Puan vermedi·176 syf.·
2026 12. kitabı
Eserde giyim ve tesettür konusu ele alınırken yalnızca şer'î ölçülerle yetinilmemiş, meselenin takva boyutuna da dikkat çekilerek okuyucuya önemli ölçüler sunulmuş. Naçizane kanaatimce, Müslüman bir hanımın tesettürü mümkün mertebe takva hassasiyetiyle şekillenmelidir. Zira hanımların fıtratında bulunan örtünme duygusu, örtündükçe daha da örtünme hissine ve kişiyi hayâya yönelten bir hususiyet taşımaktadır. Tesettür denildiğinde çoğu zaman yalnızca hanımlar akla gelse de, erkeklerin giyim ve kuşamındaki şer'î ölçüler de eser içerisinde ele alınmıştır. Bu yönüyle kitabın, eşler ve erkek kardeşler tarafından da okunmasının faydalı olacağını düşünüyorum. Eserde yalnızca tesettür meselesi değil; haremlik-selamlık, yüzük kullanımı, kuru temizleme, kolonya gibi alkollü içerikli kokular, kozmetik ürünler, saç boyası, kaş aldırma ve dövme gibi günlük hayatta sıkça karşılaşılan birçok konu da açıklanmıştır. Günlük yaşamda karşılaşılan pek çok meseleye İslâmî ölçüler çerçevesinde yaklaşan bu eser, hem hanımların hem de erkeklerin istifade edebileceği kıymetli bir kaynak niteliğindedir. Okurken birçok konuda yeniden tefekkür etme imkânı bulduğumu da ifade etmek isterim.
1000Kitap
İslam'da Giyim ve TesettürHüsamettin Vanlıoğlu · Çelebi Yayınları · 202628 okunma
10/10
·237 syf.··
2026 18. kitabı
·
24 saatte okudu
·
Okunma: 26 Nisan 2026 15:14
Selamlık Sohbetleri,Gaziantepli Mitat Enç’in 1920 ki yılların Türkiye’si ve Gaziantep’inden, Fransız askerini arkasına almış ve ülkenin kaymağını yiyen Ermenilerin Türklere yaptığı baskı ve hor görmelerden,Cumhuriyetin ilk yıllarındaki sancılardan, inkılaplara uymanın zorluklarından ve sonunda Mustafa Kemal’in büyüklüğünü bir kez daha anlayacağınız, muhteşem bir eser. Tüm ortaokul çağındaki çocuklara mutlak surette okutulmalı. Yaşanılan zorlukları, hayatta kalma mücadelesini, bağımsızlık gidince neler olacağını asla unutmamalıyız. Unutulan yaşanır.
Selamlık SohbetleriMitat Enç · Ötüken Neşriyat · 201357 okunma
Taaşşuk ı Talat ve Fitnat
Puan vermedi
Şemsettin Sami’nin Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat’ı, edebiyat derslerinde hep ilk yerli roman olarak duyduğumuz o klasik eser. Ancak kitabın kapağını açıp içine girdiğinizde, sadece tarihi bir toz bulutu değil; o dönemin İstanbul’undaki çıkmazları, hapsedilmiş hayatları ve aslında bugünden bakınca hem hüzünlü hem de biraz absürt gelen bir aşk mücadelesini buluyorsunuz. Kitabı okurken kendimi sürekli 1870’lerin İstanbul sokaklarında, cumbalı evlerin gölgesinde hayal ettim. Talat ve Fitnat’ın aşkı, aslında o dönemin katı toplumsal kurallarına karşı açılmış sessiz bir savaş gibi. Talat’ın, sevdiği kadını görebilmek için kadın kılığına girmesi (Ragıbe Hanım olması), bugün bize bir Yeşilçam komedisi gibi gelse de aslında o dönemdeki haremlik-selamlık baskısının ne kadar boğucu olduğunun en somut göstergesi. Fitnat, edebiyatımızın en hüzünlü figürlerinden biri. Kendi hayatı hakkında söz hakkı olmayan, bir kafeste büyütülen bir genç kız. Onun çaresizliği, toplumsal bir hapishanede yaşamanın verdiği o "boğulma" hissini çok iyi yansıtıyor. Öte yandan Talat, aşkı için kimlik değiştirmeyi göze alan, duygusal ve yer yer saf bir karakter. Şemsettin Sami, dili sadeleştirme