• Ben bir budalayım; şayet öyle olmasaydım dünyanın en iyi, en mutlu yaşamını sürdürebilirdim.
  • Ben bir budalayım; şayet öyle olmasaydım dünyanın en iyi mutlu yaşamını sürdürebilirdim. Bir insanı mutlu edecek böyle güzel şeyler kolay kolay bir araya gelmez. Ne kadar da doğrudur: Mutluluk sadece yüreğimizde mümkündür!
  • Ne vakit -hangi konuda olursa olsun- umutsuzluğa kapılsanız Toibin'in şu sözünü hatırlayın: "Başarısızlık hiç kimsenin kaderi değildir. Bazen küllerinden doğanlar, dünyayı değiştirirler."

    Colm Toibin - Meryem'in Tanıklığı
    Çevirmen: Handan Balkara, Everest Yayınları, s.7-9

    Artık daha sık geliyorlar, ikisi de; ve her gelişlerinde bana karşı, dünyaya karşı biraz daha tahammülsüzleşmiş oluyorlar. Aç ve kaba bir şey var içlerinde, kanlarında kaynayan bir gaddarlık, daha önce de gördüğüm, avcının önünden kaçan bir hayvan gibi kokusunu aldığım. Ama şimdi av değilim ben. Artık değilim. El üstünde tutuluyor, nazikçe sorgulanıyor, izleniyorum. Arzularının girift doğasını anlamadığımı düşünüyorlar. Oysa uykudan başka hiçbir şey kaçmıyor artık benden. Uyku kaçıyor ama. Belki gözümü uyku tutmayacak kadar yaşlanmışımdır. Belki uykudan sağlayabileceğim bir fayda kalmamıştır artık. Belki ne rüya görmeye ihtiyacım vardır, ne de dinlenmeye. Belki gözlerim yakında sonsuza dek kapanacaklarını biliyorlardır. Uyanık durmam gerekiyorsa duracağım. Şafak sökerken, günün ilk ışıkları odanın içine sızarken bu merdivenlerden aşağı ineceğim. İzlemek ve beklemek için kendime göre sebeplerim var. Bu uzun uyanışın sonunda huzur diyarı bekliyor beni. Bir gün biteceğini bilmem kâfi.
    Dünyada yavaş yavaş büyümekte olan şeyin ne olduğunu anlamıyorum, sorularının gayesini görmüyorum sanıyorlar, manasız sözler, aptalca laflar ettiğimde, bizi hiçbir yere götürmeyen şeyler söylediğimde, yüzlerinde örtülü, seslerinde saklı duran hiddetin korkunç gölgesini fark etmiyorum sanıyorlar. Ya da hatırlamam gerektiğini düşündükleri şeyleri hatırlamaz göründüğümde. O büyük, o doymak bilmez ihtiyaçlarına öyle kaptırmışlar ki kendilerini, o gün birlikte duyduğumuz korkunun kalıntıları o kadar kör etmiş ki gözlerini, her şeyi hatırladığımı fark edemiyorlar. Oysa bedenim kanla kemikle olduğu kadar hatıralarla da dolu benim.
    Beni aşsız urbasız bırakmadıkları, koruyup kolladıkları için müteşekkirim. Karşılığında ben de elimden geleni yapacağım onlar için, ama bir yere kadar. Nasıl bir başkasının soluğunu soluyamazsam, bir başkasının kalbinin atmasını, kemiklerinin erimemesini, derisinin buruşmamasını sağlamak nasıl elimden gelmezse, söyleyebileceklerimden fazlasını söylemem de mümkün değil. Bunun onları çok derinden rahatsız ettiğinin farkındayım; saçma sapan hikâyeciklere, başımızdan geçenlerin öyküsündeki keskin, basit örüntülere böyle hararetle muhtaç olmaları gülümsetirdi beni, gülümsemeyi uzun zaman önce unutmuş olmasaydım şayet. Lâkin anladım ki gülümsemeye ihtiyacım yok artık benim. Tıpkı gözyaşlarına da ihtiyacım olmadığı gibi. Hiç gözyaşımın kalmadığını, göz pınarlarımdaki tüm yaşların akıp tükendiğini düşünürdüm bir vakit; bereket versin böyle saçma düşünceler aklımı kurcalamıyor artık, yerlerini hakikatlere bıraktılar. Yeterince ihtiyaç hasıl olduğunda gözyaşları bulunur elbet. Vücut üretir gözyaşlarını. Artık gözyaşlarına ihtiyaç duymuyor olmam içimi rahatlatmalı ama iç rahatlığı peşinde değilim ben, yalnızlık istiyorum sadece, doğru olmayan hiçbir sözün ağzımdan çıkmayacağından emin olmanın buruk hoşnutluğunu bir de.
  • Gregor Samsa bir sabah kötü bir rüyadan uyandığında, kendini yatağında korkunç bir böceğe dönüşmüş olarak buldu.”

    Daha ilk cümlesiyle bile kitabın sonunu merak ettiren bir konu… Sayfalar ilerledikçe Gregor’un hayatına bir böcek olarak devam etmeye çalışmasına ve ailesinin, yakın çevresinin bu durum karşısındaki bocalamalarına tanık oluruz. Hayatın normal akışı içerisinde ortaya çıkan bu değişiklik, aslında Franz Kafka’nın toplumda varolan kalıplaşmış düzene bir başkaldırısıdır. Toplumdan farklı olan insanların dışlanışını da bu yolla oldukça başarılı bir yöntemle eleştirir.

    Kafka’nın bu başyapıtı, çok geçmeden klasikler arasında yerini almış ve Kafka’nın ününü de günümüze kadar taşımıştır.

    Yaşadığı çağın zihniyetine o kadar büyük bir tepki duyar ki Kafka, ölümünden sonra yazdığı bütün eserlerini yakılması için en yakın dostu Max Brody’ye emanet eder. Bugün Kafka gibi büyük bir edebi dehayı okuyabiliyorsak eğer, bunu Max Brody’nin ihanetine(!) borçluyuz.

