Beyza, Siyah Deri Beyaz Maskeler'i inceledi.
 16 May 14:14 · Kitabı okudu · 13 günde · Beğendi · 8/10 puan

Irkçılığın, ayrımcılığın eleştirisi, hikayesi, tarihi, savunusu üzerine pek çok kitap yazılmıştır ama bu kitaba görür görmez sarılmamın sebebi mevzunun ‘psikolojisi’ üzerine olması idi. İçinde ne varsa dökmüş Frantz Fanon kimi kısımlar felsefi bir bakış açısı sunarken kimi kısımlar psikiyatrik bakış açısına sahip hatta kimi kısımlar ise şiirler ile konuşup ne hissediyorsa haykırdığı oldukça bireysel duygularla dolu. Söylenen şey defalarca söylenmiş hissi uyandırsa da yazarın savunusuna hassasiyeti aşikar olduğundan hiçbir detayı atlamak istememesi hatta doğru anlaşıldığına emin olmak için tekrarlamakta beis görmemesi anlaşılabilir.

Kendi düşüncelerini konu hakkında yazmış pek çok insanı inceleyerek veya eleştirerek sunuyor (en çok alıntılarına yer verilen ve üzerinde konuşulan insanlar ise Jean Paul Satre, Aime Cesaire, Octave Mannoni). Bu da kitap süresince oluşan merakını daha fazla okuyarak gidermek isteyen insanlar için başvurulacak kaynaklara dair fikir sağlamış oluyor hem Fanon hem de karşıt bakış açısından gerek kurgu gerek kurgu dışı edebiyat alanında.

Konuyu somutlaştırmak için zenci dışlanmışlığı ile başka dışlanmışlıklar (cinsiyet, sınıf, Yahudi) arasında benzerlik kursa da temelde farklı olduklarını savunuyor kitap boyunca, diğer toplulukların ve bireylerin yaşadıklarından farklı yönleri üzerinde oldukça durulmuş. Buna rağmen okur tarafından kitlesel olduğu kadar bireysel de algılanmasına bir kısıtlama getirilemez. Okuyan herkes kendi dışlanmışlığının veya yabancılaşmasının farkına varacaktır. “Benim köklerim nerede, olmadığım birisi gibi mi davranmaya çalışıyorum, zihnimdekiler benim düşüncelerim mi yoksa başkalarının bana öğrettikleri mi...” diye uzayıp giden sorgulamalardan sonra cevap ‘yönünü Batı’ya dönmüş tek yönlü bir bakış açısına sahip olduğu ve kim olduğu konusunda emin olmadığı’ ise kişi kendisini daha önce benliğinizi aramak için bakmadığı Doğu klasikleri, Doğu felsefesi, Doğu ekonomisi, Doğu dinleri konusunda okumak üzere kitapları listesine eklerken bulabilir. Koca ülkenin Doğu-Batı arasında kalmışlığına dair olmak zorunda da değil bu sorgulamalar, Anadolu’nun herhangi bir yerinden İstanbul’a gelmiş bir genç bile kendi ülkesi içinde olmasına rağmen hissettiği duygulara dönüp bir bakacak olursa dünyası tepetaklak olmuş tüm Zenci ırkına empati kurmakta oldukça başarılı olacaktır. Ki bu kitabın bana kattığı en güzel şey bu şahsi sorgulama ve farkındalık belki.

Ferya Fertelli, Hüseyin İnan'ı inceledi.
09 May 23:12 · Beğendi · 10/10 puan

TURHAN FEYİZOĞLUHÜSEYİN İNAN
ERİKLER ÇİÇEK AÇTIĞI ZAMAN-DEDE

1949’da Sivas’ın Gürün ilçesine bağlı Bozhüyük köyünde doğmuş.İlk ve ortaokul öğrenimini Pınarbaşı’nda,liseyi Kayseri’de okumuş.1966’da ÖDTÜ İdari Bilimler Bölümünü kazanmış.
Zaten içinde olan hak adalet kavramlarıyla dolu başlayan eğitim hayatı,okuldaki fikir kulübüne üye olması ve kendi düşüncesinde olan arkadaşlarıyla birlikte hayattaki ideallerine kafa yormalarıyla bundan sonraki hayat çizgisini belirlemiş ve bu yolda ilerlemişler.Çünkü kitap her ne kadar HÜSEYİN İNAN’ın hayat hikayesini anlatıyor gibi görünsede 68’liler olarak bildiğimiz Hüseyin’ler,Deniz’ler,Yusuf’lar,Sinan’lar,Mahir’ler ve daha nicelerini muhteşem yalın bir dille anlatmış yazar Turhan Feyizoğlu.

Sıralamalarda Vietnam kasabı olarak bilinen Kemer’in Türkiye’ye büyükelçi olarak atanması,Bu gençlerin havaalanından göndermek çabaları.ÖDTÜ rektörü Kurdaş’ın bütün bunlara rağmen Komer’i üniversitede ağırlamasıyla başlıyor.Komerin arabasının yakılması,İstanbul’da Amerikan askerlerinin 6.Filo gemisiyle konumlanması ve Deniz’lerin 6.Filo Defol eylemleri.

Devrimci gençliğin o dönemde okul ve dışarda yaşamış oldukları tüm ayrıntıları kitapta bulmak mümkün.Hüseyin İnan adında tüm devrimci gençliğin adları anılıyor tarih tarih,gün gün.Bu uğurda kaybedilenler ve mücadeleye devam edenler.

“KAHROLSUN EMPERYALİZM,YAŞASIN TAM BAĞIMSIZ TÜRKİYE HALKLARI”

Diyen vatan hainliğiyle devleti yıkmakla suçlanan bu gençler gerçektende vatan haini miydi?Bu gibi soruların cevabını çok güzel vermiş kitap.

Yaşları 23 ve 25 arasında,Türkiye’nin en zeki insanlarının binbir zorlukla girdikleri okullarda,eğer şimdi yaşıyor olsalardı,yüksek makamlarda,cepleri çok şişkin,malvarlıkları hayli yüksek,olarak yaşamak varken,köylü,işçi,emekçi,zanaatkarın derdine niçin düştüler acaba?Üstelik orantısız güç ve imkanlarla.
“ölen bedenlerimiz olacak,fikirlerimiz sonsuza kadar taşacak” şiarını edinmiş,bizim kararımız çoktan verilmiş bizi asacaklar diyecek kadar korkusuz,ölüme giderken bile Hüseyin avukatlarından Toprak Reformunu isteyecek kadar vatan haini.Yakalandığında valinin ne yapacaksınız sorusuna:

“Biz bağımsız Türkiye ideali için mücadele ediyoruz.Bunu sağlayıp başta Amerikan emperyalizmi olmak üzere,ülkemizi sömürenleri kovduktan sonra,Sosyalist Türkiye’yi kuracağız.Babam da sömürücü v dağıtıma önce babamın malvarlığından başlayacağım.”

