• 352 syf.
    ·11 günde·Puan vermedi
    SAVAŞ BARIŞTIR
    ÖZGÜRLÜK KÖLELİKTİR
    CAHİLLİK GÜÇTÜR. *

    Adına distopya dediğimiz geleceğe dair korkunç senaryolarla dolu bir kitap 1984. Kitabı okudukça dikkatimi çeken en önemli şey; yazarın geleceğe dair korkunç senaryolarını yaşıyor oluşumuz.Kitapta tekrar eden her okuduğumda içimi ürperten bu cümleler bugüne nasıl da uygun değil mi! Savaşın barış ilan edildiği, özgürlüğün kölelikle sağlandığı ve cahilliğin güç sayıldığı bir dünya...Yazarın bir uyarı niteliğinde yazdığı bu kitapta en çok dikkatimi çeken şeylerden biri de dilin yok edilmesine dair çalışmalar.Alanım olduğu için dikkatimi çekmiş de olabilir; ama bir toplumu düşünmekten alıkoymak dilini yok ederek geçmişi unutmasını sağlamak hatta geçmiş algısını yok etmek ... Altını çizdiğim o kadar cümle var ki buraya yazmam mümkün değil ama şunu söyleyebilirim bu kitap okunurken algıların açık tutulması ve dikkatle okunması gerekir. Yenisöylem, çiftdüşün, duygusuzluk...
    Bu satırları yazarken tele ekrandan izleniyor muyum?Büyük Birader benim de kalbime hükmeder mi?Düşünce suçu işlemekten korkuyor muyum acaba?
    Okumadan anlamanız mümkün değil...
    .
    Keyifli okumalar
    .
    .
    .
    Bazı şeyler geri gelmiyordu,insan bir daha geriye dönemiyordu.İnsanın içinde bir şeyler ölüyor, yanıp kül oluyordu. *
    .
    .
    .
    #GeorgeOrwell#1984#oku#anla#düşün#yaşa
  • 340 syf.
    ·10 günde·8/10
    Görmek acı verir bazen, kimsenin göremediği yerde.
    Bugüne kadar ne çok şey gördün. Peki ya göremediklerin? Bu soruyu buraya asıyorum, şimdilik kalsın öyle biraz. Bugün göremediklerimizden konuşacağız.

    Okumaya devam edebilir veya üzerine hazırladığım videoyu izleyebilirsiniz: https://youtu.be/uAhpHbGnD3Y

    Geçmişi anılar, geleceği hayaller aracılığıyla tutuyoruz ya depomuzda hani. Tüm duyularımız ve duygularımız eşliğinde. Sildiğinde görmeyi aralarından, ne kalır senden geriye?

