek miyim? Benim etekliği de demin bir erkek çaldı... İşte yani, bilmiyorum, haberim yok." Buraya kimin gelip gittiğini sordum: "Hiç kimse gelmedi efendim," dedi, "ben hep buradaydım, Emelyan İliç çıktı, sonra yine döndü; işte orada oturuyor. Ona sorun."
"Emelya, benim yeni pantolon belki sana gerekmiştir, onu sen mi aldın? Bir çiftlik sahibi için dikmiştim... anımsıyor musun?"
"Hayır," dedi, "Astafiy İvaniç, vallahi ben almadım."
Gördünüz mü başıma gelenleri! Yine aramaya başladım, aradım, taradım yok! Emelya ise oturup sallanıyor. Sonunda sandığın üstüne, onun karşısına çömelerek kendisini şöyle bir gözden geçirdim... Eyvah!.. diye düşündüm, yüreğim ateş kesilmiş, kan beynime vurmuştu. Birdenbire Emelya da bana baktı.
"Hayır," dedi, "Astafiy İvaniç, sizin pantolonu, şey... Siz belki onu arakladığımı düşünüyorsunuz; ama ben almadım."
"Öyleyse Emelyan İliç, ayaklanıp gitti mi dersin?"
"Hayır, Astafiy İvaniç, hiç görmedim, belki de öyle."
"-Demek ki Emelyan İliç, pantolon kendiliğinden kayboldu."
"Belki de kendiliğinden kaybolmuştur, Astafiy İvaniç."
Onu dinledikten sonra, kalkıp pencereye yaklaştım, lambayı yaktım, işime başladım. Altımızda oturan memurun yeleğini onarıyor, bir yandan da göğsüm yanıp sızlıyordu. Hani bütün gardrobu sobada yakmak daha kolay gelirdi. Emelyan, yüreğimin öfkeyle dolduğunu anladı; çünkü efendim, bir adam kötülük yapmışsa, yıkımı, bir kuşun fırtınayı sezdiği gibi önceden sezer.
"Biliyor musunuz, Astafiy İvaniç," diye Emelyanuşka söz başladı (sesi titriyordu); "bugün sağlık memuru Antip Prohoroviç, geçen gün ölen arabacının karısıyla evlenmiş..."
Ona baktım, hem de öfkeyle baktım. Emelyan anladı. Kalktığını, karyolaya yaklaştığını, orada bir şeyler aramaya başladığını gördüm. Bekledim, uzun zaman oyalandı, kendi kendine söylendi: "Yok, yok, nereye kayboldu bu kerata!" Ne yapacak diye bekledim. Emelyan çömelerek karyolanın altına sokuldu. Ben dayanamadım.
"Emelyan İliç," dedim, "niçin çömelerek sürünüyorsunuz?"
"Astafiy İvaniç, ben, hiçbir şey... Belki araştırırsak bulunur."
"- Hımm," dedim, "Emelyan İliç, dinle!"
"Ne var Astafiy İvaniç?"
"Sen," dedim, "bir hırsız, bir dolandırıcı gibi, benim iyiliklerime, ekmeğime, tuzuma karşılık onu çalmadın mı?" Yani efendim adam önümde, diz üstü sürünmeye başladığı zaman içim burkuldu.
"Hayır... Astafiy İvaniç..."
Sonra olduğu gibi karyolanın altında kaldı. Uzun zaman yattı, sonra çıktı. Adamcağızın bir patiska gibi bembeyaz kesildiğini gördüm. Kalkarak benim yanıma, pencereye oturdu, böylece on dakika bekledi.
"Hayır, Astafiy İvaniç," dedi, sonra birden bire kalktı, ölü gibi sarararak bana yaklaştı:
"Hayır," dedi, "Astafiy İvaniç, sizin pantolonu, şey, almadım..." Baştan ayağa ürperdi, titreyen parmağıyla göğsüne vurdu; sesi de, efendim, öylesine titriyordu ki, korktum, pencereye yapıştım.
"Öyleyse, Emelyan İliç, suçsuz yere sizi aptalca kırdımsa beni bağışlayın. Pantolona gelince, ne yapalım, varsın kaybolsun; biz onsuz ölecek değiliz ya! Tanrı'ya şükür, ellerimiz var; bir şey çalmaya gidecek değiliz. Başka bir zavallıdan da bir şey dilenmeyeceğiz; kendi ekmeğimizi kazanırız..."
Emelyan beni dinledi; bekledi, bekledi, sonra bir de baktım, oturdu. Böylece bütün akşam kımıldamadan durdu; ben yatmaya gittim, Emelya hep aynı yerde oturdu. Sabahleyin baktım, kaputun içine kıvrılmış, döşemede yatıyor; öyle düşkünleşti ki, yatağa bile yatmıyor. İşte efendim, o zamandan beri onu sevmez oldum, yani ilk günlerde ona karşı kin duydum. Sanki, beni oğlum soymuş ve kanlı bir davranışta bulunmuş gibiydi. Ah Emelya, Emelya, diye düşündüm. Emelya da, efendim, iki hafta durmadan içti. Yani tümüyle sersemleşti, ayyaş oldu. Sabahleyin çıkıp geceleyin geç dönüyordu; iki hafta ağzından tek söz çıkmadı. Sanırım üzüntü onu boğuyordu. Ya da kendi kendisini yiyip bitiriyordu. Sonra içmeye ara verdi; belki de varını yoğunu içkiye vermişti. Yine pencereye oturdu. Üç gün oturup ağzını açmadığını anımsıyorum; bir de baktım, adamcağız ağlıyor. Yani, efendim, gerçekten ağlıyor, hem de nasıl; iki gözü iki çeşme, gözyaşlarının nasıl döküldüğünü kendisi de anlamıyor. Ne var ki efendim, bir adamın, hem de Emelya gibi yaşlı bir adamın, üzüntü ve acı içinde ağladığını görmek insanın gücüne gidiyor doğrusu.
