• Cumhuriyetin ilanına kadar bütün inkılâp kararları, günlerce münakâşa edilerek Meclisçe verilirdi. Cumhuriyetin ilanında ve ondan sonraki bazı mühim inkilâp kararlarında böyle hareket edilmemişti. Mevzu Meclis sahnesine getirilmezden evvel kulislerde hazırlanıyor, şahsi idare taraftarları bundan haberdar edilerek vazifelendiriliyordu. Mecliste ekseriye fikir adamlarının bulunmadığı bir zamana tesadüf ettirilerek mevzu emrivaki şeklinde Meclis heyeti umumiyesine getiriliyor, hemen bir karar alınıyordu. (cilt 2)"
  • (...) Oysa okumasını bilen bir kimse, bir kitap, gazete veya dergide gerek şahsi ihtiyaçlarına, gerekse sosyal ihtiyaçlara cevap verebilecek bilgileri derhal seçmesini bilir. Bu şekilde öğrendiği bilgiyle, önceden kafasında oluşturduğu taslak ile bağ kurarak, öğrendiğini ya düzelterek yahut reddederek bir tavır geliştirir. Eğer karşısına o anda bir mesele çıkarsa, okumasını bilen kimsenin hafızası hemen senelerin bilgi birikimiyle harekete geçerek, belli bir kanaat ve fikir ortaya koymakta gecikmeyecektir. Neticede, o kişi söz konusu iki olay arasında akıl ve mantık yürüterek meselenin çözümünü bulmuş olur.

    Bir meseleyi düşünmek ve okumak bu şekilde anlaşılırsa bir mana ve değer ifade eder.
    Adolf Hitler
    Maviçatı Yayınları, 2018. Çeviren: Salman Uğurlu
  • Otoriter bir baba, acı çeken bir çocuk...
    Kafka' nın eserlerinde aile mefhumuna her zaman olumsuz ve umutsuz bir bakış açısı hakimdir. İşte bu eser de tam olarak bahsi geçen durumun nedenlerini gözler önüne sermektedir. Franz Kafka' nın, babası Hermann Kafka' ya yazmış olduğu mektuplardan derlenen eser, yazarın babasının etkisinin katı çemberinde süregelen yaşantısını okuyucuya aktarmaktadır.
    Babasının karşısında kendine güvenini kaybetmiş bir evladın, yazıp da gönderemediği haykırışıdır bu mektup. Franz Kafka' nın hayatına dair ipuçları barındırması açısından oldukça önem arz etmektedir.
    Şahsi fikrim; aynı dertlere sahip olmadığınız sürece içselleştirmek için değil, bitirmek için okuduğunuz bir kitap haline dönüşse de nihayete erdiğinde Kafka hakkında oldukça fazla fikir sahibi olmanızı sağladığını, dolayısıyla asla zaman kaybı bir kitap olmadığını göreceksiniz.
    Keyifli okumalar...
  • Kitabın kapağının sadeliği ve içeriğe hakimiyetini çok sevdiğimi belirterek başlamak gerekiyor sanırım. Yu Hua ve Çin edebiyatıyla Kanını Satan Adam aracılığıyla tanıştım; tek kelimeyle bayıldım. Kayıp Rıhtım Kitap Kulübü aracılığıyla okuduğum bu kitap tarihsel boyuttaki eksikliklerime rağmen toplumu yansıtma şekliyle birçok konuda fikir sahibimi olmamı sağladı. Ve elbette beni araştırmaya da itti.

    Zamansal akışı bu kadar ustaca kıvıran fazla yazar okumadım dürüst olmak gerekirse. Hiç sezdirmeden bir anda yıllar sonrasına atıverdi bizi hem de defalarca. Başka bir kurguda bu tarz sıçramalar canımı sıkabilirdi. Ya da kolaya kaçtığını düşünebilirdim yazarın. Lakin burada yazarın bize anlatmak istediğinin an parçacıkları olduğunu fark ettikten sonra işler değişti. Okur bir anda kendini yeni bir anın –kırılma noktasının– içinde bulup karakterle birlikte debelensin istemiş sanki yazar.