    Bilinmeyen bir ülkedeyiz. Hiç bilmediğimiz bir nedenden ötürü bir anda bir insan kör oluyor. İşin kötüsü bu bulaşıcı bir körlük. Yayılmaya başlıyor ve hükümet tarafından fark edildiğinde ise önlem alınmaya çalışılıyor tabi ki. Başlangıçta bir grup insan, denetim ve uygun ortam sağlaması açısından deliler hastanesinde tutuluyor. Maksat hastalık bulaşmasın. Tabi bu insanları buraya getirenler de, teşhis etmeye çalışanlar da, herhangi bir anda yanlarında bulunanlar da teker teker kör olmaya başlıyorlar.
    Bu aydınlık bir körlük, bildiğimizin aksine karanlık değil, beyaz bir körlük. Gün geçtikçe daha büyük bir kalabalık bu beyazlığın içinde boğulmaya devam ediyor.
    Yalnız burada önemli bir detay var. Bir kadın var ki, hiç kör olmuyor. Bütün dünya körlük salgınına yenik düşerken o kadın (bu göz doktorunun karısı) kocasını karantinaya yalnız göndermemek için kör taklidi yaparak, o körlerle birlikte kalıyor.
    Bu insanlar koğuşlara yerleştiriliyor, daha doğrusu atılıyorlar. Kim nereyi bulursa yatıyor, nereye olursa tuvaletini oraya yapıyor.
    Burada kimsenin ismi yok. Yalnızca kim olarak yaşadıkları var. Kim olduklarının tarifi isimleri ile yapılmıyor. Önemi kalmıyor isimlerin, yüzlerini göremedikten sonra. Okur olarak biz de göremiyoruz. Kitap boyunca tek bir isim dahi geçmiyor. Koyu renk gözlüklü kadın, doktor, doktorun karısı, ilk kör gibi tanımlarla yaşıyoruz hikayeyi. Yaşıyoruz demişken ben gerçekten çok içine girdim kitabın. Benim için karanlık bir odaya girmek gibiydi. Okuması pek kolay değil zaten, bir de bunun üstüne yazarın üslubu yazım biçimi insanı daha da yorabiliyor. Örneğin okurken nasıl bir psikolojiye girdiysem artık, bir ara gözlerimi kapatıp salondan odama gitmeye çalışıyordum.
    Her neyse,
    Gel zaman git zaman sefalet içinde günler geçiyor, bir sürü olay yaşanıyor, siz oraları okursunuz zaten. Sorunlar çıkmaya başlıyor işte, insana dair her şeyde olduğu gibi.
    Kapıda askerler, körler dışarıya çıkmamalı çünkü denetim altında tutulmalılar. Gün içinde belli saatlerde yemek veriliyor ancak bu hep bir sorun. Zaten herkes kör olduğu için yemeklerin paylaşımı da yetersizliği de mesele olmakta. Sonra bir de bir grup çıkıyor ve yemekleri bundan sonra biz dağıtırız diyor. Bütün değerli eşyaları talep ediyorlar, sanki önemi kalmış gibi, toplanan eşyaların değeri kadar yemek veriliyor koğuşlara. Bir süre sonra aç gözlü körler, yemek karşılığında kadın dahi istemeye başlıyorlar. Orada iş çığırından çıkıyor tabi.
    Bu sistemi kuranlar, körlerin arasından bir çete. Anlayacağınız yeni bir insanlık düzeni oluşmaya başlıyor. Dışarıdan kimse müdahale edemiyor. Zaten bir süre sonra dışarıda da kimse kalmıyor. Hastanede tutulanlar bunu geç fark ediyor tabi, göremediklerinden.
    Hastaneden çıkıyorlar çıkmasına da şimdi özgürlük müydü gören insanların yarattığı dünyaya dönebilmek. Yoksa okyanusta av olmak mı?
    Neredeyiz? İnsanlığın kör olduğu yerde. Görmek hiç olmasaydı, insanlık 5 duyu organıyla yaptığı gibi 4 duyu organıyla, sıfırdan başlayabilirdi. Fakat 5 duyu organıyla oluşturulmuş bir dünya, yaşanmışlıklar, kültür, dil, ilişkiler ve her şey bu insanlar için kabustan başka hiçbir şey değil.
    Onlar kabusu yaşıyorlar göremeseler de ama o kadın, o görebilen tek kadın, kabusu değil, gerçeği yaşıyor. Onca şeyi tüm gerçekliğiyle görüyor. Farkındaysanız gerçekliği diyorum. Bu görebilen insanın inşa ettiği dünyanın gerçekliği.
    Görmek daha acı verici değil miydi, kimsenin göremediği yerde? Peki kimse onu göremezken, önemi var mıydı onun gördüklerinin?
    Birdbox filminde olduğu gibi görmenin ölümü çağırdığı yerde avantaj kör olmak mıydı? Ya da körlerin dünyasında görmenin ne önemi vardı? Yine de körler ülkesinde tek gözlüler kral olur derler, belki de çift gözlüler kral olmaya tahammül edemediklerindendir.

    Bana insanlığın sıfırdan başlayışını hatırlattı bu yaşananlar. Sonra biraz daha düşününce, sıfırdan da değil, eksiden başladığını düşündürdü. Görebildiğimiz bir dünyada sonradan kör olduğumuz için sonuçlar daha yıkıcı olmuş gibiydi. Dediğim gibi, görmek olmasaydı, körlük de olmazdı.
    Mesela 6. bir ana duyumuz olduğunu düşünelim. Ve görme duyusunun yok oluşu gibi 6.nın da daha önceden bizim bilmediğimiz bir geçmişte yitirildiğini. Bir salgın oldu ve onu kaybettik, olur ya. Birkaç nesil yokluğunda biraz afalladı. Sonra yeni doğanlar 6. duyu olmadan doğdukları için onu hiç bilmediler. İşte bunu hissettirdi bana görme duyusunun bir anda yok oluşu ve ardından yaşananlar. İnsan mecbur alışıyor. Rezalet içinde de olsa sefalet içinde de. Bir duyunun eksikliğinde algılarımız tamamen değişiyor. Algı değişince de normal değişiyor. Normal dediğimiz hiçbir şey artık normal gelmemeye başlıyor.
    Sahiden daha önce 6. Duyumuzu yitirmiş olabilir miyiz acaba? Sizce bu 6. His gibi bir şey midir yoksa yitirdiysek ya da etkisi azaldıysa bunu asla bilemeyiz diyenlerden misiniz? Bu konuda ne düşündüğünüzü aşağı yazabilirsiniz.