"-Emelya, ne oluyorsun?" dedim.
Birdenbire tepeden tırnağa ürperdi, sarsıldı. Ben, o olaydan beri, onunla ilk kez konuşmaya başladım.
"Tanrı aşkına Emelya, ne çıkar, her şey kaybolsun. Niçin böyle baykuş gibi oturuyorsun?" dedim; ona acımıştım.
"Evet Astafiy İvaniç, ben hiçbir şey... Bir iş bulmak istiyorum. Astafiy İvaniç."
"Nasıl bir iş, Emelyan İliç?"
"Şöyle Astafiy İvaniç, herhangi bir iş. Belki eskisi gibi bir memurluk bulurum; demin Feodosi İvaniç'e ricaya gittim. Ben, Astafiy İvaniç, memurluk bulursam, size hepsini geri veririm. Bütün harcamalarınızı faiziyle öderim."
"Yeter Emelya, yeter; işte bir halttır ettim! Artık, kahrolsun, eskisi gibi yaşayalım!"
"Hayır Astafiy İvaniç, siz, belki şey... Ben sizin pantolonu almadım..."
"Eh, nasıl istersen; Tanrı yardımcın olsun, Emelyanuşka!
"Hayır, Astafiy İvaniç, ben artık sizde kalamam, kusuruma bakmazsınız artık, Astafiy İvaniç."
"Tanrı yardımcın olsun Emelya İliç, seni aşağılayan kim, evden kovan kim.. yoksa ben mi?"
"Hayır, benim için artık sizde oturmak ayıp olur... En iyisi ben gideyim..."
Adamcağız kızdı, hep aynı şeyi yineleyip duruyor. Ona bakıyorum paltosunu omuzlarına çekiyor.
"Sen böyle nereye gidiyorsun, Emelya İliç? Sen hiç söz dinlemez misin? Nereye gideceksin?"
"Hayır, beni bağışlayın Astafiy İvaniç, beni alıkoymayın, (hem de ağlayacak gibi bir tavır alıyor) suçtan uzaklaşacağım, Astafiy İvaniç. Siz artık değiştiniz."
"Nasıl değiştim. Değişmedim! Sen küçük, akılsız bir çocuk gibi tek başına ölüp gideceksin, Emelyan İliç."
"Hayır Astafiy İvaniç, siz artık çıkarken, sandığınızı kilitliyorsunuz, ben de Astafiy İvaniç, bunu görünce ağlıyorum... Hayır, en iyisi siz beni bırakın, Astafiy İvaniç, birlikte yaşadığımız sürece size yaptığım kötülükleri bağışlayın!"
Ne yapalım efendim? Adamcağız gitti. Bütün gün onu düşündüm, gelecek diye bekledim, yok. Ertesi gün yok; daha ertesi gün, yine yok. Korktum, dert içimi yakıyor, yemiyor, içmiyor, uyumuyorum. Adamcağız beni iyice üzüntüye soktu. Dördüncü gün onu aramaya çıktım, bütün meyhanelere baktım, sordum; yok! Emelyanuşka kaybolmuştu. "Hâlâ yaşıyor musun?" diye kendi kendime söylendim; "belki bir duvar dibinde körkütük serildin, şimdi orada çürük bir kütük gibi yatıyorsundur." Yarı canlı yarı ölü bir durumda eve döndüm. Ertesi gün yine aramaya karar verdim. Niçin buna göz yumdum, niçin bu aptal adamın gitmesine razı oldum diye kendi kendime ileniyordum. Tam beşinci gün, güneş doğarken, bir de baktım kapı gıcırdadı (bayram günüydü), Emelyan'ın içeri girdiğini gördüm. Morarmış, saçları kir içinde, sanki sokakta yatmıştı. İğne ipliğe dönmüştü. Paltosunu çıkardı, sandığın üstüne oturarak bana baktı. Çok sevindim, ama içim eskisinden çok sızladı. İşte efendim, böyle oldu. Benim buna benzer bir suçum olsaydı, bir köpek gibi ölmeyi göze alır, dönüp geri gelmezdim. Oysa Emelya gelmiş. Elbette böyle bir adamı, böyle bir durumda görmek can sıkıcı bir şeydir. Onu beslemeye, okşamaya, avutmaya başladım. "Eh," dedim, "Emelyanuşka, geldiğine sevindim. Biraz geç kalsaydın seni aramak için yine meyhanelere koşacaktım. Yemek yedin mi?"
"Yedim, Astafiy İvaniç."
"Doğru söyle, yedin mi? Kardeşim, dünden biraz lahana çorbası kalmış; hem sade suya değil, etli. İşte soğan ekmek de var. Ye, sağlığın için yararlı olur."
Ona yemek verdim; o zaman, belki üç gündür bir şey yememiş olduğunu anladım, öyle bir iştahı vardı ki... Demek acıktığı için bana geldi. Ona, dostuma bakarak yumuşadım. Sonra da bir şarapçıya koşmayı düşündüm. Onu avundurmak için şarap getirmeli ve konuyu bitirmeli. Artık Elemyanuşka'ya kızmıyordum! Şarap getirdim. "İşte," dedim "Emelyan İliç, bayram dolayısıyla içelim; içmek ister misin? İyi bir şarap."
