Ne zaman ocağımız fazla yansa annem hemen üstüne kül atıyor. "Askerlerimiz cephede soğuktalar,”diyor. Ne zaman sofraya otursak "Askerlerimizin yiyecek ekmeği yok," diyor, sofradan doymadan kalkıyor. Ayağıma çarığımı her giydiğimde "Ah, askerlerimizin çarığı bile yok doğru düzgün," diyor.
Bir gün annem yine böyle anlatırken, "Sen de mi savaşa gittin ki?" diye sordum. "Gittin mi de gitmiş gibi anlatıyorsun?"
Annem "Onlar cephede savaşıyorlar, biz burada. Bütün memleket savaşta. Senin çıplak ayağın da savaş, aç karnın da savaş," diye cevap verdi. Belki öyledir. Ama yine de bu, babamın çok büyük bir asker olduğu gerçeğini değiştirmiyor, o bizden daha çok savaşta. Evde otururken savaş mı olur?”
İşte bu geç anlama üzerine delikanlı sevmekten çekinerek, senelerce hükümdarlık yaptığı aşk muharebesinden çekildi. Fakat bu çekilişi samimi bir vazgeçme olmaktan çok, iştahları yerindeyken gücenerek sofradan kalkan çocuklarınki gibi bir dargınlık eseriydi. Kendine saygısını onaracak hürmetkar kelimelerle birisi hanımefendiyi tekrar sofraya davet este ihtimal ki daveti kabul etmekte pek nazlanmayacaktı.
Mısır Meliki Mukavkıs, Resûlullah’a hizmet etmesi için en mahir doktorlarından birini Medine’ye göndermişti. Devrinin tanınmış doktorlarından olan bu adam, bir seneye yakın orada kalmış ama tek bir hastaya bile rastlamamıştı. Bunun sebebini merak eden ünlü tabip huzura çıkarak:
“Ya Resûlallah! Bunun sebebi nedir? Hiç hasta yok. Bir senedir buradayım, henüz kimse gelip muayene olmadı.” dedi.
Bunun üzerine Nebî gülümsedi ve:
“Benim ashabım acıkmadan sofraya oturmaz, yemeğe iştahları varken bile doymadan sofradan kalkar.” dedi.
Şaşırmıştı Mısırlı hekim. Gerçekten de açlık ilaçtı. Az yemek, yedikten sonra da bir şey yememek oldukça faydalıydı. Mideyi dinlendirmek gerekiyordu. Taam üstüne taam tüketenler, hastalığın pençesine düşenlerdi.
“İşte bu sağlığın özüdür,” dedi tabip. “Benim burada kalmama gerek yok.” deyip izin isteyerek memleketine geri döndü.
“Nebiyy-i Zîşânın (asm) makam-ı mahmûdu İlâhî bir mâide ve Rabbânî bir sofra hükmündedir. Evet, tevzi’ edilen lütuflar, feyizler, nimetler o sofradan akıyor. Resul-i Zîşâna (asm) okunan salâvat-ı şerife, o sofraya edilen dâvete icâbettir.
(Mesnevî-i Nuriye)
Mektuptan okudum ki ben askerde olduğum sürece sofraya bir tabak ve bir kaşığı hep koyarmışsın. Güzel annem. Artık hissediyorum ki buz gibi dağlardan yuvarlanmak, çağlayanlardan düşmek ve deryaya kavuşmak üzereyim .. . Sofradan tabağı ve kaşığı kaldır anne ... Anne, benim için bahçenin uzak bir köşesine söğüt ağacı dikiniz ... Koyu gölgesinde beni düşün ama benim için ağlama anne ...