• Romanın konusunun yanında yazarın teknik açıdan kalemi çok farklı ve bu farklılık romanın akıcı, ilgi çekici olmasına yol açıyor. Teknik açıdan farklılığını hissettiren birkaç durumu ve konuyu sizinle paylaşmak istiyorum:

    İlk olarak konuya gelirsek:

    Öncelikle karamsarlığa iğrenç gözüyle bakan ve mutluluk delisi, kendisini masallar diyarlarında sevgiyle, gülerek dolaştığını hayal eden insanlar için konu, tamamen ağır ve çekilmez bir romana dönüşür. Çünkü burada gülmenin zerresini hissedeceğiniz tek bir cümle yok. Duygular azınlıkta ve yazar mantık çerçevesinde, tarafsızca kahramanlara yaklaşarak buhrana sokacak anlatıma başlıyor.

    Hırs, kıskançlık ve ölüm temaları etrafında dönen, hayat boyu yaşam dostu olduklarını söyleyen 3 burjuva arkadaşın Horowitz adındaki müzik kursunda ve onun sonrasında hayatlarının nasıl şekillendiği anlatıyor. Mükemmelliyeti temsil eden Glenn Gould dâhi piyano virtüözüdür. Diğer iki arkadaşı da piyano virtüözü olma yolunda ilerlerken bu dâhinin notalarından çıkan müziğin büyüsüne kapılırlar ve Glenn'in karşısında ezilirler.

    Glenn'in 'bitik adam' diye isimlendirdiği Wertheimer yetenekli olmasına rağmen daha fazlasını ister ve her zaman Glenn gibi olmak, dünya çapında ünlü olmak ister. Bitik adamımızın önemsediği en önemli şey çevresinin kendisi hakkında yorumları. Glenn gibi bir dahi onun önünü kapatmaktadır ve hiçbir zaman onun gibi iyi olamayacağını anlar ve kendini hiç de iyi olmadığı düşünce bilimlerine verir. Tabii burdada da tutunamaz ve kız kardeşine uzun yıllardan beri yaptığı köpek muamelesinin etkisini iyice arttırır.

    Dâhi Glenn Gould 50 yaşında piyano önünde âni gelen ölümle yaşamını yitirir. Bunu bile kıskanan bitik adamımız kendisinden kaçan kız kardeşinin evi önünde intihar eder ve hayatta kalan tek arkadaş olan anlatıcımız karakterleri anlatmaya başlar.

    Teknik açıdan gördüklerim:

    1- Tek bir paragraftan oluşan metin başta korkutucu gelse de romanın içinde bir karakter gibi hissedip o konuya direkt dahil olmamı sağladı açıkcası. Kesinti yok ve sanki hiç durmadan akan suyun üzerine kendimi bırakıp gideceğim, ulaşacağım noktayı Thomas Bernhard'ın kalemine bırakmış gibi hissettim, güzel ve bir o kadar tuhaf duyguydu. :)

    2- Uzunca yapılan betimlemelerden ziyade kısa ve öz betimlemelerle tasvirden çok konuya düşüncesel yaklaşıp, mantık çerçevesinde yazarın romanın akışına şekil vermesi etkileyici ve alışılmışın dışında bir tutumdu. Benim gibi uzunca yapılan betimlemelerde bulantı hissiyatı hisseden okurlar için bulunmaz Hint kumaşı niteliğindeydi.

    3- Cümlenin ne zaman biteceğini kestiremediğiniz ve âniden "diye düşündüm." - "düşündüm." gibi fiillerle cümleyi noktalaması alttan alta yazarın bize bir şeyi hatırlatmasının göstergesi olduğunu düşünüyorum.

    4- Yazarın Avusturyalı olması ve sürekli Avusturya ve İsviçre'den nefret dolu sözlerle bahsetmesi çocukluğundan taşıdığı izleri aktarmasına sebep olduğunu açıkça hissettiriyor.

