• Hikâye uzundur, çünkü bugün bile hala sancısını çekiyoruz.

    22 Mart 1951’de İtalya-Catanzaro’da gözlerini hayata yuman Kürt Şerif Paşa, çok sevdiği Kürdistan’a ve Kürtlere kırgın bir şekilde öldü. Bu iflah olmaz Kürt milliyetçisi, 1919’da yaşadığı burukluktan sonra ülkesine dönmeyi gururuna yedirmedi ve bir daha Kürtlerle görüşmedi.
    Osmanlı Şurayı Devlet Reisi Xendanîzade Kürd Said’in oğludur Şerif Paşa. Galatasaray Lisesi’ni üstün derece ile bitirir ve Fransa’da Saint Cyr akademisinde eğitim gördükten sonra saraya yaver olarak girer. Hızla tırmandığı kariyerini Brüksel ve Paris askeri ataşesi olarak yürütür ve sonrasında sultana karşı muhalefetin önderlerinden biri haline geldiği için İstanbul’dan uzaklaştırılmak için 1908’e kadar sürdüreceği Stockholm’e sefir olarak atanır. İttihat ve Terakki ile ilişki kurunca, bu sefer de Madrid’e elçi olarak atanır ama o, bu görevden istifa eder.

    Paris ve Monte-Carlo’da mecburî ikametten sonra Meşrutiyet’in ilanı ile birlikte İstanbul’a gelir. İttihatçıların Türk ırkçılığına başlamaları üzerine buradan da istifa eder ve bu sefer de onların hışmına uğrayınca karşı mücadele için Osmanlı Islahat-ı Esasiye Fırkası’nı kurarak başkanlığını üstlenir.

    11 Haziran 1913′te İttihat ve Terakki hükümetinin başbakanı Mahmud Şevket Paşa’nın makam otomobilinde uğradığı silahlı saldırı sonucu öldürülmesi olayına karıştığı ve azmettirici olduğu için Şerif Paşa gıyaben yargılanarak idama mahkûm edilir. Fakat yurtdışında bulunduğundan hükümet güçleri bir şey yapamaz ve İttihatçılar, yara almadan kurtulacak olan Şerif Paşa’ya Ocak 1914′te bir suikast düzenler.
    Kürt Teavün ve Terakki Cemiyeti’nin kurucuları arasında yer alan Şerif Paşa, millî Kürt davasının farkına varılması gerektiğini ısrarla belirtir ve ulusalcı bir politika izler. 1908’den itibaren Kürtlerle ilgili çalışmalarda aktif rol oynar.

    Aralık 1914′te Kürdistan’daki İngiliz Keşif Güçleri ile Bağımsız Kürdistan için anlaşmaya çalışır. Bu başarısız girişimden sonra 1918′in Haziran ayında Sir Percy Cox ile bağlantı kurarak İngilizlere bir teklif götürür: İngilizler ile Kürt halkı arasında karşılıklı bir dayanışma ile Akdeniz’e açılan bir bağımsız Kürdistan kurulmalıdır. Birbiri ardına Kürdistan’a dair tekliflerle İngilizlere giden Şerif Paşa böylece yaklaşan Dünya Barış Konferansı’nda Kürtlerin haklarını garanti altına almak istemektedir.