Elini uzattı, hırsla uzattı, aldı, sonra durdu; biraz bekledi, tutup ağzına götürürken şarabın elinden döküldüğünü gördüm. Evet, elleri titriyor ve şarap çalkalanıp dökülüyordu. Kadehi hırsla ağzına kadar götürdü, ama hemen masaya koydu.
"Ne var Emelyanuşka?"
"Hayır; ben şey... Astafiy İvaniç..."
"Biraz içmez misin?"
"Ben Astafiy İvaniç, ben... Artık içmeyeceğim, Astafiy İvaniç."
"Nasıl, hiç içmeyecek misin? Yoksa, yalnızca bugün mü içmiyorsun?"
Sustu. Baktım gözlerini önüne eğdi, ellerine dayadı.
"Ne oluyorsun, hastalandın mı Emelyan?"
"Evet, biraz rahatsızım, Astafiy İvaniç."
Tutup onu karyolaya yatırdım. Baktım, gerçekten kötü. Başı ateş içinde, nöbet geldi, titriyor; bütün gün yanında durdum, geceye doğru daha da kötüledi. Ona içirmek için kvasa yağ ve soğan karıştırdım, biraz da ekmek ekledim. "Al biraz türi iç, belki iyileşirsin!" Başını salladı.
"Hayır, bugün artık yemeyeceğim, Astafiy İvaniç," dedi.
Ona çay hazırladım, bundan daha iyi bir şey olmazdı, yaşlı kadını iyice yordum. Ama iyileşmiyordu. Üçüncü sabah doktora gittim. Yakınımızda Kastopravov adında tanıdık bir doktor oturuyordu. Ben daha Bosamiyagin ailesinin yanında çalışırken tanışmıştım; beni iyileştirmişti. Doktor geldi; "Bakın," dedi, "İş kötü, beni boş yere çağırmışsınız, isterseniz ona bir toz verebilirim." Böylece beşinci gün geldi çattı.
Benim önümde efendim, yatıyor, sönüyordu. İşimi elime alıp pencere yanına geçiyordum. Kocakarı sobayı yakıyordu. Hepimiz susuyorduk. Efendim, yüreğim onun için, o umarsız için adeta kanıyordu; sanki kendi oğlumu gömüyordum. Biliyorum ki, Emelya şimdi bana bakıyor. Bunu sabahleyin görmüştüm, adamcağız kendini zor tutuyor. Bir şey söylemek istiyor, evet, ama cesaret edemiyor. Sonunda ona baktım, zavallının üzüntü dolu gözlerini benden ayırmadığını, ama kendisine baktığımı gördüğü an gözlerini indirdiğini anladım.
"Astafiy İvaniç!"
"Ne var, Emelyanuşka?"
"Eğer, örneğin benim paltom bitpazarına götürülürse, ona çok para verirler mi, Astafiy İvaniç?"
"Eh," dedim, "belli olmaz, çok mu verirler, az mı? Belki de üç ruble verirler, Emelyan İliç."
Oraya götürülmüş olsaydı hiçbir şey vermezlerdi, dahası, böyle berbat bir şeyin satılmasına gülerlerdi.
Ama zavallıyı bildiğim için, onu, Tanrı'nın bu saf kulunu avutmak için, bunu söylemedim.
"Ben de aslında üç gümüş ruble vereceklerini tahmin etmiştim. Çuhadan yapılmıştır, Astafiy İvaniç. Çuhadan olduktan sonra, nasıl olur da üç ruble etmez?"
"Bilmiyorum Emelyan İliç," dedim, "götürmek istersen, üç rubleden başlamalısın."
Emelya biraz sustu; sora yine seslendi:
"Astafiy İvaniç!"
"Ne var, Emelyanuşka?"
"Ben öldükten sora paltomu satın, benimle birlikte gömmeyin. Ben böyle de yatarım; o değerli bir şeydir; belki size yarar."
O anda yüreğim anlaşılmaz bir duyguyla burkuldu. Adamcağızın ölümden önce gelen bir kaygıya tutulduğunu görüyordum. Yine sustuk. Böylece bir saat geçti. Ona bir daha göz attım, hep bana bakıyordu. Gözlerimle karşılaşınca yine gözlerini indirdi.
"Biraz su içmek istemez misin, Emelyan İliç?"
"Verin, Tanrı yardımcınız olsun, Astafiy İvaniç."
Ona su verdim, içti:
"Teşekkür ederim, Astafiy İvaniç," dedi.
"Başka bir şey istemez misin, Emelyanuşka?"
"Hayır, Astafiy İvaniç; bir şey istemiyorum. Ben şey..."
"Ne var?"
"Şey..."
"Ne şeyi Emelyanuşka?"
"Pantolon... şey... O zaman sizin pantolonu ben almıştım... Astafiy İvaniç..."
"Zararı yok, Tanrı seni bağışlar Emelyanuşka, zavallı talihsiz adam! Rahat öl..." Benim de efendim, soluğum kesildi, gözlerim yaşardı, bir an için ona arkamı döndüm.
"Astafiy İvaniç..."
Baktım, Emelya bana bir şey söylemek istiyor; doğruluyor, çabalıyor, dudaklarını kımıldatıyor... Birdenbire yüzü kızardı, bana baktı... Yeniden sarardı, sarardı. Bir saniyede bütün gücünü yitirdi, başı arkaya düştü, son kez iç çekti, ruhunu Tanrı'ya teslim etti ..