    Benim için alışagelmişin dışında bir romandı, farklıydı ve bu farklılık beni kendisine hayran bıraktı. Okumayı düşünmekte tereddütte kalan arkadaşlarım için bu tereddütleri bir kenara bırakıp farklı bir şekilde akan derenin akışına kendilerini bırakmalarını tavsiye ediyorum.
  • nasıl başlayacağımı bilemiyorum. kafam devrik ve bitmeyen cümlelerle o kadar doldu ki, toparlayamıyorum kafamı.

    benim birinci bölümüm daha çok benjy'e üzülmeye odaklı bir şekilde geçti. evdeki neredeyse tüm insanların ona hakaret ediyor oluşu, onun hiçbir şeyden anlamayışı, sürekli ağlıyor olması ve okudukça gözümde canlanan ona karşı nefret dolu bakışlar. 33 yıllık bir hayat ve kendisini seven bir elin parmağını geçmeyecek kadar insan var. ve bütün bu olanlarda onun hiçbir suçu yok. kimse engelli olarak gelmek istemez dünyaya, hatta sorsan, çoğu insan, gelmek istemez.

    ikinci bölümde daha çok zorlandım ben şahsen. quentin'i çok sevdim, sebebini bilmiyorum, ama yine de en zorlandığım bölüm buydu. en etkileyici cümleler buradaydı, ekşidekiler de en felsefik bölüm gibisinden bir şeyler demişler, haklılar. anlaşılması en zor bölüm bu bölümdü bana göre ve en güzel bölüm de bu bölümdü. bana göre.

    üçüncü bölümü, jason'dan çok hazzetmediğimden hızlıca bitirip geçmek istedim. nitekim öyle de oldu. zaten ilk iki bölüme göre daha anlaşılır olduğu için hızlıca okumakta bir sorun yaşamıyorsunuz. jason'ı sevmiyorum ancak az da olsa kimi düşünceleri doğru. çok net, vicdan ve duygu yoksunu kişileri sevmem ama bu onların kimi konularda haklı oldukları gerçeğini değiştirmiyor maalesef.
    -spoiler-
    bu kimi konular, ırkçılığıyla ya da saçma sapan aile reisliği tavırlarıyla ilgili değil, yanlış anlaşılmasın. mesela quentin'in harvard'a gitmesi ama onun gitmemesi. ailede belki de üstüne en az düşülmüş çocuk olması, ama ona rağmen yine de ailesine bakıyor oluşu. annesinin ölümünden sonra tamamiyle nefret edilesi bir insana dönüşse de, yine de şunu düşünmeden edemiyorum; ona karşı olan bu ilgisizliğin böyle bir tepkiyle cevaplanması çok mu sıradışı bir şey?
    -spoiler-

    4. bölüm, dilsey. bu bölüme gelene kadar dilsey'e olan davranışların ne seviyede olduğunu çok düşünmemiştim. onu sevmeyen ve ona kötü davranan, onu sıkan ve yoran bir tek jason'dır diye düşünmekteydim. dilsey, evin bütün yükü omuzlarında. çocuklara sadece yemek değil, annelik de yapıyor ancak kimsenin umrunda değil. "vefasızlık en nefret ettiğim şeydir." der saygıdeğer bir tanıdığım. bu bölümde bu cümle çok geldi aklıma.

    son bölüm, william faulkner. bu bölümü okurken (son sayfalar dışında) biraz sıkıldığımı söylemek istiyorum. aynı üslubun açıklama için yazılmış bölümde de devam etmesi beni sıkan şey oldu. ama yine de beğendim yazarın bu tavrını. öyle okuyup geçip gitme biraz daha beynin mıncıklansın öyle git diye düşünerek yazdı herhal sevgili yazar.

    güzel kitap. bittikten sonra bir müddet aptal gibi oldum. etkisi çok büyük insan üzerinde. kitabı bırakıp gündelik işlere döndüğünüzde kaldığınız yer kafanızın içinde çınlıyor. yeniden elinize aldığınızda üslup sizi başka yerlere götürüyor. şey olmuyor mesela; okurken hayallere dalmak falan. tam alışıyorsunuz, biraz dalıyorsunuz sonra yeni paragrafta farklı bir anıya geçilmiş yahut önceki paragraftan bağımsız başka bir şey anlatılıyor. bu sefer yeni paragrafa alışmaya çalışıyorsunuz. kitaba alışmaya çalışırken de kitap bitiyor. etkisi; siz kitabı hatırladıkça, üstünüze çöken karanlık bir sessizlik misali ya da size ağır gelen ne ise, ondan.