    ***

    BİRİNCİ BÖLÜM

    Gregor Samsa bir sabah kötü bir rüyadan uyandığında, kendini yatağında korkunç bir böceğe dönüşmüş olarak buldu. Demir gibi sertleşmiş sırtının üstünde yatıyordu. Başını biraz kaldırdığında bir kubbe gibi şişmiş karnını gördü; kahverengiydi. Sertleşen kısımların oluşturduğu yay biçimi çizgilerle bölünmüştü. Karnının tepesindeki yorgan neredeyse yere düşmek üzereydi ve tutunabileceği hiçbir nokta kalmamış gibi görünüyordu. Gövdesinin hacmiyle karşılaştırıldığında çok sayıda incecik bacak, gözlerinin önünde çaresizlik içerisinde, parıltılar saçarak sallanıp duruyordu.

    ‘Bana ne oldu böyle?’ diye düşündü. Gördüğü bir rüya değildi. Küçücük, ama yine de yeteri kadar büyük odasında, ezbere bildiği dört duvarın arasında eskiden nasılsa şimdi yine öyleydi. Masanın üzerinde örnek kumaş parçaları duruyordu. -Samsa bir pazarlamacıydı- Masanın yukarısında, duvarda, kısa süre önce resimli bir dergiden kesip, altın yaldızlı güzel bir çerçeveye geçirdiği resim asılıydı. Kürk şapkalı ve kürk atkılı bir kadın vardı resimde. Kollarının dirsekten aşağı kalan kısımlarını tümüyle içine alan ağır bir kürk manşonu, dimdik oturduğu yerden izleyicilere doğru kaldırır gibiydi.

    Gregor, daha sonra pencereye baktı. Yağmur damlalarının pencerenin çinko pervazına çarptığı duyuluyordu. Kasvetli hava yüzünden içini büyük bir hüzün kapladı. ‘Biraz daha uyusam ve bütün bu saçmalıkları unutuversem!’ diye düşündü. Ama bunun imkanı yoktu; çünkü Gregor Samsa, sağ yanma yatıp uyumaya alışkındı. Oysa o andaki durumu hiçbir şekilde dönmesine imkan vermiyordu. Ne kadar gayret ederse etsin yine sırtüstü konumuna geri dönüyordu. Başarmayı belki yüz kez denedi. Çırpman bacaklarını görmemek için gözlerini kapattı ve ancak böğrüne o ana kadar yabancısı olduğu, hafif, derinden gelen bir acı saplandıktan sonradır ki, denemekten vazgeçti.

    “Aman Tanrım!”, diye düşündü, “Ne kadar da yorucu bir işle uğraşıyormuşum meğer! Günlerim hep dolaşıp durmakla geçiyor. Mağazadaki asıl masa başı işine kıyasla çok daha yıpratıcı. Üstelik benim için bir de tren değiştirme, tren kaçırma, düzensiz ve berbat yemekler yeme, insanlarla asla süreklilik kazanamayan, samimiyetsiz ilişkiler kurma mecburiyeti gibi dertleri de var. Hepsi yerin dibine batsın!”

    Karnının üst kısmında hafif bir kaşıntı duydu. Başını daha rahat kaldırabilmek için, sırtüstü konumda sürüne sürüne karyola demirine doğru yaklaştı. Kaşınan yeri buldu; burada ne olduğunu anlayamadığı bir sürü küçük ve beyaz nokta vardı. Ayaklarından biriyle orayı kaşımak istediyse de hemen vazgeçti. Bütün vücudunu bir titreme nöbeti kaplamıştı.

    Kısa bir süre sonra, yine eski konumuna döndü. ‘Bu erken kalkma yok mu, insanı nasıl da serseme çeviriyor!’ diye düşündü. ‘İnsanın uykusunu alması gerek. Başka pazarlamacılar harem ağaları gibi yaşıyorlar. Ben aldığım siparişleri firmaya iletmek üzere öğleden önce otele döndüğümde, ötekiler daha kahvaltıda oluyorlar. Ben patronuma böyle bir şey yapmaya kalkışsam, hemen o anda kapı dışarı edilirim.’

    ‘Ama kim bilir, belki böylesi daha iyi olur benim için. Annemle babam yüzünden kendimi tutuyor olmasaydım eğer, çoktan istifa ederdim. Patrona çıkar ve ne düşündüğümü olduğu gibi söylerdim. O zaman masasının üzerinden yere yuvarlanırdı herhalde! Üstelik personeliyle konuşurken masanın üzerine oturmak, yani bir bakıma yüksekten konuşmak da başlı başına tuhaf bir davranış. Hele kendisiyle konuşulan kişinin, patronun kulağının ağır işitmesi nedeniyle, ona iyice yaklaşmak zorunda olduğu da göz önünde tutulursa. Diğer taraftan bütün ümitler de yitirilmiş sayılmaz. Hele annemle babamın ona olan borçlarını ödemeye yetecek parayı bir biriktirivereyim -ki bu aşağı yukarı beş, altı yıl sürebilir-, o zaman mutlaka yapacağım düşündüğümü. İşi kökünden çözümleyeceğim. Ama şimdilik yataktan çıkmak zorundayım, çünkü trenim saat beşte kalkıyor.’

    Gece, masasının üstünde tıkır tıkır işlemekte olan çalar saate baktı. ‘Aman Tanrım!’ diye düşündü. Saat altı buçuktu ve akreple yelkovan sessiz ilerleyişlerini sürdürüyorlardı. Hatta saat buçuğu bile geçmiş, yediye çeyrek kalaya yaklaşmıştı. Yoksa çalmamış mıydı saat? Yataktan, saatin doğru, yani dörde kurulmuş olduğu görülüyordu; şüphesiz çalmıştı da. Evet ama, sesi eşyaları yerinden oynatacak kadar güçlü olan saati duymamış olması düşünülebilir miydi? Gerçi rahat uyuduğu söylenemezdi, ama herhalde derindi uykusu.

