ana karakterimiz kendi iç dünyasında sıkışıp kalan, ruhun balta girmemiş ormanlarına balta ile dalan, devlet dairelerini, sistemleri, insanları, siyasi düzeni, inançları, sorgulamayanları hatta kendini bile baltalamaya ant içmiş bir adam olan Raskolnikov. kişilik bölünmelerinin kısır döngüsünde boğulan Raskolnikov’un içinde neler dönmüyor ki... Raskolnikov’un kişilik bölünmelerinin içinde bölünmeyen tek şey vardı, o da Napolyon olabilme ve kendini gerçekleştirebilme arzusu. (alıntıdır)
hikayemiz ana karakterimizin bir kadını baltalamak suretiyle öldürmeye gitmesi ama iki kişiyi acemice öldürmesiyle başlıyor. bu acemiliğin içerisinde Raskolnikov’un katil olduğundan bazen şüpheleniliyor ama kimse tam olarak onun katil olduğuna emin olamıyor. bu ölümlerin üzerine Raskolnikov öyle çatışmalara giriyor ki kendi içinde, cinayet sonrasında hastalanıyor ve aylarca yatağından bile çıkamayacak duruma geliyor. peki Raskolnikov, dolayısıyla Dostoyevski, bu iki kadını baltalayarak bize ne anlatmaya çalışıyor, hangi farkındalığı oluşturmayı amaçlıyor? işte o kısmı okumadan anlayamıyoruz. kitabın 685 sayfa oluşuna bakmayın, öyle mükemmel ve detaycı bir anlatımı var ki nasıl bittiğini anlamıyorsunuz bile...
kitaba puanım 10/10. birkaç tane de alıntı bırakarak yorumumu sonlandırmak istiyorum, umarım beğenmişsinizdir
•kimi insanlar üzerinde yansız bir yargıda bulunabilmek için her şeyden önce önyargılarımızdan ve bizi çevreleyen insanlara ve nesnelere karşı edindiğimiz gündelik alışkanlıklarımızdan kurtulmamız gerek.
•yüz tavşandan bir at oluşturulamayacağı gibi yüz kuşkudan da hiçbir zaman bir delil oluşturulamaz.
•her şey insanın insanın içinde yaşadığı ortama, koşullara bağlıdır: her şeyi belirleyen