    Bu arada kadının neden kör olmadığını kitapta belirtmiyor ancak benim bu konuda bir tahminim var. Siz de fikirlerinizi yazabilirsiniz. Ben şöyle bir şey fark ettim. Körlük mikrobu yayılmaya başladığında ilk kör olan adam göz doktoruna gitmişti ve mikrop doktora bulaştı. Doktor ise o gün eve gittiğinde henüz kör değildi. O gece eşiyle birlikte olmuş ve kadın hamile kaldığı için körlük mikrobu yeni bir hayat taşıyan o kadına bulaşmamış olabilir. Kadının hamile olduğunu bilmiyoruz ancak kitabın sonlarında epey bir kustuğuna şahit oluyoruz. Yani burada da yeni doğanın her zaman ama her zaman bir umut olduğunu söyleyebiliriz. Tabi bu benim hikayeden çıkardığım bir şey. Dediğim gibi bütün hikaye bilinmezlikler üzerine kurulu. Okuyucu kendi gerçeklikleri üzerine örüyor yaşananları. Yani gerek yazım biçimi, gerek üslubu ve hatta hikayenin anlatım biçimi dahil birçok katmandan okuyucuya ulaşıyor. Çok çok acayip geldi bana. Yani bilmiyorum başka bir etki vardı resmen kitapta.
    Anlayacağınız yazar her şeyi okura bırakmış. Herkes neden kör oldu, gerçekten kör oldular mı? Sorusuna cevap dahi vermeden bitiriyor kitabı. Orada sen başlıyorsun, görüp göremediğine emin olmadan.
    Videonun başında buraya astığım soruya gelecek olursak. Bugüne kadar göremediklerimiz. Sonuçları hep gördük, değil mi? Ama nedenleri bazen göremedik, bu kitapta da hiçbir şeyin nedenini bilmediğimiz gibi. Çünkü 5 duyu organı yetmedi birçok zaman, anlamamıza. Yetseydi eğer inanır mıydı milyonlar tanrılara. Belki 6. belki de 7. Duyumuzdu olmayan ve biz göremedik nedenleri, çünkü Hayatta sonuçlar görülebilirken, nedenler ise görülemeyebiliyor. Sadece gördüklerimize bakarak hiçbir şeyin nedenini anlayamayız.
    Bir anda ve nedeni bilinmeden başlayan körlük, bir anda ve nedeni bilinmeden sona erer. O şiddetli ışık perdesi kalkıverir gözlerinin önünden. Sanki kimse hiç kör olmamış gibi, o rezaletin o sefilliğin içine uyanırlar. Körlük bir vardı, bir yoktu. Belki de hiç kör olmadılar ve hiç görmediler. E görmek hiç olmasaydı, körlük de olmayacaktı.
  • 225 syf.
    ·5 günde·Beğendi·10/10
    “Savaşı çıkaranlar değil, savaşa gönderilenler ölür. Savaştan geriye kalan ise parçalanmış ruhlardır. Cephenin sana yaptıklarını yaşamın boyunca unutmak istemezsin, neden orada ölmediğini sorgulayıp durursun. Artık “Yürüyen Ölü” olmuşsundur. Ruh bedende var gibi, ama yok gibi. İlk yüz sayfa sizi kitaba alıştırıyor, geri kalan kısım ise sizi olduğunuz yere mıhlıyor, barut kokusunu ciğerlerinize çekiyorsunuz. Bir kitap okursunuz, görmediğiniz savaşa lanet edersiniz. İşte bu o kitaplardan biri. Gerçeğin arkasına gizlenmeyen, gerçeği yüzünüze vuran cinsten. Ölenler neden öldü, yaşayanlar neden yaşıyor, bunu kimse bilmiyor.” 10/10

    Ç News

    *
    Kamu Spotu:
    “Spoiler olma ihtimali olan sürpriz bozanlar olabilir. Bu uyarı sadece bilgilendirme amaçlıdır. Spoiler değil, gerçekler vardır!”
    *

    “Savaşı zenginler çıkarır, yoksullar ölür.” Jean-Paul Sartre

    Bir ülkeye saldırdığınızda, haklı olarak savunma yapacaktır. Teslim olmamak için, tüm gücünü seferber edecek, istilayı kabul etmeyecektir. Bu bir savunmadır, yaşamak için, özgürlük için yapabileceğiniz tek şey, kanınızın son damlasına kadar çarpışmaktır. Bir de bunun aksine, devlet liderlerinin genellikle, toprak, petrol gibi konularda anlaşamaması üzerine hiç yoktan yere savaş çıkması durumu vardır. Hiç gitmeyeceğiniz topraklar yüzünden, belki de hiç ihtiyacınız olmayacak petrol için birileri sizi savaşa sokacaktır. İşte o zaman hikâye başlayacaktır. Sen vatan müdafaası yaptığını düşünürken, bir diğerleri savaş sonunda kazanacağı toprakları ve parayı hesap ediyor olacaktır.

    Birinci Dünya savaşı neden çıktı diye sorduğunuzda önünüze en başta “Sanayi Devrimi” ve “Fransız İhtilali” çıkacaktır. Birisi sömürgeciliği bir diğeri ise milliyetçiliği tetiklemiştir. Nedenleri Avrupalı Devletlerde arayacak olsak ta, asıl neden Osmanlı’nın hasta adam olarak son günlerinin gelmesi idi. Kaybedilen topraklardan pay alma yarışı kızışmış ve sert karşılaşmalara neden olmuştur. İş çığırından çıktığında ise, hiç cepheye dahi gitmemiş liderlerin SAVAŞ kozu ortaya atılmıştır. İşte milyonlarca insanın öldüğü, sakat kaldığı, dünyanın çirkin yüzünün ortaya çıktığı yakın yüzyıl savaşlarının başlangıcı böyle çıktı.