    Peki şimdi ne yapacaktı? Bundan sonraki tren saat yedide kalkıyordu; o trene yetişebilmek için çok acele etmesi gerekiyordu. Kumaş örneklerini henüz paketlememişti. Üstelik Gregor Samsa kendini hiç de çok dinlenmiş, çok zinde hissetmiyordu. Kımıldamaya hali yoktu. Trene yetişse bile, patronun kızgınlığını önleyemezdi, çünkü mağazanın ayak işlerine bakan görevli, onu karşılamak için saat beş trenini beklemiş ve onun treni kaçırdığını patrona çoktan haber vermiş olmalıydı. Patronun kayıtsız şartsız uşağı olan bu adamda ne kişilik, ne de akıl vardı. Peki hasta olduğunu söyleyip işe gitmese? Böylesi hiç hoş kaçmazdı ve şüphe uyandırıcı bir davranış olurdu, çünkü Gregor beş yıllık hizmeti boyunca bir kez bile hastalanmamıştı. Patron, kesinlikle yanma sigorta doktorunu da alıp gelir, hasta olmadığını anlayınca da ‘Oğlunuz tembellik ediyor!’ diye annesiyle babasının başını şişirirdi. Sigorta doktoruna göre dünyada son derece sağlıklı, ama işten kaçan bir sürü insan vardı. Ona göre tembelliğin adı hastalıktı. Hem bu durumda doktor, pek de haksız sayılmazdı. Çünkü Gregor uykusunu almıştı ve kendini çok iyi hissediyordu. Üstelik karnı da çok acıkmıştı.

    Gregor yataktan çıkıp çıkmama konusunda bir karara vara-madan yatağın baş ucundaki kapıya dikkatle vuruldu.

    - Gregor, diye seslendi bir ses -annesiydi bu-, saat yediye çeyrek var. Trene yetişmeyecek misin?

    Ne tatlı bir sesti bu! Gregor cevap verdi, fakat sesini duyduğunda ürktü. Bunun kendi sesi olduğu kesindi. Ama bu sese bastırılması imkânsız acı bir inilti de karışıyor ve bu inilti, kelimelerin netliklerini ancak ilk anda koruyor, hemen ardından karşıdakinin kulaklarına inanamayacağı kadar bozuyordu. Gregor aslında ayrıntılı bir cevap vermek ve her şeyi açıklamak istiyordu, ama bu şartlar altında sadece:

    - Evet, evet, teşekkür ederim anne, şimdi kalkıyorum, demekle yetindi.

    Aradaki ahşap kapı herhalde Gregor’un sesindeki değişikliğin dışarıdan anlaşılmasına engel oluyordu; çünkü annesi bu açıklamayı yeterli görerek uzaklaştı. Ancak bu kısa konuşma, Gregor’un her zamankinin aksine evde olduğu noktasına ailenin öteki fertlerinin dikkatini çekmişti. Babası, odanın iki yanındaki kapılarından birini hafif hafif yumruklamaya başlamıştı bile.

    - Gregor, Gregor, diye seslendi. Neyin var?

    Sonra çok geçmeden, daha derinden gelen bir sesle yine uyardı:

    - Gregor! Gregor!

    Öteki kapının arkasında ise kız kardeşi, alçak bir sesle:

    - Gregor? Hasta mısın? Bir şeye ihtiyacın var mı, diye seslendi.

    Gregor, her iki yana da, kelimeleri anlaşılır kılabilmek için

    aralarında uzun boşluklar bırakarak:

    - Tamam, hazırlanıyorum, diye cevap verdi.

    Bunun üzerine babası kahvaltısının başına döndü, ama kız kardeşi ısrarını sürdürüyordu:

    - Gregor, Tanrı aşkına aç kapıyı.

    Ama Gregor kapıyı açmayı akimın ucundan bile geçirmiyordu, tersine, yolculukları sırasında edinmiş olduğu, gece uyurken odasının kapısını kilitleme alışkanlığıyla övünmekteydi.

    Niyeti önce sakin sakin ve kimse tarafından rahatsız edilmeksizin kalkmak, doğru dürüst bir kahvaltı etmek ve ne yapacağına ondan sonra karar vermekti. Ancak o zaman mantıklı bir sonuca varabileceğini artık iyice anlamıştı. Daha önce de pek çok defa, belki de yatakta biçimsiz yatmaktan kaynaklanan hafif ağrılar duyduğunu, ama kalktıktan sonra bunun kuruntudan başka bir şey olmadığını anladığını hatırlıyordu. Şimdi merakı, bugünkü kuruntularının nasıl dağılacağıydı. Sesindeki değişikliğin şiddetli bir soğuk algınlığının, yani ömürleri yollarda geçenlere özgü bir meslek hastalığının habercisi olduğunu düşünüyordu.

    Yorganı üstünden atmak çok kolaydı; gövdesini biraz kabartınca yorgan kendiliğinden aşağı düştü. Ama işin ondan sonrası, özellikle vücudunun bu denli geniş olması nedeniyle, güçleşmişti. Doğrulabilmesi için kollarının ve ellerinin varlığı gerekliydi, fakat onların yerine sürekli titreyen ve hareketlerine bir türlü hakim olamadığı bir sürü minik bacağı vardı. Bacaklardan birini kıvırmak istediğinde aldığı ilk sonuç, bu bacağın ileri doğru uzanması oluyordu. Sonunda bacağını istediği konuma getirmeyi başarsa bile, bu olana dek bu sefer de öteki bacakları zincirden boşanmışçasma, üstelik dayanılmaz derecede acı vererek oynayıp duruyorlardı. Ama artık bir çözüm bulması gerekiyordu. ‘Önce böyle uyuşuk uyuşuk yatıp durmaya son vermeli.’ dedi Gregor kendi kendine.

    Kalkmak için önce gövdesinin aşağı bölümünü oynatmak istedi, ama henüz hiç görmediği ve nasıl bir şey olabileceğini de doğru dürüst kestiremediği bu bölümü hareketlendirmenin imkansız derecede zor olduğunu anladı. Gövdesinin alt bölümü yerinden oynamıyordu. Gregor sonunda, neredeyse çıldırmış gibi, tüm gücünü toplayıp her şeyi göze alarak kendini öne doğru ittiğinde, yanlış yön seçişinden ötürü, şiddetle karyolanın ayak ucundaki demirlere çarptı. Duyduğu dayanılmaz acı ona gövdesinin alt bölümünün şu anda belki de en duyarlı yeri olduğunu öğretti.