    okuyun, ama gerçekten boş bir vaktinizde. kafanızda gündelik hayatınızın sıkıntıları, bekleyişler, beklentiler, belirsizlikler, olmuşlar ve ölmüşler varken, zihniniz yeterince yorgun ve yoğunken okumamanız gerekiyor. yoksa çok bir şey anlamazsınız, yarısına gelmeden bırakırsınız. ama okuyun mutlaka. ağır mağır, güzel kitap.
  • Kafka'nın Aforizmalarını altıkırkbeş yayınlarının 98'deki baskısından okudum. İş Bankası Kültür Yayınlarının üstüne bir de "O:1920 günlüğünden aforizmalar" diye bir bölüm vardı bu baskıda. Osman Çakmakçı çevirmiş, beni fazla rahatsız etmedi. İş Bankası Yayınları gibi her sayfaya bir aforizma şeklinde basılmadığından yeterince kısa bir kitap. Altıkırbeşin ilk dönemleri ve çok hoş bir notları var başta, değiştirmeden ekliyorum incelemeye

    "Daha yayınevi kurulmadan önce, selüloz ürünleri üzerine yoğunlaşan bir dergiye, yayınevimizi ve yaptığı işleri bir nebze olsun tanıtabilmek amacıyla yazdığımız bir yazıda, aynen şu cümlelere yer vermiştik: "Kafka kitaplarına dokunma isteğine alternatif dokunma nesneleri üretmek... "

    Korkarız ki bu kitapla birlikte, yukarıda ifade ettiğimiz amacımızdan sapma noktasına gelmiş oluyoruz. Sizin de tahmin edebileceğiniz gibi, çok sayıda genç kızın elinizdeki kitabı başından sonuna kadar okuma olasılığı hayli yüksek görünüyor. Bunun Türk kültür hayatına ve diğer hayatlara ne gibi etkiler yapacağı konusunda hiçbir fikrimiz olmamakla beraber, şu saatlerde yapabileceğimiz başka bir şey de yok. Hiç olmazsa bu kitapla Black Jack yapmış oluyoruz.

    Kitabın İngilizce versiyonunu, bahara hazırlanan yağmurlu bir günde, Beyoğlu'nda yürürken gördük. Sonra Kadıköy'de çevirmenimize gösterdik. Heyecanlandı. Derken zaman geçti, çeviriyi sorumlumuz M. Ulusel'e gösterdik. Daha önce hiç Kafka kapağı deneyimi yoktu. Bir eksiğini daha kapatabildiği için gülümsedi. Filtresiz Pall Mall'ını küllüğe bastırırken, evindeki bir günlükte olan Kafka desenlerini hissedip aradı. Aranan bulunmaz kuralıyla karşılaşınca, H.T.'yi A.K.'e yollayıp görüntüleri sağladık.

    Her şey bir yana, sizin bu kitabı elinize alıp okumanız, çok hoş, gerçekten. Ama tüm bunların üstüne bir de ikinci baskıyı yapabilmek tuhaf, çok tuhaf.

    Karanlık günler için bir Kafka şekerlemesi. Yol gösterici, Kafka'nın özü.

    Karşı cinsten uzak durun."