    Neden Öldürüyoruzun karşısında, neden ölüyoruz vardı. Cephede değilde yolda karşılaşsalar birbirlerine hiçbir düşmanlık beslemeyecek milyonlarca insan işte bu savaşlarda öldü.

    “(…)Öldüreceğiz diyenlere karşı, “ölmeyeceğiz” diye savaşa girebiliriz. Ancak, ulusun hayatı tehlikeye girmedikçe, savaş bir cinayettir. “

    Mustafa Kemal Atatürk
    (1923, Adana) (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, II, Ankara, 1997, s. 128)

    *
    Birinci Dünya Harbini, İkinci Dünya Harbinden ayıran en önemli nokta, askerlerin sorgulama yapabileceği durumların oluşmasıdır. Birçok ülke askerinin anılarında, ülkemiz askerilerinin anılarında da mevcuttur bu durum. Bu savaşlar genellikle siper savaşlarıdır ve askerler birbirlerine yakındır. İkinci Dünya Savaşı’nın dehşet saçan silahları daha keşfedilmiş değildir. En büyük dehşet gazdır. Çeşit çeşit gazlar üretilmiştir.

    Kimyasal silahların kullanımı ile ilgili Kurt Vonnegut ‘un Mezbaha No:5 incelemesinde değineceğim. Şimdilik o konuya değinmiyorum.

    Ne diyorduk, askerlerin savaşı sorgulaması ve birbirlerine olan yaklaşımları. Fazlasıyla anı mevcut demiştim, bu anılar düşman askerlerin cephelerde birlikte yemek yemesi, sigara alışverişi, haberli top atışları, şahitlerin anlattığına göre Çanakkale de askerlerin cepheler arası tavalara nişan alıp kendi aralarında bir çeşit oyun oynaması vs. Olağan dışı gelen bu durumlar İkinci Dünya Harbinde yoktur, çünkü gaddarlık vardır bu harpte. İnsanlığı yok etmek istermişçesine savaşan ordular vardır…

    Savaşın içindeyken, savaşı sorgulayabilmek ve neden öldürüyoruz sorusunu sorarken, neden ölüyoruzu anlayamamak meselesidir. Bunca insan neden öldü? Dönüp arkanıza baktığınızda, detaylı tarih kitapları okuduğunuzda; birleştirmeden ziyade hep parçalama yaşatmıştır bu savaşlar. İstediğini alacağını sananların sadece hayalinde kalmıştır.

    Garp Cephesinde Yeni Bir Şey yok işte tam bu noktada karşımıza çıkıyor. Avrupa’nın savaştığı ilginç cepheler vardır. Bu cephelerin bazılarında askerler rutin bir yaşantı sürmektedir. Savaşmaktan ziyade geri planda kalmış, sanki unutulmuşlardır. Bir de kan kokusunun hüküm sürdüğü, ellerin parçalandığı, bacakların koptuğu, beynin kafatasından sarktığı, vücudun ikiye ayrıldığı, ağızdan koyu kanların aktığı, bedenin yok olduğu ve bulunamadığı cepheler vardır. Kitabı okurken iki cepheye de konuk olacaksınız.

    Savaş karşıtı bu kitabı okuduğunuzda, savaş çığırtkanlığı yapan insanların hayat hakkında hiçbir şey bilmediğini anlayacaksınız.

    Jacques Tardi ‘nin Siperlerdeydik (1914-1918) Çizgi-Roman’ı bir bakıma “Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok” un çizgilerle yansıtılmış halidir. Cephede yaralandığınızda, yaşama şansınız çok azdır. Kurşunun nerenize isabet edeceği hiç belli değildir. Dönemin imkanları göz önüne alındığında, yetersiz sağlık ekipmanı ve insan gücü zaten yeterli olmayacaktır. Bacağınızdan vuruldunuz ya da kolunuza bir şey oldu. Tamamı değil, bir kısmı zarar gördü. Hastaneye gittiğinizi hatırlayacaksınız, uyandığınızda hasar görmüş uzuvunuzu tekrar göremeyeceksiniz. Çünkü kesilmiştir. Doktorların bir kasap gibi çalıştığı savaştır. Milyonlarca asker, milyonlarca kol, milyonlarca bacak… Bunu gördüğünüzde savaşın içinde dahi olsanız, savaştan kopma noktasına gelip sorgulamaya başlıyorsunuz…

    "İnsan sinip kaldıkça dehşete tahammül eder, fakat düşünmeye kalkıştı mı, onu öldürür bu dehşet." #42843475

