• Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da
    hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil,
    bütün iş Tahirle Zühre olabilmekte
    yani yürekte.

    Meselâ bir barikatta dövüşerek
    meselâ kuzey kutbunu keşfe giderken
    meselâ denerken damarlarında bir serumu
    ölmek ayıp olur mu?

    Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da
    hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil.

    Seversin dünyayı doludizgin
    ama o bunun farkında değildir
    ayrılmak istemezsin dünyadan
    ama o senden ayrılacak
    yani sen elmayı seviyorsun diye
    elmanın da seni sevmesi şart mı?
    Yani Tahiri Zühre sevmeseydi artık
    yahut hiç sevmeseydi
    Tahir ne kaybederdi Tahirliğinden?

    Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da
    hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil.
  • Ey dostlar! Bu hikâyeyi dinleyiniz. Hakikatte o bizim bu günkü halimizdir.

    Bundan evvelki bir zamanda bir padişah vardı. O hem dünya, hem din saltanatına sahipti. Padişah bir gün, hususi adamları ile av için hayvana binmiş giderken, ana yol üzerinde bir cariye gördü.. o cariyenin kölesi oldu. Can kuşu kafeste çırpınmaya başladı. Mal verdi ve o cariyeyi satın aldı. Onu alıp, arzusuna nail oldu.

    Fakat kazâra o cariye hastalandı. Padişah sağdan soldan hekimler topladı. Dedi ki: “İkimizin hayatı da sizin elinizdedir. Benim hayatım bir şey değil, asıl cânımın cânı odur. Ben dertliyim, hastayım, dermanım odur. Kim benim canıma derman bulursa, benim hazinemi, incimi ve mercanımı (lütuf ve ihsanlarımı) o aldı (demektir).”

    Hepsi birden dediler ki: “Canımızı feda edelim. Beraberce düşünüp, beraberce tedavi edelim. Bizim her birimiz bir âlem Mesih"idir.. elimizde her hastalığa bir ilâç vardır.” Kibirlerinden “Allah isterse” (İnşaallah) demediler. Allah da onlara insanların âcizliğini gösterdi. İlâç ve tedavi türünden her ne yapıldıysa hastalık arttı, maksat da hâsıl olmadı.

    O cariyecik, hastalıktan kıl gibi olunca, padişahın kanlı gözyaşı ırmağa döndü. Padişah, hekimlerin âciz kaldıklarını görünce, yalınayak mescide koştu. Mescide gidip mihrap tarafına yöneldi. Secde yeri gözyaşından sırsıklam oldu. Yokluk istiğrakından kendisine gelince ağzını açtı, hoş bir tarzda Allah"ı medhüsenaya başladı: “En az bahşişi dünya mülkü olan Allah"ım! Ben ne söyleyeyim? Zaten sen gizlileri bilirsin. Ey daima dileğimize penah (sığınak) olan Rabb"im! Biz bu sefer de yolu şaşırdık. Ama sen “Ben gerçi senin gizlediğin şeyleri bilirim, fakat sen yine de onları meydana dök, dile getir” dedin. Padişah tâ can evinden coşunca, bağışlama denizi de coşmaya başladı. Ağlama esnasında padişah uykuya daldı. Rüyasında bir pîr göründü. O pîr dedi ki: “Ey padişah! Müjde! Dileklerin kabul oldu. Yarın bir yabancı gelirse, o bizdendir. O gelen hâzık (işinin ehli) bir hekimdir. Onu doğru bil, çünkü o emin ve gerçek erenlerdendir. İlâcında kati sihri gör, mizacında da Hak kudretini müşahede et.”

    Vade zamanı gelip gündüz olurken, güneş doğudan görünüp yıldızları yakarken, padişah, rüyada kendine gösterilen zâtı görmek için pencerede bekliyordu. Bir de gördü ki faziletli, fevkalâde hünerli, bilgili bir kimse geliyor. Padişahın rüyada gördüğü hayal de, o misafir pîrin çehresinde görünüp duruyordu. Padişah bizzat mâbeyincilerin yerine koştu, o gaipten gelen konuğun huzuruna vardı. Kollarını açıp onu kucakladı, aşk gibi gönlüne aldı, canının için çekti. Elini, alnını öpmeğe, oturduğu yeri, geldiği yolu sormaya başladı. O ağırlama, o hal hâtır sorma meclisi geçince, o zâtın elini tutup hareme götürdü.

