• Bu hayatta herkesin bir hikayesi vardır. Kimseyi tanımadan ön yargıyla yargılamayın.
  • 96 syf.
    Bu kitap 1991 yılında ‘Haldun Taner Öykü Ödülü’nü kazanıyor. Yazarı Nurten Ay. 30 yaşlarında Sekreter, Giyimiyle, eğitimiyle, görünüşüyle alt yapısı olmayan bir kadın,gözüyle görülüyor o dönem ki edebiyat çevrelerinde..ve böyle bir kitapla bu edebi değeri yüksek öykü ödülünü alması şaşırtıyor. Nurten Ay gidip ödülü alıyor. İmza günlerine, hatta programlara katılıyor..Ama burada bir oyun olduğu aşikar.. Hatta daha sonra dijital, üslup uyumuna ilişkin bir yöntem geliştiriyor akademisyenlerden birisi.. Bu kitabı kim yazmış olmalı diye bir kaç eşleştirme çabası da sonuçsuz kalıyor.. Ali Teoman ilk kitabından aldığı bu ödülden sonra (sadece kendisinin ve dostu Nurten Ay'ın bildiği) ... sessiz kitaplarını yazmaya ve kendi adıyla yayınlamaya devam ediyor.. zaman içinde Nurten Ay adına yayınlanan başka kitapta çıkmıyor..

    Niye yapmış Ali Teoman, Türk Edebiyatı tarihine geçen ve edebi çevrelerde tartışma yaratan bu oyunu... ? Anladığım kadarıyla yazarla romanı birbirinden ayırmak gibi bir derdi olsa gerek ve bu konu üzerine tartışma yaratmak. Şöyle bir cümlesi var... ''“Amacım, metne aykırı bir yazar profili çizmekti” Kurmacayla gerçeğin birbirinden ayırmak, yazarların yaşam şekilleri de gereksizce yakınlık ve uzaklık ilişkisi okurun !... Bence hoş bir oyun.. Bir yazarın imzasıyla başlıyoruz okumaya.. Anlamsız ön yargılar ve gereksiz ve bazende abartılı sempatilerler .. Bilinmeyen bir yazarı da okuma eğiliminden uzaklaşıyoruz. Rüştü'nü ispat etmesini istiyoruz. Belki de yeni yazarlara şans verilmesi ( okuma eğilimimiz üzerine okuru da düşünmeye itmesi olabilir) Burada hem edebiyat çevrelerini hem de bu çevrenin okura bu durumu nasıl aktaracağını sessizce gözlemek istiyor oluşu da olabilir.. 2011 yılında ölen Ali Teoman'ın bu davranışı bir çok farklı açıdan derinlemesine değerlendirme özelliğiyle oldukça dikkatimi çekmiştir. Bu Oyunu hazırladığı Gizli Kalmış Bir İstanbul Masalı kitabın giriş bölümünde ki bir cümleyle nedenlerini açıklamış bir bakıma. Benim en sevdiğim bölüm.. Masal, hikaye, öykü, gerçeklik, kurmaca ve iç içe geçen karışım :) nefis bir giriş var bence okunmalı.. orada Şöyle diyor yazar..

    ... öykülerdeki kahramanları ya da kimi zaman bir anlatıcı, kimi zaman ise yalnızca bizi düşüncelerine ortak eden belirsiz kişi olarak ortaya çıkan anonim sesi doğrudan doğruya yazarın kimliğiyle özdeşleştirmek, içinden çıkmanın belkide imkansız olduğu bir labirente sürükleyecektir okuyucuyu ve sonunda gözlerimizin önünde tümüyle yanıltıcı bir görüntü oluşabilecektir... ( sayfa;11)


    Kitaba gelirsek ki eğer.. Spoiler vermeyeceğim kitabın büyüsünü bozmama adına... Birbirleriyle bağlı olduğunu düşündüğüm bütünlüğü olan üç öyküden oluşmakta. O bütünlüğü ise küçük ipuçlarıyla bazen kırılan bir inci kolyenin tanesinin o büyük konağın merdivenlerinden düşerek o zamanı durdurulmuş saatin önünde kendine yer bulması,Hani o tik-taklar var ya '' zamanı, ah düşündünüz mü siz hiç, nedir böyle sürekli erişilmez kılan? Bilmek isterim hep hep '' diyen cümlede.. bazen de gerçeğiyle hemen hemen aynı olan sahte antika işlemelerinin ince işçiliğinde... Eşyalar yaşanmışlığa tanıklık eden o suskun gözlemleyiciler.. bir antikaya eşyaya sahip olmak zamanın içinde ki başka yaşanmışlıkların salınımlarına sahip olmak, belkide.... Belkide yalanları gerçeklikten güzel olan bir dostun mezar taşındaki son seslenişinde... Belkide ..Arzuhalcinin yazmış olduğu sayfalar dolusu yazıyla baş başa kalışı, ve sonra kendi öyküsüne dalışı... Belki de ve belkide kulağında kalmış;

    sebep sensin gönülde ihtilale
    sürüklersin beni sonsuz meale
    bilirsin müptelayım ben ezelden hayale.. hayale ...

    ... diye terennüm eden cümlede ...