Diyecek kadar vatanhaini.

Kitapta mahkemeye sundukları ekler bölümünde anlatılanlar,bu inanılmaz deha ve bilincin,Önce Osmanlı’dan başlayarak,sonra tüm dünyadaki ekonomik,siyasi bir çok alanda ülkelerin tarihlerini,Amerikanın ülkemiz ve dünya ülkeleri üzerinde kurdukları sömürü politikalarını ve daha sonra idam edilecekleri tarihi kadar yansımalarını Okurken,hayranlığım binlerce kat arttı.Günümüz modasıyla kopyala yapıştır mantığıyla değil,pozitif bilim ışıgında değerlendirmeler okudum.

Ölüme gülümseyerek gitmeleri,idam sehpasına yürüyüşleri ve son dakikaya kadar onurlu dik duruşları okumuş olduğum her iki kitaptadır Onur’un resme dökülmüş haliydi.O gençleri yetiştiren annelerin ellerinden öperim.

Hüseyin İnan’ın son sözleri:”Ben şahsi hiçbir çıkar gözetmeden halkımın mutluluğu ve bağımsızlığı için savaştım.Bu bayrağı bu ana kadar Şeref’le taşıdım.Bundan sonra bu bayrağı Türk halkına emanet ediyorum.Yaşasın işçiler,köylüler ve yaşasın devrimciler.Kahrolsun faşizm.”

OKUNMUŞ KÜTÜPHANE, Semerkant'ı inceledi.
09 May 13:43 · Kitabı okudu · 7 günde · Beğendi · 9/10 puan

Pers ve Türk medeniyetleri uzun yıllardır tarih sahnesinde. İçlerinde birçok dili, dini ve kültürü barındırmışlar hep. Semerkant romanını yazarı Amin Maalouf işte bu medeniyetlerin beşiği Ortadoğu'dan, Lübnan'dan çıkmış bir yazar.
http://www.okunmuskutuphane.blogspot.com
Semerkant kitabı dört bölüm. Fakat ben kitabı iki bölüme ayırdım. Birisi bin yıl önceki İran ve o zamanki aşk hikayesi, ötekisi bin yıl sonraki İran ve o zamanki aşk hikayesi. Aşklardan bir tanesi Ömer Hayyam ile Cihan'ın diğeri Ömer ile Şirin'in aşkı. Tarihi bir roman olan bu kitap yoğun şekilde İran'ı işlemekte. Kitap Benjamin Ömer Lessage isimli kahramanımızın anlatımı ile başlıyor. Ömer, adaşı olan Ömer Hayyam'ın meşhur Rubailerini Titanic kazasında kaybediyor. Bu kısa bölümden sonra Ömer Hayyam'ın hayatını Rubailer eşliğinde okuyorsunuz. Bazı yorumlarda veya incelemelerde her ne kadar kitabın Rubailerin yazılış hikayesini anlattığı yazılmışsa da bu tespit yanlış kanımca. Kitap İran'ı birçok yönü ile özellikle siyaseti ve dış politikası ile ele alıyor. Bin yıl önceki İran'ı Ömer Hayyam özelinde bin yıl sonraki İran'ı ise Benjamin Ömer özelinde işlemiş. Aşk hikayeleri aralara serpiştirilmiş ve güzel de olmuş. Aşk mevzu ise anlatım çok yoğun. Aynı şey diğer konularda da geçerli.
Kitabın tek kahramanı Ömer Hayyam değil elbette. Tarihi bir roman ve tarihi kişilikleri işlemiş haliyle. Nizamülmülk ve Hasan Sabbah. Bu iki şahsiyet kendi başlarına birer tarih zaten. Nizamülmülkün başarılı siyaseti ile Hasan Sabbah'ın kendisine mürit bulma yöntemleri ve savaşma yöntemi hala konuşulur günümüzde. Birisi tarihin ipek yüzü diğeri ise köpek yüzü gibidir.
Şimdi gelelim eleştirel kısımlara. Kitabın anlatımına akıcılığına diyecek bir şey bulamıyorum. Dört bölümden oluşan kitabın ilk iki bölümünde hiçbir sayfa olmadı ki parmaklarım diğer sayfaya geçmekte acele etmesin. O kadar akıcı ve konular o kadar ilgi çekici. Fakat son iki bölüm için aynı şeyi söyleyemem. Son iki bölümde bin yıl sonraki İran tarihine geçiş yaptığınız için ister istemez bin yıl önceki dünya tarihinden çıkmanın verdiği etkiyle de okuma hızınız biraz yavaşlıyor. Ama bu okunamayacağı anlamına gelmiyor. İlk iki bölüme göre iki gömlek daha yavaşlıyor akıcılık.
Şimdi gelelim tarihi olayların gerçeklik kısmına. Ömer Hayyam'ın Rubailer'i... Dünyada orjinal halinden sonra üzerine birçok eklemeler yapılmış. Sadece internet araştırmasına dayandırarak söylüyorum Ömer Hayyam hayatta iken bile ona ait olmayan mısralar ona maledilmiş. Burada şöyle bir sıkıntı ortaya çıkıyor. Ömer Hayyam'a ait olduğu net olarak bilinmeyen ve dini yönden sakıncalı olan Rubailer. Bu Rubailer bence kitaptaki Ömer Hayyam'ın karakterinin oluşturulmasında temel alınmış ki bu Ömer Hayyam şarapçı, aşkı Cihan ile gayri meşru ilişkilerde bulunan biri gibi anlatılmış. Örneğin;
"Var mı dünyada günah işlemeyen, söyle;
Yaşanır mı hiç günah işlemeden, söyle;
Bana kötü deyip kötülük edeceksen,
Yüce Tanrı, ne farkın kalır benden, söyle."

