Çevresinde onun vizyonunu anlayabilen ve anlam sistemini gerçekten kavrayıp paylaşabilen pek az insan oldu. Atatürk'ün çevresindekilerin büyük bir çoğunluğu onun yakınında bulunduklarında güç kazandıklarını fark ettiler. Atatürk'ün müthiş dehasının sonuçlarını görmeye başladılar; bazıları saygı duydu, bazıları korktu. Ama sonuçta "yenemeyeceğin bileği öp" felsefesi içinde, gücünden yararlanmak için onun yanında yer aldılar. Böylece Türkiye Cumhuriyeti'nde iki grup türedi. Bir grup gerçekten Atatürk'ün ne yapmak istediğini anlamış, aynı vizyonu paylaşan ve yürekten inanan gerçek cumhuriyetçiler, diğer grup ise, Atatürk merkezli yeni bir güç odağının oluştuğunu ve sahip olduğu dehasıyla Atatürk'ün kolay kolay kaybetmeyeceğini görerek o güçten nemalanmak isteyen "mış gibi" Atatürkçüler.
İşte bunun gibi "hikmetinden sual olunmaz" bir birey, bende olanların hepsi en iyisi, en doğrusu; benim hiç kimseden hiç birşey öğrenmeme gerek yok, tavrı içinde yaşar. Egosu şişkindir. Kendi gözlüğünün dışında başka hiçbir gözlük tanımaz. Kitap okumaz, seminer ve konferanslara katılmaz. Böyle bir insan dinlemeye önem vermez; önem verdiği hep konuşmaktır. Herkese akıl vermeye kalkar; hiç kimseden öğreneceği bir şey olduğunu düşünmez.