• Kayboluşunun beşiğini sallayan, büyüten yazar.

    İnce derili yazar.

    İnce derili dedim çünkü dışarıdan gelen her darbeyi fazla fazla hissedebilen, etkilenebilen insanlardır ince derili insanlar.

    Yaratılıştan belki, belki insanlara çok açmıştırlar yüreklerini ve çok yaralanmıştırlar bilemiyorum.

    Ama bu özellikleri onları hem bir sanatkâr yapmış hem de hayattan koparmış.

    Onları yücelten de yok eden de yazar olmalarını sağlayan o iç karmaşaları olmuş.

    Küçük bir hikaye anlatacağım size şimdi.
    Bir kadın varmıs. Çocukluğundan bu yana bunalımın eşiğinde olan.
    Hayallerinin eşiğindeyken çok sevmiş bir adamı evlenmiş ,anne olmuş. Tüm bu sorumluluklara hazır olmadığından belki , diğer hayatını , hayalini kurduğu kariyerini ihmal ettiğini düşünerek mutsuz etmiş kendini.

    Sonra en ilgiye muhtaç olduğu o zamanlarda aldatılmış sevdiği adam tarafından.
    Hem de kendi gibi bir yazar olan evli komşusuyla.

    Bunalımın , kıskançlığın pençelerine düşmüş.
    Kıyaslamış kendini hep. Yetersiz görmüş. Başkalarına yetememe düşüncesi onu eksiltmiş parça parça.

    Ölümü düşünmüş sık sık.
    Bir kaç başarısız intihar denemesinde bulunmuş.
    İki çocuğu , kitapları, yazdıkları hayata bağlanmak için yetmemiş ona.

    Ve daha otuz yaşındayken bir gaz fırınına kafasını sokarak intihar etmiş.

    Arkada yıllar sonra kendi gibi intihar edecek küçük oğlunu, kızını bırakarak.

    O öldükten sonra eski eşinin o kadınla ilişkisi devam etmiş ve bir kız çocukları olmuş. Yaşamışlar ama ilişkilerinde bir hayaletin gölgesiyle.

    Ve bir gün tarih tekerrür etmiş.
    O kadın önce küçük kızını öldürmüş sonra da gazı açarak aynı yerde intihar etmiş.

    ...
    Bu yazdıklarım Sırça Fanus'tan bağımsız bir hikaye değil, aksine yazarın yaşadıklarının küçük bir özeti.

    İnternette ufak bir araştırma yapmadan önce size inceleme niyetine belki yaşamakla ,savaşlamakla ilgili bir kaç beylik laf ederdim.

    Bizim zayıflığımızın sonucudur Sırça Fanus derdim. Oraya girdiğimiz gibi çıkmalıyız yaşamak için.
    Ama, hadi Allah aşkına.
    Bizi oraya sokan çevremizdeki insanlar.
    Bizi bir boşluğa bırakıyorlar ve merdiven bulup çıkmamızı bekliyorlar.
    Yapamayınca zayıf, güçsüz , zavallı yaftasını yapıştırıyorlar.
    Siz suclusunuz siz.
    Çevrenizde kurtulmak için küçücük bir cümle bekleyen o insanlara sessiz kalan sizler.

    Yaşamında el uzatmadığınız o insanları öldükten sonra yıllarca konuşuyorsunuz.
    Yaşarken ufacık sevgi göstermediğiniz o insanlar öldüklerinde bir numaralı seveni oluyorsunuz.

    Kimi için bu defalarca intihar girişiminde bulunan Slyvia'nın önlenemez sonuydu.

    Ama benim için diri diri gömülen ince derili Slyvia'nın son anda iradesiyle verdiği bir karar.

    Ve Esther Greenwood ise, Slyvia'nın silinik bir gölgesi olabilir ancak.