    Sonuç itibariyle kitabı beğendim ama yazar böyle bir oyun kurgulamasaydı ve ben bunu bilmeseydim bu denli kitabını dikkatle okumaya ve yazarı araştırmaya meyil etmezdim zannımca... Bu anlamda yazar bence amacına ulaşmış...
  • 289 syf.
    ·4 günde·Beğendi·7/10
    Ivan Denisoviç’in Bir Günü’nde Aleksandr Soljenitsin kendisinin de yaşadığı, roman kahramanı Ivan Denisoviç’in diğer adıyla Şuhov’un, Stalin dönemi kurulan çalışma kamplarının birinde geçen gününü anlatıyor. Ivan Denisoviç 1941 yılında, İkinci Dünya Savaşı’nda, Almanların eline esir düşmüş, düşmanın elinden kaçmayı başarmış, ormanda bulunduğunda Alman ajanı olma ihtimali karşısında gözaltına alınıp sürgüne gönderilen bir askerdir. Romanın anlattığı 1951 yılında savaş bitmiş, Almanya savaşı kaybetmiş ama Ivan Denisoviç sürgünde kaldığı 10 yıl boyunca hâlâ aklanmamış ve cezasını çekmeye devam etmektedir. Soljenitsin, Ivan Denisoviç’in Bir Günü’nde, acımasız yaşam ve çalışma koşullarını anlatır. Öncelikli amaç; mahkûmların kişiliklerini yitirmelerini sağlamak, bunun için de isim yerine rakam kullanılmaktadır; giysilerinin ve şapkalarının üzerine yazılan rakamlar onları nitelendiren tek şeydir, Ivan Denisoviç'in oradaki herkes tarafından Ş-854 olarak bilinmesi gibi sadece rakamlardan ibaret bırakılırlar, duygulardan , düşüncelerden arındırılıp kendine bile yabancılaştırılan mahkum formu oluşturulur, güven ve dostluk bağı kurulmaması için her hangi bir olayı gammazlayana ödül verilir. Mahkûmlara çok az yiyecek vererek arta kalanları stoklamalarına engel olup, fazla giysilerine el koyarak Sibirya soğuğuna dayanamayacaklarını bilen mahkûmların kaçmaya yeltenmemeleri sağlanır, kamptan kaçmalarını engelleyen sadece duvarlar, gözcüler,gammazcılar değil, aynı zamanda dondurucu hava şartlarıdır, bu bir bakıma doğa tarafından da hapsedilmişlik halinei alır.. Aşırı soğuk, kaçmalarını engellediği gibi, hepsini çalışmak zorunda bırakır. Mahkumların soğukta ısınmak için yapabilecekleri tek şey sadece çalışmaktır.
    Bu korkunç şartlar altında bile insanlığın korunması vurgulanıyor. Bazı mahkumlar insanlıklarını yitirdikler gibi kimileriyse kaybetmemek için büyük çaba harcıyorlar. Ivan Denisoviç’in soğuğa ya da açlığa yenik düşmeden, her defasında yemek yerken şapkasını çıkarması, insanlık dışı davranışa karşı bir iç direniş amaçlı, çorabının içinde sakladığı metali bükerek yaptığı kaşık, yasaklanmış bir maddeyi bedeninde taşımanın verdiği başkaldırı ,isyan hissi ve kendi yaptığı bir şeye sahip olmanın verdiği sahip olma güdüsü ile bu onun sahip olduğu en değerli şey haline gelir. Çalışma kampındaki diğer suçlular da neden buraya atıldıklarını hatırlamayacak kadar uzun zamandır cezalarını çekmektedirler, arka planda zor şartların yer aldığı, soğuk, baskıcı rejim, değer yargılar, içsel ve dışsal mücadeleler, çalışma kampı düzeni; basit ve realist biçimde anlatılarak, yan karakterlerin de hikayelerine değiniliyor; sinema yönetmeni Sezar, tamamlamadığı ilk filmi nedeniyle; Kolbaşı Tiyurin, babası toprak ağası olduğu için; Ukraynalı Alyoşka, Baptist kilise üyeleri gibi dua etmesi yüzünden, Gopçik adlı genç, yönetime başkaldıran çetelerden birine süt götürdüğü için hapis cezasına çarptırılmışlardır.
    Suçu olmayan mahkumlar için de diğerleri için de cezalarının süreleri bitse dahi bir başka bahaneyle yeniden bir on yıl daha burada kalmaları ve ömürlerini burada tüketme durumları da söz konusudur. Ne zaman sona ereceği bilinmeyen bir mahkumiyet hali hepsi için devam etmektedir...
  • 500 syf.
    ·14 günde·Beğendi·Puan vermedi
    2019u bitirdiğim güzel bir kitap hatta seneyi böyle kapatmak mutlu etti; yeni bir başlangıç yapmamı bile iç dünyamda sağlamış ve sorgulatmistir bu güzel eser :)Aradan binlerce yıl geçse de, teknoloji gelişse, imkanlar çoğalsa da insanın yaşamla ilişkisi temelde değişmiyor. cevap aradığı sorular çok farklılaşmıyo haliyle
    binlerce yıl sonra dahi şu üç heceli ismi telaffuz etmemize sebep olan ise işte bu filozofların en değerli sorulara yanıt bulmakla uğraşmış olmaları. çünkü zengin de olsan fakir de, genç de olsan yaşlı da bu sorular herkes için önemli.Neyse Stoa felsefesini seviyorum ve Bilhassa Seneca sözleri normal kişiliği olsun Tansiral öngörüden bildiğim için bu güzel eseri şuan okuduğum için mutluyum kitabın sayfa sayısına felan bakmayın cidden sindirilerek bitirilir kolaylıkla. Dili anlaşılır cevirisi oldukca iyi yapılmış.Senecaya eserine gelelim efendim ahlaki mektuplar sicilya'da dostu  procurator olan lucilius'a adanmıştır.Seneca öleceğini/öldürüleceğini bildiği halde dostu için bu mektupları yazmış.O kadar imrendim ki ya ne güzel bir dost Seneca yer yer kızıyor naif konusuyor luciliusum diyor dostuna olan sevgisinden bahsediyor insan böyle güzel nasihatleri dinleyince iyi hissediyor ve kendinde bir değişme oluşturmak istiyor.(olumlu olumsuz anlamda)
    seneca ahlaki mektuplarda, fukaralık, bilgelik, mutluluk gibi, insanın değişmez konularını, özdeyişler halinde ele alıp stoa felsefesi bağlamnda işliyor kitapta.Aforizma uzmani buyuk yorumcu on humanist buyuk adamdir neronun hem hocasi hem dusmani olması beni sasirtmistir.hitaplarında, yaşlılık, ölüm, intihar hakkında hayli önemli ve büyük laflar etmiş etmesine ama imparator nero "o laflar boy boy..." deyip düşünürü intihara mahkum etmiş ne yazık ki:)
    Kitapta en çok sevdiğim mektup 13.mektupta olan "Yersiz Korkular üzerine "oldu.Dikkatimi çekense
    seneca “abartılmış kötülükler” konusunu, bugünkü sıkıntılar konusunda yargılar farklı olacağı için bir yana bırakır; örneğin stoacılar işkencenin kötü bir şey olduğunu kabul etmez mesela.

    örnek alınacak büyük insan yaşadığı kötü kaderle keşfedilir.' der seneca. genelde zaten insanın başına gelen 'kötülükleri' yorumlar. kötünün ne olduğu da önemlidir tabii: '...şeylerin aslında ne iyi ne de kötü olduğunu, iyinin sadece iyi insana teslim edilince iyi olacağını, kötünün sadece kötü insana yüklenince kötü olacağını göstermektir.’
    insanın başına gelen zorlukları eninde sonunda herkesin çekeceği sıkıntılara hazırlık olarak niteler. hiç hazırlığı olmayanın ise işi çok daha zor olur der. ‘… başına hiçbir felaket gelmemiş insandan daha şanssızı yok.’
    kısaca seneca okumak insana direnme gücü verir.
    Buarada Seneca'ya göre iyiliğin kuralları şunlardır;
    -birinin verdiğini hemen unutması
    -diğerinin aldığını hiç unutmaması.
    Kitaba ulaşmamı okumami sağlayan buradaki güzel insana teşekkür ediyorum iyi ki varsin:)

    BU KITABI ALIN OKUYUN OKUTUN BEYNINIZ KALBINIZ KÜTÜPHANENİZ AYDINLANIR:)
    Iyi okumalar :)
  • Selamun aleyküm. Bir şey deneyeceğim. Bu aslında bir inceleme ama buradakileri incelemelerin aksine ilginç, daldan dala atlamalı, bol alıntılı, güldürmeden düşündüren uzun bir inceleme. Aynı şeyleri farklı cümlelerle aktaran kitaplardan alıntılar yapıp karma olarak sunacağım bir inceleme. Yazı boyunca yaratıcının varlığına dair bir ispat çabasında olmayacağım.