Bu dizeler kanımca dini açıdan sıkıntılı. Fakat bu dizeler acaba gerçekten Ömer Hayyam'a mı ait? Madalyonun öteki yüzüne yani dini yönden pek sıkıntılı olmayan Rubailer'e(daha doğrusu yukarıdaki gibi dizeleri reddeden görüşe) bakıldığında iki farklı Ömer Hayyam ortaya çıkıyor. Hangisi gerçektir bunu ancak öbür tarafta öğrenebiliriz. Fakat her iki görüşün birleştiği tek bir ortak nokta var. O da Ömer Hayyam'ın bir bilim ve fikir adamı olduğu, Matematik, felsefe ve gökbilimi alanlarında ciddi çalışmış bir insanmış Ömer Hayyam.
Yazarın şahsi görüşünden midir yoksa tarihi yanlış kaynaklardan okumasından mıdır bilemem ama kitapta Selçuklu hükümdarlarına bir önyargı var gibi. Bu dediğimin ayrıntısına girmiyorum ama okursanız kitabı Selçuklu hükümdarları ile ilgili bazı şeyler direk dikkatinizi çekecektir. Bu arada yazara biraz kızgınım. Ömer ile Şirin aşkının sonunu eksik bırakmış. Göreniniz olursa bir zahmet iletin kızgınlığımı.
Kitap belki de tarihi yanlış ele almış olsa da yine de kesinlikle okumanızı istediğim bir kitap olmuştur. İyi okumalar.
http://www.okunmuskutuphane.blogspot.com

3 Mayıs Türkçüler günü kutlu olsun
Türk Töresinin bir şartı da yüksek vazife duygusudur. Vazifeyi her ne pahasına olursa olsun yapmaktır. Diğer bir şart, toplum uğrunda her çeşit fedakarlığı yapmaktır. Millete hizmet yolunda şahsi menfaatlerden, şahsi zevklerden feragattir. Vazgeçmektir. Kişiler kendilerini millet için feda ederler. Türk Milleti'nin büyüklüğü böyle yükselecektir. Onu sizler yaşatacak, sizler yükselteceksiniz. Türk Töresinin en önemli bir gereği de sır saklamaktır. Sır saklamak.

Fikir, İman, Ülkü aşkı. İnsanları güçlü yapan bunlardır.

Ece bulut, Bu Ülke'yi inceledi.
01 May 18:48 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Hellöw! İkinci uzuun yorumum ama bundan başka uzun yorum olur mu bilmiyorum o yüzden üşenmeyin okuyun lütfen :D
Cemil Meriç; fikirlerin ve kitapların adamıdır. Her fikre saygı duyan ve cahillikten, batılaşmadan kaçınmak için kitaplara sığınmış, ağır ve sivri bir dille bu ülkeyi, tek ırk, tek beden içerisine koymuş ve Bu Ülke ‘yi yazmıştır. Bu Ülke, Cemil Meriç ‘in deneme türündeki bir kitabıdır.
Cemi Meriç, denemelerinde bir çok şeyi eleştriyor. Bunlardan biri de dönemindeki sözde aydınlar. Aydınların geçmişten korkmamaları gerektiğini, hatta geçmişden feyzalmaları gerektiğinin üzerinde duruyor. Bir aydının ana dilini çok iyi bilmesi gerektiğini söylüyor.
Kitap, Mahmut Ali Meriç ‘in(Cemil Meriç ‘in kitaplarını yayına hazırlayan aynı zamanda da oğlu olan) Cemil Meriç için yazdığı ‘Entelektüel Biyografi’ ile başlıyor. Ardından Cemil Meriç’ in, kendi yazdığı otobiyografisi ile karşılaşıyoruz. Sonrasında ise Cemil Meriç ‘in denemeleri ve aforizmaları geliyor.
İlk kısımda Cemil Meriç ‘in sağ-sol ve siyasi bakış açısını okuyoruz. Her iki taraftanda olmayan, ama her iki tarafıda destekleyen, özgür fikir-düşünce adamıydı Cemil Meriç. Bu konuların şahsi görüş olduğunu ve her düşüncenin saygıya ihtiyaç duyduğunu anlatıyor. İkinci kısım daha çok batılaşma, edebiyat, tarih ve din arasında gidip geliyor. Üçüncü kısım batı ve dinin çelişkisini, aslında bu ülkenin tek din, tek ırk olduğunu ve aslında islamiyetin herkesi tek insan olarak birleştireceğini , hepimizin kardeş olduğunu anlatıyor. Dört, beş ve altıncı kısımlar edebiyatla ilgili deneme, biyogrofi ve aforizmalardan oluşuyor.
Kitap kesinlikle bitmeyen bir kitap. Zaten öyle bir anda başlanıp, okunamazda. Deneme olmasının da etkisi olmasına rağmen tekrar tekrar okunup sonunun gelmemesi , daha doğrusu gelememesi asıl nedeni. Kitabın son sayfasını görmeniz bu kitabı bitirmeniz için asla yeterli olmayacak. Bu Ülke, Cemil Meriç ‘in sivri dili ve yer yer pek de yumuşak olmayan üslubu ile okunması zor, kimisine ağır gelebilecek, gerekirse bir cümleyi tam özümsemek için elli kere okunacak bir kitap. Eski Türkçe ‘den de bir çok kelime var ayrıca. Cemil Meriç ‘in bazı düşüncelerinin çelişmesi de anlamayı zorlaştırıyor.
Cemil Meriç, kitapların, okumanın önemini bir çok kez vurguluyor. Cemil Meriç okumaktan, araştırmaktan asla vazgeçmiyor. Otuz sekiz yaşında gözlerini kaybetmesine rağmen araştırmaktan asla vazgeçmediğini biyografisinde okuyoruz. Kitapların adamı Cemil Meriç. Hatta otobiyografisinde de ‘’Kitap bir limandı benim için.Ktaplarda yaşadım. Ve kitaptaki insanları sokaktakilerden daha çok sevdim.’’ diyerek kitabın kendisindeki yerini anlatıyor. Her kitapta kendimizi okuduğumuzu düşünüyor.
Cemil Meriç, Bu Ülke ‘nin ihtiyaç duyduğu kişilerden biri. Cemil Meriç, kitapların ve düşüncelerin adamı.
Deneme türü olduğu için hoşuma gidip gitmediğini tam olarak söyleyemem. Fakat kitap okumayı severler olarak çoğu deneme bize hitap ediyordu. Bir çok yerin altını çizdim. Tabii hala kararsızım...
4/5