    Slyvia, Esther ile yaşadığı karamsarlığı ,iç bunalımı çok güzel aktarmış. Ama Esther'in başkalarını yargılama durumu ve bencilliği yazarın kendini eleştirmesinden mi kaynaklanıyor diye düşünüyorum.

    Ama her ne olursa kitabı bitiriyorsunuz ve siyah bir sis bulutunun içinde kalmış gibi hissediyorsunuz.

    Öyle boşlukta.

    Sizi mutlu eden bir kitap olmayacak kesinlikle.
    Böyle hissedeceğimi önceden bilsem okur muydum?

    Kardeşime önerdim bile.

    Siz de okumalısınız , tabi depresyonda değilseniz.
  • Diyecekler ki arkamdan
    Ben öldükten sonra
    O, yalnız şiir yazardı
    Ve yağmurlu gecelerde
    Elleri cebinde gezerdi
    Yazık diyecek
    Hatıra defterimi okuyan
    Ne talihsiz adammış
    İmanı gevremiş parasızlıktan..

    Belki diyorum kendi kendime.!
    Belki öldükten sonra
    Mümkündür yaşamak.!
  • İbrahim Tenekeci - Dostluk Nedir?

    Ömer Nasuhi Bilmen''in Büyük İslam İlmihali''ni okurken, şu hadis-i şerifle karşılaştım: ''Eski dostluğu devam ettirmek, imandandır.''
    ''Dostlukta kıdem esastır'' nasihati gereğince, hemen üç kadim dostumu aradım ve Peygamber Efendimizin bu mübarek sözünü onlarla paylaştım: Ahmet Murat, İbrahim Paşalı ve Tarık Tufan.

    İnancıma göre, dostluk, bir nasip meselesidir ve insanın dışında gelişir. Şununla dost olayım deyip olamazsınız. Dostluk, Lütfi Bergen''in o güzel ifadesiyle söylersek, yürürken belirginleşen bir şeydir. Bir de hatırlatma: ''Katlandığımız değil, razı olduğumuz insanlar dostlarımızdır.''

    ''Önce refik, sonra tarik'' denilerek, yola çıkacağımız insanları dikkatli ve rikkatli seçmemiz tembihlenir. İlk olarak şunu söyleyelim: ''İnsanı, yol değil, yol arkadaşları yorar.'' Yola çıkacağımız insanları yüzde yüz isabetle seçme şansımız ise maalesef yoktur. Çünkü bu seçimi veya elemeyi, esas itibariyle yapacak olan bizler değilizdir; yoldur, yolculuktur. Yanımızdakinin dostumuz olup olmadığı, yolculuk esnasında ortaya çıkar. Özellikle siyasette ve ticarette, hatta edebiyatta, bu yürüyüşlerin büyük bir kısmı hüsranla sonuçlanır. Tanıdığımızı sandığımız insanları tanıyamamış olmanın üzüntüsü ve şaşkınlığı, bizi, yolculuktan daha fazla yorar. Tam da burada, Mustafa Kutlu''nun şu sorusu önemlidir: ''Kırk yıl birlikte olmuş olsak bile, bir insanı ne kadar tanıyabiliriz?'' (Ezel Erverdi Kitabı, Sayfa 99)

    Hep söylüyoruz, yine söyleyelim: Rakamlar maddiyatı, harfler ise maneviyatı temsil eder. Dolayısıyla, rakamlar (ve hesaplar) üzerinden sahici bir dostluk oluşmaz, sadece ortaklık kurulur. Taraflar, ancak bir harfin (anlamın) ucundan tutarlarsa, dost olabilir veya kalabilirler. Rakam ile harfi toplamaya kalkışırsanız eğer, bu işlem, sizi Nurettin Topçu''nun şu sözüne götürür: ''Menfaat yaşamak, ahlak ise yaşatmak ister. Bir arada barınamazlar.''

    Madem sahici dostluklar harfler ve anlamlar vasıtasıyla kuruluyor, o halde, edebiyatçılar arasındaki bu çekişme de nedir? Böyle sorabilirsiniz.