    "-İspat et!
    Diyenlere derim ki:
    -Neyle ispat edeyim? İspat için kullanacağım her unsur onun mahlûkudur. Hâliki mahlûkuna mı tasdik ettireyim?.." Mümin Kafir, Necip Fazıl

    Sadece delice alıntılar yapıp bir şeyler yazmak istiyorum…

    “Ey karşısında vecitli saatler yaşadığım eski dostum kağıt! Ne zaman dertlerime kulak verecek, ne zaman kafamdakilere makes olacaksın? Fikirler kelebekler gibi, onları hafızaya iğnelemeye kalkınca bir toz yığını haline geliyorlar... Yazabilsem benim de hürriyetim olacak. Belki yaşadığımı ve yaşamaya layık olduğumu hissedeceğim. Bu zavallı satırların hiçbir okuyucusu olmasa bile. Denize atılan bir şişe onlar. Belki dalgalar asırlarca sonra aşina bir ele tevdi edecek onları..."

    Makes:Ayna
    Tevdi etmek: Bırakmak (Jurnal, Cemil Meriç)

    Bir abi tiwittırda şöyle yazmıştı “Yazdığım bir yazı, bir başkasının kalbine değebilirse, yeryüzündeki varlığımı daha anlamlı bulurum“ Ne cümle ama…

    Seni rahat mı bırakayım! Bu çok güzel, ama kendimi nasıl rahat bırakabilirim peki? Rahat bırakılmamıza gerek yok. Aslında arada sırada rahatsız edilmemiz gerek. En son ne zaman gerçekten rahatsız oldun? Önemli bir konuda, gerçek bir konuda? Fahrenheit 451, Ray Bradbury

    Şöyle bir an olsun durup da, uzun vadeli toplumsal olgular üzerine, doğa ya da insanlığın yaptığı büyük işler, diyelim İsa'nın(yani Tanrının) yaptıkları üzerine doğru düşünüp düşünmediğini
    —içtenlikle— sordun mu kendine? Dinle Küçük Adam, Wilhelm Reich

    Hayatın sırrını mı arıyorsun? Onu ancak didinip çabalamakla bulursun. Irmağın suyunu denizde aramak ayıptır. İnsanın Dört Zindanı, Ali Şeriati

    Bir bak bakalım, nerede o elinde fener cadde cadde, sokak sokak dolaşan, "neyi arıyorsun?" diye sorduklarında "kendimi arıyorum" cevabını veren mecnunların?(Dücane Cündioğlu)

    Aynı alanda okuduğum kitaplardan veya aynı alan olmasa da bir şekilde aklımda yer etmeyi başaran birçok kitaptan alıntılar yaparak bir kolaj incelemesi yapmayı planlıyorum. Kafamda bir şablon var ama bunları nasıl ifade edeceğim bilmiyorum, bunu göreceğiz. Bu incelemenin oluşmasını sağlayan yazarları şöyle sıralayabilirim: Necip Fazıl, Cemil Meriç, Tolstoy, İsmet Özel, Karem Armstrong, Wilhelm Reich, Ali Şeriati, Cahit Zarifoğlu, Dücane Cündioğlu, İrvin D. Yalom, Halit Ertuğrul, Malik bin Nebi, İhsan Fazlıoğlu.

    Çok uzun zaman önce yine böyle kasvetli bir gecede şöyle bir şeyler yazmıştım: “Keşke diyorum bazen. Keşke benimde çoğu insan gibi tek derdim geçim sıkıntısı olsaydı. Ya da bir maddi güce sahip olunca mutlu olabileceğime inansaydım. Aklım beni zorluyor. Acıyı bedenimde değil ruhumda hissediyorum. Neyin doğru neyin yanlış olduğunu kafamda bir türlü oturtamıyorum. Yeni bir iddia ile karşılaşınca benim kesinlikle ya o iddiayı çürütmem ya da iddianın gerçek olduğuna inanmam gerekiyor. En çok emin olduğum konuda yeni bir iddia ile karşılaşınca filmi başa sarıp her yönüyle tekrar incelemem gerektiğini düşünüyorum. Hakikat arayışı gerçekten zor. Bugün Cemil Meriç'in yıllar önce içinde olduğu ile bir durumla karşı karşıyayım. O, hakikati bulmak için gözlerini feda edebileceğini söylemiş ve 20 yıl sonra gerçekten gözlerini kaybetmişti. Acaba hakikat için ben neyimi feda edebilirim, diye düşünüyorum. Ömrüm boyunca sürekli akıntıya karşı yüzmeyi başarabilir miyim acaba?“ (kendi sözlerimi tırnak içine aldım evet :D)

    Bu cümleleri bilgisayarda Microsoft Word uygulaması ile yazıyorum ve bu paragrafı başka bir yerden kopyaladım. İlginç olan ise bu paragraflarda altı çizili olan tek cümle tamamen bir tesadüf olarak “Hakikat arayışı gerçekten zor“ cümlesi. Ne derin bir sorun ama değil mi? Ben bu paragrafı yazdıktan sonra yukarıda ismi verilen yazarlardan çeşitli kitapları okudum. Bu yazarların hepsinin bir ortak özelliği yok yani hepsini bir ortak küme içerisine almam mümkün değil ancak yazının çeşitli taraflarında değineceğim için hepsinin ismini yukarıda dile getirmek zorunda kaldım.

    O zamanlardan bu yana karşılaştığım her farklı görüşte ilk aklıma gelen şey Halit Ertuğrul’un Kendini Arayan Adam kitabında Marksist olan başkarakterin yeni bir şeye olan bakış açısı... Şu ana kadar bana hep rehber oldu, tavsiye ederim. O adam şöyle söylüyor: “Biz, Marksizmi tek yol ve alternatif olarak sunuyorduk; ama bu yolculukta, ikinci bir tez de bana ağırlığını hissettirmeye başladı. Bunun için kendi kendime dedim ki: Eğer Marksizmi çürüten bir tez varsa onu mutlaka bilmeliyim. Bundan kaçmak, kurtuluş değildir. Bugün kulağımı tıkayacağım bu alternatif, yarın başka bir yerde yine karşıma çıkar. Öyleyse bu alternatifin detayını bilmek zorundayım.

    Bana göre, her fikir adamının bir ölçüsü olmalı. Bu ölçü de karşısına çıkan güzel bir görüşü, iyi bir fikri ve isabetli alternatifleri dinlemek veya okumak zorunda olmasıdır. Yoksa fikri taassubu veya fikir yobazlığı dediğimiz bir durum ortaya çıkar ki o zaman kimse karşısındaki insana bir şey anlatamaz. Bu ise doğruya ve en iyiye giden yolları tıkar. Mantık susar, hisler ve ön yargılar konuşur.“

    Öncelikle insanın anlam arayışı olarak üzerinde duracağım ilk nokta dinin noksanlığı üzerinden şöyle olacak: Herhangi bir dinin ve onun eliyle yayılmış olan toplum kültürünün hüküm sürmediği, insanların herhangi bir ilahi iradeye boyun eğmeden yaşamak durumunda olduğunu düşünelim. Herhangi bir din olmadığında ortadan kalkacak temel kavramlar(bence) şunlardır: Ahlak(Bu konuda iddialıyım), aynı ana babadan doğmayan insanlar arasındaki kardeşlik, mutlak iyi düşüncesi, her zaman ve mekanda geçerli olacak doğrular, ana babaya hürmet, komşuluk hakkı, muhtaç olan insanlara yardım vs…(-diğer muhtaçlara yardım eden bir sürü inançsız var, dinle alakalı değil demek. –ben toplumun tamamına yayılan genel bir durumdan bahsediyorum muhtaç olanın bile kendisinden çok ihtiyacı bulunan bir insana ettiği yardımdan bahsediyorum, istisna bulmak sıkıntı değil.)