Namuslu Hırsız , Dostoyevski

arifsahin, Kierkegaard'ı inceledi.
 05 May 09:03 · Kitabı okudu · 8 günde · Beğendi · 10/10 puan

"O bizi dünyanın kötü şekilde hayal kırıklığına uğrattığı, normalde bizi ayakta tutan duygularımızın yanılsamalarına yenilip içine düştüğümüz karanlıkları çok iyi anlayan bir arkadaşa ihtiyacımız olduğu zamanlarda yönelebileceğimiz, onları dağıtacak az sayıdaki filozoftan biridir."

Bundan tam 205 yıl önce bugün dünyaya gelen Søren Kierkegaard için yazılabilecek olan en güzel cümle, bu sanırım. Bu cümle, Alastair Hannay'ın dev eserinden değil, bir video sunumundan geldi. Hannay'ın kitabı, Søren'in yaşadığı ortamı, iç dünyasını, çevresini oldukça başarılı bir şekilde çizerken, fazlaca akademik bir dilde yazılmış olduğunu ve akademik olarak bir ilgisi olmayan okuyucuyu sıkma ihtimalinin yüksek olduğunu not edelim. Akademik ilgisi olmayan benim gibi bir okuyucuyu çekmesinin nedeni de kişisel ilgidir. Bugüne kadar birçok düşünürün farklı şekillerde hayatımda yeri olduğunu söyleyebilirim ama Søren Kierkegaard gerçekten aklımı bambaşka yerlere götüren, dünyaya bambaşka bakan ve dünyamı alt-üst eden bir filozof. Kierkegaard için söylenilecek en net cümlelerden biri de şu olur; başka düşünce kitapları yazardan bağımsız okunabilir ama Kierkegaard'ın kitaplarını, kendi yaşamından bağımsız bir şekilde okumak imkansızdır, gerçi yaşamını bilsek de okumak ve anlamak ne kadar mümkün tartışılır ama hayatını bilmeden onu düşünmeye çalışmak tamamen zaman kaybı olur.