    Nitekim 16 Ocak 1919′da Paris’teki Dünya Barış Konferansı’na Osmanlı delegesi olarak katılır fakat ilk oturumda Osmanlı delegasyonundan istifa ettiğini ve bu toplantıya Kürtlerin ve Kürdistan’ın temsilcisi sıfatıyla katıldığını deklere eder. Konferansı Kürtler lehine etkilemek için bir dizi görüşmeler başlatır ve konuşmalarında bütün dünya milletleri gibi Kürtlerin de özgürlük ve bağımsızlık haklarının tanınmasını ister. İttihatçıların 1914 ve sonraki yıllarda gerçekleştirdikleri katliamlarla Kürtler ile karşı karşıya getirdikleri Ermeniler ile bazı ittifaklar kurar ve Kürdistan ile Ermenistan devletlerinin kurulması için girişimlerde bulunur. Ermeni temsilcisi Boghos Nubar Paşa ile bir anlaşmaya vararak diğer ülkelerle görüşmelerde iki halk arasında bir sorun olmadığını vurgular ve böylelikle Kürt karşıtı bir cephenin oluşmasını engeller.
    Bu gelişmelerden rahatsız olan Türkler, Kürtlerle masaya oturmakta gecikmez ve Kürt Teali Cemiyeti üyelerine davetiyeler göndererek bir Kürt sorunu çalıştayı düzenleyerek sorunun Osmanlı içinde çözülmesi için bir komite kurarlar. Eski şeyhülislam ve nazır İbrahim Efendi Haydarî başkanlığındaki komitede Nafia Nazırı Abuk Paşa, Bahriye Nazırı Avni Paşa, Seyit Abdülkadir, Emin Ali ve Emir Murad Bedirhan yer alır. Müzakerelerden sonra komite şu kararları alır:
    - Kürdistan’a büyük ölçüde özerklik tanınması.
    - Kürtlerin hakları için çıkarılacak yasaların acilen yürürlüğe girmesi.
    - Kürtlerin, Osmanlı İmparatorluğu’nun bir parçası olmaya devam etmeleri ve Halife-Sultan’a bağlı kalmaları
    Bu arada Kürtler arasında İttihatçıların yaydığı propagandalar da etkili olur ve Şerif Paşa, Kürtlere ve İslam ümmetine ihanet etmekle suçlanır. Şerif Paşa’nın Ermenilerle yaptığı ittifak, İstanbul’da Molla Saidê Kurdî (Nursi) önderliğindeki bir grup Kürt tarafından protesto edilir ve milliyetçi Kürt entelektüelleri arasında derin ayrılıklar oluşur. Hatta azımsanmayacak sayıda Kürt ileri geleni Paris’teki konferansa Şerif Paşa’yı Kürt delegesi olmaktan azlettiklerine dair telgraflar çeker.

    Neticede Şerif Paşa, çıkan huzursuzluklardan dolayı istifa etmek ve konferanstan çekilmek zorunda kalır.
    Böylece Kürtler, Türklerin basit bir hamlesi ile Paris Barış Konferansı’ndaki tüm kazanımlarını bir çırpıda yok eder ve temsillerine son verirler.

    Konferans bitene kadar Kürtleri ciddi duruşuyla oyalayan Osmanlı, çözüm bekleyen Kürtlerle, Avni Paşa’nın odasında bir toplantı düzenler. Yapılan anlaşma gereği özerkliğin akıbetini soran Kürtlere çıkışan nazırlar, Osmanlı’nın hiçbir zaman olmadığı kadar güçlü olduğunu ve hiçbir toprak parçasından elini çekmeye niyetinin olmadığını iletirler.

    Kürtlerin itirazı karşı tarafın öfkesini kusmasına sebep olur ve rivayet odur ki önce masayı yumruklayan Abuk Paşa, ardından Kürt temsilcisi Rıfat Bey’i tekme tokat dövmüş ve üstündeki ceketi yırtıp atmıştır.

    Tarih kendini tekrar eden bir hayvandır.