    Savaşın dehşeti hiçbir şeye benzemez. Bir bakıma insanın en serbest olduğu zamandır. Katliam yapmasına izin vardır. Savaş suçları dediğimiz şey, gerçekleşen binlerce olayı değil, anlatılan birkaç olaydan ibarettir. Savaşın içinde saklı kalmış sivil ölümleri, teslim olmuş askerlerin ölümleri, yapılan soykırımlar insanın içinde ki insan dışı varlığı da ortaya çıkarır. Kimileri savaşın celladı olur, kimisi ürkeği. Dalıp cepheden uzaklaşan askerlerin anıları hayli çoktur, yanlarında top patlasa dahi, daldığı düşten çıkamayan, kilitlenen, savaşın anlamsızlığında kalakalan askerler vardır. Şans yanındaysa bir gün daha yaşar, değilse parçalarını bulmak bile zorlaşacaktır. Her asker, bir gün daha yaşayabilmenin hayalini kurar.

    "Öldürmek istiyoruz; çünkü karşıdakiler bizim can düşmanlarımız şimdi; tüfekleri, bombaları üzerimize çevrili. Biz onları mahvetmezsek onlar bizi mahvedecekler!" #42841184

    Savaş sona erene kadar bu tablo değişmez. Karanlıkta yanına gelen arkadaşında olabilir, düşmanda. Süngüyü sapladığında beş dakika önce birlikte güldüğün arkadaşına mı, yoksa düşmana mı sapladığını bilemezsin. Karanlığın ortasında kalakalır, cansız bedene bakarsın. Ceplerini yoklarsın annesine, sevgilisine, eşine yazdığı bir mektuba rast gelirsin. Okursun ve hayatın değişir. Senin için bir hiç olan beden, daha sonra hayata bakış açın olur. Savaşın sonunda yaşayan insan, yaşadığı olaylardan dolayı normal bir hayat süremez. Ruhu ölmüş, cephede kalmıştır çünkü.

    Savaşı iyi anlamda sunabileceğimiz bir argüman yoktur. Savaşın mantığı olmadığı gibi insanlığa yararı da olmamıştır. Fetihler araba yarışı değildir, askerle ve kanla yapılır. Her fetih insanlığa inen bir darbedir aslında. Ülke savunması ayrı bir şeydir, başka bir ülkeye saldırmak, toprağını işgal etmek ayrı bir şeydir. Yetinmesini bilmeyen insanoğlu hala bu kavramları anlayabilmiş değildir.

    Belki de insanoğlu gizliden gizliye, dehşetin sınırlarında gezmeyi, şiddeti, kanı, ölümleri çok seviyordur. Belki de savaşmak için can atıyordur, kim bilir insanı sevmek değil de öldürmek daha hoşuna gidiyordur. Bugünün dünyasına baktığımızda; yarın için olumlu bir tablo gördüğümüz söylenemez.

    *

    “Üçüncü dünya savaşında hangi silahlar kullanılacak bilmiyorum; ama dördüncüsü taş ve sopa ile yapılacak.”

    Albert Einstein

    *

    Kitabı öneriyor, savaşın karşısında durmanın büyük bir erdem olduğunu tekrar hatırlatmak istiyorum. Savaşın değil, BARIŞIN hüküm sürdüğü bir dünya görmek dileğiyle.

    İncelemeyi okuduğunuz için teşekkür ederim.
  • Değiştirme kaygısı olmadan özgürlük istemek, güzel bir yapıt karşısında bir an için kendi özgürlüğünün tadına varmak: İşte bu, sanat için sanat yapmak dediğimiz şeydir.
  • Modernizm üç şeye ciddî mesafe koymuştur. Üzerinde çok düşünmediğimiz üç unsur. Mesela devletle birey arasında bireyin özgürlüğü anlamında, özgürlüğünü güvence altına almak için modernizm, sivil toplum ve siyasal toplum diye bir ayrım yapar. Bunu yaparken bireyle devlet arasına bir mesafe koyar. Bireyi sivil toplumun içine koyar ve siyasal toplum dediğimiz devleti de ondan ayırır, araya bir mesafe koyar. Sonra bu sivil toplumun içinde özel alan ve kamusal alan diye bir ayrım yapar. Burada da yine toplumla birey arasına bir mesafe koyar. Çünkü toplumun bireyin özgürlüğünü kısıtladığını düşünür; siyasal iktidarın bireyin özgürlük alanını kısıtladığı düşünülür bir de kilisenin bireyin özgürlüğünü kısıtladığını düşünür. Laikliği de bunun için ikame eder.