    Bundan ötürü, önce gövdesinin üst bölümünü yataktan çıkarmayı denedi ve başını dikkatle yatağın kenarına doğru çevirdi. İstediğini kolayca başardı ve gövdesi de genişliğine ve ağırlığına rağmen, ağır ağır başının döndüğü yönü izledi. Ama başı en sonunda yatağın dışında, boşlukta kaldığında, bu konumda daha çok ilerlemekten gözü korktu, çünkü kendini böylece düşmeye bıraktığı takdirde, ancak bir mucizeyle yaralanmaktan kurtulabilirdi. Üstelik Gregor’un bilincini, özellikle içinde bulunduğu anda, kesinlikle yitirmemesi gerekiyordu. Bu riski göze almaktansa, yatakta kalmayı yeğledi.

    Bunca çabadan sonra, kendisini yine eskisi gibi yatağında boylu boyunca uzanmış buldu. Nefes nefese kalmıştı. Bir sürü ufak ayağı da eskisinden daha hızlı çırpmıyordu. Bu başına buyrukluğa bir son vermek için herhangi bir şansı olmadığını anladığında, artık yataktan kesinlikle kalkamayacağını; yataktan kurtulması için en ufak bir ümit ışığı bulunsa bile, bu uğurda her şeyi feda etmenin en akıllıca davranış olduğunu bir kez daha düşündü. Aynı zamanda da soğukkanlılıkla alman kararların çaresizlik içerisinde verilen kararlardan çok daha iyi olduğunu da akimdan çıkarmıyordu. Çoğu zaman böyle anlarda yılgınlığı gider, kalbi ümitle dolar diye yaptığı gibi bakışlarını elinden geldiğince dikkatle pencereye çevirirdi. Ama bugün dar caddenin karşı yanını bile gözlerden gizleyen sabah sisinin görünüşü, ne yazık ki ümit ve güven aşılayabilmekten uzaktı. ‘Yedi oldu bile.’ diye söylendi çalar saatin yeniden vurmasıyla birlikte. ‘Yedi oldu bile ve yoğun sis daha kalkmadı.’ Çok kısa bir süre boyunca, mutlak sessizlikle birlikte her şeyin tabii seyrine döneceğini bekliyormuşçasma hiç kıpırdanmaksızın, neredeyse soluk almaktan bile çekinerek yattı.

    Ama sonra şöyle dedi kendi kendine: ‘Saat yediyi çeyrek geçmeden kesinlikle yataktan çıkmış olmalıyım. Zaten o zamana kadar şirketten biri mutlaka beni sormaya gelir, çünkü mağaza yedide açılıyor.’ Ardından bu kez bir sağa bir sola yalpalayarak gövdesinin bütünüyle kendini yataktan atmaya çalıştı. Bu şekilde, yere düşerken iyice yukarı kaldırmak istediği başı büyük bir ihtimalle yaralanmayacaktı. Anladığı kadarıyla sırtı epey sertti, herhalde halının üstüne düşmekten bir zarar görmezdi. Kafasını en çok kurcalayan şey, düştüğünde çıkacak olan, önlenmesi imkansız büyük gürültüydü. Bu gürültü tüm kapıların ardında korku değilse bile kaygı uyandıracaktı. Ama bunun göze alınması gerekiyordu.

    Gregor yarı yarıya yataktan çıktığında -ki bu yorucu bir çaba olmaktan çok bir oyun gibiydi. Yapması gereken tek şey, sağa sola sallanmaktı- birileri yardım etse işinin ne kadar kolaylaşacağını düşündü. Güçlü kuvvetli iki kişi, bu iş için yeterliydi; akima babasıyla hizmetçi kız gelmişti. Tek yapacakları, kollarını Gregor’un kabarık sırtının altından dolamak, böylece onu yataktan dışarı çekmek, yavaşça yere doğru eğilmek ve ardından da Gregor’un döşemenin üstünde dönmesini sabırla beklemekti. O zaman büyük bir ihtimalle minik bacakları da bir anlam kazanacaktı. Fakat, bir an için kapıların kilitli olduğu göz ardı edilse bile, yardım istemesi gerçekten doğru olur muydu acaba? Durumunun berbatlığma rağmen, bu düşünceyle birlikte gülümsemekten kendini alamadı.

    Çok sallandığı için artık dengesini neredeyse koruyamayacak bir konumdaydı ve kesin kararını daha fazla gecikmeden vermesi gerekiyordu, çünkü beş dakikaya kadar saat yediyi çeyrek geçmiş olacaktı. Tam bu sırada evin kapısı çalındı. ‘Mağazadan gelen biridir’ dedi Gregor kendi kendine ve neredeyse kaskatı kesildi. Minik ayaklarının tutturduğu ritim bu arada daha da hızlanmıştı. Bir an sesler kesildi ve Gregor boş bir ümide kapılarak ‘İnşallah kapıyı açmazlar!’ diye düşündü. Ama hizmetçi kadın o her zamanki kararlı adımlarıyla gidip kapıyı açtı. Gregor, daha ziyaretçinin selam verişini duyar duymaz, gelenin kim olduğunu anladı; Müdür Bey’in kendisiydi. Ne günahı vardı acaba da en küçük bir gecikmenin en büyük şüphelerle karşılandığı bir firmada çalışmaya mahkumdu Gregor? Çalışanların tümü düzenbaz mıydı yani? Şöyle bir sabah ezkaza kendini bir iki saatçik unutuverip sonra da vicdan azabından deliye dönen ve neredeyse yataktan çıkamayacak hale gelen, sadık ve işine bağlı bir kişi bile yok muydu? Sorup soruşturmak mutlaka gerekiyorsa eğer, o zaman herhangi bir çırak gönderip sordurtmak yeterli değil miydi gerçekten? Koskoca bir müdürü seferber etmenin ne âlemi vardı yani? Yoksa maksat bütün aileye, böylesine şüpheli bir meselenin yalnızca müdür gibi önemli birinin akima emanet edilebileceğini mi göstermekti? Gregor, doğru bir kararın sonucu olmaktan çok, bu düşüncelerin yol açtığı heyecanın etkisiyle, kendini tüm gücüyle yataktan attı. “Küüt” diye bir ses çıktı, ama öyle korktuğu gibi büyük bir gürültü sayılmazdı. Halı, düşüşün hızını biraz olsun kesmişti. Ayrıca sırtı, Gregor’un düşündüğünden daha esnekti, bu nedenle çıkan ses pek dikkati çekmeyen, boğuk bir ses oldu. Yalnızca, yeterince dikkatli tutamadığı için, kafasını çarpmıştı; kafasını çevirdi ve hem öfkeden, hem de acıdan halıya sürttü.

