• "Bir şeyi öğrenmem gerek. Kyle'ı sen mi öldürdün yoksa başkası mı?" diye sordu Peto, Kid'e.
    "Kyle da kim?"
    "En yakın arkadaşımdı. Son güneş tutulmasında Tapioca'da öldürüldü."
    Dante araya girdi. "Bence Gene Simmonds veya Freddy Krueger, Kyle'ı öldürdü. Polisler öylesi işlerine geldiği için buradaki arkadaşımızı suçladı."
    "Evet," diyen Kid, sigarasından bir nefes çekti. "Hiç ilgim olmayan yüzlerce ölümü benim üzerime yıktılar. Duyduklarınızın tamamına inanırsanız Liberty Valance'dan İyi Çocuk Eddie'ye kadar herkesin ölümünden ben sorumluyum."
    "Kim?" diye sordu Peto.
    "Boşver."
    ...
    "Az önce Gölgeler çetesi üyelerini öldürmedin mi?" diye sordu Dante.
    "Öldürdüm."
    "Arkadaşın değil miydiler?"
    "Benim arkadaşım yok."
    "Neden acaba?" diye araya girdi Peto.
    "İster inan ister inanma, benim tercihim."
    "Eminim öyledir."
    "Buraya bak budala, eğer biriyle arkadaş olursam vampirler, kurtadamlar ve benzerleri o kişiyi avlıyor. Değer verdiğim herkesten uzaklaşmak zorunda kaldım. Ancak yeterince uzaklaşamamış olacağım ki, küçük kardeşimi öldürdüler. Niçin? Bana ulaşmak için. Sizi arkadaş saymadığım için kendinizi şanslı saymalısınız; çünkü arkadaşım olsaydınız göz açıp kapayıncaya kadar öldürülürdünüz."
    "Kardeşini mi öldürdüler?"
    "Evet. Hunter denen pislik ve dört arkadaşı öldürdü. İkisi hala hayatta. Onları da haklayınca işim bitecek."
    ...
    "Sahtekar olduğunu keşfetselerdi seni hemen öldürürlerdi. Onları nasıl kandırdın? Ben vampir olmadığını hemen anladım. Gündüz feneri gibi parlıyordun."
    "Bir serum sayesinde. Gizli servisten ajan enjekte ediyordu."
    "Gizli servis için mi çalışıyorsun?"
    "Kız arkadaşım ellerinde olduğu için."
    "Onları öldürmemi ister misin?"
    "Fena olmazdı." Sonra çabucak ekledi. "Tabii kız arkadaşımı öldürme."
    ...
    Kid, viskisini bitirip kadehi omzunun üstünden arlaya fırlattı ve ardından dudaklarının arasına yeni bir sigara sıkıştırdı. Bardağın yere çarpıp kırıldığını duyan Dino, arka odadan bara döndü.
    "Bunu yapmak zorunda mıydın?"
    "En sevdiğin renk hangisi?" diye sordu eli cüppesinin içine giden Kid.
    "Mavi, niye?"
    PAT!
    Kid, nikel kaplama altıpatlarını çıkarıp Dino'ya doğrulttu ve bar sahibinin beynini havaya uçurdu.
    "Tanrım!" diye bağırdı Peto. "Mavinin nesi varmış?"
    "Hiçbir şeyi. Silahımı çekerken dikkatini dağıtmak istedim. Senin favori rengin ne?"
    Peto bir an duraksadı. "Sonra söylesem olur mu?"
    "Elbette." Kid altıpatlarını cüppesinin altına sakladı. "Galiba buradan gitme zamanı geldi. Dominos'a gitmeye ne dersiniz?"
    "Harika!" diyen Dante ayağa fırladı. "İyi bir pizza için adam öldürebilirim!"
    "Pizzacıyı söylemiyorum. Giyim mağazasını söylüyorum. Üstümüzü başımızı değiştirmeliyiz."
    ...
    Dışarı çıktıklarında Kid, kaldırımın kenarına park ettiği fiyakalı siyah spor arabaya doğru yürüdü. Kid, şoför kapısını açtığında ışıklar yandı ve Dante, arabanın modelini gördü.
    "V8 Interceptor mı?"
    "Evet. Havalı ha?"
    "Hem de nasıl! Bir zamanlar DeLorean'ım vardı, bilirsin işte." Aman tanrım, dedi içinden Dante. Kid ile aramızda bir bağ oluşuyor. Kimin aklına gelirdi...
    "Aman ne güzel."
    "Ağaca çarpıp arabayı hurdaya çevirdim."
    "Seksen sekizle giderken mi?"
    "Evet, nasıl bildin?"
    "Attım tuttu. Şimdi kes sesini de bin arabaya!"
    ...
    Araba tenha sokaklarda Dominos'a giderken arkadan bir tıklama sesi duyuldu. Ses sanki bagajdan geliyordu. Bunu homurtular izledi.
    "Bagajda biri mi var?" diye sordu Peto, Kid'e.
    "Evet."
    "Kim olduğunu sorabilir miyim?"
    "Hayır."
  • Tahir olmak ta ayıp değil
    Zühre olmakta
    Hatta sevda yüzünden ölmek te ayıp değil
    Bütün iş Tahir ile Zühre olabilmekte yani yürekte....
    Mesela bir barikatta döğüşerek
    Mesela Kuzey Kutbu'nu keşfe giderken
    Mesela denerken damarlarında bir serumu ölmek ayıp olur mu?
    Tahir olmak ta ayıp değil Zühre olmak ta
    Hatta sevda yüzünden ölmek te ayıp değil..
    Seversin dünyayı doludizgin ama o bunun farkında değildir
    ayrılmak istersen dünyadan ama o senden ayrılacak
    yani sen elmayı seviyorsun diye elmanın da seni sevmesi şart mı?
    Yani Tahir'i Zühre sevmeseydi artık Yahut hiç sevmeseydi Tahir ne kaybederdi Tahir'liğinden
    Tahir olmak ta ayıp değil
    Zühre olmak ta
    Hatta sevda yüzünden ölmek te ayıp değil...