    Padişah, hastayı ve hastalığını anlatıp, sonra onu hastanın yanına götürdü. Hekim, hastanın yüzünü görüp, nabzını sayıp, idrarını muayene etti. Hastalığının belirtilerini ve sebeplerini de dinledi. Dedi ki: “Öbür hekimlerin çeşitli tedavileri, tamir değil, büsbütün harap etmiş. Onlar, iç ahvalinden haberdar değiller. Körlüklerinden, hepsinin aklı dışarıda.” Hekim, hastalığı gördü, gizli şey ona açıldı. Fakat onu gizledi ve sultana söylemedi. Cariyenin hastalığı safra ve sevdadan değildi. Her odunun kokusu, dumanından meydana çıkar. İnlemesinden gördü ki cariye gönül hastasıdır. Vücudu afiyettedir ama o gönüle tutulmuştur. Âşıklık, gönül iniltisinden belli olur. Hiçbir hastalık gönül hastalığı gibi değildir. Hekim dedi ki: “Ey padişah, evi halvet et, yakınlarını da uzaklaştır. Köşeden, bucaktan kimse kulak vermesin de ben bu cariyecikten bir şeyler sorayım.”

    Oda boşaltıldı. Hekim ile hastadan başka kimsecikler kalmadı. Hekim tatlılıkla, yumuşaklıkla dedi ki: “Memleketin neresi? Çünkü her memleket halkının ilâcı başka başkadır. O memlekette akrabandan kimler var? Kime yakınsınız; neye bağlısın?” Elini kızın nabzına koyup birer birer felekten çektiği sıkıntı ve eziyetleri soruyordu. Cariyeden hikâye yoluyla dostların ahvalini sormaktaydı. Kız, bütün sırlarını hekime açıkça söylemekte, kendi durağından, efendilerinden, şehrinden ve şehrinin dışından bahsetmekteydi. Hekim, kızın anlatmasına kulak vermekte, nabzına ve nabzının atmasına dikkat etmekteydi. “Nabzı, kimin adı anılınca atarsa, cihanda gönlünün istediği odur” (diyordu). Cariye, memleketindeki dostlarını saydı döktü. Ondan sonra diğer bir memleketi andı. Hekim, “memleketinden çıkınca en evvel hangi memlekette bulundun?” dedi. Kız, bir şehrin adını söyleyip geçti. Fakat yüzünün rengi, nabzının atması başkalaşmadı. Efendilerini ve şehirleri birer birer saydı. O yerleri, yurtları, oralarda geçirdiği zamanları, tuz, ekmek yediği kişileri tekrar tekrar söyledi. Şehir şehir, ev ev saydı döktü, fakat kızın ne damarı oynadı, ne çehresi sarardı. Hekim, şeker gibi Semerkand şehrini soruncaya kadar kızın nabzı normal haldeydi, fazla atmıyordu. Semerkand"ı sorunca nabzı hızlıca attı, çehresi kızardı, sarardı. Çünkü o, Semerkandlı kuyumcu sevgilisinden ayrılmıştı. O hekim, hastadan bu sırrı elde edip, o dert ve belânın aslına erişince, “Onun semti hangi mahallede?” diye sordu. Kız, “Köprü başında, Gatfer mahallesinde” dedi. Hekim, “Hastalığının ne olduğunu hemen anladım. Seni tedavi hususunda sihirler göstereceğim. Sevin, rahatla, emin ol ki yağmur çimenlere ne yaparsa, ben de sana onu yapacağım. Ben, senin gamını çekmekteyim, sen gam yeme. Ben sana yüz babadan daha şefkatliyim. Aman, sakın ha, bu sırrı kimseye söyleme. Padişah senden bunu ne kadar sorup soruştursa yine de sakla. Sırların gönülde gizli kalırsa, o muradın çabucak hâsıl olur” dedi. O hekimin vaatleri ve lûtufları hastayı korkudan emin etti.