    Soldaki odada bulunan Müdür Bey:

    - Yere bir şey düştü içerde, dedi.

    Gregor, bugün kendisinin başına gelene benzer bir durumun günün birinde Müdür Bey’in de başına gelip gelemeyeceğini düşündü; böyle bir ihtimal rahatlıkla varsayılabilir aslında. Ama Müdür Bey, sanki bu soruya sert bir karşılık veriyormuş gibi, yandaki odada birkaç adım attı ve cilalı çizmelerini gıcırdattı. Sağdaki odadan ise durumu Gregor’a bildirmek isteyen kız kardeşinin fısıltıları geliyordu:

    - Gregor, Müdür Bey burada.

    - Biliyorum, dedi Gregor kendi kendine; ama sesini kız kardeşinin duyabileceği kadar yükseltmeye cesaret edememişti.

    Şimdi de soldaki odada bulunan babası:

    - Gregor, diye seslendi. Sayın Müdür Bey geldi ve işe niçin ilk trenle gitmediğini soruyor. Kendisine ne cevap vereceğimizi bilmiyoruz. Ayrıca Müdür Bey doğrudan doğruya seninle konuşmak istiyor. Onun için lütfen aç kapıyı. Sayın Müdür Bey, herhalde odanın dağınıklığını hoş görecektir.

    Bu arada Müdür Bey babasının sözünü yarıda keserek:

    - Günaydın Bay Samsa, diye seslendi samimiyetle.

    Annesi ise, daha babası sözünü tamamlamadan önce Müdür

    Bey’e dönerek:

    - Oğlum iyi değil, dedi. İnanın Müdür Bey, Gregor iyi olsa tren falan kaçırır mı hiç? Aklı fikri hep işindedir. Akşam yemeklerinden sonra sokağa çıkmıyor diye bilseniz ne kadar üzülüyorum. İnanır mısınız, sekiz gündür kentteydi, ama bir akşam bile dışarı çıkmadı. Masanın başında, bizimle oturur veya gazete okur, ya da tren tarifelerini, çalışma programlarını inceler. En büyük eğlencesi nedir bilir misiniz, marangoz aletleriyle ufak tefek şeyler yapmak. En son ufak bir çerçeve yaptı. Üstelik iki üç gecede bitiriverdi. Ne kadar güzel oldu. Odasını bir görseniz şaşırırsınız. Hele Gregor bir kapıyı açıversin… Geldiğinize çok sevindim Müdür Bey, çünkü yalnız biz olsaydık, Gregor’u kapıyı açması için razı edemezdik. Çok inatçıdır ve sabah aksini söylemiş olmasına rağmen, hasta olduğundan kesinlikle eminim.

    Gregor ağır ağır ve düşünceli bir ifadeyle:

    - Hemen geliyorum, dedi ve dışarıdaki konuşmaların tek kelimesini bile kaçırmamak için yerinden kımıldamadı.

    - Doğrusunu isterseniz hanımefendi, ben de durumu başka türlü açıklayamıyorum, diye karşılık verdi Müdür Bey. Umarım ciddi bir şey değildir. Ama şunu da söylemeliyim ki, biz işadamları -iyi veya kötü, bakış açısına göre değişebilir- hafif rahatsızlıklarımızı çoğu kez işlerimiz nedeniyle görmezlikten gelmek zorunda kalırız.

    Gregor’un babası sabırsızlanmıştı:

    - Müdür bey girebilir mi artık odana, diye sordu kapıyı vurarak.

    - Hayır, hayır, dedi Gregor.

    Soldaki odayı gergin bir sessizlik kapladı. Sağdaki odada ise kız kardeşi hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlamıştı.

    Kız kardeşi neden ötekilerin yanma gitmiyordu sanki? Herhalde yataktan ancak şimdi çıkmış olmalıydı ve henüz üzerine bir şey geçirmemişti. Neden ağlıyordu peki? Gregor kalkamadığı ve Müdür Bey’i odasına sokmadığı için mi? İşinden atılma tehlikesiyle karşılaştığı ve böyle bir durum olduğu takdirde patron yine annesiyle babasından eski alacaklarını isteyeceği için mi? Ama bütün bunlar, şimdilik gereksiz üzüntülerdi. Gregor henüz buradaydı ve ailesini terk etmeyi aklının ucundan bile geçirmiyordu. Gerçi şu anda halının üstünde yatıyordu. Onun bu halini bilen hiç kimse, ondan Müdür Bey’e kapıyı açmasını ciddi olarak isteyemezdi. Ama şüphesiz sonradan geçerli bir bahane bulunabilecek olan bu küçük kabalıktan ötürü Gregor’un hemen işten atılacağı düşünülemezdi. Üstelik Gregor’a göre, kendisini ağlayıp sızlanmalarla razı etmeye çalışmak yerine, şimdilik rahat bıraksalardı daha doğru hareket etmiş olurlardı. Ama ötekilerin de telaş etmelerine sebep olan ve davranışlarını mazur gösteren şey durumu bilmiyor oluşlarıydı.