    Bir adamın yaşantısına karışan mutluluklar ve trajediler karşılıklı raks edip durdu tüm kurgu boyunca. Genel olarak yaşam böyle bir şey sanırım. Hızlandırılmış bir okuma halinde bize sunulması güzel olmuştu tabi. Kullandığı dil için sık sık basit olduğu belirtilse de şahsi fikrime göre haddinden fazla zor bir yazım şekli tercih ettiği. Bunca abartısız bir dilin içine sığdırdıkları gerçekten büyük olaylardı. Düşündüğümüz zaman kültürel olarak bize çok yabancı bir topluma ait bir eser. Ve bu dövünmeler, açıkça her şeyi konuşma halleri, yaşam mücadelesi, kabullenme şekilleri gibi çoğu durum elbette bambaşka şekillerde gerçekleşmişti. Dolayısıyla aktarımda değişivermişti.

    Yer yer hiç tatmadığım bir mizansenin içinde hissetmemi sağlayan kurgu ve ona karışan mizah unsuru kitabı bir solukta okumamı sağladı. Nasıl bittiğini anlamadım bile. Sesli reaksiyonlar (gülme hali ya da “Yok artık!” nidaları gibi) vermeme sebep olacak cinsten birçok an vardı okuduklarımda. Yokluk, kıtlık, aile dramaları, batıl inançlar, Kültür Devrimi, değişen dönem şartları ve asla bitmeyen bir adanmışlık vardı her kelimede. Ağdalı veya daha betimleme seven bir dilin anlatabileceğinden fazlasını sunan, şaşakalma halini sabit tutan bir kalemden tepeme indi hepsi.

    Sona doğru gerçekten içim kıyıldı. Bir yerde başına bir iş gelecek diye çırpındım okumamak için. Ertesi gün iş olmasına rağmen gecenin ikisinde okumaya devam ettim. Hatta kitabın son cümlesinde kardeşimi uyandırıp ona da cümleyi okudum. Gülmemek elde değil gerçekten ve hak vermemek… Kısacası eşsiz bir mücadele ve maceraydı okuduğum. İyi ki Kanını Satan Adam’la başlamışız bu etkinliğe. Aslında minik detaylara da giresim var kitaba dair ama uzadıkça uzuyor bu değerlendirme sanırım. Doğum sahnesini çok sevdiğimi belirtmeden geçemeyeceğim sadece. Kıkır kıkır kıkırdamakla birlikte bahtiyar kalınız diyerek bitiriyorum.
  • Otursam, saatlerce hakkında fikir alışverişi yapabileceğim, içerisindeki konular hakkında sayfalar dolusu araştırma yapabileceğim bir kitap. Bu kadar uzun, çünkü bilirsiniz ki, tek bir şey araştırmakla kalmazsınız. Her araştırılan, öğrenilen şey yeni bir malzeme getirir size. Benim şahsi fikrime göre bilgilendirici bir kitap ilk öncelikle. Film tadında. Arka kapakta yazan yorumları hakettiğini düşünüyorum. Eğer hala okumadıysanız, daha fazla ertelememenizi öneririm.
  • "Gerçek zarar bir köprüyü yıkabilecek yahut ona benzer bir şeyi yapabilecek bir uygulama olmadıkça ortaya çıkmayacaktır."

    Bilgisayar bilimcisi, kriptolog ve bilgisayar biliminin kurucusu sayılan Alan Turing, geliştirmiş olduğu Turing testi ile makinelerin ve bilgisayarların düşünme yetisine sahip olup olamayacakları konusunda tez ve kriterler öne sürerek modern bilgisayarın temellerini atan isim olmuştur.

    Her iki dünya savaşında, özellikle Nazilere karşı verilen mücadelelerde kod kırma yöntemleriyle savaşın adeta gizli bir kahramanı olan Turing, Matematiksel biyoloji ve kaos gibi alanlarda oluşturduğu "Yalancı Paradoksu" ile öncülük eden çalışmalarını; onu laboratuvarın dışına çıkararak biyografisini kaleme alan David Boyle'un yalın anlatımıyla öğreniyoruz...


    Yirmi Birinci Yüzyılın başlarında ortaya atılan insan doğası, yapay yaşam olasılıkları, insan gayretinin anlamı ve gelişimin ilerlediği yön gibi tartışmalarda ön plana çıkan Turing, Boyle'un da ifade ettiği üzere, şahsiyetini ve şahsi çıkarlarını geri plana atarak, tanınır olmaktan kaçınıp, Tesla gibi kendi reklamını önemsememiştir. Bir filmde söylenildiği gibidir: "Doğru ya da yanlış bir şey yok, çoğu zaman popüler fikirler var."