    Şu an dinin getirdiği toplum yaşamından uzak olduğumuz konusunda herkes hemfikirdir sanıyorum. O zaman kısaca bu toplumu inceleyelim.

    Çok kullandığım ve varlığından ötürü hoşnut olmadığım bir kavram var. “Hız ve haz dünyası“

    ''Her şey çok hızlı gerçekleştiğinde'' diye yazmıştı Kundera, Yavaşlık adlı romanında, ''Kimse hiçbir şeyden emin olamaz, kendisinden bile.'' Telaş, hayatı daha da yüzeysel kılar.Hız hayatı eksiltir. (Yavaşla, Kemal Sayar)

    İçinde yaşadığımız bu çağı birçok farklı şekilde anlatıp ifade edebiliriz ama bence kısaca özetlemek gerekirse bu dört kelime fazlasıyla yeterli. Bu kavram artık hemen herkesin bir şekilde bildiği, rahatsızlık duyduğu ama kurtulmak istese de bir şekilde etkilerinden kurtulamadığı bir sorun. Herkesin kafasında bir resim oluştuğundan eminim. Ama yine de hatırlatıcı olması vasıtasıyla bir alıntı yapacağım. “Teknolojik yaşamın getirdiği hızlı ve hazlı hayat bizi önemli ölçüde törpülüyor. Hızın getirdiği haz, bizi, sınırsız gelişimle birlikte doyumsuzluğa doğru koşturuyor. Her gün yenisi üretilen teknoloji, tıpkı şişmanlamakta olan bir insan gibi teknolojik obeziteye yol açıyor. Hız artarken doyumsuzluk nedeniyle yeni hazlar peşine düşüyor insan. Beynimizin haz üretim merkezi olan Nucleus Accumbans (NAcc) bölgesi dopamin salgılama hızından dolayı uyuşuyor; beyne giden nörotransmitterler beyin hücrelerinde cirit atarken, dopamin salgısının hızı arttıkça tatminsizliğe doğru sürükleniyoruz. “Daha yok mu?” gibi acınası bir davranışla haz peşinde koşan varlıklara dönüşüyoruz. Fareler üzerinde yapılan deneylerde fazla hazzın ölüme yol açtığı bulunmuştur. İnsanın en temel insani özelliği olan farkındalığın kaybolmasıyla başıboş bir yaşam biçimi bizi içine doğru çekiyor. Üstelik ürün çeşitlenmesi nedeniyle karar verme becerilerimiz de zarar görmüşken … Sonra ne mi oluyor; bunalım, depresyon ve sosyal çalkantılar arasında dağa çakılan uçak gibi, kararıyor hayatlarımız.“ ( http://www.megabeyin.com/...asam-temponuz-nasil/ )

    Hiçbir ilahi buyruk ağacı altında gölgelenmek istemeyen insanların artık yeni bir Tanrısı var, ben tanrısı. Egoizm Tanrısı olarak da geçebilir. Bir de İhtiyaç Tanrısı var mesela. Örnekler arttırılabilir bence çoğu insan Pagan ama kimse belli etmiyor :D Bu insanlar hiçbir şekilde hayatlarına karışılmasını istemiyor ve istedikleri her şeyi başkasının özgürlüğüne müdahale olsa bile yapabileceklerini düşünüyorlar. Egoizm Tanrısı kendini dünyanın merkezinde, diğer insanları da kendisinin var olmasıyla anlam bulan ikincil varlık olarak görüyor. Egoizm Tanrısının başkasına herhangi bir şekilde tahammülü ve sabrı yok. Ondan üstün özelliklere sahip insanlar görünce ilk yaptığı onu kıskanmak ve kötülüğünü istemek. Ona göre hayat bir savaş, kendisine bir menfaat sağlayamayacağı tüm insanlar da potansiyel düşmandır. Diğer insanlar ancak ve ancak ona faydası varsa değerli olarak görür. Bunu ben uydurmuyorum. Nietzsche de söylüyor. “"...Hiç kimsenin bir şeyi sırf başka birisi için yapmadığını göreceksiniz. İnsanın bütün eylemleri kendisine yöneliktir, bütün hizmetleri kendine hizmettir, bütün sevgisi kendisini sevmesindendir."
    ''Belki de sevdiğiniz insanları düşünmektesiniz; ama daha derinlere inin... Sonunda, sevdiğinizin onlar olmadığını göreceksiniz. Siz, bu sevginin içinizde yarattığı duyguları seviyorsunuz. Siz arzuyu seviyorsunuz, arzu edilen şeyi değil...''

    Egoizm Tanrısının başka ırka, başka görüşe saygısı yoktur. Egoizm Tanrısı saldırgandır. Egoizm Tanrısına son yüzyıllarda kendi doğasının aslında vahşet olduğu öğretilmiştir. Egoizm Tanrısı yok edicidir. “Modern zamanlarda bile ten rengindeki, lehçe veya dinde¬ ki bir farklılık bir grup Sapiens’in bir başka grubu yok etmeye çalışmasına sebep olabiliyor.” (Hayvanlardan Tanrılara, Yuval Noah Harari)

    İnsanın bir de İhtiyaç Tanrısı vardır artık yeni dönemde. İhtiyaç Tanrısı kendisine uzun süredir aradığı mutluluğuna ulaşmasının yegane yolunun daha fazla harcama yapmasından geçtiğini söylüyor. Belki ben ve sen duymuyoruz ama o söylüyor, o kulağının dibinde sana usulca fısıldıyor. Onu dinleyip bir şeyler satın aldığında da yine dibinde bitiyor İhtiyaç Tanrısı. Hayır diyor, daha bitmedi. Baksana yeni bir telefonun yok, hala hayal ettiğin teraslı o evde oturamıyorsun diyor. Huzuru ancak o evi aldığında elde edeceksin, bu senin için sadece bir ihtiyaç değil bir zorunluluk.

    Tarihin en kesin yasalarından biri de şudur: Lüksler zamanla ihtiyaç haline gelir ve yeni zorunluluklar ortaya çıkarır. İnsanlar belli bir lükse alıştıklarında bir süre sonra onu kanıksarlar. Onu yaşamlarında hep bulundururlar ve bir süre sonra onsuz yaşayamaz hale gelirler.(Hayvanlardan Tanrılara, Yuval Noah Harari)

    Tüketicilik akımı bize mutlu olmamız için mümkün olduğunca çok mal ve hizmet tüketmemiz gerektiğini söyler...Her televizyon reklamı yeni bir ürün ya da hizmet tüketmenin yaşamımızı daha iyi yapacağını anlatan küçük bir efsanedir. (Hayvanlardan Tanrılara, Yuval Noah Harari)

    İnsanlar ormanları kesti, bataklıkları kuruttu, barajlar inşa etti, ovaları suladı, binlerce kilometre demiryolu döşedi ve gökdelenlerle dolu metropoller kurdu. Dünya Homosapiens'in isteklerine uygun hale getirildikçe habitatlar ve türler yok oldu. Bir zamanlar yeşil ve mavi olan gezegenimiz, plastik ve betondan bir AVM'ye dönüştü. (Hayvanlardan Tanrılara, Yuval Noah Harari)

    Daha burada sıralanamayacak kadar çok Tanrısı var(Her gördüğüne inandığı Televizyon Tanrısı, yararlı kullanmayı beceremediği sürece İnternet Tanrısı vs..) ama ben bunlara girmeyeceğim, canım istemiyor.