Kitapla ilgili söylenecek pek birşey yok esasen. Ben de kitap yerine, doğumunun da 205.yılı şerefine büyük düşünür ile ilgili birşeyler yazmak istiyorum. -uzun bir yazı olacak, yer yer de konu dağınık olacak, baştan belirteyim-

------------------------
Kitabın başında olduğu gibi, Üstad'ın tarih sahnesine çıkışından başlayalım:

"Tarih 28 Kasım 1835, yer Kopenhag Üniversitesinde Öğrenci Birliği toplantısıdır. Bu olaydaki konuşmacı ufak tefek bir gençti, açık kumral gür saçları başının tepesinde oldukça gülünç taranmıştı. Enerjik ama biraz da iğneleyici tavrı Birlik'e de, izleyicilerine de hiç yabancı değildi. Kıvrak zekalı, hazırcevap, nüktedan, ince espriler yapan, böyle konuşmalara alışık olmayan bir gençti. Ama şimdi kalabalığın önüne tek başına çıkmak üzereydi. Bu genç Søren Aabye Kierkegaard'dı."

Bildiğimiz kadarıyla Søren, öğrencilik hayatını daha da erken noktalayabilirdi ama kendisini bulmak için, fikir çapını genişletmek için eğitim ortamının içinde kalmayı tercih etti ve görülen o ki, iyi de yapmış. Çocukluğundan itibaren 33 yaşında öleceğine inanmış, buna rağmen hayatı aceleye getirmemiş.

Kierkegaard'ın öğrencilik döneminde siyaset tartışmalarının ve liberalizm akımının ülkede revaçta olduklarını biliyoruz. Søren ise siyaset yerine kültür, sanat ve felsefenin üniversitenin temelinde yer alması gerektiğini düşünüyor. Bunu temel alarak felsefesini geliştiriyor. Din konusu, felsefesinin temel taşlarından biri olsa da, bunu siyasi eleştiri haline getirmiyor, diğer taraftan sosyalizm veya liberalizm konularına da girmiyor. Kierkegaard'ın felsefesi bir temele oturtulabilir mi, bilmiyorum ama öyle olsa da benim bunu yapamayacağımı, yapmayı amaçlamadığımı da söyleyebilirim. Nietzsche'nin 'o büyük öğle'de beklediği 'üstinsan' gibi bir düşünceye kapılmıyor Danimarkalı. Onun için geçmişe gidiyor ve 'diyalektik lirik' olarak adlandırdığı "Korku ve Titreme"de varoluşa dair bakış açısı ile ilgili ipuçları veriyor. Mikrofonu, Profesör Hannay'a uzatalım:

"(Kierkegaard'ın söylemek istediğinin özeti) herkesin yaşamının anlam ve değeri; insanın dünyada, hem dışarıda hem de kendi ruhunun 'karanlık ihtirasları' içinde karşılaştığı ve katlanmak zorunda kaldığı 'yaratılışın öfkeli elementleri ve güçlerinden' değil, yaratılışın kaynağından aldığını kabul etmeye istekli ve bunu başarabilecek nitelikte olduğunun ispatıdır."

Hegel'in ve Hegelciler'in aksine düşünüyor Søren. İnsanın gücünü vurguluyor ısrarla, tüm kitaplarında çoğu iz aynıdır: Din, estetik ve etik. Kierkegaard için kişinin temelde iki yaşamı var. Kurallara ve gereksinimlere göre hareket edilen 'etik yaşam' ile kişinin egosuna bağlı hareket ettiği 'estetik yaşam'. Kendisini bir 'estet' olarak gören Søren'e göre, bu iki yaşam tarzını uzlaştıracak olan ise 'din'dir. Ama klasik Hristiyanlık değildir. Kitabın tamamında gördüğümüz gibi nefret ediyor Danimarka kilisesinden Kierkegaard. Dinin insanı sınırlayıcı bir şekle girmesi inancın özüne aykırı ona göre.