    Laiklikle kilise ile birey arasında, siyasal ve sivil toplum aynmıyla bireyle devlet arasına, özel alan ve kamusal alanla ise bireyle toplum arasına bir mesafe koyar. Bu mesafe daraldığında batılı insan feryat eder: “Özgürlüğüm elimden gidiyor! ” Bu yüzden batılı insanın bütün mücadelesi bu mesafenin genişletilmesine yöneliktir. Bu mesafeyi genişlettikçe kendini özgür hisseder. Dikkat ederseniz burada ortaya çıkan manzaranın böyle okunabileceğini görürsünüz.
  • 136 syf.
    ·36 günde·9/10
    Bizlerin filozofları yorumlamaya çalışırken içine düştüğü en büyük hata, onların insanlık adına yapmaya çalıştıkları reformları değil de kendilerinin yaşantısını ve inançlarını daha çok dikkate almamızdır bana kalırsa. Bir düşünürü, bize karşıt bir fikre sahip olduğu için dışlamaya, hatta ötekileştirmeye çalışmanın kendisi de aslında bir düşünceyi zorla kabul ettirme çabasıdır. Kişi karşıt olan düşünceyi yok saymaya çalışarak kendi düşüncesini daimi kılmaya çabalar aslında bu davranışı ile bir yandan da. İşin acı tarafı karşıt düşünceyi yok saymaya çalışan kişi kendisinin doğru bir şey yaptığını, insanlığa zararlı olacak bir düşünceyi filizlenmeden, harmanlanmadan yok ettiğini sanmasıdır. Bu, eğer büyük mecralar tarafından yapılırsa insanın özgürlük haklarını ihlal eden bir eylem halini alır. Şunu önemle vurgulamalıyız ki, karşıt bir düşünceyi yok saymak, o düşünceyi yenen şey değildir. İnsanlar karşıt düşünceleri yok saydığında zafer kazandıklarını düşünürler ama aslında insanlığa kaybettirdikleri bilgi birikiminin farkında bile değillerdir. Size bu konuda kendi yaşantımdan naçizane bir kesit sunmak istiyorum. Bundan aşağı yukarı dört sene önce kitaplığımda sahaftan satın almış olduğum, İlya Yayınları'ndan, F. Nietzsche - İyinin ve Kötünün Ötesinde eseri bulunuyordu. Evimize gelen misafirlerden biri kitaplıkta bu kitabı gördüğünde bana demişti ki, "aaa Nietzsche mi okuyorsun sen, okuma aklını karıştırır". Özellikle onun bu söylediği sözden sonra kitap öncekinden daha da fazla dikkatimi çekmeye başladı ve başladım okumaya. Okudum okudum, herhangi bir delirme ya da olumsuz anlamda kullanılan kafa karışıklığı yaşamadım. Sonradan öğrendim ki, bu yorumu o kişiye yaptıran şey kendi kardeşinin -ona göre- Nietzsche okuyarak din tercihini değiştirmesi olmuştu. Yani onun aklında kalan şey bu olaydan sonra şu veya benzeri bir düşünce olmuştu: Nietzsche insanları dinsiz yapar ve akıllarını karıştırır, hatta kafayı yedirtir.

    Eserimizin belki Nietzsche ile bir ilgisi yok ama yine de bu konunun eserle bütünsel olarak ilgili olduğunu düşünüyorum. Üstte bahsettiğimiz algı, felsefe üzerinde çok büyük yanlış anlaşılmalara ve ön yargılara yol açmıştır. Öncelikle kişi o denli tarafsız olmaya çabalamalı ki, bir filozofun bir-iki tane en bilindik eserini okuyup onu hemen tüm benliğiyle desteklememelidir. Bu açıdan baktığımızda felsefe bir heves, hayranlık işi değildir. Siz bir akıma katkı sağlamış bir filozofun en bilindik eserini okuduğunuzda eğer hayranlık duygusunun aşırı büyümesine izin verirseniz, tüm o akımın, hatta felsefe dünyasının o isimden ibaret olduğu kanısına varırsınız. Bu da tarafsız bakma konusunda olağanüstü olumsuz etkenlerden sadece birisidir aslında. Bu açıdan, eğer bir din-inanç arayışımız bile varsa bunu tek tük eserlere bakarak değil, çok kapsamlı bir araştırma ile sürdürmeliyiz. Bu tıpkı, Komünist Manifesto incelememde bahsettiğim şeye benziyor. Karl Marx hakkında pek fazla bilgi sahibi olmamama rağmen ondan bahseden insanlardan sürekli olarak duyduğum şey şu gibi ya da benzeri cümlelerdi: "Marx zaten din afyondur demiş" ya da "ne demiş Marx, din afyondur". Marx yalnızca bu cümleden ibaret olabilir miydi? Belki de cevap evetti onlara göre, tıpkı üstte sözünü ettiğim kişi için Nietzsche'nin de insanları dinsiz yapan, aklını karıştıran biri olması gibi. Bu insanlar Marx'ın onlarca eserinden kaç tanesini okumuştu ya da bu sözü mesela bir 'felsefi sözler sayfasında' falan mı görmüştü? Eksiğimiz, hem bilgi konusundaki yoksunluğumuza rağmen bunu itiraf edemememiz hem de her türlü bize göre yeni düşünceye aşırı bir şekilde hayranlık duymamız. Bu bağlamda, Thomas Bernhard'ın Eski Ustalar'ından da çok güzel bir kesit geliyor aklıma. Orada, büyük eserlere aşırı hayranlık duymanın onlara mantıksal ve soğukkanlı yaklaşmamızı önleyen bir numaralı etken olduğundan söz ediyordu. Hayranlık iyidir, ama o da kararında olmalıdır.