    Hekim bilahare kalkıp padişahın huzuruna gitti. Padişahı bu meseleden birazcık haberdar etti. Dedi ki: “Çare şundan ibaret: Bu derdin iyileşmesi için cariyenin sevdiği o adamı getirtelim. Kuyumcuyu o uzak şehirden çağır; onu altınla, elbise ile kandır.” Padişah, hekimden bu sözü duyunca, nasihatini candan gönülden kabul etti. O tarafa ehliyetli, kifayetli, âdil bir iki kişiyi elçi olarak gönderdi. O iki bey, kuyumcuya padişahtan müjdeci olarak Semerkand"a kadar geldiler. Dediler ki: “Ey lûtuf sahibi üstad! Ey marifette kâmil kişi! Övülüşün şehirlere yayılmıştır. İşte filân padişah, kuyumcubaşılık için seni seçti. Zira bu işte pek büyüksün, pek kâmilsin. Hemen şimdi şu elbiseyi, altın ve gümüşü al; gelince de padişahın havassından ve nedimlerinden olursun.” Adam, çok malı, çok parayı görünce gururlandı; şehirden, çoluk çocuktan ayrıldı. Adam, neşeli bir halde yola düştü. Haberi yoktu ki padişah canına kastetmişti.

    O garip kişi yoldan gelince, hekim onu padişahın huzuruna götürdü. Güzellik mumunun başı ucunda yakılması için onu padişahın yanına izzet ve ikramla iletti. Padişah, onu görünce pek ağırladı, altın hazinesini ona teslim etti. Sonra hekim dedi ki: “Ey büyük sultan! O cariyeciği bu tacire ver ki visali ile iyileşsin; visalinin suyu o ateşi gidersin.” Padişah, o ay yüzlü cariyeyi kuyumcuya bahşetti. O iki sohbet müştakını (isteklisini) birbirine çift etti. Altı ay kadar murat alıp murat verdiler. Bu suretle o kız da tamamen iyileşti.

    Ondan sonra hekim, kuyumcuya bir şerbet yaptı. Kuyumcu içti, kızın karşısında erimeye başladı. Hastalık yüzünden kuyumcunun güzelliği kalmayınca, kızın canı, onun derdinden azat oldu, ondan vazgeçti. Kuyumcu çirkinleşip hastalanınca, yüzü sararıp solunca, kızın gönlü de yavaş yavaş ondan soğudu. Sadece zâhirî güzelliğe ait bulunan aşklar aşk değildir. Onlar nihayet bir utanç olur. Keşke kuyumcu baştanbaşa ayıp ve mahcup olsaydı, tamamıyla çirkin bulunsaydı da başına bu kötü hal gelmeseydi. Kuyumcunun gözünden ırmak gibi kanlar aktı, yüzü canına düşman kesildi; sonunda ölüp toprak altına gitti. O cariyecik de aşktan ve hastalıktan arındı, tertemiz oldu.[1]

    [1] Mesnevî, Cilt: I, beyit nu: 35-246
  • Bugün üzgünüm, sözlerinde yaralandım
    Bir şey yazasım gelmiyor sevdaya
    İçimde yangının büyük, bilirsin
    Suskunluğum Okyanus kadar durgun
    Kırıldı kalbim, ufalandı gönlüm bilesin


    Bir insan niçin kıskanır bilir misin sen
    Sen bulunmayan nadide bir çiçeksin
    Gönül dağımın yamaçında açan
    Bazen poyraz, bazen kara yel olsanda
    Ben senin sevdanın yelinde pervaneyim...