    “Bugünkü putlarımız, televizyon, banka hesapları ve buzdolabıdır.“ Su Üstüne Yazı Yazmak, Muhyiddin Şekur

    "İnsanlar artık aya, güneşe, Lat ve Menat putuna tapmıyorlar ama devlet adamlarına, piyasaya, makinelere , teşkilatlara, teorilere tapıyorlar." Üç Mesele, İsmet Özel

    "Gerçek şu ki bu dünyada sanatkar eserine, zengin servetine, politikacı şöhretine, ilim adamı bilgisine tapıyor. Yani bir anlamda herkes kendisi için bir put inşa ediyor ve ona taparcasına bağlanıyor." Kime Kulsun?, Emin Işık


    Yazının ikinci bölümüne geçiyorum.

    Öncelikle bilim geliştikçe din düşüncesinin ortadan kalkacağı koca bir yalan. 200 yıl önce de bunu söyleyen sözde ilim ve bilim adamları vardı ama hiçbir şekilde gerçekleşmediği ortada. Hatta ben şunu iddia ediyorum; eğer insan tamamiyle arzularının esiri olduğu bir hayat sürdükten sonra bir şeyleri sorgulamaya, tefekkürde bulunmaya başlarsa, bu insanların birçoğu içinden çıkamayacakları sahte mutluluklar içeren bir ömür geçirdiğini fark edecektir. Dine olan inanç ihtiyacı burada ortaya çıkıyor ya da bu insanlar intihar ederek yaşamına son veriyor. Bunun kanıtı da parasal anlamda zengin olan ülkelerin fakir ülkelere oranla daha fazla intihar oranlarına sahip olmaları. Alım gücü de insanı huzura kavuşturmuyor.

    Klasik Rus romanlarında bu kasvetli ruhu çok sık görürüz mesela. Başkarakterlerin çıkarcı, ikiyüzlü, sahte ilişkiler üzerine kurulan o şaşalı ama içi boş yaşamı bırakıp kendi yalnızlığına dönüp başka bir şeyler araması.

    Din düşüncesinin yok olacağının aksine giderek arttığı ile ilgili oranlar için şu siteye göz atabilirsiniz. “https://www.pewforum.org/...ctions-2010-2050/“

    Bu araştırmaya göre ; -2050 yıllında Müslüman nüfusu Hristiyan nüfusuyla eşitlenecek, 2070'de geçecek.
    -Ateist, Deist ve Agnostik kimselerin sayısı dünya genelinde azalacak
    -Avrupa'daki Müslüman nüfusu %10'u geçecek - Abd'de Hristiyan nüfusu azalacak ama Müslüman nüfusu artacak

    Ben insanın manevi ihtiyaçlarının herhangi bir Tanrı düşüncesi olmadan karşılanamayacağını düşünüyorum. Bana bunu söyleten herhangi bir felsefe değil bu hayatın ancak din var olduğu müddetçe bir anlamı olduğuna inanmam. İnsan geleceği hakkında düşünen, somut olduğu kadar soyut bir şeyler de arama potansiyeline sahip tek varlık. Yok olacağız, toprak olacağız, dışardaki herhangi bir cansız varlıktan farkımız nedir o zaman? Eğer onlardan çok daha farklı ve diğer canlılardan çok daha üstün bir zeka ve bilince sahip isek bir anlamı olmalı. Eğer bu anlam yok ise düşünüyor insan; ya biz de onlar gibi olmalıydık ya da hiç olmamalıydık.

    “İnsan,iman gücünü ve himmetini yitirdiğinde, öğrenme açlığı duygusunu ve çalışma isteğini de yitirmektedir.Hiçbir fani faktör, tarih boyunca insani enerjinin tek kaynağı olan imanın yerini dolduramamıştır.“ İslam Davası, Malik bin Nebi

    "Bilerek bilmeyerek Allah'a doğru yol almak vardır, varmak yoktur. Varabildiğimiz hiçbir şey, hiçbir ufuk Allah değildir.Allah sonsuzluktur." Bir Adam Yaratmak, Necip Fazıl

    Gördüm ki, ben yalnızca Tanrı'ya inanınca yaşıyordum. Eskiden olduğu gibi şimdi de öyleydi: Tanrı'yı düşüneyim, yetiyordu, canlanıveriyordum. Onu unutayım, ona inanmayayım, o zaman hayat da yok oluyordu... (İtiraflarım, Tolstoy)

    Madem öleceğiz, madem toprak olacağız, niçin faydalı olayım ki başka bir insana? Hele de doğamın gereği olarak vahşi bir yaratıktan başka bir şey olduğuma inandırılmaya çalışılıyorsam… Önüme çıkan her engeli yıkarak geçebileceğim aşılanıyor. Madem öyle niçin iyi bir insan olmalıyım? Niçin başkasının hakkını yemeyeyim? Niçin rüşvet vermeyeyim mesela, neden beni kayırması için devletin üst kademelerindeki tanıdıklarımdan yararlanmayayım? Niçin başka bir insanı ancak ve ancak menfaat şansı olarak görmeyeyim? Niçin hayatım boyunca bana ve çocuklarıma yetecek parayı yerde bulursam kendi menfaatimin aksine sahibine vereyim? Ama ben bunların hiçbirini yapmıyorum çünkü doğuştan bir Tanrı düşüncesine sahibim ve yaptıklarımdan sorumlu tutulacağımı düşünüyorum. Ahlak anlayışımın müsebbibi olarak bir dini dayanak gösteriyorum. Ancak bir din insana genel geçer, hiç kimse için değişken ve göreceli olmayan bir ahlak kuralları bütünü sağlayabilir.

    “Allah olmadığında ahlaki değerlerin doğruluk değeri kalmayacağına, Nietzsche ve Sartre gibi ünlü ateist filozoflar dikkat çekmiştir. Nietzsche’nin “Ondan, temel bir kavramı, Allah’a inancı çekip aldığınızda, bütününü mahvedersiniz: artık zorunlu hiçbir şey elinizde kalmaz... onun ancak Allah’ın varlığı doğruysa bir doğruluk değeri olabilir; o, Allah ile ayakta durur, Allahsız çöker" (Walter Kaufmann, Portable Nietzsche, New York, The Viking Press, 1954,
    s. 515-516.) gibi sözleriyle ahlak için sergilediği yaklaşımı da böylesi bir tespiti ortaya koymaktadır. Sartre’ın şu sözlerinde de bu yaklaşımı görmekteyiz: "Tam tersine, varoluşçu için Allah’ın var olmadığı fikri oldukça huzursuzluk vericidir, çünkü O’nla beraber rasyonel bir zeminde değerler için zemin bulma olasılığı da yok olmaktadır. Bu, bunu düşünecek sonsuz ve mükemmel bir Bilinç olmadığı anlamına geldiğinden, baştan kabul edilebilecek bir iyilik de yok demektir. Sadece insanların olduğu bir zeminde olduğumuzdan; hiçbir yerde iyiliğin var olduğu, kişinin dürüst olması veya yalan söylememesi gerektiği yazmaz. Dostoyevski 'Allah olmasaydı, her şey serbest olurdu.' diye yazmıştır ve bu da varoluşçuluğun başlangıç noktasıdır. Gerçekten de Allah yoksa her şey serbesttir ve bunun sonucu olarak da insanın bir dayanak noktası yoktur."
    (Ahlak Felsefe ve Allah, Caner Taslaman)

    İngiliz düşünür Terry Eagleton'ın, “din asla pes etmez” başlıklı yazısından: “ölüm, yaşam, acı, felaketler, sorumluluk, özgürlük gibi ahlaki ve varoluşsal meselelerde söyleyecek anlamlı bir sözünüz yoksa; dinlere yönelteceğiniz eleştiriler cahilce ve içi boş olmaya mahkumdur.”