    - Bay Samsa, diye seslendi sonunda Müdür Bey yüksek sesle. Ne oluyor? Kendinizi odanıza hapsediyorsunuz, sorulanlara yalnız evet ve hayır diye cevap veriyorsunuz, annenizle babanızı büyük ve gereksiz sıkıntılara sokuyorsunuz, üstelik de -bunu da belirtmeden geçemeyeceğim ki- işinizi akıl almaz bir biçimde savsaklıyorsunuz. Burada büyüklerinizle patronlarınız adına konuşuyorum ve sizden durumu olduğu gibi açıklamanızı, hem de derhal, çok ciddi olarak istiyorum. Doğrusu beni şaşırtıyorsunuz, hem de çok şaşırtıyorsunuz. Sizi ağırbaşlı, akıllı bir insan olarak tanırdım; oysa şimdi birdenbire tuhaf davranışlar sergilemeye başladınız. Gerçi patron bu sabah gelmeyişinizin nedeni olarak görülebilecek bir açıklamada bulundu. Söyledikleri, kısa süre önce size emanet edilmiş olan makbuzlarla ilgiliydi. Fakat ben böyle bir açıklamanın asla doğru olamayacağı konusunda neredeyse yemin etmek zorunda kaldım. Oysa şimdi bu keçi inadınızı görünce, sizi savunmak için en küçük bir istek bile duymuyorum. Üstelik yeriniz de pek sağlam sayılmaz. Niyetim aslında bunları size yalnız kaldığımız zaman söylemekti. Fakat siz burada gereksiz yere zaman harcamama yol açtınız. Bu durumda bütün bunları büyüklerinizin de öğrenmemesi için bir sebep yok. Evet, son zamanlardaki çalışmalarınız son derece yetersizdi. Gerçi bu mevsimde işlerin çok parlak gitmesi beklenemez, bunu biz de biliyoruz; ama iş yapılamayacak bir mevsim yoktur Bay Samsa, asla da olmamalıdır.

    - Fakat Müdür Bey, diye bağırdı Gregor kendinden geçmişçesine, ama heyecandan söyleyeceği her şeyi unuttu. Kapıyı hemen açıyorum, hemen. Hafif bir rahatsızlık yüzünden, bir baş dönmesi yüzünden kalkamadım. Henüz yatakta yatıyorum. Tamam, kendime geldim artık. Kalkmak üzereyim. Bir dakika beklemenizi rica ediyorum! Kendimi toparlayamadım, ama yine de iyi sayılırım. Çok ani oluyor böyle şeyler! Daha dün akşam gayet iyiydim. İsterseniz annemle babama sorabilirsiniz. Ya da şöyle diyebiliriz; daha dün akşamdan bir sıkıntı vardı içimde, sanki kalbime doğmuştu. Evdekiler dikkat etselerdi, yüzümden anlayabilirlerdi. Keşke haber verseydim size! Fakat siz de takdir edersiniz ki, insan hep hastalığını ayakta geçirebileceğini sanıyor. Müdür Bey! Üzmeyin annemle babamı! Suçlamalarınızın hiçbir gerekçesi yok. Üstelik bu konuda şimdiye kadar bana tek bir kelime bile söyleyen çıkmadı. Gönderdiğim son siparişleri okumamış olmalısınız. Hemen giyinip saat sekiz treniyle yola çıkacağım. Birkaç saat dinlenmek bana gücümü yeniden kazandırdı. Burada zaman kaybetmenize gerek yok Müdür Bey. Ben de birazdan iş yerinde olurum. Lütfen bunu patrona bildirip kendisine saygılarımı iletin!

    Gregor ne dediğinin farkında bile değildi. Bütün bunları bir çırpıda söylerken, bir yandan da yatakta kazandığı tecrübenin yardımıyla, hafiften komodine yaklaşmıştı ve şimdi ona tutunarak doğrulmaya çalışıyordu. Niyeti gerçekten kapıyı açmak ve kendini gösterip Müdür Bey’le konuşmaktı. Şimdi kendisini görmek isteyenlerin ne diyeceklerini çok merak ediyordu. Şayet korkarlarsa Gregor da sorumluluktan kurtulacaktı ve o zaman artık sakinleşebilirdi. Yok eğer her şeyi soğukkanlılıkla karşılarlarsa Gregor’un heyecanlanmasına gerek yoktu ve acele ederse, gerçekten saat sekizde garda olabilirdi. Başlangıçta komodine tutunmaya çalışırken birkaç kez kaydı, ama son bir hamlenin ardından doğrularak dik durmayı başardı. Gövdesinin alt kısmındaki yakıcı acılara artık aldırmıyordu. Kendini yakınındaki bir sandalyenin arkalığına doğru bıraktı ve minik bacaklarıyla arkalığın kenarına sımsıkı tutundu. Artık vücudunu kontrol edebiliyordu. Hiç kıpırdamadan Müdür Bey’i dinlemeye koyuldu:

    - Tek kelime anladınız mı söylediklerinden, diye soruyordu Müdür Bey annesiyle babasına. Yoksa bizimle alay mı ediyor?

    - Tanrı aşkına, diye bağırdı artık ağlamaya başlamış olan annesi. Belki de o ağır hasta ve biz burada durmuş, ona acı çektiriyoruz. Grete! Grete, diye seslendi sonra.

    - Ne var anne, diye cevap verdi kız kardeşi öteki odadan. Aralarında Gregor’un odası vardı.

    - Hemen doktora koş! Gregor hasta. Çabuk çağır doktoru. Gregor’u şimdi konuşurken duydun mu?

    - Duyduğumuz bir hayvan sesiydi, dedi Müdür Bey.

    Sesi annesinin çığlıklarıyla karşılaştırıldığında, dikkati çekecek denli alçaktı. Babası, holden mutfağa doğru:

    - Anna! Anna, diye seslendi ve ellerini çırptı. Çabuk bir çilingir çağırın!

    Ardından iki kız, hışırdayan etekleriyle holden koşarak geçip -kız kardeşi ne kadar da çabuk giyinmişti öyle?- evin kapısını açtılar. Kapının kapandığı duyulmadı. Herhalde büyük bir felaketle karşılaşan evlerde âdet olduğu üzere, kapıyı açık bırakmışlardı.