- Varoluş felsefesine gelince, onun ışık saçan zihnini burada rahatlıkla görebiliriz:

"Yaşamın biçim sayesinde değil, biçimin yaşam sayesinde kavranıldığı her daim hatırlanır. (...) Yaşama gelince, onun soyut değil, son derece bireysel bir şey olduğu unutulmamalıdır."

Søren'in yaşam konusuna da din gibi yaklaştığını söylemek mümkün. Yine din konusunda da bireysel tecrübenin önemli olduğuna ve herşeyin yaşam sayesinde oluştuğuna inanır. Bu noktada da aynı şekilde yaşamın şekiller, sistemler, düzenler şekilde belirlenmiş olmadığı ve sadece ve sadece bireysel tecrübeye dayalı olduğu düşüncesi ortaya çıkıyor.

- "Kız kardeşi ona en çok ne olmak istediğini sorduğunda 'çatal' demişti. 'Sofrada istediğim her şeye saplanabilirim.''

Kierkegaard'ın öğrencilik hayatındaki ve daha sonra 'toplumun muteber kesimleri' ile olan kavgalarında da her zaman bu 'çatal metaforu'nun öne çıktığını görüyoruz. Hegelciler'le, üniversitedeki yüksek profesörlerle, kilise yöneticileriyle, aile üyeleri ile kavgalarında hep çatal olma arzusu öne çıkıyor. "İnsanlar için her zaman her şeyi zorlaştırmak isterim." demesi  de buna bağlı gibi. Burada, hem insanın zorlandıkça daha iyiye yöneleceği, hem de daha yüksek bir noktaya ulaşacağı inancı var.

- "İroni, estetikle etik olanın; mizah ise etik ve dinsel olanın arasındaki sınırdır."

Kierkegaard'ın felsefi yolculuğunda üç çok önemli kavram vardır; ironi, mizah ve kaygı. İnsan yaşamını da üç bölüme ayırmıştı: etik, estetik ve dinsel. Bu üçünün arasındaki bağları belirtmek için bu kavramları kullanır. Ona göre, kişinin bu üç boyutlu yaşamı, birbirinden ayrı gibi gözükse de aslında birbirinin tamamlayıcısıdır. Yeri gelmişken, 'kaygı' konusuna gelelim, onun için de Hannay'ın açıklamalarından faydalanalım:

"Yaklaşan ama belirlenmemiş bir felaketle ilgili güçlü bir duygu ya da dolaysız bir nedeni olmayan huzursuzlukla ilgili belli belirsiz ve güdümsüz bir his olsun, Kierkegaard'ın "kaygı" dediği şeyi, pek çok kişi deneyimleyecektir. (...) Çocuklarımın gençlik kültürüyle tanışması, bir görüşmenin sonucu, psikiyatrımla randevum beni kaygılandırabilir. Bunların hepsi, endişelenmenin, büyük olasılıkla ve belirgin ama henüz sallantıda olan bir sonuçtan korkmanın biçimleridir. Bu sözcükleri kullanırken, korkuya ya da yılgıya daha çok odaklanırız; yalnızca bir şey 'olursa' diye değil, o 'şeyin' olacağından da korkarız. (...) İnsanlarda kaygı dünyada artık kendini evinde hissetmeme duygusuna karşılık gelir."

Kierkegaard'da kaygı; korku, sıkıntı veya yılgı değildir, çok daha derindir. Kaygı, son cümlede belirttiği gibi insanın, kendini evinde hissetmeme durumuyla açıklanıyor, durumu daha iyi açıklamak için başka bir cümleye dönelim:

"aramızdan ayrılan sevdiğim birkaç kişi önümdeki mezarda dirildi; daha doğrusu, hiç ölmemiş gibiydiler. Onların arasında kendimi çok huzurlu hissettim, kucaklarında dinlendim, sanki bedenimin dışına çıkmış, onlarla birlikte süzülerek semaya yükseliyormuşum gibi hissettim kendimi."