    Nâzım HİKMET
  • Sen bana gelirsen
    Öyle sıradan bir geliş olmaz o
    Bahar gibi gelirsin bana
    Sen benim yüreğime düşen ilk cemresin
    Hemen kandım, o yüzden açtım ben çiçeklerimi
    Ya bana bahar gibi gel
    Ya da giderken ardına bile bakma
    yalancı cemreymiş derim solarım, hasat kırarım...
  • Gelirken sen getirmedigin, giderken de gitmelerine mani olamadigin hiçbir şeye benim diyemezsin.
    Böyle başlar kitap arka sözü...
    O kadar düşündüm bu kitap için neler soylenmeli diye hicbir cümle bulamadim. Mehmet Yıldız'ın videolarını da izlediğim için kitabı okurken heyecanlı halleri ses tonlamalari ve kızgınlık halleri zihnimde canlandı hep onun içindir ki okurken yaptığımız hatalar gafil olduğumuz hakikatlerden dolayı Mehmet abiminde istediği gibi daralarak ve zaman zaman vicdan ağırlığı yaşayarak okudum. Lütfen herkes okusun okutsun hediye etsin. İnandığı Allah'ı ,dinini tanımayan müslüman kalmasın.
  • İstiğfâr, Allah Teâlâ’ya “Rabbim, beni bağışla!” diye dil ile yalvarırken, bedeni günahlardan uzak tutmaktır. Kulun yapacağı budur. Allah Teâlâ’dan umulan ise istiğfâr eden kulunu mağfiret edip bağışlaması, daha açık bir ifadeyle, onu cehennem azâbından korumasıdır.



    Hz. Ali’nin dediği gibi, dünyada Allah Teâlâ’nın azâbından kurtulmanın iki yolu bulunmaktadır. Bu yollardan biri Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in varlığıdır. Ne yazık ki onun vefâtıyla bu fırsat elden kaçmıştır. Geriye sıkı sıkı tutunulması gereken tek yol kalmıştır. O da istiğfârdır. Şu âyet-i kerîme bu gerçeği dile getirmektedir:



    “Sen onların içlerinde bulunduğun müddetçe Allah onları azaba uğratmayacaktır. Onlar bağışlanmalarını dilerken, Allah kendilerine azab etmez” [Enfâl sûresi (8), 33].