çabasıyla yazmış olsa da, bugünün okuru için metin hala o eski İstanbul’un ağır ve ağdalı kokusunu taşıyor. Ancak bu durum kitaba ayrı bir estetik katıyor. Olay örgüsündeki bazı rastlantılar ve kitabın o sarsıcı, Yunan tragedyalarını aratmayan finali ise insanı gerçekten beklemediği bir yerden vuruyor. Tesadüflerin bu kadar trajik bir sona hizmet etmesi, Tanzimat döneminin kaderci bakış açısını da çok net özetliyor. Görücü usulü evliliğin ve kadının toplumdaki yerinin ne kadar ağır bir dille eleştirildiğine şahit oluyorsunuz. 19. yüzyıl İstanbul’unun sosyal dokusunu, ev içindeki hiyerarşiyi ve sokak kültürünü
Edebiyat
Taaşşuk-ı Talat ve FitnatŞemseddin Sami · Araf Yayınları · 201738,2bin okunma
Puan vermedi·206 syf.·
2025 115. kitabı
İzlediğiniz için teşekkürler! Vartan Paşa’nın Akabi Hikâyesi, Osmanlı döneminde yazılmış olmasına rağmen bugün bile şaşırtıcı derecede modern ve canlı fikirler barındırıyor. Öncelikle şunu fark ettim: Ben romanı Ermeni hayatını anlamak için okudum ama romanın sonunda anladım ki “Ermeni hayatı” diye sabit bir tablo yok. Aksine, toplumlar çok akışkan ve esnek. Ermeni aileleri de, Katolikler de, Osmanlı toplumunun genel sosyal yapısı içinde neredeyse birbirine benziyor: kadınlar ferace giyiyor, evler haremlik-selamlık düzeninde, sosyal hayat ortak değerler üzerinden şekilleniyor. Başlıklar hâlinde romanın güzelliklerini ve tespitlerimi paylaşmak gerekirse: ♡ “Akabi” ve isimlerin anlamı Akabi ismi Ermenice kökenli ve Yunanca agape (sevgi) kelimesinden geliyor. Yani adından itibaren romanın kalbinde aşk var. Bu bir "Aşk Hikayesi!" Erkek karakterlere “ağa”, kadınlara “dudu” denmesi de çok güzel bir Osmanlı-Ermeni kültürü detayı. “Ağa”, saygın erkek; “Dudu” ise olgun, saygın kadın anlamında, tam da romanın evrensel ama yerel dokusunu gösteriyor. ♡ Mezhep farklılıkları ve aşk Romanın aşkı “imkânsız” olarak sunması tamamen dönemsel ve toplumsal bir gerçeklikten kaynaklanıyor: Ermeni (Apostolik) Akabi Dudu ve Ermeni (Katolik) genç Hagop Ağa farklı kiliselere bağlı. Ermeniler etnik olarak bir kavim, ama roman bize gösteriyor ki “Ermeni” derken aslında kiliseye bağlı bir cemaatten bahsediyoruz. Mezhep farkı, o dönemde ailelerin ve toplumun duvarları demek. Bu yüzden aşkları imkânsız. Ama Vartan Paşa cesurca bu duvarları sorguluyor, “Aşk kimlikten büyüktür” diyerek adeta modern bir manifesto sunuyor. ♡ Çağdaş fikirler Romanın en etkileyici taraflarından biri, dönemine göre inanılmaz çağdaş fikirler içermesi: * Eşlerin birbirini seçmesi * Mezhep farklılıklarının aşkı
Akabi HikayesiKolektif · Çizgi Kitabevi · 20231 okunma
Kendi dilini yaratan roman faciası
4/10
·352 syf.··
Beğendi
·
2025 23. kitabı
·
35 günde okudu
·
Okunma: 21 Ekim 2025 09:15
Çerezlik bir dönem romanı. Biraz aşk, biraz ihanet üstüne dönemin siyasi olaylarından sos ile servis edilmiş. İşin garip tarafı arka kapağında “Bu romanı benzersiz kılan, kendi dilini yaratmış olması yanında yakın tarihimizin gölgede kalmış pek çok olayına ışık tutarken kurmacayı müthiş bir ustalıkla gerçeklerle yoğurmuş olması.” deniyor. Madem böyle iddialı ve döneme dair bir şey yazacaksınız illa birilerinden görüş almanız gerektiğini bir kere daha ortaya koyuyor bu kitap. Kitabın oluşturduğu yazım hataları ve kurgu hataları için Adam Sanat'a