Bu da annesinin mezarını ziyaret ettikten sonra not ettiği bir cümle. Søren'in yaşamın her anında o kaygıyı hissettiğini ve huzurlu olması için tek yolun, o 'sevdiği birkaç kişi' ile birlikte olması olduğunu söyleyebiliriz. "Baştan Çıkarıcının Günlüğü"nde kendisi için belirttiği "çok tinsel" ifadesi belki de özetliyor bu konuyu. Hayatı ölümle geçtiği için, çevresi kendisine yabancı gelen bir dinle sarılı olduğu için öyle oldu, belki de. Baştaki cümleye dönersek,
'içine düştüğümüz karanlıkları çok iyi anlayan az sayıdaki filozoftan biri' olması da bundan kaynaklanıyor. O karanlıkları çok iyi anlayabilmek için, kendimiz gibi yaşayan insanlar yetersiz kalır; onun için, çok düşünmek, çok acı çekmek, bu dünyanın dışında olmak gerekiyor belki de...
----------------------
Buradan Crites'in ifadesiyle, 'dinlemekten bıktığımız aşk macerası'na geçelim... Søren, aklını başından alan Regine Olsen ile 24.doğum gününden birkaç gün sonra tanışıyor. Regine ile ilişkisinin ayrıntılarını bilemiyoruz, hatta bazı iddialara göre, ilişki sırasında Regine'i biraz küçümsediği de söyleniyor ama dört yıl sonra Regine'le nişanı bozduktan sonra, bunun acısını hayatı boyunca içinde taşıdığını ve tüm yapıtlarının da bu ilişkinin izlerini taşıdığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Bazı yorumlara göre "Ya/Ya da" sadece genç kızı kendisinden nefret ettirmek için yazılmıştır. Søren, nişanı bozmasının kız için çok ağır olacağını biliyordu ve Hannay'ın anlattığına göre, gerçekten öyle olmuş. Hatta, Regine'in babası, Søren'den kızına geri dönmesini istemiş ama Søren, bunu reddetmiş. "Ya/Ya da" ile ilgili yorumlar doğru da olabilir, belki kendisinden nefret ettirmek ve soğutmak için yazdı, Regine de ondan üç yıl sonra, -daha sonra vali olacak olan- Bay Schlegel ile evlendi. Nefret o yıllarda geçerli olabilir ama daha sonra tersinin geçerli olduğunu görüyoruz. Daha sonra, Regine'in yazdığına göre, Søren'in ölümünden altı ay önce sokakta karşılaşıyorlar ve Regine ona "Tanrı seni korusun!" diyor, ifadesine göre Søren gerçekten şaşırıyor kendisine öyle yaklaşmasına. Søren, nişanı bozduktan sonra hiçbir ciddi ilişki yaşamıyor -gayriciddi yaşadı mı bilemem-, 1849'da abisine yazdığı ve öldükten sonra açılmasını istediği mektubunda şöyle yazıyordu:

"Sadece nişanlı olsak da, hayatım boyunca kendimi bağlı hissettiğim tek kadın Regine'dir. Tüm malvarlığımı ondan başkasına bırakmam düşünülemez."

Pekiyi bu kadar bağlı olduğu Regine'i neden terketti? Evlilik gibi bir bağın ilişkilerini bozmasını mı istemedi? Fazla dinsel ve melankolik yapısı nedeniyle kızdan uzak mı durmak istedi? 33 yaşında öleceğini düşündüğü için mi evlilikten kaçtı? Bilmiyoruz, milyonlarca soru üretebiliriz ama sonuçta yine bilmiyor olacağız. Aynı şekilde, nişanı bozduktan sonra Søren, gerçekten Regine'in ona dönmesini bekliyor muydu yoksa sadece 'onun acısını yaşamak' mı istedi?

"kişinin arzusunu terk etmesi yüceliktir, ancak daha yüce olanı onu terk ettikten sonra ona yapışmaktır ; sonsuzluğun ipini kavramak yücedir, ancak daha yücesi terk ettikten sonra faniliğe sarılmaktır."

Buradan bakınca, ikincisi daha geçerli gibi duruyor. Arzusunu terk ettikten sonra ona yapışması veya "Korku ve Titreme"deki 'teslimiyet' tanımı konuya uygun gibi;

"dünyada kişinin kalpten saldıracak kadar güçlü duygularla istediği bir şey olmadıkça, teslimiyet olmaz. Teslimiyet, kişinin en çok sevdiği ümitlerini, o ümit ettiği şeyin erişilemez olduğunu gördüğünde terk etmesidir. Teslimiyet kişinin kalbinin arzusu hakkında düşünmesinden vazgeçmesi değildir. Aksine teslim olmak eski ilgiyi korumak, ancak yeryüzünde hiçbir şeyin bu arzuyu tatmin etmeye yetmeyeceğini kabul etmek demektir."

Neden peki Søren? diye soruyorum ve yine cevapsız kalıyor. Neden ümit ettiği şey erişilemezdi? Neydi eksik parça? Sorular, sorular, belki de kendi yaşamlarımızla, kendi değerlerimizle düşünmeye çalıştığımız için kayboluyoruz soruların içinde.

