Sesler azalıyordu artık içimde. Sazımı nerede yitirdiğimi şimdi bile anımsamıyorum. Kim bilir hangi kitap rafında, hangi duvar dibinde, hangi sokakta, hangi sabahçı kahvesinde?
Suydu bu, evet, çevredeki kayaların tepelerinden dökülen uzak bir çağlayan. Fışkıran suyu titreten rüzgâr, yankıların gizemli oynaşması, suyun çarptığı taşların çıkardığı değişik sesler, sürekli konuşan bir insan sesi oluşturuyordu: Bizim yaşamımıza dair sözler söylüyordu, hep anlayacak gibi olup bir türlü seçemediğimiz sözlerdi bunlar.
«Yedekleme işlemi ateşliyken görülen rüyalar gibidir. Geçmişinizden parçalar uçuşur; resimler, sesler, kokular ve hisler, hepsi kontrolünüz dışındadır ve fark edilmeyecek kadar hızlıdır. İlk yüklemeye dair en net hatırladığım şey, annemin yüzünün yakından çekilmiş bir fotoğrafı. Ben sekiz yaşındayken bir uçak kazasında ölmüştü ve yüzünü zar zor hatırlıyordum… ama o görüntüde genç, canlı ve güzeldi. Sonunda kaskı çıkardıklarında da hıçkıra hıçkıra ağlıyordum.»
Kapının eşiğinde durmuş bakarken senin gittiğini sanıyor. Sen de öyle sanıyorsun. İndiğim vapur hareket edince gitgide görünmez olan kıyıdaki evlerin örgün ışıklarına bakarak uzaklaşıyorsun. Uzaklaşıyorsun fakat gidemiyorsun. Kalbin orada, aklın orada, kazağı silmiş kokunu orada, birlikte söylediğiniz şarkılardan kalan sesler orada, içtiğiniz sigaraların dumanı orada, gidemiyorsun. Çünkü aynasında yüzün var, çünkü hala bir fotoğrafını saklı kitaplığın arasında bir yerde. Çünkü sen... Çünkü gitmek...
Ne zaman içim daralsa yolumu türkülere düşürüyorum son zamanlarda.
Türküler, hayatı dört tarafından kavramayı biliyor, eksik bir taraf bırakmıyor.
Ölümü hayatın içine çekerek, kavranabilir, dokunulabilir ve birlikte yaşanabilir bir mesafeye getiriyor.
Acı, acıya benziyor türkülerde. Sevinç sevince..
Her şey yerli yerinde duruyor.
Zaman ve mekan, insanın lehine konumlanıyor.
Adam adama benziyor türkülerde. Zaman, zamana benziyor.
Bunca iğretiliğin içinde daha bir derinden dinliyorum bu yüzden türküleri .
İçime nakış gibi işliyor türküler, bu bereketli topraktan filizlenen bütün o dokunaklı sesler.
Kendimizi o eylemlerin mutlak patronu saymak yanılsamasından kurtarıp eylemlerimiz üzerinde etkilerde bulunan duyguları kavradığımızda, bu etkilerin üzerimizdeki gücü azalmaktadır.
Bu adeta, siz görmeden dibimizde patlatılan bir balonun sesinden duyduğunuz ani korkuyla, ikinci ya da üçüncü seferlerde gözünüzün önünde patlatılan balonların sesi karşısındaki vurdumduymazlık arasındaki fark gibidir. Gerçekte sesler aynı derecede şiddetli olsa da, korku duygusuna yol açan nedeni kavradığınız ölçüde o nedenin üzerinizdeki etkisi azalacaktır. Tam da bu nedenle Spinoza, insan moduslarını sürekli olarak etkileyen duygularla, bu duygulanışlara yol açtığı düşünülen karşılaşmaların gerçekçi ve eksiksiz bir analizini yapar.
Bu analizlerin gösterdiği şudur: Bütün karşılaşmalarımızda, karşılaştığımız varlıkların kendilerinden çok, o varlıklardan kaynaklandığını sandığımız duygularla davranırız .