    Ebu Said (r.a) anlatıyor:
    “Resûlullah aleyhisselatü vesselam buyurdular ki:

    Sizden önce yaşayanlar arasında doksan dokuz kişiyi öldüren bir adam vardı. Bir ara yeryüzünün en bilgin kişisini sordu. Kendisine bir râhib tarifedildi. Ona kadar gidip, doksan dokuz kişi öldürdüğünü, kendisi için bir tevbe imkânının olup olmadığını sordu.

    Râhib:

    – Hayır yoktur! dedi. Herif onu da öldürüp cinayetini yüze tamamladı.

    Adamcağız, yeryüzünün en bilginini sormaya devam etti. Kendisine âlim bir kişi tarif edildi. Ona gelip, yüz kişi öldürdüğünü, kendisi için bir tevbe imkânı olup olmadığını sordu.

    Âlim:

    – Evet, vardır, seninle tevben arasına kim perde olabilir? dedi. Ve ilâve etti:

    – Ancak, falan memlekete gitmelisin. Zîra orada Allah’a ibadet eden kimseler var. Sen de onlarla Allah ibadet edeceksin ve bir daha kendi memleketine dönmeyeceksin. Zira orası kötü bir yer.

    Adam yola çıktı. Giderken yarı yola varır varmaz ölüm meleği gelip ruhunu kabzetti. Rahmet ve azab melekleri onun hakkında ihtilâfa düştüler.

    Rahmet melekleri:

    – Bu adam tevbekâr olarak geldi. Kalben Allah yönelmişti, dediler.

    Azab melekleri de:

    – Bu adam hiçbir hayır işlemedi, dediler.

    Onlar böyle çekişirken insan suretinde bir başka melek, yanlarına geldi. Melekler onu aralarında hakem yaptılar.

    Hakem onlara:

    -Onun çıktığı yerle, gitmekte olduğu yer arasını ölçün, hangi tarafa daha yakınsa ona teslim edin,dedi.

    Ölçtüler, gördüler ki, gitmeyi arzu ettiği (iyiler diyarına) bir karış daha yakın. Onu hemen rahmet melekleri aldılar.”



    Kaynak: Buharî, Enbiya 50; Müslim, Tevbe 46, (2766); İbnu Mâce, Diyât 2, (2621)


    Muhammed Karakaya
  • 2008 ANKARA NUMUNE HASTANESİ

    Acil dahiliye servisi koridorunun tüm pencereleri sonuna kadar açılmıştı bu soğukta. Normalde hiç durmayan o koşturmacanın bir an bile eksilmediği o koridorda kimseler kalmamıştı. Hasta yakınları yüksek sesle söylenip duruyorlar,
    hastalarını hasta sandalyeleri ile bahçeye çıkarmak için izin istiyorlardı.

    Pansuman saatinin geldiğini gören
    doktorlar vizitten hemen sonra kendilerini dışarıdaki kafeteryaya atmış, hemşireler diğer hastaların odalarında pansumanın
    bitmesini bekliyorlardı. Zaten vizitte de o hastanın odasına girilmiyor, dosyası ile koridorda değerlendiriliyordu durumu. Yanındaki yatakta da kimseler kalamıyordu haliyle.

    Üst üste koyduğum yüz maskelerin arasına kokusu en yoğun olan dezenfektanı boşaltıp, öncesinden her bir ayrıntısını hazırladığım
    pansuman kutusu ile Ekrem Amca'nın odasına girdim. Acilden diyabetik koma ile yatırılalı üç gün olmuş, yeni yeni bilinci yerine geliyordu.