    Bir meselede yeterince fikir ve malumat sahibi olmadan griyi mavi, karayı ak yapanları, görünür ve görünür olmayan desteklerin arka planlarını birçok alanda (Siyaset, spor, hukuk, medya vs) çok net olarak görüp tecrübe edebiliriz...

    Nazilere karşı siperlerde hayatını ve beden gücünü feda edenler olduğu gibi, zihin gücünün sınırlarını zorlayan azınlık gruplar da mevcuttu. Bulduğu yöntemler ve kırdığı kodlarla Alan Turing, savaşın kaderini etkileyen bir isimdi kuşkusuz...

    #32434368 Teknolojinin, insanoğlunu yerinden edeceğine inanan Turing, öğrenebilen, gelişen ve yol kat eden bir makinenin, bir gün insanlık için tehlike arz edeceğine şüphe duymazken, kendini makine ile özdeşleştirerek onlara "insani" bir kabiliyet verme düşüncesini yaşamı boyunca ideası haline getiren bir düşünce yapısına da sahipti. #34754335

    1997'de Dünya satranç şampiyonu Garry Kasparov'un bir bilgisayara yenilmiş olması, bir şeylerin değiştiğini ortaya koymakla birlikte, hayatın sayılara indirgendiğinin de apaçık göstergesiydi. Yalıtımıyla tüm hızıyla devam eden ve yaşamı kolaylaştıran sürecin aksine kendi algoritmalarımızı yavaş yavaş tembelleştireceğimizin sinyali (göz işaretiyle komuta edilecek akıllı cihazlar, insana yakın robotlar, yapay zekalar) çok uzak bir tarih olmasa gerek.

    Turing'in hayatı, yaptıkları, gayesi ve teknik bilgilerin dahil edilmeyişiyle herkesin anlayabileceği etkileyici bir biyografi...

    Keyifli okumalar herkese.
  • YERALTINDAN NOTLAR!

    ***

    Bu kitaba edebî anlamda tam bir roman demek ne kadar doğru olur bilmiyorum. Aslen bu esere, geçmişinde derin izler bırakmış olaylara ve kendi iç dünyasına bakmasıyla, bunu hatırlamasıyla bir ‘hatırat’; yaptığı hataları sanki bir papazın karşısında anlatıyormuşçasına aktarışıyla ve kendi deyişiyle de “…günahlarının kefaretini”  ödemesi, yani bir tür ‘günah çıkarma’; okuyucusu ile samimi bir üslupla konuşmasıyla bir ‘sohbet’; içerisinde yer alan hem bireysel hem toplumsal konularda yapmış olduğu eleştiriler ile bir ‘eleştiri’ ve  içinde geçen bazı olayların gerçek olduklarını düşündüğümüzde de bir ‘otobiyografi’ şeklinde tertip edilmiş, yoğunlaştırılmış bir roman gözüyle bakmamız gerekmektedir. Bu eserin bir başka özelliği –ya da bu özellikleri nedeniyle var olan özelliği diyebiliriz ki-, bundan sonra yazacağı üst düzey romanlar Dostoyevski’yi büyük bir ‘romancı’ yaparken; Yeraltından Notlar ise onu büyük bir ‘aydın’ yapmaktadır.

    Yeraltından Notlar, iki bölümden meydana gelmektedir. Kitabın bölümleri ve bu kitabı neden yazdığı konusunda Dostoyevski:“Gerek ‘Notlar’ yazarının, gerek ‘Notlar’ın tamamen hayal mahsulü olduğu şüphesizdir. Bununla beraber, çevremizdeki insanlar üzerinde biraz düşünülürse, bu notların yazarı gibi şahısların aramızda bulunmasının yalnız mümkün değil, muhakkak olduğu anlaşılır. Ben sadece pek yakın bir zamanın sıradan bir tipini daha açık olarak kamu huzuruna çıkarmak istedim. Bu, henüz hayatta olan kuşağın tiplerinden biridir. ‘Yeraltı’ adlı verilen bölümde bu şahıs kendisini, fikirlerini tanıtırken, neden muhitimizde yer aldığını ve bunun neden kaçınılmaz olduğunu açıklamak ister gibidir. İkinci bölümdeyse, bu şahsın hayatına ait bazı olayları anlatan gerçek ‘Notlar’ yer almaktadır”(s.2) demektedir. Burada her ne kadar kitabın hayal mahsulü olduğundan bahsetse de, eserin ilerleyen bölümlerinde yazar yine, kitabı neden ve nasıl yazdığı hakkında ve gerçeklere dayandığı konusunda bizlere ipucu verir: “İnsan kendi kendine karşı tamamıyla samimi olabilir mi? Sırası geldiği için söyleyeyim; Heine inandırıcı bir otobiyografi yazmanın hemen hemen imkansız olduğu, insanın kendisi hakkında mutlaka birtakım yalanlar uyduracağı iddiasındadır. Ona göre örneğin Rousseau, itiraflarında mutlaka yalanlar uydurmuş, hatta gururu yüzünden bunu bile bile yapmıştır. Heine’nin haklı olduğuna ben de inanıyorum; gerçekten, insanın bazen sırf gurur yüzünden kendi kendini cinayete varıncaya kadar çeşitli yalanlara bulaştırabileceğini biliyor, bunun ne çeşit bir gurur olduğunu da gayet iyi anlıyorum. Fakat Heine, itirafını topluma sunan biri hakkında yargı veriyordu. Halbuki ben yalnız kendim için yazıyorum; okuyuculara hitap edişim bunun daha kolay bulduğum bir yazış şekli olmasından ileri geliyor”(s.43)