bakacak olursak; Romanın en önemli karakterlerinden, Haliç kıyısındaki bir Rufaî tekkesinin şeyhi olan Yusuf Efendi ve Rufaîlikle ilgili olarak anlatılanları ele almakla başlayalım. Tekkede ayin icra edilen mekânın adı bazen “divanhane” (s.12), bazen de “zikir salonu”dur (s.100). Gerçekte ikisi de değildir. Bütün esma tarikatlarında, yani temel ritüeli zikir, yani Allahın adının tekrarlanması olan tarikatlarda olduğu gibi tevhidhanedir. Divanhane terimi yalnızca yalı, konak gibi büyük konutların selâmlık bölümlerindeki misafirlerin kabul edildiği en büyük oda için kullanılır. “Zikir salonu” hakkında fazla söze gerek yok. Tarikatlar konusuna yabancı biri bile bu topraklardaki kökleri Selçuklu dönemine giden dinî bir kavramın salon gibi o devirde Türkçedeki geçmişi 50 yılı bulmayan Frenkçe bir kelimeyle anılamayacağını tahmin edebilir. Şeyhin “siyah bir külâhı” vardır (s.12). Bir Rufaî şeyhinin başlığı asla bir külâh olamaz. Bir Rufaî şeyhinin başında üst kısmı içi pamuk doldurularak takviye edilmiş bir takke (ki buna Rufaî tâcı denir) vardır. Bunun üzerine de siyah sarık (destar) sarılmıştır. Tarikat terminolojisinde başlığın tamamına da “tac” denir. İllâ başlığa günlük dilde bir karşılık bulunmak isteniyorsa sarık denmelidir;
Kılıç Yarası GibiAhmet Altan · Everest Yayınları · 20252,818 okunma
10/10
·256 syf.··
Beğendi
·
2024 330. kitabı
·
5 günde okudu
·
Okunma: 13 Aralık 2024 00:00
"DEJAVU" “Öyle ya, harem kültüründen, kapalı odalardan çıkıp sokaklarda tek başına yürümeyi öğrendik biz kadınlar, diye düşündü. Üstelik de bir paşa torunu, konak kızı olarak nereden nereye... Ülkenin insanını, kenar mahalleleri, işçi sınıfını, yoksulluğu, çamuru, açlıktan ölünebileceğini, açlık yüzünden etini satan kadınları tanıdığını biliyordu artık. En az bir yıl mahkeme muhabiri olarak çalışmış, katili, hırsızı, fuhuş yapan, yapmak zorunda olan kadınları dinlemişti. Ne büyük dramlar. Çoğu sanki bir dalgınlık anına gelmiş insanlık trajedileri.” Sistematik ve akışkan bir düzene başkaldırmak, alışılmış toplumsal normlara dur demek kolay değildir. Değişmek ve ilerlemek isteyen her birey bu düzende yara alır; işte Suat Derviş de bunlardan biri. Fakat pes etmeyen, savaşan ve ideallerine sıkı sıkıya bağlı kalan her birey, bir gün kahramanlaşır; Suat Derviş gibi… Bir zamanlar harem kültürünün, kapalı odaların içinde yetişmiş kadınlar, sokaklarda tek başına yürümeyi öğrenmek zorunda kalmıştı. Menekşe Toprak’ın kaleminden okuduğumuz bu hikâye, bir paşa torunu, konak kızı olarak doğmuş bir kadının, toplumun farklı katmanlarını tanıma sürecini gözler önüne seriyor. İşçi sınıfının, yoksulluğun, çamurun ve hayatta kalma mücadelelerinin içinde kadınların yaşadığı trajedileri öğreniyoruz. Her bir yaşam kesiti, bir zamanlar gazetecilik yapmış olan karakterin gözünden bize ulaşıyor; katili, hırsızı, fuhuş yapan ya da yapmak zorunda kalan kadınları dinliyor ve onların hikâyelerini anlıyor. Öyküdeki kadın, Berlin sokaklarında Suat Derviş’in izini sürüyor. Yüz yıl önce yazdığı satırların ardında, bugün kendi mücadelesini veriyor: İşsiz bir akademisyen olarak yabancı bir ülkede hayatta kalmak, kalemiyle geçinmeye çalışmak. Ama yazarın anlattığı karakter yalnızca hayatta kalmakla
Edebiyat
DejavuMenekşe Toprak · Doğan Kitap · 062 okunma