    Bir sabah, bir de akşam hayalet gibi bir iki dakika görünen huzurevi görevlisinden öğrendiğimize göre ziyaretine gelen
    kimseleri de yoktu. Felç sekeli yatağa bağımlıydı. Son bir aydır yemek yemeyi reddettiği için kan şekeri düşüşleri kontrol edilemez olmuştu artık. En son bilinci kapalı halde odasında bulunmuş, acile getirilmişti.

    Altı aydır yatağa bağımlı olan Ekrem Amca'nın sol kalçasında kocaman, yaklaşık irice bir el girebilecek genişlikte yatak yarası vardı. Yara yeri ülserinden enfekte akıntı katman katman, pisliğin herbir tonuyla akıyordu. Gri, siyah, yeşil ve koyu sarının iğrenç kombinasyonu. Görüntüsü bile koku duyusunu yitirmiş herhangi birine o iğrenç kokunun her bir ayrıntısı tattırabilirdi. O kadar kesif, o kadar iğrenç bir kokuydu ki yayılan etrafa, kokunun da bir işkence çeşidi olabileceğini ilk defa düşünmüştüm o gün.

    Adeta beynimin tüm damarlarını yoğunluğu ile tıkayıp felce uğratan, beynimin herbir hücresini toptan imha eden, o an burnumu koparıp atsalar bir kere bile pişman olmam diyebileceğim o iğrenç koku...
    Öğürmekten midemin katmanlarımın sıkıştığını, karın kaslarımın hamladığını, bir pansumana beş kez ara verip yanına koştuğum çöp kutusuna içimde ne varsa çıkardığımı, kusacağımı zaten bildiğimden hiçbir şey yemeden pansuman yaptığımı; sonrasında dışarı koşup, naneli sakızı sömürüp, envai çeşit kolonyalarla elimi defalarca çitilediğimi ve gün boyunca yemek yiyemediğimi hatırlıyorum yıllar sonra.

    Allahtan bilinci şimdilik yerinde değildi de o halimizi görmüyordu derken; ilk defa o gün üstüste taktığım maskelerimle, öncesinde içeride geçireceğim her bir saniyeyi hesaplamış halde yara yerini açmak için
    yaklaştığımda görmüştüm kabir misal simsiyah gözlerini. Her duygunun rengi vardır ya hani; kat kat pişmanlıklar altında kalmıştı sanki herbir hücresi de gangren olup ölmüştü bakışlarında. Evet gözlerindeki karanlık, pişmanlığın siyahıydı. Bulaşıcı, pis, ağır bir pişmanlıktı bu. Pişman oldum nedenini bilmeden herşeye; o gece nöbetçi olduğuma, bu gözlere şahit olduğuma, biraz önce düşüncesizce attığım kahkahalara...

    Bilinci açılmış, kendine gelmişti. Hızlıca ''Günaydın Ekrem Bey'' dedim panikle kabristan ziyaretine gelen dünya sevdalıları gibi. Ne sorduysam cevap vermedi. Muhtemel nerede olduğunu yeni anlamaya çalışıyordu. Ya da kendini anlatmak zorunda kalacağı, belki de minnet edeceği yeni birilerini görmenin tedirginliğiydi bu inatçı sukütunun sebebi.

    Ani bir kararla pansumanı ertelerken, kan şekerini ve insülin dozunu hemen ayarlamak için yemek isteyip istemediğini sordum.
    Günlerdir de yemek yememişti. Zira ne kadar erken yemek yemeye başlarsa, o kadar çabuk tedavisi düzene girer, o kadar çabuk taburcu olabilirdi. Israrım, defalarca sormam itiraf etmeliyim ki bu yüzdendi. O gün ve diğerleri yemek yemeyi reddeti Ekrem Amca. Az yemek yerse, az dışkılama ihtiyacı olacaktı ve o kadar az altı alınacaktı. O iğrenç yarayı daha az kişi görecek, o kadar az kişi söylenecekti. O kadar az kişi o şekilde bakacaktı gözlerine...

    Hayatımın en zor anlarıydı diyebilirim o pansuman saatleri. Ölmek isteyen o bakışların önünde bulantımı bastırmaya çalışmak, ona farkettirmeden bir bahane yanında öğürmeden dışardaki çöp kutusuna koşmak. Uçurum gibi geçen saatler...