    Gregor ise şimdi çok daha sakindi. Demek söylediklerini anlamıyorlardı artık. Oysa kendisine, belki de kulağı alıştığı için, ağzından çıkan kelimeler şimdi sabah olduğundan çok daha net geliyordu. Ama hiç değilse durumunun normal olmadığını fark etmişlerdi ve ona yardım etmek için hazırdılar. Bu da oldukça önemliydi. Serinkanlılıkla alman ilk tedbirler içini rahatlatmıştı. Kendini yeniden insanların arasına karışmış gibi hissediyor ve doktor ve çilingirin her ikisinden de olağanüstü başarılar bekliyordu. Yaklaşmakta olan önemli konuşmalar sırasında sesinin mümkün olduğunca anlaşılır olmasını sağlamak için biraz öksürdü. Ancak bunu da olabildiğince az ses çıkarmaya çalışarak yaptı. Öksürüğünün de insan öksürüğüne benzememesinden korkuyordu. Üstelik Gregor, bu konuda kendi vereceği hükme de artık güvenemiyordu. Bu arada yandaki oda tam bir sessizliğe gömülmüştü. Belki de annesiyle babası Müdür Bey’le birlikte masanın başına oturmuş, gizli gizli konuşuyorlardı. Belki de kulaklarını kapıya dayamış, içeriyi dinliyorlardı.

    Gregor, sandalyeyle birlikte ağır ağır kapıya doğru ilerledi. Oraya varınca sandalyeyi bırakıp kendini kapıya doğru attı. Tutunarak dik durdu. -Minik ayaklarının tabanlarında yapışkan bir sıvı vardı.- Bulunduğu yerde, harcadığı onca çabanın ardından biraz dinlendi. Ama sonra hemen kilitteki anahtarı ağzıyla çevirmeye koyuldu. Dişleri yoktu ki, anahtarı sıkı sıkıya kavrayabilsin. Buna karşılık çeneleri, gayet sağlamdı. Onların yardımıyla anahtarı gerçekten de harekete geçirdi ve bu arada, her ne kadar aldırmıyor olsa da, kendine zarar verdiği kesindi; çünkü ağzından gelen kahverengi bir sıvı, anahtarın üstünden akıp halının üzerine damlamaya başlamıştı.

    - Dinleyin, dedi, yandaki odada bulunan Müdür Bey, anahtarı çeviriyor.

    Bunu duymak, Gregor’u yüreklendirdi. Ama aslında ona herkesin cesaret vermesi gerekirdi. Annesiyle babası da: ‘Ha gayret Gregor!’ diye bağırmalıydılar, ‘Sakın bırakma, it, daha güçlü it.’ Böylece Gregor, gayretini herkesin desteklediğini düşünerek, kendinden geçmişçesine var gücüyle anahtarı ısırmaktaydı. Anahtarın dönüşü ilerledikçe, o da kilidin çevresinde dans eder gibi dönüyordu. Şimdi artık kendini yalnızca ağzıyla dik tutuyordu ve duruma göre ya anahtara asılıyor, ya da gövdesinin tüm ağırlığıyla üstüne abanıyordu. Sonunda kilidin açılırken çıkardığı ses Gregor’u kendine getirdi. Derin bir soluk alarak; ‘Çilingire gerek kalmadı.’ diye geçirdi içinden ve kapıyı tamamen açmak için başını tokmağa dayadı.

    Gregor’un duruş biçimi, kapı iyice açıldıktan sonra bile dışar-dakilerin onu hemen görmelerine engel oldu. Şimdi Gregor’un yere sırtüstü yuvarlanmamak için kapının kanatlarından birinin çevresini yavaş yavaş dolanması gerekiyordu ve bu işi çok dikkatle yapmak zorundaydı. Bütün dikkatini vererek bu zor hareketi yapmaya çalışırken, dolayısıyla da başka şey düşünmeye fırsat bulamadığı bir sırada, Müdür Bey’in rüzgâr uğultusu gibi yüksek sesle “O!” dediğini duydu. Sonra kendisini de gördü. Müdür Bey, kapıya yakın duruyordu. Elini bir karış açık olan ağzına bastırmıştı. Sonra geri geri yürümeye başladı. Sanki görünmez bir güç tarafından sürüklenircesine geri çekiliyordu. Annesinin -Müdür Bey gelmiş olmasına rağmen- saçları hâlâ yataktan kalktığı gibi dağınık ve kabarıktı. Ellerini birbirine kenetleyip önce kocasına baktı, sonra Gregor’a doğru iki adım attı ve odanın orta yerine yığılıverdi. Etekleri açıldı, başı önüne düştü. Yüzü hiç gözükmeyecek biçimde göğsüne gömülmüştü. Babası, sanki Gregor’u yine odasına kovmak istiyormuş gibi düşmanca bir ifadeyle yumruklarını sıktı, sonra ne yapacağına karar verememişçesine çevresine bakındı. En sonunda da ellerini yüzüne kapatıp güçlü göğsünü sarsan hıçkırıklarla ağlamaya başladı.

    Gregor odasına girmedi, sadece kapının kapalı duran kanadına içerden yaslandı kaldı. Böylece yalnız gövdesinin yarısı ve ötekilere bakmak için yana eğmiş olduğu kafası görünüyordu. Bu arada ortalık daha aydınlanmıştı. Caddenin öteki yanında, o uzun, kapkara binanın bir parçası görünüyordu. -Bu, bir hastaneydi.- Düzgün pencereler yapının ön yüzeyini dik çizgilerle kesiyordu. Yağmur daha dinmemişti. Kocaman seyrek damlalar düşüyordu. Sabah kahvaltısının bardak çanağı masayı baştan başa kaplamıştı. Sabah kahvaltısı babası için günün en önemli yemeği idi. Sofra başında saatlerce oturur, çeşitli gazeteleri birer birer okurdu. Tam karşıdaki duvarda Gregor’un bir askerlik resmi asılıydı. Resimde Gregor, eli kılıcının kabzasında, dudaklarında kaygısız bir gülümsemeyle, kendisine ve üniformasına saygi gösterilmesini bekleyen bir teğmendi. Koridora açılan kapı açıktı. Oradan merdivenin ilk basamaklarıyla sahanlık arasındaki aralık da gözüküyordu.