KİTAP ECESİ - Eylül kokan kadın, bir alıntı ekledi.
04 Nis 22:03 · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

XXVIII
Bu adamların hepsi büyük bir tezat ve ikilik içinde çırpınıyorlar. Hiç biri sırtında taşıdığı ve muhafazaya mecbur olduğu mevki veya paye ile ahenk halinde yaşamıyor. Kafaları, zekâ itibariyle olsun, yarım yamalak bilgileri itibariyle olsun, merhamete muhtaç bir halde. Şahsiyetleri kırpıntı bohçası gibi. Her şeyleri iğreti, her vasıfları, her kanaatleri iğreti…

Basit bir insan, meselâ hiç okuması yazması olmayan bir köylü, bir amele, lalettayin bir adam bunlardan çok daha mükemmel bir bütündür. Çünkü o adam, meselâ Hasan Ağa, Hasan Ağa olarak düşünür, böyle yaşar. Hükümleri hayatın verdiği bir takım tecrübelerin neticesidir ve kendine göredir.

Konuşurken karşısında Hasan Ağa'dan başka kimse yoktur. Fakat bu efendilerin hiç biri kendisi değildir. Fikir diye ortaya attıkları her şey, kafalarına rastgele doldurdukları hazmedilmemiş, acaip, birbirine zıt bilgilerin tahrip edilmiş şekillerinden ibarettir.

Meselâ Mehmet Bey'le asla Mehmet Bey olarak konuşmaya imkân bulamazsın. Siyasetten bahsedecek olsan karşında şu Fransız gazetesinin veya bu diktatörün nutkunu bulursun… Müzik lâfı açsan bilmem hangi gâvurun kitabı veya hangi adamın makalesiyle karşılaşırsın… Beğendiği yemeği söylerken bile Mehmet Bey değildir. Mühim adamların nasıl yemekleri beğenmesi lâzım geldiğini düşünmeden bir şey diyemez. Çok kere iki lâfı birbirini tutmamak mecburiyretindedir. Çünkü edebiyat hakkında duyup veya okuyup benimsedikleri şu müellifin fikirleri ise, tesadüfen, müzik hakkındaki bilgileri de, dünya görüşü ve sanat anlayışı itibariyle ona taban tabana zıt bir başka muharrirden edinmedir.

Bu belkemiksiz malûmat ve kanaatler mütemadiyen kopar, birbirinden ayrılır, sahibiyle münasebetlerini mütemadiyen değiştirir. Çünkü hiç birinde fikirler ve bilgiler şahsiyet haline gelmemiştir. Hiç biri ukalâlık etmek için malzeme toplamaktan başka bir şey düşünmemiştir. Hiç biri insanı insan yapan şeyin şahsiyet olduğunu, bütün ilimlerin, bütün tecrübelerin yalnız bunu temine yaradığını anlamamıştır.

Onun için bu nevi insanlardan bahsedilirken boyuna birbirine uymaz sözler duyarız. Biri aptaldır derken öteki akıllı, biri ahlâksız derken diğeri haluk der. Şu tarafı iyi ama bu tarafı çürük diye hükümler verilir.

Bir insanın, bilgisi, düşünceleri, mantığı, ahlâkı, hulâsa her şeyiyle bir bütün olduğunu henüz anlayan yok. Bu muhtelif taraflar bir insanda ne kadar ayrı çehre gösterirse göstersin, bir noktada birleşir ve bir ahenk vücuda getirirler. O nokta da şahsiyet dediğimiz şeydir. İşte bunun için ben bu yarım, bu iğreti, bu zavallı ve gülünç adamlarla ahbaplık etmekten sıkılıyorum.

Bir garson, bir kayıkçı şahsî fikirleri olmak, gördüğü ve öğrendiği şeyleri kendine mâl etmek bakımından bizim bu münevverlerin hepsinden üstün ve kıymetlidir. Konuşurken birçok şeyler öğrenirim ve karşımda bir insan görürüm, hazin ve geveze bir kukla değil… Siz onları uzaktan bir şey zannetiniz, fakat yavaş yavaş ne mal olduklarını gördünüz… Hiç hayret etmeyin… Hatta onların küstah ve mütecaviz hallerini bile mazur görün… Çünkü alelâde bir insan bile olmadıkları halde kendilerine bir de münevver insan payesi verilince ve hayattaki mevki ve itibarlarını kaybetmemek için bu sıfatı akla hayale gelmeyecek hokkabazlıklarla muhafazaya mecbur kalınca, pek tabii olarak dalavereci olacaklar, ahlâksızlaşacaklar ve mütemadiyen birbirlerinin kıymetsizliklerini ortaya vurarak kıymetsizliğin esas olduğu kanaatini uyandıracaklar…

Bereket versin herkes böyle değil… Daha sarp yollardan yürüyen fakat buna mukabil insan denecek bir insan olmak isteyenler de var… Belki pek az… Ama var… Unutmayın ki, dünyada en korkunç şey, ümidini kaybetmektir. Bu söylediğim gibilerin az ve henüz kendilerini tam göstermemiş olması, günün birinde iyinin, doğrunun ve kıymetlinin hakim olacağından ümidi kesmeyi icap ettiremez… Bugün şurada burada teker teker yaşayan ve çalışanlar yarın birleşince bir kuvvet olacaklar ve en kuvvetli silâhı; haklı olmak silâhını ellerinde tutacaklardır.

İçimizdeki Şeytan, Sabahattin Aliİçimizdeki Şeytan, Sabahattin Ali

Kur'an-ı Kerim'i Herkesin Anlayabilmesi Meselesi (Ehli Olduğun İşle İlgilen) :
Son zamanlarda bazı insanlar Kur'an-ı Kerim'in bizIer tarafından anlaşılamayacağını, Kur'an'la ilgili meseleleri büyüklerimize sormamız gerekliğini, hatta tefsircilerin dahi bunu anlamadığını, tefsirlerin yakılması gerektiğini, meallerin hiç okunamayacağını söylüyorlar, ne dersiniz?