    Filozoflara elimizden geldiğince, en mantıksal ve tarafsız bir şekilde yaklaşmak bize daha büyük bir bilgi birikimine ulaşmayı olanaklı kılar. Hatta her filozofta yeni bir insan olabilmelidir insan. Belki düşünsel açıdan sıfırda olan biri gibi değil ama kendi düşüncelerinin keskin kenarlarını en azından biraz olsun körelterek. Bu sayede hem yeni ufuklara yeni gözler ardından bakabilme imkanı elde ederiz, hem de kendi şahsi, keskin kenarlarını körelttiğimiz düşüncelerimiz daha sağlam hale gelecekse bile bu kat be kat daha fazla olur. Descartes'a bu eserinde bunun gibi ya da buna benzer bir şekilde yaklaşmaya çalıştım. Kendi şahsi düşüncelerimin keskin kenarlarını, kenarların kendisinin kaybolmayacağı ölçüde körelttim ve bundan sonra başladım eseri okumaya ve analiz etmeye. Özellikle de hepimizin Descartes denildiğinde ilk aklımıza gelen şey olan "düşünüyorum o halde varım" klişesini bir kenara bırakarak.

    Descartes'ın sevdiğim bir yönü her şeyi baştan yapmaya kalkışmasıdır. Yani tüm sorgulamaları ve felsefi çıkarımları en temel şeylerden yola çıkarak karmaşıklaştırır. En baştan başlar her şeye; varlıktan. Komplike, karmaşık bir düşünceye direkt olarak ortadan girmiş olmaz bu yüzden de. Çünkü Descartes başka bir deyişle kendisinden önce inşa edilmiş olan temellere güvenmez; o, sürekli kendi temelini oluşturur. Bu temelde bir ana gövde oluşturur. Bu ana gövde de gerçekten kendisine ana gövde denilesi ölçüde incelikle düşünülmüş bir temeldir. Şimdiye kadar olanın üzerine inşa edilmemelidir ona göre bilgi. Gerçeği arayan birey, tüm tarihi elinden geldiğince tekrar gözden geçirip sıfırdan bir inşaata başlamalıdır. Bilginin kaynağı ona göre akıldır. Bu yüzden de düşünme kavramını çokca açığa çıkarır kendisi. Eğer az önce bahsettiğimiz inşaat hatalı olmuşsa bunun sorumlusu akıl değildir. Descartes aklı suçlamaz. Ona göre bu noktada sorun akıl değil, doğru bilgiyi edinmeyi sağlayacak yöntemin ya bulunmaması ya da doğru bir şekilde uygulanamamış olmasıdır. Yine bu yüzden de 'yöntemler' dediğimiz kavram Descartes için mühim bir yer tutar. Çünkü dünyada bilgiye ulaşmak isteyen kişi için asıl gerekli olan şey budur. Doğru yöntemi doğru bir şekilde kullanabilmek. Tarihteki dahi olarak adlandırdığımız insanların tümü doğru yöntemi doğru olarak kullanabilmiş insanlardır. Belki de bunun için ileri bir zekaya, doğru yöntem kadar çok ihtiyaç yoktur. Sonuçta o dahiler de sizin benim gibi insanlardı. O halde neden onlara sürekli olağanüstü bir hayranlık duyarız ki? Onlar da bizler gibi birer insan olduğuna göre onlar gibi olamamamızı sağlayan tek şey doğru yöntemi (henüz) göremiyor oluşumuzdur.

    Düşünüyorum öyleyse varım kanısı kuşkuculuk temel alınarak ulaşılmış bir kanıdır. Çünkü Descartes'a göre eğer var olmasaydık kuşku duyamazdık. Sorgulayabilmek zaten varlığımızı haklı çıkaran bir olgudur. Hatta "düşünüyorum o halde varım" kanısını iddia edebilmek bile varlığımızı dolaylı yoldan kesinleştirir. Ama bu "dolaylı yoldan" tabirime takılmayın. Descartes kendi ulaştığı düşüncelerinde bile o denli kuşkucudur ki, asıl doğruya ulaşmak için erişilmesi gereken kuşkuculuğa önemli bir ölçüde yaklaşabilmiştir bana göre. Bu açıdan baktığımızda eserin kendisi olan Meditasyonlar, Descartes'i ikna etmiş düşüncelerin dayandırılması değil, sanki "bakalım beni ikna eden düşünceler bir kez daha beni ve bu eseri okuyacak olanları da ikna edecek mi" denmiş gibi bir deneydir aslında. Bu yüzden de Descartes'da "işte benim düşüncem bu, sonuçları da bu, ulaştığım şeyler de bu" tarzından sert açıklamalara rastlanmaz. Sürekli bir kuşkuculuk devinimi halindedir Descartes. Gerek ulaştığı şeyleri yeniden doğrulamak için çeşitli kanıtlama deneylerine girişir ve bunu okuyucu ile birlikte yapar gerekse de her şeyi bozup tekrar tekrar kendini tekrarlamak uğruna en başa bile döner.