    Soğukkanlılığını kaybetmeyen tek kişi Gregor’du:

    -Şimdi, diye konuşmaya başladı, hemen giyineceğim, kumaş örneklerini toplayıp yola çıkacağım. İstiyor musunuz, izin verecek misiniz gitmeme? Gördüğünüz gibi Müdür Bey, inat ettiğim falan yok ve çalışmayı da seviyorum. Durmadan dolaşmak yorucu bir şey şüphesiz, ama yolculuklar olmasaydı yaşayamazdım. Nereye gidiyorsunuz Müdür Bey? Mağazaya mı? Efendim? Her şeyi olduğu gibi anlatacak mısınız? İnsan bazen çalışamayacak durumda olabilir, ama o insanın geçmişteki hizmetlerini unutmamak ve mazereti ortadan kalktıktan sonra daha büyük ve yoğun bir gayret göstereceğini düşünmek için en uygun zaman da işte o andır. Sayın patrona çok şey borçluyum, bunu siz de iyi bilirsiniz. Öte yandan annemle babamdan, kız kardeşimden de ben sorumluyum. Bildiğiniz gibi zor durumdayım, ama her şeyi yoluna koyacağım. Siz de lütfen durumumu zorlaştırmayın. Firmada benden yana olun! Gezginci takımı sevilmez, biliyorum bunu. Bol para kazandıkları ve iyi yaşadıkları sanılır. Bu ön yargı üzerinde biraz daha düşünmeye gerek bile duyulmaz. Ama siz, Sayın Müdür Bey, siz çalışma şartlarımızı öteki personellerden çok daha iyi bilirsiniz. Hatta aramızda kalsın ama, sayın patrondan bile daha iyi bilirsiniz. O bir işadamı olarak, çalışanlar hakkında kolaylıkla yanılgıya düşebilir. Ayrıca yine çok iyi bilirsiniz ki, seyyar bir pazarlamacının neredeyse bütün bir yıl boyunca iş yerinden uzakta olması nedeniyle, dedikodulara, hatta iftiralara kurban gitmesi çok kolaydır. Bunlara karşı kendini savunabilmesi ise neredeyse imkansızdır, çünkü bunların hiçbirinden zamanında haberi olmaz. En sonunda yolculuğunu tamamlayıp yorgun argın evine döndüğünde ise, bütün bunların kötü ve kaynaklarına inilebilmesi artık imkansız hale gelmiş sonuçlarından doğrudan etkilenir. Sayın Müdür Bey, bana en azından biraz hak verdiğinizi gösteren bir söz söylemeden gitmeyin lütfen!

    Fakat Müdür Bey, daha Gregor sözüne başlar başlamaz ona arkasını dönmüştü. Şimdi Gregor’a yalnız titreyen omuzlarının üstünden arada bir bakabiliyordu. Dudakları aralanmıştı. Gregor konuşurken onu serinkanlılıkla dinlemek yerine sanki gizli bir kuvvet odadan çıkmasına engel oluyormuş gibi, çok ağır adımlarla, fark ettirmeden kapıya doğru ilerlemeye çalışıyordu. Şimdi hole varmıştı bile ve ayağını oturma odasından çekerken yaptığı ani hareketi gören, ayağının altında ateş olduğunu sanırdı. Hole vardığında sağ elini merdivenin tırabzanına uzattı. Sanki orada insanüstü güçlerden kaynaklanacak bir kurtuluş yolu vardı.

    Gregor, Müdür Bey’in bu halde gitmesine izin verirse firmadaki işini çok büyük bir tehlikeye sokacağını anladı. Annesiyle babası bütün bunları pek anlayamıyorlardı. Uzun yıllardır Gregor’un işinde hayatının sonuna kadar güvence altında olduğu inancını taşıyorlardı ve şimdi de kendilerini bu anlık sıkıntıya öylesine kaptırmışlardı ki, geleceği görebilmekten tümüyle uzaktılar. Ama Gregor, önünü görebiliyordu. Müdür Bey’in alıkoyulması, yatıştırılması, inandırılması ve son olarak da kazanılması gerekiyordu. Gregor’un ve ailesinin istikbali buna bağlıydı! Keşke kız kardeşi odada olsaydı! Akıllı bir kızdı o; daha Gregor sakin sakin sırtüstü yatarken ağlamaya başlamıştı. Kadınlara zaafı olan Müdür Bey, onu tereddütsüz dinlerdi. Kız kardeşi evin kapısını kapatır ve holde Müdür Bey’in korkusunu yatıştırırdı. Fakat ne yazık ki, kız kardeşi burada değildi ve Gregor’un bir şeyler yapması gerekiyordu. Gregor, o anda ne yapabileceğini ve biraz önce yaptığı konuşmanın anlaşılmadığını düşünmeksizin, açık duran kapıdan kendini itti. Niyeti sahanlıktaki parmaklıklara komik bir şekilde, iki eliyle birden sımsıkı tutunmuş olan Müdür Bey’in yanma gitmekti. Fakat ne var ki hemen o anda bir destek bulamayarak, küçük bir çığlıkla, o incecik ayaklarının üstüne düştü.

    Birden sabahtan beri ilk defa vücudunda bir rahatlık duydu. Minik bacakları, basacak sağlam bir zemine kavuşmuştu; bacaklarını artık kontrol edebiliyordu. Dahası ayakları onu istediği yere taşımak için can atıyorlardı. Gregor artık bütün acıların kesinlikle ve hemen son bulacağına inanmaya bile başlamıştı. Ama hareketlerini dizginlemeye çabaladığı için, annesinin tam karşısında yalpalarken; yerde yatan, tümüyle kendi düşüncelerine dalmış gibi gözüken annesi ansızın havaya sıçradı. Kollarını iki yana açıp parmaklarını gererek haykırdı:

    - İmdat, Tanrı aşkına, imdat!

    Başını sanki Gregor’u daha iyi görmek istiyormuş gibi eğmişti, ama bu durumuyla anlamsız bir çelişki oluşturarak hızla geriye doğru gidiyordu. Arkasında sofranın durduğunu unutmuştu. Masanın yanma vardığında, ne yaptığını bilmiyormuş gibi üstüne oturuverdi. Yanında devrilen fincanın içindeki kahvenin olduğu gibi halıya döküldüğünü fark etmemiş gibiydi.

    Gregor alçak sesle:

    - Anne, anne, diyerek bakışlarını annesine kaldırdı.