    İşte o gün...Hızlıca kapatırken yaranın üstünü alabildiğim en az nefesle, sıkıca tuttu kolumdan EKrem Amca o zayıf bedeninden,
    kuru gövdesinden beklenmedik bir güçle.
    Ne yapıyorsun bile diyemedim kolumun acısına rağmen. Yarı fısıltı yarı inleme, yalvarıyordu adeta Ekrem Amca:
    -" Nolur kızım.. benim dualarım kabul olmuyor.. nolur dua et bana, Rabbim canımı alsın.. nolur!''

    Sessiz sessiz akan gözyaşlarının arasında saçmalayarak bir iki cümle hecelemeye çalıştım şaşkınlıkla:
    - ''Olur mu Ekrem Amca o nasıl söz? ... "
    - ''Nolur dua et...O'na zor değil... alsın canımı
    benim duam kabul olmaz, olmadı. Çünkü kırdığım bir gönül var benim .. Herşeyimi verirdim şimdi bir kere affettim demesi için...
    Onun affetmesi de yetmez belki, Rabbimin de hesabı varsa, o yüreğin sahibi ya..."
    ......

    İşte yıllar geçmişken, dedemin eski köy evinde kurcalarken çekmeceleri yıllar sonra.
    1978 tarihli bir takvim yaprağı eskimiş, sararmış; okudum tekrar tekrar:
    ....Hz. Davud (asm), ''Ey Rabbim! Her padişahın bir hazinesi vardır. Senin hazinen nasıldır ve nerededir? dedi.
    Rabbi şöyle buyurdu: ''Benim hazinem arştan yüksek, kürsiden geniş, göklerden daha süslü ve cennet nimetlerinden üstündür''
    HZ. Davud, ' Ya Rabbi, O nerededir?' diye sordu. Hak Teala şöyle buyurdu:'' Ey Davud! Benim hazinem kırık gönüllerdedir..''
    ....
    Gecenın üçü. Lambaların yanmadığı köyümün kapkaranlık gecesinde. Uçsuz bucaksız sema. Teleskopumla seyran ederken semanın süslerini; önceleri derdim kendime ''Rabbimin en büyük hazinelerinden
    olsa gerek şu koskoca gökyüzü? ''

    Aklımda takvim yaprağı ve hazineler hazinesini kaybetmiş, kayıp gitmiş, kaybolmuş Ekrem Amca'nın gözleri...

    Rabbimin hazinesi, biricik evi, sahibi olduğu gönlüme baktım bu gece ben. Ucu bucağı yok ki. Öylesine kalabalık...

    Affedemediğim karadelikler..
    Gönlümden yıldız misal kayıp kaybolanlar...
    Kuyruklu yıldızlar gibi gidemeyenler...
    Affını beklediğim güzel gönüller...
    Çook uzaklarda olsa da yörüngesinde nefes aldığım için hala yaşayabildiğim güneşim var bir de:)
    Çok kalabalık be...
    Bu kalabalığın içinde nefes alamıyorum sanki?
    Ben de karar verdim affetmeye.
    Ankara'dan giderken gönlümdeki yükü boşaltmaya.
    Affetmemek en büyük yük işte.
    Ey merhamet, hem ne güzelsin sen;
    af dilemeye de affetmeye de vesile...

    sueda reyyan
  • 2008 ANKARA NUMUNE HASTANESİ

    Acil dahiliye servisi koridorunun tüm pencereleri sonuna kadar açılmıştı bu soğukta. Normalde hiç durmayan o koşturmacanın bir an bile eksilmediği o koridorda kimseler kalmamıştı. Hasta yakınları yüksek sesle söylenip duruyorlar,
    hastalarını hasta sandalyeleri ile bahçeye çıkarmak için izin istiyorlardı.

    Pansuman saatinin geldiğini gören
    doktorlar vizitten hemen sonra kendilerini dışarıdaki kafeteryaya atmış, hemşireler diğer hastaların odalarında pansumanın
    bitmesini bekliyorlardı. Zaten vizitte de o hastanın odasına girilmiyor, dosyası ile koridorda değerlendiriliyordu durumu. Yanındaki yatakta da kimseler kalamıyordu haliyle.