- Müstear isimler konusundan bahsedelim. Kierkegaard, eserlerini Constantin Constantinius, Victor Eremita, Johannes de Silentio, Frater Tacitarnius, vs. isimleriyle yazıyor. Kierkegaard'ın bu isimleri kullanması, eserlerin ona ait olduğu konusunda hiçbir şüphe yaratmaz, hem yazın dili, hem bahsettikleri yazının kime ait olduğunu belli eder. Zaten üstad da birkaç sene sonra kendisini ortaya atar. Hannay, üstadın neden müstear isimler kullandığını şöyle açıklıyor:

"Bu müstear adların her birini kartondan kesip çıkarılma bir resim olarak düşündüğümüzde, bu resmin, kendi ağzından çıkacak sözler üzerinde iki kat fazla kafa yoran bir iç varlığı olmazdı; olsaydı bile, bu sözler Kierkegaard'ın o derin iç varlığını iki kat yansıtan sözler olamazdı."

Kierkegaard'ın ustalığını konuşturmak ve olaylara daha farklı bir açıdan bakabilmek için bu yolu tercih ettiğini söylemek yanlış olmaz diye düşünüyorum.

- "Küçüklüğün gerçek karşıtı büyük düşünmek değil, tuhaflığa açık olmaktır. Tuhaflık kendi kendinize vermeye çalıştığınız birşey değil, farklılığını insanın özünde bulunan bir iyilik olarak kabul etmeye yönelik iyimser bir iyi niyettir."

Regine konusunda anlamanın pek de mümkün olmadığı tercihi konusunda da bunu düşünmek mümkün. Belki, hiçbir nedeni yoktur bu tuhaf davranışın. Boşuna sorularla ilgileniyoruzdur. Belki de sadece 'iyi niyet'li bir harekettir, Kierkegaard'ın Regine ile tanışmadan önce de evlilik konusunda gergin olduğunu biliyoruz. Buna rağmen, Regine'le nişanlandı ama belki de denediği şey olmadı. Belki, Regine'le bir dönem düşünceleri değişti veya kendini değişmeye çalıştırdı. Ama sonunda gördü ki, o 'tuhaf'tı. O tuhaflık, kendisine verdiği, ortaya koyduğu birşey değildi. Onun tuhaflığı, kendisinin özünde bulundu ve o tuhaflik, onun 'iyimser iyi niyeti' idi.


-"Bütün dünya, yaşamda insan düşüncesinin sindiremediği çeşitli korkunç eşitsizliklerin sisli, belli belirsiz bir varoluşta cezasını çektiği şiirdir."

Varoluş felsefesine geri dönüyoruz... Bir üsttekine de bağlayacak olursak, Hannay'ın dediği gibi 'onun acısını yaşaması gerekiyordu'ya geliyoruz. Bu, art niyetli bir davranış değil, 'bir genç kızın hayalleriyle oynamak' hiç değil. Bu, onun tuhaflığı. Ünlü bir başka sözünde "Bir genç kızın hayatına süzülüp girmek sanatsa, ondan çıkmak bir başyapıttır." diyor. Kierkegaard ne kadar inançlı olsa da, Hristiyanlık inancının 'uğruna ölmeyeceği bir fikir' olduğunu belirtiyor. Uğruna öleceği fikir varoluşçuluk muydu? Neden olmasın? "Korku ve Titreme"de uzun uzun, İbrahim'in nasıl "imanın babası" olduğunu yazıyor. Belki onun da "varoluşçuluğun babası" olması için öyle bir yaşamdan geçmesi gerekiyordu.

- Hasta yatağında, arkadaşı Peter Boesen ile yaptığı konuşma bunu özetler niteliktedir:

"Boesen: "Yaşamında çok iş başarman ne kadar dikkate değer."

Kierkegaard: "işte bu nedenle çok mutluyum ve çok üzgünüm çünkü mutluluğumu kimseyle paylaşmıyorum."

William Heinesen'den güzel bir açıklama ile noktalayalım: "Kierkegaard, geniş anlamda tinsel bir tip olarak Mephistopheles kategorisine girer. Goethe'deki şeytanın isguderi gibi, aynı esnek yetenek ve yorulmak bilmezlikle uygulamaya koyduğu üstün bir anlağa sahiptir. İkisi de, hazırcevaplıkları, cüretleri ve baş döndüren yöntemleriyle karşı koyulmazdır. Aslında Kierkegaard şeytanı bile geride bırakır; akla kendi silahlarıyla saldırma sanatında rakipsizdir. Yalnızca Mephistopheles değildir, aynı zamanda insan, Faust'tur da."