    Yeraltından Notlar bir toplumsal eleştiridir, demiştim. Kitabın içerisinde açıkça fark edilen eleştirilerden bazılarına değinmek gerekirse kanımca bunlardan en dikkat çekeni 19. yüzyıl aydınlarına, bazı yerlerde sert bazı yerlerde ise nükteli bir şekilde yaptığı eleştiriler gelir. Çünkü, 19. yüzyıl aydını –özellikle Rusya, Osmanlı, Avusturya-Macaristan bölgelerindeki, batıya öykünen aydınlar- bir bunalımın içerisinde kaybolmuştur. Rönesans ve Reform hareketlerini kendi toplumunun yaşayamayışına hayıflanan, topluma belki de bu sebeple kırgın, çaresiz, kendisini dünyaya hapsedilmiş gibi hisseden ve Avrupa’yı gördüğü için kendisini de o kertede görerek sürekli topluma üstten bakan bir tipten söz ediyoruz. Dostoyevski de kendi çağdaşı olan bu tip aydınlara eserinde değinerek; “Baylar, yemin ederim ki, her şeyi fazlasıyla anlamak bir hastalıktır; gerçek, tam manasıyla bir hastalık. İnsana gündelik hayatını sürdürmesi için gereken anlayışın yarısı, hatta dörtte biri dahi, yeryüzünün en soyut, en inatçı şehri olan Petersburg’da oturmak gibi katmerli bir felakete uğramış, talihsiz on dokuzuncu yüzyıl aydınımıza yeterdi.” ve birkaç satır sonrasında biraz da ironi katarak burjuvalara “Şu halde insan, örneğin içi dışı bir, işadamı denilen kimselerin sahip olduğu anlayışla yetinmelidir.”(s.7) der. Elbette sadece bu kadarla kalmaz ve ağlamaklı, gelmeyeceğini bile bile çevresinden yardım dilenerek kendisini acındırmaya çalışan rezil bir adama benzetir onları. “Baylar, rica ederim, diş ağrısı çeken şu on dokuzuncu yüzyıl aydınının iniltilerine, hastalığının ikinci, üçüncü gününde artık inlemesi, ilk günkü gibi, yalnız diş ağrısından gelen, kaba bir köylünün iniltileri olmaktan çıkıp, şimdikilerin söyleyişiyle ‘topraktan ve halk kökünden’ sıyrılıp medeniyetten, Avrupa kültüründen nasibini almış bir insanın inlemesine dönmüşken bir kulak verin. İnlemesi gitgide çirkinleşir, pis bir hırçınlığa dönerek günlerce, gecelerce devam eder. Bunun bir fayda sağlamadığını, dırlanmalarıyla kendisi kadar başkalarını da boşu boşuna rahatsız ettiğini herkesten iyi bilir; önünde yırtınıp durduğu dinleyicilerin, yani ailesinin ona zerre kadar inanmadığından, bıkkınlık içinde, bu adamın yapmacıklı, şımarık halini bırakarak ıstırabını daha sade, daha tabii bir şekilde ifade edebileceğini düşündüklerinden de haberi vardır. İşte zevk de tüm bunları ve kepazeliğini anlamasındandır.”(s.17) Yazar, büyük ihtimalle bu tür kişilere  ‘ihtilâlci’ olarak tutuklanmadan önce bulunduğu ve ‘yeraltı’ dediğimiz, fikir çatışmalarının sürdüğü çevrelerde rast gelmişti.