    İncelemenin yarısını böyle bir şekilde geçiştirmenin verdiği mutlulukla, bu iki aforizma kitabıyla ilgili de biraz bilgi vermek istiyorum. İlk bölüm yani "Günah, ıstırap, umut ve doğru yol üzerine aforizmalar", Kafka'nın en buhranlı dönemleri olan 1917-1920 arasında yazdığı (Nişanlısından ayrılmış, verem olduğunu öğrenmiş, işinden de uzun bir izin almak zorunda kalmış) 109 tane paragraftan oluşuyor. Bunların bazıları tek cümle, bazıları ise sayfayı dolduruyor tamamen. Kısa olanlar ve özellikle anlaşılanlar her aforizma gibi twitter, instagram ve hatta 1000 kitap alıntı ve incelemelerini süslerken, bazı beyin tokatlayan " burada aslında şunu demek istemiş olabilir" tarzındaki paragraflar çoğunlukla görmezden geliniyor. Gerçi günahını almayayım kimsenin- bu 109 (aslında iki tanesi kayıp) aforizma için tam 529 alıntı ve 110 inceleme yazılmış, incelemeler de alıntılarla dolu genellikle va Kafka'nın hayatıyla. Ara sıra bazı aforizmalarla ilgili açıklamalar yapılmaya da çalışılıyor. Ama sonuçta hemen herkes bu kitabın okunması gerektiği konusunda hemfikir. Kafka tek tek numarlamış sonuçta bu lafları, önemsiz bir şey olamaz. Art arda bazı aforizmalar, sanki birbirinin devamıymış gibi benzer şeyler içeriyor. Kimbilir belki de Kafka bunları bir dergide yayınlatmayı düşünüyordu ya da çıkaracağı başka bir kitap için notlar alıyordu. Max Brod dahil hiç birimizin bunu kesin olarak bilebileceğimizi sanmıyorum.

    İş Bankası Kültür Yayınlarında olmayan, kitabın ikinci kısmında ise 1920'de yazılmış bir günlükten bölümler var- aslında bunları aforizma olarak değerlendirebilir miyiz bilmiyorum ama altıkırkbeş, belki ingilizce metin de böyle olduğu için- bu iki kısmı da aforizma olarak çıkarmış. 10 bölüm var burada. Bazıları 2-3 sayfaya kadar uzamakta. Hepsi kafa yorulması gereken yazılar. Kafkaeskden çok post-modern bir tarzı var ama, ya da bana öyle geldi. Ama popüler kültüre bir "Kafesin biri, bir kuşu aramaya çıktı" cümlesi kadar etki edebilecek bir şey olmadığı için çoğunluk tarafından ilk bölümdeki uzun paragraflar gibi atlanabilir.

    Peki okumalı mıyız bu kitabı, gerek yok bence- zaten popüler olanları kesinlikle görmüşsünüzdür İnternetin çeşitli yerlerinde. Kalanlar da buradaki alıntı ve incelemelerde mevcut. Kafka'yla ilgili ana sorun erken ölmüş olması bence. Yaşasaydı elbette daha epey bir katkısı olacaktı çağına ama bu açıdan söylemiyorum. Kafka'nın telif süresi 2000'lerin başlarında sona erdi ve edebiyat dünyasının bu değerli şahsı bir anda popüler kültürün çok satan bir öğesi oldu. Öyle bir şekilde lanse edildi ki topluma- Kafka okumayan, beğenmeyen insan kendini cahil olarak gördü belki. Şu aralar sitede gördüğümüz Dönüşüm incelemeleri de - belki biraz da Kamuran Şipal'in katkılarıyla- bu dayatmaya bir tepki galiba.

