"DEJAVU"
“Öyle ya, harem kültüründen, kapalı odalardan çıkıp sokaklarda tek başına yürümeyi öğrendik biz kadınlar, diye düşündü. Üstelik de bir paşa torunu, konak kızı olarak nereden nereye... Ülkenin insanını, kenar mahalleleri, işçi sınıfını, yoksulluğu, çamuru, açlıktan ölünebileceğini, açlık yüzünden etini satan kadınları tanıdığını biliyordu artık. En az bir yıl mahkeme muhabiri olarak çalışmış, katili, hırsızı, fuhuş yapan, yapmak zorunda olan kadınları dinlemişti. Ne büyük dramlar. Çoğu sanki bir dalgınlık anına gelmiş insanlık trajedileri.”
Sistematik ve akışkan bir düzene başkaldırmak, alışılmış toplumsal normlara dur demek kolay değildir. Değişmek ve ilerlemek isteyen her birey bu düzende yara alır; işte Suat Derviş de bunlardan biri. Fakat pes etmeyen, savaşan ve ideallerine sıkı sıkıya bağlı kalan her birey, bir gün kahramanlaşır; Suat Derviş gibi…
Bir zamanlar harem kültürünün, kapalı odaların içinde yetişmiş kadınlar, sokaklarda tek başına yürümeyi öğrenmek zorunda kalmıştı. Menekşe Toprak’ın kaleminden okuduğumuz bu hikâye, bir paşa torunu, konak kızı olarak doğmuş bir kadının, toplumun farklı katmanlarını tanıma sürecini gözler önüne seriyor. İşçi sınıfının, yoksulluğun, çamurun ve hayatta kalma mücadelelerinin içinde kadınların yaşadığı trajedileri öğreniyoruz. Her bir yaşam kesiti, bir zamanlar gazetecilik yapmış olan karakterin gözünden bize ulaşıyor; katili, hırsızı, fuhuş yapan ya da yapmak zorunda kalan kadınları dinliyor ve onların hikâyelerini anlıyor.
Öyküdeki kadın, Berlin sokaklarında Suat Derviş’in izini sürüyor. Yüz yıl önce yazdığı satırların ardında, bugün kendi mücadelesini veriyor: İşsiz bir akademisyen olarak yabancı bir ülkede hayatta kalmak, kalemiyle geçinmeye çalışmak. Ama yazarın anlattığı karakter yalnızca hayatta kalmakla