Kalbini sıkan bir bunaltı ile birdenbire ayağa kalktı. Hemen güverteye çıkmalıydı. Fakat onlar da gitmişlerdi.. elbette güverteye: Yumuşacık bir rüzgâr, pırıl pırıl yıldızlariyle gece ve muhteşem deniz!
Yumuşacık.. pırıl pırıl.. muhteşem! Hepsine birden gülmek geliyordu içinden. Ama bu da, deminki hırs gibi, gönlünü şöyle bir yaladı ve uçup gitti. Bunlar onun işi değildi artık. Borcunu ödedi. (Borç). Kamarasına gitti. Denizi duyuyordu. Denizin kadife bir kumaş gibi bedenine -bütün dünyaya- sarıldığını duyuyordu. Bunu, bir kere de iki yıl öne duymuştu gene böyle kuvvetle. Her şey hazırdı. Mektupları bile yazmıştı. Fakat olmadı o zaman. Bir ukalâ çıktı ve onu yaşamağa razı etti, kurtardı güya. Şimdi o adam nerededir acaba? Güldü. Salonda iken radyoyu karıştırmış bir İngiliz istasyonunun son şarkısını bulmuştu. Bir basbariton "Hatırla, hatırla, hatırla" diyor ve bunu şarkı boyunca sık sık tekrarlıyordu. Bu şarkıyı o memleketin kızları da, aynı mutlu hüzünle kim bilir kaç kere mırıldanmışlardı?
Hatırla, hatırla, hatırla.
Bir devlet dairesine kapılansaydım; 30 yıllık memurdum şimdi, benliğini, özgürlüğünü yitirmiş bir robottum, kız kardeşimin dediği kızı alsaydım paşa damadıydım; bir kılıbık... Amerika iyiydi; kimse kimseyle uğraşmaz, odalar sıcak, sıcacık olur, istediğin kadar gezer istediğin saat evine dönersin, yığınla arkadaşın, elbisen, ayakkabın olur, ışıkları kesmezler, insanlar birbirlerini severler, sever mi sevmez mi bilmem ama bana ilişmedilerdi, hümanistimdir ben, bütün dünyadaki insanları severim ...
“Fakat anladı ki o sefalete rağmen yaşadığı, gördüğü gerçek sefalet değildir. Gerçek sefaleti şimdi, bu kızın şahsında görmüştü. Gözünün önünden geçen o solucandı. Gerçekten de hayatta yalnız erkeğin sefaletini gören aslında hiç bir şey görmemiştir. Asıl kadının sefaletini görmelidir. Yalnız kadının sefaletini gören bir şey görmemiştir, çocuğun sefaletini görmelidir.”
Babam omuzlarında tonlarca geçmiş taşıyan bir Atlas'tı. Şimdi, o aramızdan ayrılınca, tüm o geçmişin çatırdayarak üzerime doğru yıkıldığını, beni tüm öğleden sonralarının arasına gömdüğünü hissediyorum. Çocukluğun sessizce yıkılıp dağılan öğle sonraları. Ve yardım için çağıracak kimsem yok.
Değişik tipte yiyecekler değişik tipte sindirici sıvıları gerektirir. Sindirici sıvıların hepsi birbiriyle uyum içinde değildir.
Örneğin patetesle eti birlikte mi yiyorsunuz? Peynirle ekmek, sütle tahıl, balıkla pirinç mi yiyorsunuz? Bu bileşimler sizin iç sisteminizi tahrip edecek ve enerjinizi yok edecektir dersem ne dersiniz? Saçma diyeceksiniz, ama, söylenenler doğrudur.
Bu bileşimlerin niçin tahrip edici olduğunu ve şimdi kendi kendinize harcadığınız büyük miktardaki sinir enerjisini açıklamaya çalışalım. Farklı yiyecekler farklı şekilde sindirilir. Nişastalı yiyecekler (pirinç, ekmek, patates vb.) başlangıçta ağızda oluşan pityalin enzimiyle sindirilir ki bu enzim alkalin ihtiva eder.
Proteinli yiyecekler (et, süt ürünleri, çerezler) hidroklorik asit ve pepsinle sindirilirler ki, bunlar asit içerirler.
İki zıt karakterli madde, yani alkali ve asit, ortamda aynı zamanda çalışmazlar.
Bunlar birbirlerinin etkilerini yok (nötralize) ederler. Proteinle birlikte nişasta yerseniz, sindirim zayıflar ya da gerçekleşmez. Sindirilmeyen yiyecekler, mayalanma ve ayrışan bakterilerin üremesi için uygun ortamı oluştururlar.
Böylece sindirim bozukluğu ve gaz artar.
Uyumsuz yiyecek bileşimleri enerjinizi çalar ve enerji kaybı da hastalık için uygun bir ortam sağlar. Bu durum fazla asitin oluşmasına neden olur. Fazla asit de kanın kalınlaşmasına ve dolayısıyla sistemin daha yavaş akmasına neden olduğu için, vücudun oksijenini azaltır. Yılbaşı yemeğinden sonra kendinizi nasıl hissettiğinizi hatırlayınız. Böyle ağır yemekler; sağlığa, kan dolaşımına ve enerjik fizyolojiye zararlıdır. Bu nedenle yatıştırıcı ve mide düzenleyici ilaçlar en çok satılan ilaçlar arasındadır. Uygun yemek listesi düzenlemek bu,sorunların çözümü için çok daha akılcı bir yoldur.