    Üst üste koyduğum yüz maskelerin arasına kokusu en yoğun olan dezenfektanı boşaltıp, öncesinden her bir ayrıntısını hazırladığım
    pansuman kutusu ile Ekrem Amca'nın odasına girdim. Acilden diyabetik koma ile yatırılalı üç gün olmuş, yeni yeni bilinci yerine geliyordu.

    Bir sabah, bir de akşam hayalet gibi bir iki dakika görünen huzurevi görevlisinden öğrendiğimize göre ziyaretine gelen
    kimseleri de yoktu. Felç sekeli yatağa bağımlıydı. Son bir aydır yemek yemeyi reddettiği için kan şekeri düşüşleri kontrol edilemez olmuştu artık. En son bilinci kapalı halde odasında bulunmuş, acile getirilmişti.

    Altı aydır yatağa bağımlı olan Ekrem Amca'nın sol kalçasında kocaman, yaklaşık irice bir el girebilecek genişlikte yatak yarası vardı. Yara yeri ülserinden enfekte akıntı katman katman, pisliğin herbir tonuyla akıyordu. Gri, siyah, yeşil ve koyu sarının iğrenç kombinasyonu. Görüntüsü bile koku duyusunu yitirmiş herhangi birine o iğrenç kokunun her bir ayrıntısı tattırabilirdi. O kadar kesif, o kadar iğrenç bir kokuydu ki yayılan etrafa, kokunun da bir işkence çeşidi olabileceğini ilk defa düşünmüştüm o gün.

    Adeta beynimin tüm damarlarını yoğunluğu ile tıkayıp felce uğratan, beynimin herbir hücresini toptan imha eden, o an burnumu koparıp atsalar bir kere bile pişman olmam diyebileceğim o iğrenç koku...
    Öğürmekten midemin katmanlarımın sıkıştığını, karın kaslarımın hamladığını, bir pansumana beş kez ara verip yanına koştuğum çöp kutusuna içimde ne varsa çıkardığımı, kusacağımı zaten bildiğimden hiçbir şey yemeden pansuman yaptığımı; sonrasında dışarı koşup, naneli sakızı sömürüp, envai çeşit kolonyalarla elimi defalarca çitilediğimi ve gün boyunca yemek yiyemediğimi hatırlıyorum yıllar sonra.

    Allahtan bilinci şimdilik yerinde değildi de o halimizi görmüyordu derken; ilk defa o gün üstüste taktığım maskelerimle, öncesinde içeride geçireceğim her bir saniyeyi hesaplamış halde yara yerini açmak için
    yaklaştığımda görmüştüm kabir misal simsiyah gözlerini. Her duygunun rengi vardır ya hani; kat kat pişmanlıklar altında kalmıştı sanki herbir hücresi de gangren olup ölmüştü bakışlarında. Evet gözlerindeki karanlık, pişmanlığın siyahıydı. Bulaşıcı, pis, ağır bir pişmanlıktı bu. Pişman oldum nedenini bilmeden herşeye; o gece nöbetçi olduğuma, bu gözlere şahit olduğuma, biraz önce düşüncesizce attığım kahkahalara...

    Bilinci açılmış, kendine gelmişti. Hızlıca ''Günaydın Ekrem Bey'' dedim panikle kabristan ziyaretine gelen dünya sevdalıları gibi. Ne sorduysam cevap vermedi. Muhtemel nerede olduğunu yeni anlamaya çalışıyordu. Ya da kendini anlatmak zorunda kalacağı, belki de minnet edeceği yeni birilerini görmenin tedirginliğiydi bu inatçı sukütunun sebebi.