    Neyse aforizmalarda güzel şeyler var gerçekten, site üzerinden inceleyebilirsiniz hepsini tekrar etmek gerekirse. Ama zaten ucuz olan ve içinde çeşitli ortamlarda kullanabileceğiniz onlarca şey bulunan bu kitap instagram için de güzel bir parça sonuçta. İsteyen alabilir de. Sonuçta "El taşı olabildiğince sıkı kavrar. Daha da uzağa fırlatabilmek için sıkıca kavrar taşı. Ama o kadar uzağa da götürür yol."
  • Acı çekiyorsan canlı, başkalarının acısını hissediyorsan insan olduğun söylenir.
  • kitapta birşeyler var ve akmıyor. tıkanıyor, kesiliyor. cümlelerin kuruluş yapısı beni gerçekten çok yordu. restorana girerken bunları düşündüm, otururken, çıkarken, diye düşündüm vs diye giden cümle kalıpları beni biraz sıktı. ama ince bir kitap oluşu ve konusu gereği devam etmek istedim. kitabın akmaması konusu gereği değil tamamen anlatış ve cümle kuruluş biçimleri nedeniyle bir monolog şeklinde devam etmesindendir.
    öte yandan thomas bernard'ın müthiş karamsarlığı insanın moralini de bozar.
    Ayrıca Amadeus müzikaline benzer, deha derecesinde yetenekli olan virtüöze karşı duyulan kıskançlıkla karışık hayranlığın adamlardan birinin hayatını nasıl mahvettiği kişi ile filmdeki salieri aynı adammış hissi uyandırır.
    Türkçe aslı gibi tek paragraftan oluşmaz, ilk iki kısa paragraf sonrası geri kalanın tamamı tek paragraf şeklindedir.
  • Aslında okumayı çok da düşündüğüm bir kitap değildi bu. Okumayı hep ötelerdim ya da sittin sene bile geçse okumazdım muhakkak. :) Sevgili Metin T. Bey ve arkadaşım İbrahim Püskül sayesinde öncelikli okunacaklarıma aldım. İyi ki de yazarla tanışmış ve Bitik Adam'ı okumuşum diyorum. Zaten kitabın anlatı olması, araya felsefeyi sıkıştırması benim açımdan bir sıfır önde başlamasına neden oldu.

    Daha ilk cümlesinden insanı etkileyen ve içine alan kitapları çok seviyorum. Hangi birimiz sevmez ki? Kitap okurlar olarak böylelerine nadiren denk geliyoruz. Bu kitap da etkileyici giriş cümlesiyle beni kendisine çekti ve uzun bir süre kendimi okumaktan geri alamadım. Bir yandan da hemen bitmesin diyerek sindire sindire okumaya çaba gösterdim.

    Thomas Bernhard' ın uslubunu zor ve kitabı tek paragraftan oluştuğu için ağır olarak ifade eden insanlar olsa da ben gerçek anlamda yazarın uslubundan çok keyif aldım. Sürekli kendini yineleyen ifadeleri ve sarmal anlatımı seçen Bernhard, "...diye düşündüm" diyerek cümle sonlarını bitirirken beni de çokça düşünmeye sevk etti. Kendi varoluş sancılarımı sorguladım mesela. Zaten ancak ölünce son bulacak olan bu sancıları hangimiz çekmiyoruz?
    Her ne kadar Maslow'un üçgeninin en tepesine kadar çıkabilmiş olsam da, ben de kitaptaki karakterler gibi tutunamama sorununu, kimlik arayışını ya da her şeyi bir kenara bırakıp başka bir yerde başka bir hayata başlama çabasını hala yaşıyorum içimde. Eğer ailem engellemeseydi ve müzik hocalarımı dinleselerdi belki ben de şu an bir virtüöz olabilirdim. İçime oturup kalan bu uhdeyi, yıllarca bir enstrüman çalarak yontmaya çalışsam da pek bir faydası olmadı sanırım. Belki kitapta da geçtiği gibi, asıl varoluşumun getirdiği ve içimde yarattığım bu mutsuzlukla mutlu olabiliyorumdur. Neyse, bunlar biraz şahsi konular...

    Romana dönecek olursak, anlatıcı da dahil olmak üzere 3 piyano sanatçısının meşhur bir müzik okulunda yollarının kesişmesini ve birbirlerinin hayatlarını nasıl etkilediklerini anlatır. Özellikle bir piyano dehası olan Glenn Gould'un “Goldberg Varyasyonları”nı çalmasından ve zekasından etkilenen diğer iki piyano sanatçısının varoluş sancılarını okuyoruz. Başta Bitik Adam'ın ve dolayısıyla baş kahramanın Glenn Gould olduğunu sanıyoruz ama kitap ilerledikçe Glenn'in Bitik Adam değil de Bitiren Adam olduğunu anlıyoruz. Sonrası, içerisinde bol bol bilinç akışlarından, felsefi çıkarımlardan ve insan ilişkilerinden oluşan keyif verici bir serüven.