    En önemli özelliklerinden birisi bağlayıcılık olan ve insanların şahsi çıkarlarından gerektiğinde fedakarlık yapmalarını gerektiren yasalardan oluşan ahlâkî sistemlerin, Allah inancı olmadan rasyonel bir temeli olamaz. (Ahlak Felsefe ve Allah, Caner Taslaman)

    Gerçek anlamda mutlu, huzurlu bir ömür sürmenin de yegane yolu da dinden geçer. Din insanları bu dünyanın şatafatından, gösterişinden, riyakarlıktan arındırır. Din size kanaati, şükrü, tevazuyu, rızayı öğretir. Din size sadece iyiyi ve güzeli tavsiye eder. İnsana zararı olan her türlü bağımlılıktan sizi men eder. İnsanlara bu dünyanın geçici olduğunu söyler ama bu dünyanızı rafa kaldırmanızı da istemez. Dinin amacı insanları iki cihan mutluluğuna ulaştırmaktır.
    Öteki cihanda mutluluğa ulaşmanın en kolay yolu burada gerçek mutluluğu elde etmekten geçer. Ama yine de sınırları zorlamadan yaşamak lazım. Çünkü bir hadise göre "İnsanlar uykudadır ölünce uyanırlar."

    Şimdi Minimalizm diye bir felsefe çıkmış Batı dünyasında. Alarak değil vererek hayatımızı anlamlandırabileceğimizi söylüyor. Evindeki fazla eşyaları ver, sade bir yaşam sürünce daha mutlu bir yaşam süreceksin diyor. Binlerce yıldır Peygamberlerin, filozofların, din adamlarının, tasavvufçuların söylemiş olduğu düşünceleri sanki ilk defa kendileri üretmiş gibi satışını yapıyorlar. Düşüncelerinin kaynağını belirterek istediklerini yapsınlar umrumda değil ama bunu bilmek için binlerce avm yapmanıza, insanlara ihtiyaçlarını Tanrı gibi göstermenize gerek yoktu. Bu ve bunun gibi felsefi argümanlarınız, meditasyon çalışmalarınız sadece bir şeyi hatırlatıyor bana. O da ışığın doğudan yükseldiği...

    https://www.youtube.com/watch?v=-8VXr9yfOmw

    Evet! Mutluluk kesinlikle vermekte.

    İncil’de elçilerin işleri 20:35’de şöyle geçer: Yaptığım her işte sizlere, böyle emek vererek güçsüzlere yardım etmemiz ve rab İsanın, "vermek, almaktan daha büyük mutluluktur" diyen sözünü unutmamamız gerektiğini gösterdim.

    Bilge romancı Soljenitsin, 'Ele geçirerek değil, ele geçirmeyi reddederek' insanlığa ulaşabileceğimizi söylüyordu. Hep daha fazlasına ulaşmak için çabalamak yerine, sahip olma yarışından çekilerek, paylaşarak, vererek.

    Sevdiğiniz şeylerden sarfetmedikçe iyiliğe erişemezsiniz. (Ali İmran 92)
  • 502 syf.
    ·15 günde·8/10
    Ön Not: Kitapların ön sözleri oluyor da incelemenin de ön notu neden olmasın değil mi sayın, pek sayın, en sayın okur? Şimdiden uyarayım bu incelemeyi üç şekilde okuyabilirsiniz ey okuyan ve okumayanlar. İncelemenin ilk bölümü kitaptan esinlenerek yazılmış bir kurmaca metindir. İsteyen o metni göz ardı edip direk incelemenin kendisine dalabilir. İsteyen sadece kurmaca metni okuyup, "Bir de bu herifin düşüncelerini okumaya ne gerek var" diyerek incelemeyi bay geçebilir. Son olarak da isteyen her ikisini de birden okuyup metnin uzunluğuna uzunluk katarak Nirvana'ya ulaşabilir. Ey okur, şimdiden iyi okumalar ya da okuyamamalar.

    -----------------------------------------------------------------

    Duygularım, duygu, duy… Adım Marcel benim, gerçi ismim Mahmut, Marcio ya da Matthias olsa ve başka bir kültürde büyümüş olsam da hiçbir şey fark etmezdi tıpkı aşık olduğum kızların görünüşlerinin benim harikulade hayal gücümden tek tip çıktığı gibi. Çünkü benim bu yüce hassas gönlüm her toprakta, her coğrafyada çiçek açabilir tıpkı çiçek açıp ortalığa güzelliğini saçan genç kızların her toprak parçasında yetişebildiği, her ülkede tenlerinden yükselen o güzel rahiyayı verebildikleri gibi.

    Ben yalnızca kızlara değil sanatın her türlüsüne de ulvi bir aşkla bağlıyım. Ah Berma, onu tiyatro sahnesinde izleyeceğim sırada kalbimde hissettiğim o muhteşem ötesi duygular neydi öyle; gerçi oyunu izlerken Berma beni o kadar da etkilemedi ama olsun o salondaki alkışlar, oyunu izledikten sonra zihnime üşüşen düşünceler ne kadar da güzeldi. Sanata olan hayranlığım ister üstat Bergotte’un yazdıklarında isterse de Elstir’in resimlerinde, isterse de bir kilisenin vitraylarında olsun vuku bulurdu. Özellikle ah o kiliseler… Kiliseleri gördüğüm zaman kendimden geçerdim, o harikulade mimarileri, vitrayların bana gösterdiği imgelerle uhrevi bir limana demir atmış gemi gibi hissederdim kendimi.

    Arşı alaya ulaşmış hormonlarımla, pardon yanlış oldu güzel kızlara duyduğum sevgimle sanatsal duyarlılığım birleşirdi bünyemde. Combray olmuş, Balbec olmuş fark etmezdi benim için, önemli olan mekanın neresi olduğu değil kızların, pardon yine yanlış oldu -bugünlerde neden zihnim sürçüyor acaba- çiçeklerin havaya armağan ettiği o güzelim rahiyalarıydı. Ah Gilberte, seni ne kadar da sevmiştim güzeller güzeli Gilberte. Peşinden ne kadar koştum, evinize misafir olabilmek için ne kadar meşakkate katlandım ve senin yalnızca arkadaşın olabilmek için korku dolu ne kadar çok dakikayı geride bıraktım bir bilsen. Sonunda nihayete erip senin arkadaşın oldum ama bu da bana yetmezdi; sana duyduğum aşkın sönmemesi hep harlı kalması için senden uzak durmam, bir bahaneyle gururlu davranıp bu sefil hayatım sona erene kadar seni bir daha görmemem lazımdı. Öyle de yaptım ve sana olan aşkımı ölümsüz kıldım Gilberte. Senden sonra seveceğim tüm aşklarımın bir ruhuydun artık sen.