Allah ve Resulü doğru söylüyor, onların dediğinin aksini söyleyen yalan söylüyor, deriz ve Allah'ın yardımı ile meseleyi şöyle açıklarız:
1.Öncelikle böyle söyleyen ve bunu savunan insanların hepsinde art niyet aramamak gerekir. Bir kısmı Kur'an'ın yanlış anlaşılacağı endişesinden, bir kısmı meseleyi bilmediğinden, bir kısmı da İslam'ın anlaşılacağı endişesinden bu hataya düşmektedirler. Son ikisini bir grup sayarsak bir büyüğümüzün şu beyanlarıyla aynı şeyi söylemiş oluruz:
"Kur'anı Hakîmin esrarı bilinmiyor, müfessirler hakikatini anlamamışlar diye açıklanan fikrin iki yüzü vardır ve onu söyleyenler iki taifedirler:
1.Birincisi hak ve tedkik ehlidir, derler ki; Kur'an bitmez ve tükenmez bir hazinedir. Binaenaleyh, anlaşıldığı nasıl iddia edilebilir. Bundan maksadın ne olduğunu ileride âçıklayacağız.
İkinci taife ya akılsız bir dosttur, kaş yapayım derken göz çıkarıyor veya şeytan akıllı bir düşmandır ki, İslamî, hükümlere ve imanî hakikatlere karşı gelmek istiyor.
2.Meselenin özüne geçmezden önce ikinci olarak şu noktanında iyi bilinmesi gerekir ki, işin esası kavranabilsin:
Tarih boyunca ifratlar tefritleri, tefritler ifratları ya da ifratlar başka ifratları doğura gelmişlerdir. Eğer herhangi bir fikrin iki ucu isabetle tespit edilebilirse, orta noktasının Islam olduğuna hükmedilebilir. Buna göre rahatlıkla denilebilir ki, tarihte ya da günümüzde bir takım insanlar Kur'anı Kerim'i adeta bir beşer kelamı derecesine indirmiş ve "Anlaşılmayacak nesi var? Işte şu, şu ayetlerin bütün demek istedikleri şundan ibarettir..." gibi bir ifrat göstermişlerdir. Oysa Allah'ın sonsuzlugu gibi O'nun kelamının manaları da sonsuzdur. Her geçen gün o manaları bizlere sürekli açıklayacağını yine kendisi haber vermektedir. (Bk.Fussilet (41 ) 53; Kıyame (75) 19) İlimler geliştikçe Kur'anın manaları da sürekli açılacak, ama hiç bitmeyecektir. İşte bu ifratı gösterenler bunu kavrayamamış ve bir tefritin doğmasına zemin hazırlamışlardır. Bunun doğru olamaıyacağını ve insanı tehlikeli noktalara götürdüğünü gören tefritçiler de bu tehlikeli noktadan öyle bir kaçıs kaçmışlarlar ki, saatin rakkası gibi orta yerde duramamış ve orta noktaya aynı uzaklıktaki öbür uca kadar gitmişlerdir. Kelamıyla da kâmil ve mükemmel olan Allah'ın, yani O'nun sözlerinin, nakış olan insan tarafından hiç anlaşılamayacağını söyleyerek İslâmi anlamsız ve anlaşılmaz göstermişlerdir. Tefsircilerin dahi anlamadığı Kur'anı "büyüklerimiz" denen zatlar nasıl anlayacaklardır? Ya da müfessirler de büyüklerimiz değiller midir? Biz gönderilen gazete küpürlerinde bir meslektaşımız meseleyi böyle vaz'ediyor ve Türkçe bir tercümeden alınan ayet mealini, "Gazali'den naklen, Allah Kur'anı Kerîm'de buyuruyor ki" gibi bir ifade garabetiyle veriyor. Ne gariptir ki, aynı yazıda verilen fikri delillendirmek için yine Türkçe bir tercümeden alınan pek çok ayet meali zikrediliyor. İfrat ve tefrit rakkası haline sokulan meselenin orta noktasını bulmaya çalışacağız.
3.Bizlerin Kur'anı Kerimi anlayamayacağımız iddiasını bizzat Kur'anı Kerim reddetmektedir: "Kur'anı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalplerin üzerinde kilitleri mi var?" (Muhammed (47) 24) Bu hitap sadece alimlere ve "büyüklerimize" yönlendirilmemiştir. Herkesedir, hatta müşriklere ve kâfirleredir. Akıl ve zekâ ayrı ayrı şeyler kabul edilirse "çoğu akılsız" (Hucurat (49) 4) olan müşrik ve kâfirler Kur'an'a çağrılır ve onu düşünüp anlayamayacağı nasıl, söylenebilir?
"Andolsun biz Kur'anı zikir (öğüt, düşünme ve hatırlama) için çok kolay kıldık. Hiç düşünen yok mudur?" (Kamer (54) 17, 22, 32, 40.) ayeti kerimesi, her halde bir hikmetten ötürü Kur'anda dört defa tekrar edilir. Usulu fıkıh okumuş olanlar bunun da umuma hitap ettiğini anlayacaklardır.
"Bak onlara âyetleri nasıl apaçık açıklıyoruz, sonra da nasıl çevriliyorlar." (Mâide (5), 75) Allah'ın ayetlerini apaçık kıldığı konusunda Kur'an-ı Kerim'de otuzdan fazla ayet-i kerime vardır. (Bk. M.Fuad Abdülbaki, el-Mu'cemul-Mufehres 141-147. )
4.Kur'anın en büyük muallimi ve tatbikatçisi olan Resulullah Efendimiz de hem sözleriyle, hem fiili ile Kur'an'dan (teb'îz için olan -dan ekine dikkat buyurulsun) herkesin anlaya bileceğini beyan buyurmuştur. Veda Hutbesinde öyle ya da böyle, her mü'mine şu duyuruyu yapmışlardır:
"Size iki şey bırakıyorum. Onlara tutunduğunuz sürece sapmayacaksınız: Allah'ın Kitabı ve O'nun Resulünün sünneti." (İbnü'l-esîr, Câmiu'1-Usûl, I/186-Muvatta'dan)
"İleride kapkaranlık geceler gibi fitneler zuhur edecektir. (Ravi diyor ki) Dedim ki: Ey Allah'ın Resulü, onlardan kurtuluşun yolu nedir? Buyurdular ki: Allahu Teala'nın Kitabına sarılmakdır..." (Darimî, Fedâilûl-Kur'an,1; Tirmizi, Sevâbul-Kur'an l4)