    Dostoyevski, ayrıca ‘medeniyeti’ idrak edememiş olan insanlara da eleştiri oklarını yöneltmekteydi. Ona göre insanların, kendi deyimiyle ‘basiretli toplum’ düzeyine ulaştıklarında dahi, yani medenî seviyeye yükseldiklerinde de bunu anlayamadıkları için şu anki durumdan daha kötü bir duruma sürüklenmekten başka çareleri yoktu. “İnsan ahmak bir yaratıktır, son derece ahmak! Daha doğrusu ahmak değil de nankördür; eşine rastlanmayacak derecede nankördür. Mesela geleceğin basiretli toplumu arasında yaşayıp giderken, adi ya da daha doğru bir değişle, yüzünden gericilik ve alaycılık akan bir gentleman, durup dururken ortaya çıkıp elini beline dayayarak hepimize, ‘Ne dersiniz baylar, şu usluluğa bir tekme savurup logaritmacıları cehennemin dibine yollasak da, gene eskisi gibi ahmakça, başımıza buyruk yaşasak, nasıl olur?’ diye bağırsa hiç şaşmam. Yine de bu bir şey değil, işin kötüsü hemen izleyici bulmasıdır: İnsanın yaradılışı böyle.”(s.27) Ayrıca medenî olmuş bir insan da Dostoyevski’nin gözünde pek iç açıcı değildi. Öncelikle vahşiliğini, ‘kan dökücü’lüğünü üzerinden atması lazımdı.“İnsan medeniyete kavuşmakla eskisinden daha fazla kan dökücü olmamışsa bile, en azından daha kötü, daha iğrenç bir kan dökücü olduğu kesindir. İnsan, eskiden hak uğruna kan döker, bunun için önüne geleni gönül rahatlığıyla temizlerdi; zamanımızdaysa, kan dökmeyi iğrenç saydığımız halde bu iğrençlikten kendimizi alamıyoruz, hem de eskisinden daha çok. Hangisinin daha kötü olduğuna kendiniz karar verin.”(s.26)

    Ayrıca son olarak, romanda beni en çok etkileyen, yine bir isyan ve eleştiriyi içerisinde barındıran bir bölüme değinmek istiyorum. Her birimizin önlerinde taş duvarlar, aşılmaz engeller, mahalle baskısı bulunur ve türlü nedenlerle hayallerimize, ideallerimize ket vurulmaya çalışılır. Bu, bazen bilinçli bir şekilde düşmanlarımız, bazen de bilinçsiz bir şekilde tüm çevremiz tarafından yapılır. İşte Dostoyevski, eserinde bu kalıplaşmış ve örümcek ağıyla kaplanmış beyinlere, sistemlere de değinmektedir.“İmkansızlık bir taş duvar mıdır yani? Nasıl bir taş duvar? Elbette tabiat kanunlarından, tabiat bilgilerinden çıkarılan sonuçların, matematiğin taş duvarı. Biri çıkıp da atalarımızın maymun olduğunu ispat ederse, ister istemez kabul etmek zorundasın. Gövdendeki tek bir yağ damlasının senin için yüz binlerce hemcinsininkinden daha değerli olması gerektiği, erdemlerin, ödevlerin, inançların ve öbür safsataların hep bu sonuca göre çözümleneceği ispat edilirse, yine olduğu gibi kabulleneceksin; itiraz edemezsin, çünkü bunlarda matematiğin iki kere iki dört kesinliği vardır. Biraz itiraz etmeyi deneyin isterseniz. ‘Aman efendim, nasıl itiraz edersiniz, bu iki kere ikinin dört ettiği gibi açıktır.’ diye çıkışırlar size, ‘Doğa size danışmaz; beğenmediğiniz, şahsi istekleriniz ona vız gelir. Tabiatı olduğu gibi, bütün sonuçlarıyla kabul etmek zorundasınız. Duvar, duvardır vs. vs.’ Hey Tanrım, ya herhangi bir sebeple bu kanunlardan ve iki kere ikinin dört etmesinden hoşlanmıyorsam, tabiat kanunlarından, iki kere ikinin dört etmesinden bana ne?”(s.14) dedikten sonra da ilerleyen bölümlerde buna çok güzel bir açıklama yapar:  
    “övülmeye değer olan, iki kere ikinin beşetmesidir!”