    Kürtlerin bugün yaşadıklarına tıpatıp benzeyen bu anekdot üzerine oturup düşünmeliyiz. Bugün Ortadoğu’da haritalar yeniden çizilmektedir fakat Kürtler ne yapmaktadır?
  • Ebeveyn kontrolcülükten kaçınmakla kalmayıp, özerklik duygusunu deneyimlemesi için çocuğa destek de verdiğinde, çocuk, söylenenleri yapmaya ve uygunsuz davranışlardan uzak durmaya daha yatkın olmaktadır. Aile ile ilgili karar süreçlerine dahil edilen ergenlik dönemindeki çocuk ise ebeveynlerine daha fazla güvenmekte ve inançları ile düşüncelerini onlara daha kolay açmaktadır.
  • Bilgi çağında daha çekici hale gelmesi ve yumuşak güç kazanması muhtemel olan ülkeler, sorunları herkesin kabul edebileceği şekilde çözebilecek çok yönlü iletişim kanallarına sahip; dominant kültürü ve fikirleri geçerli küresel normlara (günümüzde libreralizm, çoğulculuk ve özerklik) daha yakın olan ve hem yerel hem de uluslararası değerleri ve politikalarıyla güvenirliğini artıran ülkeler olacaktır.
  • 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşından hemen sonra imzalanan Ayestefenos Antlaşması’na Ermenileri koruyan bir hüküm eklenir. Fakat Rusya’nın bu yolla Balkanlarda ve Kürdistan’ın kuzeyinde etkin olması İngilizlerin işine gelmez. Gelmez çünkü İngiltere-Hindistan ticaret yolu ve Ortadoğu’da Rusya’nın etkin olması geleneksel İngiliz politikalarının zayıflaması anlamına gelir. Bu yüzden İngiltere, Osmanlı’nın yanında yer alarak diplomatik bir baskıyla önce antlaşmayı iptal eder, ardından da Berlin’de bir barış konferansı toplarlar.

    Neye uğradıkları konusunda şaşkınlık içinde kalan ve gerçekte olanın ne olduğunu kavrayamayan Ermeniler, yine de iyi bir hamleyle,İstanbul Patriği Mıgırdiç Hırımyan başkanlığında bir heyet oluşturur ve konferans öncesi Avrupa devletlerini ziyaret ederek destek isterler. Avrupa devletleri başlangıçta Ermenileri iyi karşılarlar fakat Ermeni heyetinin arzusu, Ermenilere özerklik tanınması ve Ermenilerin himayesi için Rusya’nın desteklenmesi yönündedir. Bu durum, elbette haklı gerekçelerle Ayestefenos’u iptal ettirmiş olan Avrupa’da kimsenin işine gelmez.

    Neticede Berlin Antlaşması’nın 61’inci Maddesinde Ermenilere yönelik de bir koruyucu hüküm konur. Bu sefer de Ermeni heyeti bunun yeterli olmayacağını bildiği için Ermenilerin artık Müslüman ahaliyle yaşamak istemediği konusunda konferansa bir muhtıra sunar. Çünkü eğer Ruslar onları korumazlarsa zaten azınlıkta bulundukları Kürdistan’ın kuzeyinde tutunamayacaklarını bilirler. Fakat diplomasiyi kuran İngiltere olduğu için, yeni antlaşmanın son halinde,Rus ordularının Osmanlı topraklarından çıkarılması zorunlu hale getirilir. Ayestefenos Antlaşması’nda kabul edilen ve Ermenilerin hak iddia ettiği topraklarda yapılacak ıslahatların tatbik edilmesinin sorumluluğu da Avrupa devletlerine yüklenir.

    Ermeni heyeti tam bir hayal kırıklığı yaşar ve Hırımyan, konferans sonrası yaptığı açıklamada ünlü Demir Kepçe söylevini verir. Yaşadıkları durumu tüm ulusların bir kazandan keşkek yemek için bir masaya toplanmasına benzeten Hırımyan, “Her ulus kazandan kendi payına düşeni demir bir kepçe ile alırken, sıra Ermenilere geldiğinde onların eline keşkeği kaşıklamak için bir kağıt parçası (Ayestefenos ve Berlin Antlaşmaları) tutuşturuldu; kağıttan bir kepçe ile kazandan pay almak mümkün değil, bu yüzden Ermeniler demirden bir kepçeye sahip olmalı” der.

    Papaz efendi, bununla yaşadıkları dramı müthiş bir metaforla mı anlattı yoksa Türk tarihçilerin iddia ettiği gibi Ermenileri demir kepçe olan silahları kullanmaya mı çağrıldı bilinmez ama bütün bu sürecin sonunda Ermeniler ile komşuları arasındaki krizin yanlış bir şekilde derinleştirilmesi büyük bir felakete yol açtı ve Ermeniler açısından büyük bir kayıp meydana geldi. Siyasal olarak herhangi bir şey elde edemediler ve nüfuslarının büyük bir kısmı katledilerek tehcir edildi ve bütün dünya da bu meselede mahir bir şekilde sessiz kaldı. Ruslar dahi onlar için bir şey yapmadı.