    Ani bir kararla pansumanı ertelerken, kan şekerini ve insülin dozunu hemen ayarlamak için yemek isteyip istemediğini sordum.
    Günlerdir de yemek yememişti. Zira ne kadar erken yemek yemeye başlarsa, o kadar çabuk tedavisi düzene girer, o kadar çabuk taburcu olabilirdi. Israrım, defalarca sormam itiraf etmeliyim ki bu yüzdendi. O gün ve diğerleri yemek yemeyi reddeti Ekrem Amca. Az yemek yerse, az dışkılama ihtiyacı olacaktı ve o kadar az altı alınacaktı. O iğrenç yarayı daha az kişi görecek, o kadar az kişi söylenecekti. O kadar az kişi o şekilde bakacaktı gözlerine...

    Hayatımın en zor anlarıydı diyebilirim o pansuman saatleri. Ölmek isteyen o bakışların önünde bulantımı bastırmaya çalışmak, ona farkettirmeden bir bahane yanında öğürmeden dışardaki çöp kutusuna koşmak. Uçurum gibi geçen saatler...

    İşte o gün...Hızlıca kapatırken yaranın üstünü alabildiğim en az nefesle, sıkıca tuttu kolumdan EKrem Amca o zayıf bedeninden,
    kuru gövdesinden beklenmedik bir güçle.
    Ne yapıyorsun bile diyemedim kolumun acısına rağmen. Yarı fısıltı yarı inleme, yalvarıyordu adeta Ekrem Amca:
    -" Nolur kızım.. benim dualarım kabul olmuyor.. nolur dua et bana, Rabbim canımı alsın.. nolur!''

    Sessiz sessiz akan gözyaşlarının arasında saçmalayarak bir iki cümle hecelemeye çalıştım şaşkınlıkla:
    - ''Olur mu Ekrem Amca o nasıl söz? ... "
    - ''Nolur dua et...O'na zor değil... alsın canımı
    benim duam kabul olmaz, olmadı. Çünkü kırdığım bir gönül var benim .. Herşeyimi verirdim şimdi bir kere affettim demesi için...
    Onun affetmesi de yetmez belki, Rabbimin de hesabı varsa, o yüreğin sahibi ya..."
    ......

    İşte yıllar geçmişken, dedemin eski köy evinde kurcalarken çekmeceleri yıllar sonra.
    1978 tarihli bir takvim yaprağı eskimiş, sararmış; okudum tekrar tekrar:
    ....Hz. Davud (asm), ''Ey Rabbim! Her padişahın bir hazinesi vardır. Senin hazinen nasıldır ve nerededir? dedi.
    Rabbi şöyle buyurdu: ''Benim hazinem arştan yüksek, kürsiden geniş, göklerden daha süslü ve cennet nimetlerinden üstündür''
    HZ. Davud, ' Ya Rabbi, O nerededir?' diye sordu. Hak Teala şöyle buyurdu:'' Ey Davud! Benim hazinem kırık gönüllerdedir..''
    ....
    Gecenın üçü. Lambaların yanmadığı köyümün kapkaranlık gecesinde. Uçsuz bucaksız sema. Teleskopumla seyran ederken semanın süslerini; önceleri derdim kendime ''Rabbimin en büyük hazinelerinden
    olsa gerek şu koskoca gökyüzü? ''

    Aklımda takvim yaprağı ve hazineler hazinesini kaybetmiş, kayıp gitmiş, kaybolmuş Ekrem Amca'nın gözleri...

    Rabbimin hazinesi, biricik evi, sahibi olduğu gönlüme baktım bu gece ben. Ucu bucağı yok ki. Öylesine kalabalık...

    Affedemediğim karadelikler..
    Gönlümden yıldız misal kayıp kaybolanlar...
    Kuyruklu yıldızlar gibi gidemeyenler...
    Affını beklediğim güzel gönüller...
    Çook uzaklarda olsa da yörüngesinde nefes aldığım için hala yaşayabildiğim güneşim var bir de:)
    Çok kalabalık be...
    Bu kalabalığın içinde nefes alamıyorum sanki?
    Ben de karar verdim affetmeye.
    Ankara'dan giderken gönlümdeki yükü boşaltmaya.
    Affetmemek en büyük yük işte.
    Ey merhamet, hem ne güzelsin sen;
    af dilemeye de affetmeye de vesile...