    Üstte bahsettiğimiz her şeyi baştan gözden geçirme girişimi için belirli bir olgunluk da beklenmemelidir Descartes'a göre. Aksi takdirde bu olgunluk beklenecek olursa, ihtiyarlık dönemimize dek beklememiz gerekir. Yaşlılıkta, şimdiki zihin faaliyetimizi sürdürebileceğimiz ne malum, öyle değil mi? En iyisi, zihinsel faaliyetimiz, şimdiki, hızlı zamanlarında iken her türlü çok emek gerektiren zihinsel faaliyetlere girişmekten çekinmemektir. Hatta ve hatta bu fikir ilk akla geldiğince çalışmalara başlanmalıdır der Descartes. Her şeyin yıkılması ve baştan inşası. Gözümüzü korkutarak harcadığımız zamanı buna harcasaydık şayet çok büyük yol kat etmiş olurduk. Descartes bilmediği şeyleri de yok etmeye çalışmaz. Ancak bildiği şeyler hakkında hüküm verebileceğini ifade eder. Bildiği şeyler de henüz bilmemiş olduğu şeylerin varlığını yok etmez ona göre. Bu açıdan baktığımızda bildiğimiz şeyleri nasıl bildiğimiz üzerine yoğunlaşır bu kez de. Mesela cisimleri tahayyül etme yetimizle, duygularımızla değil de özümüzde var olan anlama yetimizle algılarız ona göre. Yine bu şeyleri görerek ve dokunarak değil de yine düşünerek algılarız. Bir balmumunun önceki haline bakıp sonra onu eritsek, eritilmiş halinin de bir balmumu olduğu sonucuna zihnimizin algılaması sonucunda ulaşırız. Bu bağlamda zihinsel algılama diğer algılama türlerinin önüne geçmektedir. İlk başta ve en önde her zaman bir zihinsel algılama mevcuttur. Diğer algılama türleri bu zihinsel algılamaya katkı sağlayan yan türler olarak kalır. Bu kez yine geriye döner Descartes bir anda; yıkar temeli yeniden, bu olgunun bizim varlığımızı da yeniden kanıtladığını söyler. Eğer zihnimizde oluşan bir algılama ile bizden başka varlıkların mevcudiyetlerini kesinleştirebiliyorsak şayet o zaman bizim varlığımız da kesinleşir. Başka şeyler var diyebilen; "'var'laştırabilen" bir varlık otomatikman kendisini de "'var'laştırmış" olur.

    Düşünen bir varlık olduğumuzu kesin hale getirdikten sonra soru şuraya da gelebilir: Peki bu kesinliği nereden biliyoruz? Bunun peşinden gidecek olursak, ilk bilgiye gerçek olmama ihtimalini veririz, ulaşmak istediğiniz şey de ne olursa olsun gerçek olmaya yetkin değildir. Bu yüzden bu konuda genel bir kural oluşturabilmek mümkündür. Yani, çok açık bir biçimde algıladığımız şeylerin tümü gerçektir şeklinde genel bir kural, bu sayede oluşturulabilir. İdelerin kaynağını da sorgular Descartes. İdelerin kaynağı dış dünya mıdır yoksa idelerin var olması bize mi bağlıdır? Buradan Tanrı idesine ulaşır; daha mükemmel olanın idesine daha düşükte olan biri tarafından tasarlanamaz ona kalırsa. Buradan da Tanrı idesinin yine ondan geldiğini savunur. Bu açıdan Tanrı idesini diğer idelerden ayırır. Çünkü Tanrı idesine bireyden kaynaklanmayan tek idedir.

    Eser genel olarak felsefi eserlerde genel olarak aşina olduğumuz dikkat isteyen bir dile sahip. Okur, dikkatini tam olarak verebilmeli. Ayrıca eserde ilk bölümlerde tüm meditasyonların özeti verilir. Mesela ikinci meditasyonda ifade edilecek şeyler önceden kısaltılmış biçimde önden tanıtılır. Bu tanıtma olgusu eserde önemli bir yer tutar aslında. Çünkü bu ilk tanıtma zihnimizde mesela ikinci meditasyon için kurulacak olan inşaatın temelini en baştan atar bile. Bu açıdan çok aşırı karışık bir eser de değildir Meditasyonlar. Bu da onun okunabilirliğini artırıp, çoğu insan için onu okunası kılar. Descartes'ın klişe, herkesin bildiği sözlerinden fazlasını öğrenmek istiyorsanız, onun bu eseri başlangıç için ideal olacaktır bana kalırsa.
  • Bireyin özgürlüğü uygarlığın getirisi değildir. Uygarlık yokken özgürlük tepe noktasındaydı.