Allah Resulünün elçileri gittikleri yerlerde muhatap oldukları her türlü insana İslamı Kur'an ile anlattılar. Mesela Habeşistana hicret eden Cafer b.Ebi Talib, oradakilerin "İslam Nedir?" sorusunu Meryem Suresinin ilk ayetlerini okuyarak cevapladı. Müslüman olacaklar ilk önce hep Kur'anla tanıştırıldı. Ebu Zer, Kur'anı dinleyerek müslüman oldu, Tufeyl ed-Devsî, Kur'anla tanışarak doğruyu buldu, Ömer'in kini ve buğzları Kur'anla eridi... Hatta anlayışsız, hoyrat ve ilkel insanlar olan bedeviler (arabîler) dahi Kur'anla muhatap kılınıyorlardı. Oysa Kur'anı Kerimde onlar için şöyle buyuruluyordu: "Bedeviler (çöl arapları) küfür ve münafıklıkta daha katı, Allah'ın Resûlüne indirdiklerinin sınırını tanımamaya daha müsaittirler...." (Tevbe (9) 97) Allah'ın böyle vasıflandırdığı insanlar Kur'anı Kerimden anlayabiliyor ve onunla yumuşuyorlarsa, diğer bütün insanlar evveliyetle anlar ve etkilenebilirler.
5.Kur'an, bazı insanların kendisini anlamayacağını söylemediği, Resûlullah'tan bu yönde bir şey sadır olmadığı gibi, sahabe, tabiin, müctehit imamlarımız ve müfessirler de böyle bir şey söylememişlerdir. Onların söylemediği bir şeyi söylemek, eğer onlara muhalif değilse, bir ictihattır ve ancak ehlinden kabul ediIir, hele içtihat yapılamaz diyenlerin buna hiç hakkı yoktur. Onlara muhalif ise ki konumuz öyledir, hiç dinlemez ve nazar-ı itibara alınmaz. "Eskiden yok idi iş bu rivayet yeni çıktı". Binaenaleyh, böyle bir fikir akımı Kur'ana karşı gaflet ya da ihanet anlamı taşıyan tehlikeli bir akımdır. Bu konuda haram ve mahzurlu olan şey "Kur'anı kendi re'yine göre tefsir etmek" ve "Kur'an hakkında mirâ, mesnetsiz tartışma" yapmaktır ki, onun sınırlarını da açıklamaya çalışacağız. Binaenaleyh, eşya ve hadislere müslümanca bakış Kur'anla sağlanır, İslâmı şumüllü bir kavrayıs, Kur'anla elde edilebilir.
6.Kur'an, Ezelî, Ebedî hakîm olan Allah'ın kelâmı olması itibariyle o derecede eksiksiz ve o derece hakimânedir. Kendi beyanı ile "apaçık, çok kolay" olması ile birlikte, kolaylığı "sehli mümteni" türünden bir kolaylıktır ve kelimelerin seçimi ve dizilişi, hatta harflerinin dizilişi ile, matematikteki ihtimal hesapları andırır tarzda namütenahi ve sonsuz manalara işaret eder. Her harfin, her kelimenin ve her ayetin yeri itibariyle baktığı o kadar çok yön, gözettiği o kadar çok itibar olur ki, bunların bütününü beşer aklının kavraması mümkün değildir. Ancak Kur'anın bu özelliği, insanların o yönlerden birini ya da bir kaçını kavramalarına mani de değildir. Usulüne uygun olarak anlaşılan manalar doğrudur, Kur'andandır. Yanlış olan, bu ayetin manası bundan ibarettir, diye düşünmek ve söylemektir. "Kur'anı Hakim her asırdaki beşer tabakalarının her birine, sanki sırf o tabakaya bakıyor gibi hitap eder... Esas hedefi marifetullah olan Kur'anın her cinse, her guruba uygun bir ders vermesi lâzımdır. Oysa ders birdir. Öyle ise aynı derste tabakaların bulunması gerekir. Derecelere göre her biri Kur'anın perdelerinden bir perdeden ders payını alır.
Mesala: İhlâs Sûresi'ni düşünelim. Pek çok tabaka olan avamın bundan anlayabileceği şey, Cenab-ı Hak'kın; baba, oğul, akran ve zevceden münezzeh olduğudur. Daha orta bir seviye bundan, İsa (a.s)'ın, meleklerin ve doğan varlıkların ilâh olamayacaklarını da anlar... Daha ileri bir seviye ise bundan Allah'ın varlıklara karşı doğma ve doğurmayı akla getirecek bütün ilişkilerden beri bulunduğunu, ortak ve yardımcıdan uzak olduğunu çıkarır... Daha yüksek bir seviye bu süreden Cenab-ı Hak'kın, ezelî, ebedî, evvel ve âhir olduğunu, hiç bir yönden ne zatının, ne sıfatlarının, ne de fiillerinin benzeri, dengi, misli, misali olmadığını anlar...(Bedüizzaman, Sözler (Sözler Y. l987) 383 (Özetleyerek) İnsanların ilimde ve marifetullahda dereceleri yükseldikçe Kur'andan anladıkları manalar da artar.
"İkinci bir misal: "Muhammed sizin erkeklerinizden birinin Babası değildir." (Ahzâb (33) 40) ayeti kerimesi ile ilgili olarak ilk seviyedeki insanlar bundan; Resulullah'ın, ona peygamberliği yönünden "çocuğum" dediğini, binaenaleyh, Zeyd'in kendine denk görmediği için boşadığı zevcesini Allah'ın emriyle almakla çocuğunun karısını almış olmayacağını anlarlar... İkinci seviyedeki insanlar, bundan; Bir büyük amir raiyyesine bir baba şefkati ile bakar. Bu amir bir de bir zahir ve batın nihanî lider olursa o zaman babadan yüz defa daha şefkatli olur. Böylece a raiyyenin ana-baba olarak bakması O'nu koca olarak görmelerine, kadınlara da onun kızı olarak bakmaları, zevce olarak bakmalarına kolayca dönüşemediğinden, Kur'an der ki; Peygamber (a.s) siz ilahi rahmetin tecellesi olarak, peygamberlik adına baba şefkati gösterir ama şahsı itibariyle babanız değildir ki, sizden olan kadınlara zevce olması münasip düşmesin... diye bir mana çıkarırlar. Üçüncü seviyedeki insanlar ise şunu anlayabilirler: Peygambere intisap edip, onun kemâlatına dayanarak, onun pederane şefkâtine güvenle kusur ve hata yapmamalıyız... Hatta bir kısım insanlar bundan peygamberimizin (ricâl) denecek yaşta erkek çocuğunun kalmayacağını ve neslinin bir hikmet binaen kızından devam edeceğini de çıkarabilirler..." (agk. (özetleyerek)