    Balbec günlerim… Büyükanneme duyduğum, ruhumun derinlerinden çıkıp zihnimin tüm kıvrımlarında dolaşan o muhteşem sevgim. Ve kızlar… Balbec bahçelerinde çiçek açmış harikulade güzellikte kızlar. Adı Albertine olmuş, Gisele olmuş, Andree ve Rosemonde olmuş ne fark eder. Önemli olan benim zihnimde yarattığım o sanatsal kız imgesi değil mi? Gözleri zümrüt yeşili olmuş ya da deniz mavisi olmuş ne fark eder, ben hayalimde aşık olacağım tek tip bir kız yarattım ve onun vücut bulmuş her haline aşığım. Ben adını saydığım tüm bu kızlara aşığım, ben aslında tüm güzel kızlara aşığım.

    Bu anlattıklarım, hassas bedenimi fazlasıyla yordu. Zaten roman dediğin de büyülü bir hayal alemi içerisinde, tıpkı şu an benim yaptığım gibi yatakta uzanırken yazılmaz mı sizce? Belki bir gün yazar olursam eğer, şu an yaptığım gibi yarı uykulu hülyalı gözlerle yazacağım romanımı. Ama şimdi bana müsaade, güzel kızları düşlerime alıyor ve gidiyorum uçsuz bucaksız Balbec sahiline…

    Hayatta tek amacı güzel kızların peşinden koşmak olan hormonları tavan yapmış şair ruhlu Marcel, güzeller güzeli Ayşe’nin peşinden ta İstanbul’a kadar sürüklendi. İstanbul’da daha önce eşine hiç rastlamadığı kadar güzel kızlara denk gelince, daldan dala, çiçekten çiçeğe, kızdan kıza atlayayım derken en sonunda kendini “Kadı”nın karşısında buldu ve bir güzel hapsi de boyladı. O sıralar netameli olan Osmanlı - Fransa ilişkilerinden dolayı bizim bahtsız Bedevi Marcel, ahlaka mugayir davranışta bulunmanın dışında, bir de Fransız ajanlığı suçlamasıyla karşı karşıya kaldı. Bu suçlamanın ardından zindana atılan Marcel’i bir bülbül edasıyla konuşturmak için Avrupa’nın çeşitli ülkelerinden meşhur işkenceciler bol altın vaadiyle çağrıldı ve cümbüş de böylece Osmanlı Zindanında kızılca kıyamet başladı.

    Zindanın içerisinde elleri ve ayakları zincirlenmiş zavallı mı zavallı Marcel ve hemen yanı başında ellerinde kandillerle zebella gibi iki Osmanlı yeniçerisi duruyordu. Biraz sonra işkenceciler hep birlikte içeri girdiler. İşkenceciler konuşturma operasyonuna başlamak kendi aralarında kura çekti ve ilk sıra İrlandalı Leopold Bloom’a çıktı. Bloom, büyük bir tava içerisinde yağda böbrek kızartmaya başladı (Aslında, domuz böbreği kızartacaktı ama malum şu an içinde bulunduğu topraklarda domuza iyi bakılmadığından mecbur kuzu böbreği kızartıyordu) Nedendir bilinmez -işkencecinin hikmetinde sorulmaz- kızarttığı böbrek sayısı on sekizdi ve bunları teker teker Marcel’in yüzüne attı. Kızgın böbrekleri suratına yiyen Marcel, acıdan acım acım kıvranıyordu. İşkencecilerin arasındaki sorgu sualci, Fransız olmasından ötürü Meursault’ydu. Ve Meursault bağırdı:

    “Konuş ulan, konuşmazsan burada it gibi gebereceksin”
    Zavallıcık, kız sevdası yüzünden başına gelmedik iş kalmayan
    Marcel:

    “Abem vallahi billahi ben kimseye kötü bir şey yapmadım. Ben yalnızca yazar olma sevdasına kurban giden bir mazlumum be abi. Batsın bu dünya, bitsin bu rüya…”

    İşkencecilerde sıra Rus Raskolnikov’daydı. Yüz mimiklerinden herhangi bir kıpırdama yoktu. O an heyecanlı mıydı yoksa karşısında gördüğü insan artığına acıyor muydu bilinmez, tek bilinen onun yavaş adımlarla kurbanına doğru ilerlediği ve gözünü bile kırpmadan kerpeten gibi elleriyle onun boğazını sıkmasıydı. Sıktı, sıktı, sık sık da sık sık… Marcel’in yüzü kırmızıdan mora geçiyordu ki son nefesini vermeden boğazını bıraktı Raskolnikov. Aradan biraz zaman geçti, Marcel anca kendini toparlamıştı ki yine yeniden Meursault bağırdı:

    “Oğlum konuşsana lan”

    Zavallının sesi soluğu çıkmıyordu, yalnızca yüzünden sel gibi akan gözyaşlarıydı onun hayatta olduğunu kanıtlayan.

    Bu sefer konuşturma sıra Meursault’daydı. Kandilden yansıyan ışık, yeniçerinin kılıcından Mersault’nun gözüne yansıyordu. Gözüne yansıyan ışıkla birlikte yüzü boncuk boncuk terlemeye başladı ve gözleri hem terin hem de ışığın etkisiyle cayır cayır yanıyordu. İçinden birden bu işkenceyi bitirmek geldi ve silahını cebinden çekip karşısındaki genç adama doğrulttu.

    Parmağı tetiğin üzerindeydi, saniyeler saniyeleri kovalıyor ve zihninden bir sürü düşünce geçiyordu. “Ben bu çocuğu öldürsem ya da şimdi yaralayıp öyle konuştursam ne olacak ki, benim asıl derdim şu an yaşadığım heyecan duygusuna kapı aralamak değil mi? Her iş başındayken yaşadığım bunaltı yine içime çöreklendi. Sıkılıyorum kendimden, hayattan, öncesinde çok arzuladığım ama yaşarken bana pek de bir haz vermeyen heyecan duygusundan. Ne yapsam, ne yapsam…

    Geriye kalan son işkenceci Rus Peçorin: “Belli oldu, sen bir haltı beceremeyeceksin, siz Fransızlar anca birbirinizi koruyup kollarsınız” dedi ve Mersault’nun silahı kavramış elini tutup indirdi. (Peçorin pek tabii ki Rusça bağırıyordu ama -Allah’ın işi işte- Rusça bilmeyen Mersault ve Bloom ne dediyse şıppadanak anladı)

    “Nöbetçiler mahkumun ellerini hemen çözün, onunla düello oyunu oynayacağız” diye bağırdı Peçorin. Diğerlerinin gözleri şaşkınlıktan fal taşı gibi açıldı. Marcel için küçük de olsa zindandan kurtulma şansı eline geçmişti. Yeniçerilerden biri, Marcel’in elleriyle ayaklarını çözdü ve eline Mersault’nun silahını verdi. Düello için altı adım sayıldı ve Marcel ile Peçorin karşı karşıya geldiler. Yeniçeri tarafından hızlıca para atışı yapıldı ve sonucunda ilk ateş etme hakkı Marcel’in oldu. Elleri ancak çiçek açmış kızlar için topladığı gül demetlerine alışık Marcel tir tir titriyordu silahla. Düelloya müelloya alışık olmayan yeniçeri şaşkınlıkla “Haydi destur ya Allah” diye bağırdı ve böylece Marcel’in de silahı ateş aldı. O heyecanla torlak Marcel, rakibini vuramamış, ıskalamıştı. Şimdi oyunda sıra Peçorin’deydi.