    Rıhtımlarda dolaşırken yalnızlığım kanar
    Sadece seni arar şu deli gönlüm
    Niceler gelip geçse önümden görmediğim
    Usumda hayalin can verir yüreğime
    Uzaklara giderken yelkinliler
    Gözyaşımla mühürlenen mektuplar yollarım!.. EFNAN ZELİHA ESER
  • Korkarım..
    Ama galiba, bütün bu olanlara dayanamam.
    Ama hazırım...
    Sen giderken adımlarını sayarım..
  • Geceler boyu sesine uyandım
    Sen sandım ellere uzandım
    Sana değil kendime kızardım ben
    Sen giderken
    Aramadım ama elim gitti telefona
    Soramadım ama kalbim yine yan yana
    Saramadım o belinden bir daha
    Sen giderken
    Saydım kaç gün oldu
    Saydım kaç gece doldu
    Saydım her gün aynı dön
    Dön istersen
    Ben isterken DÖN

    https://youtu.be/y8LZU6AtEOY
  • Kahrolsun İsrail; kahrolsun zalimler... Ya Rabbim sen Kahhar ismi hürmetine başlayan dualarla değil sadece...İslam eylem dinidir ve en büyük devrimci de Bizzat Resulallah Hz. Muhammed(sav) efendimizdir. İslam bizden önce niyet ister her şeyde; namaza başlarken,oruca kalkarken,kurban keserken, zekat verirken ve hacca giderken..gene niyet ister bizden; düşünürken tasarlarken, aklederken, fikrederken,zikrederken; bilimde, sanatta,edebiyatta, savaşta ve barışta her zaman ve her yerde...Niyet tamamdır artık; hayr üzerinedir. Bu Islam anlayışında kavli duadır; Furkan suresi belirtir: Duanız olmasaydı Rabbim size ne diye değer versin...
    ...Birinci aşama tamamlandı; ya sonra? İkinci aşama: Eylem...Niyetlerimiz doğrultusunda her tür çalışma, gayret...Üçüncü aşama: Niyet, dua ve eylem üçlemi..Yani söylem ve eylem birlikteliği; ya olduğun gibi görünmek ya da göründüğün gibi olmak...Zira İsra/13 derki:"Biz her insanın kaderini kendi çabasına bağlı kıldık" burdaki gaye sadece insan değil; milletler, topluluklar, devletler...Devamen, Necm suresinde de"İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır...Bu ise fiili dua ve makbülü Allah katında en yakın olan dua sınıfıdır.. İlimde fende ilerlemiş her toplum bu Batı , Amerika... her kim olursa olsun, aslında fiili duayı harfiyen uygulamaktalar ve dolayısıyla Nisa suresinde Rabbimizin buyurduğu üzre: Sizden kadın olsun erkek olsun hiç kimsenin emeğini zâi etmeyeceğiz düstüru gereği, çalışan her millet ilerler...Niyet ettik Eylem için, ya sonra? Şimdide Yürek devrede..Yüreği , Allah aşkı, etik değerler aşkı, insan sevgisi, tabiat aşkı ve yaşama enerjisi ile doldurarak bir ruh ve beden bütünlüğü içerisinde; artık yapılması gereken her şeyi yaptıktan sonra Tevekkül ile sabır içerisinde Allah'ın takdirine bırakmak, son merhaledir.La galebe İllallah: Allahtan başka galip yoktur.
  • Hermann Hesse ve Siddhartha’sı ile tanışmam biraz uzun zaman aldı. Yazarı ilk kez bu Nobel ödüllü kitabı ile tanıma şansı buldum. Son da olmayacak sanırım. Yeni yazarlarla tanışıyor olmak farklı hayat tarzına sahip bir insanı tanıyormuş hissiyatı yaratır çoğu zaman.

    İlk olarak sorumuz şu; tüm dünya işlerinden vazgeçip sosyal hayattan uzaklaşarak mı ‘ben’i buluruz; yoksa her şeyin tadına bakarak mı? Sorunun cevabını kitabı okurken her ikisini de yaşayarak öğreniyoruz. Siddhartha kendi ‘ben’ini ararken siz de kendinizi sorguluyorsunuz.