Bunu şöyle bir misâlle de açıklayabiliriz: Deniz suyu almak isteyen insanlar düşünelim. Bunlardan denize kadar ulaşabilen her biri beraberindeki kabın hacmi kadar su alabilecektir. Fincanı olan fincan kadar, kazanı olan kazan kadar, tankeri olan da tanker kadar su alacaktır ve bütün bu suları aynı özelliği taşıyacaktır. Fark sadece miktârlarındadır. Ama kimse, kabı küçük olana, senin aldığın su deniz suyu değildir diyemez.
7."Arapçaya dair ilimlerin kaidelerine uygun, belağatın prensiplerin ve usul ilmine muvafik ve mutabık olmak şartıyla" Arapça bilen herkes Kur'an'dan ilmi seviyesine göre bir şeyler anlar. Ancak, daha önce de ifade ettiğimiz gibi, Kur'an bu anlaşılanlardan ibarettir denemez. "Malûmdur ki, Kur'anı Azimuşşan yalnız bir asra değil, bütün asırlara nazil olmuştur. Hem bir tabaka insanlara mahsus değil, beşerin bütün tabaka ve sınıflarına şamildir..." (Bediûzaman, İşarâtül-icâz 39) Bu yüzden "Zeki, gabî, takî, şakî, zâhid, gayrı zahid bütün insan tabakaları bu ilahi hitaba muhataptır ve Rahmaniyyet eczanesinden ilaç almaya hakları vardır..." Binaenaleyh, Kur'anı Kerimden anlaşılan "manalar Arapça kaidelere, nahiv esaslarına ve dinin bilinen usûlüne muhalif olmamak şartıyla o manalar o kelâmdan bizzat muraddır, maksuttur..." (age. 7)
8.Meâllere gelince: "Kur'anın Arapça olduğunu bildiren ayeti kerimeler buna "Ta ki, akledesiniz, iyi anlayasınız" diye sebep gösterirler. Demek ki, İlahî maksat Kur'anın anlaşılmasıdır. Bu da Arapça bilmeyenlere kendi dilleriyle mümkün olduğunca anlatmakla, yani onu diğer dillere çevirmekle olur. Ancak bu meâl ve tercümelerin Kur'an olması mümkün değildir ve "Türkçe Kur'an" "Farsça Kur'an" gibi ifadeler onun "Arapça" oluşunu inkâr anlamı taşır" (Gazali, İhyâ I/285-86 (özetleyerek) (Mısır 1936); (Mısır, Daru Nehru'n-Nil I/25l ); (Türkçe terc. Bedir I/804)) Ancak mealler ayetin sonsuz manalarından sadece birini verebileceği için sağlam bir mealden okuyanlar, sadece meali yapanın yakaladığı bir manaya muttali olabileceklerdir. Oysa ayette kelimelerin dizimi, seçimi, karakteri, etimolojisi ve semantiğine bağlı olarak belki sonsuz ihtimaller vardır. "Ta ki muhtelif anlayış ve istidatlar zevklerine göre hisselerini alabilsinler." Müfessirlerin farklı anlayış ve tespitleri de buradan kaynaklanır. Her şeye rağmen Arapça bilmeyenler için meal de bir kolaylaştırıcıdır, faydadan hali değildir. Aslını anlayamıyanlar sağlam bir mealden bu yolla istifade etmeli ve aslını da öğrenmeye çalışmalıdırlar. Meallerin de Kur'an olmadığını bilmelidirler.
9.Bu konuda Gazalî'nin tespitleri bize ışık tutabilir:
"Kur'an'ın anlaşılmasını engelleyen hususlar dörttür: 1-Harfleri mahreçlerinden çıkarma kanununa lûzumundan fazla önem vermek ve tüm gayreti bu yönde harcamak... 2-Herhangi bir mezhebi (görüşü) taklid yoluyla benimsemek ve taklit ettiği konuda katı olmak... Bu adam öyle birisidir ki, inandıgi görüş ile bağlı kalır ve başka türlü de olabileceği aklına bile gelmez... Eğer Kur'an okurken bir ışık parıldar ve Kur'anın manalarından bir mana, bildiğinin aksine ona zahir olursa şeytan onu hemen taklide zorlar ve "sen nasıl olur da bunu böyle anlarsın, oysa babaların, (büyüklerin) bunun aksi kanaattedirler" diye onu aldatmaya çalışır... 3-Günahlarda israr etmek, kibirle muttasıf bulunmak, dünya konusunda hevasına uymak... 4-Kelime anlamı ile bir tefsir okumuş olup, Kur'an kelimelerinin İbn Abbas, Mücahid ve başkalarından nakledilen anlamlarının dışında bir manalarının olmadığına itikad etmek. Onlardan nakledilenlerin dışındakilerin "Kur'anı kendi görüşüne göre tefsir etmek" bunu yapanların ise Cehennemde yerlerini hazırlamaları istenenlerden olduğunu sanmak. İşte bu da Kur'anın anlaşılması önündeki büyük perdelerdendir. Oysa "Kur'anı kendi görüşüne göre tefsir etmek" ayrı bir şeydir.
10."Kur'anı kendi görüşü ile tefsir eden Cehennemdeki yerine hazırlansın" (Tirmizî, tefsir 1 (Müslim, münafikûn 40; Darimî, mukaddime 20; Müsned V/1 l5 benzer hadisler)) mealindeki hadisi şerif, Gazali'nin de dediği gibi bazılarınca yanlış anlaşılmaktadır:
Hadisin ne demek olduğunu anlamaya çalışalım. Zira, eğer bunu -sahih olduğu taktirde- genel anlamı ile alacak olursak, sahabe dahil, bütün tefsircilerin bu durumda olduğunu görürüz. Bunu ise hiç kimse söylememiştir. Görebildiğim kadarıyla bu konuyu en güzel açıklayan İmam Gazali ile İmam Birgivî olmuştur. Biz de onların söylediklerini özetleyerek toparlamaya çalışacağız. Gazali diyor ki: "Bilmiş ol ki, Kur'anın zahir (kelime anlamı) açıklamasından başka manası yoktur, ama bütün insanları kendi derecesine indirmekle de hata ediyor... Gerçek şu ki, anlayabilenler için Kur'anın manaları çok geniştir... Hz.Ali de bu konuda Allah'ın kendisine bir anlayış verdiği kimseleri sınırlı manalar anlamaktan istisna etmiştir... Söz konusu hadis ve Hz.Ebu Bekr'in; "Kur'anı kendi görüşüme göre tefsire kalkışırsam beni hangi yer taşır, hangi gök gölgeler?" sözüne gelince: Bunların manası; ya Kur'anı akılla anlamaya çalışmayı ve manalar çıkarmayı bırakıp sadece menkul açıklamalarla yetinmektir, ya da başka bir şeydir. Şimdi Birincisinin olması mümkün değildir, çünkü: Kur'anın açıklaması hakkında duyduklarından başka hiç bir şey söylememenin batıl olduğu pek çok sebepten dolayı açıktır:
1.Eğer böyle olacak olsa Kur'anın açıklaması ile ilgili olarak bizzat Resulullah'tan duyulan şeyler onun ancak bir kısmını açıklamış olur, kalan anlaşılmamış kalır.
2.Sahabe ve tefsirciler bazı ayetleri anlamada ihtilaflar etmiş ve pek çok görüş ileri sürmüşlerdir. Bunların hepsi Resulullah'tan nakledilmiş olamayacağına göre onları bu hadisin tehdidine dahil edebilir miyiz?
3.Resulullah Efendimiz (s.a) İbn Abbas için "Allahım onu dinde anlayışlı (fakih) kıl ve ona (Kur'an'ın) tevilini öğret. (Buharî, vudû 10; Müslim, fedailüssahabe 138; Müsned I/266 ) buyurmuşlardır. Eğer zahiri manasından öte bir de tevili (muhtemel manaları) olmasaydı bu sözün ne anlamı olurdu?
4.Kur'anın kendisi de: "Onların sonuç çıkara bilenleri (İstinbat gücü olanları) onu bilebilirlerdi..." (Nisâ (4) 83) buyurmuştur. Binaenaleyh, tevilde muhtemel manalarda çıkarmada) sadece duyulanlarla (menkule dayanma iddiası batıldır ve herkesin Kur'andan, anlayışının gücüne ve aklının kapasitesine göre manalar çıkarması (istinbatı) caizdir. (Yeter ki, yukarıda işaret edilen usûle muhalif olmasın). Öyleyse bir tehdidin anlamı nedir? Bu, iki şekilde anlaşılmalıdır:
* Ya kişinin (dinden olmayan) kendine has bir görüşü (felsefesi, inancı) vardır ve Kur'anı o görüşü takviye etmek için, zahirine muhalif olarak yorumlar, zorlar. Bu da ayetin manasının o olmadığını bile bile olabileceği gibi bilmeden de yapılmış olabilir.?
* Ya da Kur'anı, sırf Arapçaya dayanarak, bazı mücmel meselelerdeki hadis ve nakillere bakmaksızın açıklamaya kalkışır. Çünkü nüzûl sebebi vb. bazı nakiler bilinmeden bazı ayetleri anlamak mümkün değildir. (Gazalî, İhya (Dâr Nehrun-Nîl ) I/255-256 (Terc. I/825-826))
Konumuzu İmam Birgivî de özetle şöyle açıklar: "Bilmiş ol ki, Kur'anın "görüş"le tefsir edilmesinin yasaklanması, bu konuda sadece Resulullah'tan (s.a) duyulanlar (nakiller)le yetinilmesi anlamında değildir. Çünkü bu çok çok azdır. Öyle olsaydı kimse Kur'anla delil getiremezdi ve ictihat kapısı kapanırdı. Bu ise icma ile batıldir. Fakih Ebulleys'in E1-Bustan adlı eserinde dediğine göre bu yasak, Kur'anın bütününe değil, sadece "müteşabih" ayetlere yöneliktir. Nitekim Kur'anda: "Kalplerinde sapma olanlar onun müteşabih olanına uyarlar..." (Ali-İmrân (3) 7) buyurulur. Durum böyle olunca Arapçayı ve Kur'anın nüzûlü ile ilgili bilgileri bilenlerin Kur'anı tefsir yetkileri vardır ve bu tefsirleri, "kendi görüşlerine göre açıklama" sayılmaz. Baksanıza, müctehitler nice ayetlerin tefsirinde ihtilaf etmişler ve kendi anlayışlarına binaen "Veya kadınlara dokunursanız (mülemese)" (Maide (5) 6) ifadesini İmam Şafii, elle dokunma (ten teması) anlamış ve bunun abdesti bozduğuna hükmetmiştir. Oysa Ebu Hanife bunu cinsel ilişkiye (cima) yormuş ve ten temasının abdesti bozmayacağına hükmetmiştir. Bunun örnekleri pek çoktur." (Birgivî, er-Tarikatü'l-Muhammediyye, (Mısır, Mustafa el-Babil-Halebî,1379-1960) l57)
Mezkür hadiste geçen "El-Kur'an" ifadesinin umumundan (istiğrak) hareketle bu yasağın, Kur'anın tamamını kendi görüşü ile tefsir etmeye yönelik olması da düşünülebilir ki, bu da iki imamı destekler. Yani müteşabih ayetleri ya da nakilsiz anlaşılamayacak ayetleri kendi görüşüne göre tefsir etmeyenler, Kur'anı, yani tamamını, kendi görüşleriyle tefsir etmemiş sayılırlar ve bu tehdidin dışında kalırlar.

Bu kitap üç gazetecinin 2011-2014 yılları arasında Suriye ile ilgili toplamda 824 makalesini içerir. Bu gazeteciler Independent gazetesinin Ortadoğu bölümünden olup tecrübeleriyle tanınan insanlardır. Bu kitap aslında Suriye'deki iç savaşın 2011-14 arasındaki kronolojisidir. Cockburn ve Sengupta'nın yazıları genellikle haber verme üzerinedir. Fisk'in yazıları ise daha çok yorum içeriklidir. Yazılarda çok sayıda "yönlendirme" unsuru vardır. Yani hakkında bilgisi olmayan bir konuda okuyucuya pozitif yada negatif bir fikir yükleme işaretleri var ki; Türkiye hakkında olanlar genellikle olumsuzdur. Şahsi fikrim, bu yazıların önemi tahlillerinden değil, İngiliz ve özellikle Avrupa toplumunun olaya bakışını belirlemesindendir. Yayın hakları sebebiyle olsa gerek, kitap fazla pahalı, ayrıca böyle bir derlemenin indeksi olmaması büyük bir eksiklik.