    Peçorin yüzüne haince bir gülüş kondurdu. Mersault ne kadar hiçliğe bulaşıp bulunduğu heyecanlı durumdan haz almadıysa, Peçorin’in ise tam tersine benliği hazla dolup taşıyordu. Çok acele etmeden, hazzın tadına vara vara silahını doğrulttu ve tam isabetle hedefini buldu. Ve böylece Arturo Ui’nin önlenemez düşüşü de finalle buluştu.

    -----------------------------------------------------------------

    Bir pasta düşünün, en iyi malzemelerden yapılmış. Çikolatası Belçika'dan gelmiş, frambuazın en tazesi, en lezizi içerisinde. Fakat öyle bolca krema konulmuş ki üzerine yiyemiyorsunuz; pastacı büyük bir emekle yaptığı eserini yemenize izin vermiyor. Ne demek istiyorum, daha detaylı anlatayım.

    Kitabın daha ilk sayfasından sonra sayfasına dek sürüp giden pasta üstü fazla kremanın tek kelimeyle karşılığı "abartı". Kullanılan dilde, anlatımda, içerikte bolca bir abartıyla karşı karşıyayız kitap boyunca. Esasen baktığımızda kitapta usta işi bir edebi dil söz konusu ama romanda o kadar abartı var ki kullanılan bu dil ne yazık ki göz ve zihin kanatmaktan başka bir işe yaramıyor.

    Yazar, belki de Modern dönemden romantik dönemi yorumladığından hayran olduğu Balzac'ın edebi üslubundan daha da öte bir şey yaratmış. Fakat bu yarattığı eser ne yazık ki her şeyiyle fazla. Hayatın her yerinde olduğu gibi edebiyatta da kararında olmak önemli bence. Fazlalık yeri geldiğinde ağızda güzel bir tat bırakabilir ama bu lezzet kitabın her yerine sindiğinden ötürü ne yazık ki roman, muazzam tadından dolayı yenilemez bir pastaya dönüşüyor.

    Kitap ne içerik olarak çok yoğun, ne de anlatım biçimi olarak birden fazla tekniğe sahip. En başından sonuna kadar tek düze bir anlatım, yoğun bir yüksek edebiyat diliyle devam ediyor. Romanın ritmi hiçbir şekilde artmıyor, aynı tempoda ve aynı dille başladığı gibi bitiyor.

    Birinci kitapta çocukluğuna tanık olduğumuz Marcel'in gençliği de abartıyla yoğrulmuş durumda. İlk sevgilisi Gilberte'e, büyükannesine, Combray ile Balbec'e ve en son gördüğü her kıza duyduğu sevginin tek kelimeyle açıklaması, "abartı". Dediğim gibi bu abartma hali, kitabın bazı bölümlerinde yer alsa, belki anlatım çok daha güzel ve çekici bir hale gelebilir ama sayfalar boyunca bitmek tükenmeden devam ediyor bu durum.

    Kitap boyunca yaşının kaç olduğunu bilemesek de, Marcel belli ki hormonları tavan yapmış bir ergen. Romanda öyle bir anlatım söz konusu ki zannedersiniz, Homo ergenus sapiens türündeki gencimiz gördüğü her kıza yürümek yerine kızlar üzerine sanatsal çalışma yapıyor.

    Roman, uzunca yapılmış betimleme-benzetme-yazarın insana ve hayata dair görüşleri üçlemesinde ilerliyor. Bu üçleme sayfalar boyunca bozulmuyor. Bazı yerlerde çok güzel bir betimlemeye rastlıyorsunuz, tam ne kadar da güzelmiş derken anlatım o kadar uzun sürüyor ki ucunu bucağını kaçırıyorsunuz. Ya da yazarın son derece güzel bir fikrine denk geliyorsunuz, tam ne kadar da güzel, ben de aynı kanıdayım diyorsunuz ki fikir bir sayfayı bulmuş ve siz okur olarak ne söylenildiğini kaçırmışsınız. Bu roman öyle bir eser ki, kitaba günlerce ara verseniz ve tekrar herhangi bir sayfasından başlasanız herhangi bir yabancılık hissetmezsiniz. Hatta ayracı kitabın yanlışlıkla başka bir yerine koysanız ve oradan devam etseniz yine herhangi bir sorunla karşılaşmazsınız. Çünkü kitap görünürde farklı şeyler anlatsa da neresinden okursanız okuyun anlatım hep aynı, birbirine benzer şekilde ilerliyor. İddiamı hatta daha da ileriye götüreyim. Kitabı okurken metinden kopup zihniniz başka yerlere giderse üzülmeyin. Çünkü zihniniz tekrar kitaba döndüğünde herhangi bir şey kaçırmış olmayacak, tıpkı bir filmi ağır çekimde izlermiş gibi.

    Peki bu kadar eleştirdiğim bir kitaba neden ben, 8 gibi yüksek denilebilecek bir puan verdim. Çünkü, kitabın zayıf içeriğinden, yeknesak anlatımından ve abartılı dilinden hazzetmesem de bu kitap toplam 7 kitaptan oluşan ve yazarın on beş yıl emek vererek yazdığı, yaratmış olduğu karakterin çocukluğundan başlayarak yetişkinliğine dek bir zaman diliminde anlatan, adı edebiyat tarihine geçmiş son derece önemli bir serinin parçası. Her ne kadar ben hazzetmemiş olsam da hem anlatım dili hem de çevirmen Roza Hakmen'in kitabı Türkçe'ye aktarımı muhteşem. Bu seri, klasik edebiyattan hoşlanan, özellikle Fransız Edebiyatına hayran her okurun çok beğeneceği bir eserler bütünü.

    Ayrıca benim eleştirilerim sonuçta kendi öznel yargılarımdan oluşmakta. Bu öznel yargılar sebebiyle kitaba düşük ya da vasat bir puan vermeyi şahsen doğru bulmuyorum. Bu nedenle kitaptaki pürüzsüz anlatım ve bir serinin parçası olmasından dolayı romana -tıpkı ilk kitapta olduğu gibi- böyle bir puan vermeyi uygun buldum.

    Son Not: İncelemenin bir ön notu olduğuna göre, son notu da olması gerek ama değil mi? Serinin bana "beni bırak, beni bırak" diye seslenişine rağmen Proust'a devam ediyor ve Bombacı Mülayim tarzı incelemelerimle devamı yakında, çok yakında diyorum.