    Bu piyano dehası Glenn Gould'un bende merak duygularımı kabartmasından kaynaklı epey bir araştırma da yaptım. Ve Thomas Bernhard'ın Glenn Gould ile aslında hiçbir zaman tanışmamış olduğunu, kitabına gizli bir özne olarak aldığını ve piyano sanatçısına da tamamen kurgusal bir ölüm biçtigini öğrendim. Gerçekten de ilginç değil mi?

    Yazımı bitirirken, araştırma sırasında bulduğum Glenn Gould'un kitapta bahsi geçen o meşhur Bach eseri “Goldberg Varyasyonları"nı da şuraya ekleyeyim. Ruhunuz huzur bulsun....

    https://youtu.be/Ah392lnFHxM
  • Gabriel Garcia Marquez'in okumakta zorlandığım tek kitabı.Hatta şu ana kadar okuduğum tüm kitaplar içerisinden en zor olan,beni en çok yoran kitaptı diyebilirim. Tam iki gün boyunca ben kitabı okumadım sanki, adeta kitapla savaştım,büyük mücadele verdim.

    Bütün bunların sebebi, yazarın bu kitabında kullandığı yazım tekniği. Nokta,virgül ve noktalı virgül dışında hiç bir işaret kullanmamış. Parağraflar hiç yok demiyorum, var ama kitap sadece 6 parağraftan oluşuyor.Zaten bunlarda bölüm başları. Bu o kadar önemli değil onun için geçiyorum bunu. Yazarın anlatım şeklini bilenler olayları arka arkasına sıraladığını çok iyi bilirler.Burada da her şey arka arkasına sıralanıyor,üstelik bir de geri dönüşler,ileri gidişler halinde sürüp gidiyor. Konuşanlar arka arkasına konuşuyor ama konuşma, nerede başlıyor? nerede bitiyor? anlatan kim? olayı yaşayan kim? İşte kitaptaki esas sorun da bu. İnanın bana okurken,defalarca geri dönüyorsunuz,kimin konuşmasının nerede başladığını nerede bitiğini,hangi olayın nerede başlayıp nerede bittiğini,kimlerin nasıl olaya dahil olduğunu anlamaya çalışmak için çok büyük mücadele veriyorsunuz.

    Bu yazım tekniğini başarılı bir şekilde kullanan Jose Saramago'nun da kitaplarını okudum. Saramago, sadece nokta ve virgül kullanıyor ama konuşma kısımlarını belirlemek için çoğu zaman Büyük harfle başlatıyor veya konuşma sonlarına dedi,anlattı,söyledi,,,,,vs gibi yüklemler ekliyor, dolayısıyla kitapları kolayca okunuyor. Ama Marquez'in bu kitabında böyle bir şey kesinlikle yok.

    Ayrıca şunu da belirtmek isterim,Marquez'in bu kitabında uyguladığı bu teknik, okuyanı bu kadar yoruyorsa; yazarı, kitabı yazarken ne kadar yormuştur o da ayrı bir konu. Çünkü böyle bir kitabı yazmak, okumaktan çok daha zordur.Bence bu durum da , yazarın ustalığını bir kez daha açıkça göstermektedir.

    Kitapta yazar, bir ülkenin başına geçmiş ve tüm yetkileri elinde bulunduran bir diktatörün yaptıklarını,ülkesine ve ülke insanına verdiği zararları biraz da abartılı ve zaman zaman nükteli bir şekilde anlatarak, zaman zaman da gerçekleri tüm acımasızlığıyla yazarak bizlere gösteriyor. Tek yetkili olan bir kişinin, tek olmanın verdiği yalnızlık ve korkuyla ne kadar fazla kötülükler yapabileceğini bizlere anlatıyor.

    Benim kitap hakkında yazabileceklerim bu kadar.Zamanınızı harcayıp okuduğunuz için teşekkür ederim. Son cümle olarak, zor bir kitap okumak istiyorum diyenler için ideal bir kitaptır diyorum.