    Kısacası Ermenilerin, İngilizlerin kaygılarını kavrayamamış olması ve bu meseleye bakışlarındaki Rusya’dan yana olmak gibi bir bağnazlık onlara pahalıya patladı. Yanlış oynayan, oyunu kaybetmiştir. Kaybedecek tarafta yer alanın artık bir şansı yoktur.

    Kürtlerin devletleşme sürecindeki her kritik an ve Ortadoğu’daki her gelişme istemsizce bu meseli aklıma getirir. Ermenilerin düştüğü hataya 1918 sonrası Şeyh Mahmud Berzencî de düşmüş ve İngilizlerle arasındaki krizi, Türklerin yönlendirmesi sonucu doğru yönetememişti. Sonuçta bir dönem Britanya’dan onay alan Kürdistan Krallığı lağvedildi ve Kürtlerin ülkesi, sonraki yıllarda uluslararası antlaşmalarla dörde bölünerek sorun bir sonraki yüzyıla tevdi edildi.

    Son yüzyıldır yaşadıklarımızı anlatmaya tekrar gerek yoktur herhalde.

    Bugün yeniden şekillendirilen Ortadoğu’da her gün kartlar yeniden karılıyor ve bazı zamanlar Kürtlerin siyasetinin hantallığı ve ferasetten yoksunluğu tefsire bile gerek kalmayacak şekilde ortaya çıkıyor.

    Kürdistan’ın güneyinde Kerkük, güneybatısında Afrin, kuzeyinde hendekler ile gelinen nokta pek de iç açıcı değil. Her biri üzerinde, çokça tartışılabilir ama sonuçta kaybetmiş olanlar Kürtlerdir ve bu durum düzeltilmedikçe hakikat de bundan başkası değildir.

    Kürdistan’ın doğusu ise her gün yeniden bir cehenneme uyanıyor: İşte durmadan darağaçlarına asılan Kürt gençleri…

    Daha kötüsü, diğer parçalardaki ve diasporadaki Kürt kamuoyunun sosyal medyada tag açmak ve hiçbir sonucu olmayan imza kampanyaları düzenlemek dışında ciddi bir tepkiye sahip olmayışlarıdır. Bu sessizlik, Kürtlerin bir kamuyu harekete geçirmedeki başarısızlıkları ve bir uluslararası gücün himayesinden eksik oluş, İran’a güç veriyor ve en çok ses getiren idamın ertesinde bile sınır ötesi bir operasyonla bir Kürt partisinin neredeyse tüm üst düzey yöneticilerini öldürebiliyor.

    Bu, korkunçtur ama bu böyledir.

    İki soru vardır hep: Ne yapmalı ve nasıl yapmalı?

    Kürtler henüz vakit varken kazandan kendi paylarını almak gibi ortak bir stratejiye sahip olmalı, gittikleri her yere büyük bir diplomatik akıl ve ellerinde demirden kepçelerle gitmeliler.
  • Türkiye’yi son noktaya sürükleyen adımları hatırlayalım...
    Adım 1:
    1991’de Avrupa Yerel Yönetimlere Özerklik Şartı kabul edildi.
    Adım 2:
    2003 Yılında ikiz yaslar imzalandı...
    Bu sözleşmelere göre, bir ülke içinde kendini “halk” olarak tanımlayanlar, “kendi kaderlerini tayin hakkına” sahip olacaklardır!
    Adım 3:
    2006’da bölgesel kalkınma ajansları kurulduBu projeyle, geleceğin “özerk” bölgelerinde mali ve idari birimler oluşturulacaktı.
  • Üniter devlet yapısını değiştirmeyi öngören bir anayasa, diktatörlüğe yola açacak bir başkanlık sistemi, bölünmeyi getiren “yerel özerklik” dayatması ve federal bir Türkiye... Küresel efendilerin bize çizdiği yol haritası bu!