    Ne kadar ulvi amaçlarla yazarsak yazalım, sonunda, iş gelip benlik meselesine dayanıyor. Edebiyat dünyasında beş-altı senelik birlikteliklerin bile uzun sayılması, bundandır.

    Peki, birçok insanın ''hesap uzmanı''na yahut ''madde bağımlısı''na dönüştüğü bir devirde, çevremizdeki insanların dost olup olmadığını nereden anlayacağız? Galiba, serinlik veriyor mu, vermiyor mu, ona bakmak gerekiyor. Said Yavuz''un da dediği gibi: Yüzler vardır, ruhun susamasını dindirir.

    Yıllar önce, ''dost, her zaman taze olandır'' diye yazmıştım. Bu tazeliği, ancak şöyle izah edebiliriz: ''Eski, hiç eskimeyendir.''

    Kadim bir dostluğun oluşabilmesi için zorluklara, yokluklara ve imtihanlara ihtiyaç vardır. Bütün bunlardan alnının akıyla çıkan münasebete ise ''sınanmış dostluk'' diyoruz. Şöyle anlatalım: Asıl marifet, bahar aylarında veya yaz mevsiminde değil, kışın açabilmektir. Yani iyi gün dostu olmak kolaydır, en mühimi, kötü gün dostu olabilmektir.

    Toparlayalım: Siyasi ikbal ve buna benzer dünyevi şeyler için ''kırk yıllık dostların'' birbirini yok saydığı günlerden geçiyoruz. Hesap yapmaktan iş yapmaya veya dostluk kurmaya vakit bulamayanların sayısı da her geçen gün artıyor. Bazı dost bildiklerimiz ise kırıcı, kıyıcı ve ifşa edici. Oysa dostluk, açmayı değil, kapatmayı gerektirir. Sözgelimi dostunun sırrını herkesten saklamak, ayıplarını örtmek, sözüne müdahale etmemek, iyiliğini istemek, onun hüznüyle mahzun olmak; bütün bunlar, ''dostluğun adapları'' arasındadır. (Marifetname''den) Çünkü dostluk ve kardeşlik, öldükten sonra da devam eden kıymetlerimizden biridir. ''Ahiret kardeşliği'' diye boşuna denilmiyor.
  • Öldükten sonra da yaşamak istiyorum.
  • Hayır, diyor varoluşçular. Topluma güvenemeyiz. Çünkü özgürdür kişioğlu, üstüne yaslanabileceği bir insan tabiatı da yoktur. Toplumun nereye yöneleceği bilinmez. Bir de bakarsınız biz öldükten sonra faşizmi kurmaya kalkışırlar, bizim için bunca kötü olan faşizm, o zaman insancıl bir gerçek haline gelir. Kaldı ki insan bir başına bırakılmıştır, varoluşçuluğun çıkış yeri bireyin öznelliğidir.
    Putatapar bir toplumda insan köle, derebeyi ya da işçi olarak doğabilir. Bu insan için, toplumda da, değişmeyen bir zorunluluk varsa o da şudur: Dünyada yaşamak, bir iş görmek, başkaları arasında bulunmak, ölümlü olmak...
    Orhan Hançerlioğlu
    Sayfa 488 - Remzi Kitabevi
  • ... Saraydakiler Mutlu Prens derlerdi bana, gerçekten de mutluydum, eğer zevk içinde yaşamak mutluluksa. Öyle yaşadım ve öyle öldüm. Sonra da, ben öldükten sonra heykelimi buraya, böyle yükseğe diktiler; şehrimin bütün çirkinliğini, şehrimdeki bütün yoksulluğu görebileyim diye ve kalbim kurşundan da olsa ağlamamak elimden gelmiyor.
    Oscar Wilde
    Sayfa 3 - Türkiye İş Bankası