    Çok az sayıda sayfaya bir ömrü sığdıran yazarın dili oldukça berrak ve asla kendini ispatlama çabasına girip de süslü cümleler kurmuyor. Doğu felsefesini önemli ölçüde hissettiren kitapta hangi inanışa sahip olursanız olun bu arayışın kabul göreceğini hissediyorsunuz.

    Brahman kültürü ile büyüyen Siddhartha sarayda yaşayan, ilimle uğraşan ve öğrenmeye meraklı bir prenstir. Zamanla bu kültürün kendine yetmeyeceğini düşünür ve aklındaki soruların cevabını aramaya başlar. Saray hayatından vazgeçen Siddhartha, arkadaşı Govinda ile yaşadığı yeri terk eder ve çilekeş Samanaların aralarına karışırlar. Ancak Siddhartha, Samanalığı boş bir uğraş olarak görür. Ona göre benliği bulabilmek için bu tarz bir hayata gerek yoktur.

    Buddha’nın öğretisini benimseyen Samanalar sayesinde Buddha ile karşılaştıktan sonra onun öğretisini dinlerler. Govinda öğretiden oldukça etkilenmesine rağmen, Siddhartha bir açık yakalar ve bunun üzerine Buddha ile konuşurlar. Aslında Siddhartha’nın kafasına takılan bu nokta, Buddha’nın öğretisinin ta kendisidir. Çünkü bu durumun farkına varan artık bu düzene ait değildir. Yaşayışın hangi kurallar çerçevesinde işlediğini öğrendiğin anda artık o yaşayışın içinde değil, bu kavrama dışardan bakan, bu kavramın üstünde bir yerde olursun. Bu yasalar artık hayatına yön vermez, sen yasaları kendine göre düzenlersin. Siddhartha tam da bu noktda Buddha’nın öğretisini aşmıştır.

    Bu öğretinin de kendine yetmeyeceğini düşünen Siddhartha, Govinda’yı burada bırakarak kendi yoluna devam eder ve şehre giderek farklı maceralara atılır. Şehirde şehveti, içkiyi, kumarı ve ticareti öğrenir. Ancak bir süre sonra kendisini lüks fakat bir o kadar da boş bir hayatın içinde bulur. Bunun üzerine bir gece şehri terk eder ve geri dönerken Govinda ile karşılaşır. Şehre giderken ve geri dönerken geçtiği ırmakta yaşadıkları, Siddhartha için dönüm noktasıdır.

    Siddhartha, Buddha’nın öğretilerinden, diğer öğretmenlerden kurtulur ve benliğini keşfeder. Artık yaşamın her halini görmüş ve ırmak ona mukayese yapmasında yardımcı olmuştur. İşlediği günahlardan ve ayyaş, kumarbaz yıllarından kurtulup doğruyu öğrenmiştir.

    Ayağa kalkmanın ne demek olduğunu öğrenmek için önce düşmek gereklidir. Gerçek benliği bulabilmek için de Sidhhartha’nın yaşadığı her olay gereklidir. Bu sayede benliğin ne demek olduğunu anlar. Yani yaşanan hiçbir olay boşuna değil, aksine, sizi sonuca götüren bir tecrübedir.

    Kitapta kendi hayatımıza uyarlayabileceğimiz birçok unsur mevcut. Çoğu insan olgunluk evresine ulaşana kadar farkında olmasa da kendini arar. Hayatının bir döneminde dinlediği müzik tarzı ilerleyen yıllarda değişebilir, rahat yaşam tarzının yerini daha sorumlu bir hayat alabilir. Kişi, bunlardan hangisinin kendine uygun olduğunu yaşayarak öğrenir ve en sonunda bir tanesinde karar kılar.

    Kitap, hayatın anlamını öğrenme, benliği arama, kendini keşfetme gibi konulara merak duyanlar için oldukça akıcı bir hikayeye sahip ve sade bir üslupla yazılmış. Okuyan arkadaşlara bir şeyler kattığından eminim. Okumak isteyenleri de çabucak kendi benliklerini keşfetmeye davet etmek isterim.