• Birbirinden değerli kişilerin düşüncelerinden beslenerek hazırlanan bir kitap.
    Bir söyleşi kitabı...
    Kitap konu olarak insanoğlu için iki önemli meseleden, ölüm ve aşktan, ikincisini merkeze alıyor.
    Sufiler, Allah'ın insanı yaratmak için "Ben diledim, arzuladım, sevdim" anlamına gelen "hubb" fiilini kullanmasından yola çıkarak aslında varlığın kaynağının aşk olduğunu söylerler. Bu aşkın evrende sayısız tecellisi görülebilir. Ağacın meyve vermesi, dünyanın dönmesi, yağmurun yağması, mevsimlerin değişmesi hep bu aşk iledir. İnsanda ise özüne kaynağına özlem, onu yine aşka yöneltir. O'nun yolunda hiç olup hep olmak ister. Allah'ın aşkına dahil olup, yok olmaktan kurtulur. Denizin içindeki bir damla misali...
    Kitaptaki kişiler kendi uğraş alanından, mesleğinden bir parça aşk sunuyor bize. Fakat itiraf etmeliyim ki, içinden en çok, kıymetli tasavvuf uzmanı Mahmut Erol Kılıç'ın "Aşk Bilginin Kaynağıdır." isimli söyleşi dikkatimi çekti. Neredeyse bütün bir bölümün altını çizdiğimi söyleyebilirim.
    Şairinden psikiyatristine, senaristinden müzisyenine, herkes aşk hakkında kendince bir şeyler söylemiştir. Fakat aşk o kadar büyük bir deryadır ki hepsini içine almıştır. Aldığı halde bile yine de aşkı tam olarak anlatmaya yetmemiştir. Çünkü AŞK KAĞIDA YAZILMIYOR.
  • Sufiler Allah'ı tanımak ile nefsi tanımak arasındaki irtibatı "kendini bilen Rabbini bildi." diye beyan edilen bir ilkeden çıkarmışlardır.
  • Evren’de herşey kendi yolundadır; ihsan ise kendi yolunu kurar; yol anlamına gelen din, insanı seçiminde serbest bırakmakla birlikte, yolun müstakim olanını yani bir istikâmeti, yönü olanını teklif eder insana; insanı dolaşıp durmaktan, hayata dolanmaktan, dağılmaktan kurtarmak için yola koyar. Bu nedenle kısaca şöyle denilebilir: Tanrı, aklın sınırı; din, terbıyesıdir. Sınırı ve terbiyesi olmayan aklın neler yapabileceğini anlamak için tarihe bakmak gerekmez; etrafınıza da bakabilirsiniz…Bu nedenle, denilmiştir ki, din, aklın sağlığıdır; çünkü onu terbiye eder ve sınırında tutar. Din, aklı koruduğu için, öteki varolanları da akıldan korumuş olur; onları güvende tutar. Ancak dinin aklı terbiye etmesi/koruması ile aklı işgal etmesi arasındaki ince ayrıma da dikkat çekmek gerekir. Çünkü bilinç içeriği hâlini almayan aşırı bir dindarlık da hastalıktır; insanı hasta eder.

    Öte yandan süfîler Ahireti/Öte-dünyayı da Dar eI-selâm diye adlandırırlar. Bu anlamıyla selâm, nazarî düşüncede yalnızca ahirette elde edilebilecek iken –ki tek istisnası Hz. lnsan’dır; Miraç’ta bunu deneyimlemiştir. Süfîlere göre, kendini tezkiye eden, hazır olan gönül/kalb bu Dünya’da da bu hâli deneyimleyebilir. Bunun tek yolu, hem selâmı hem de saâdeti kendi başına amaç edinmeyip, O’nu sevmek, sevdiğinin rızasını elde edecek bir biçimde yaşamak, kısaca, dikkat ve rikkat göstermektir. Sevilen kırılamayacağına göre, hem insan sevdiği O-yu kırmamaya özen gösterecektir hem de O, sevdiğim dediği insanın nazına katlanacaktır..
  • İslam sufileri aşkın kaynağı konusunda bir hadis-i kutsiye dayandırırlar görüşlerini: "Ben gizli bir hazine idim, bilinmekliği sevdim. Ve bunun üzerine mahlukatı, sizleri yarattım."
    İşte burada sufiler, Allah'ın insanı yaratmak için "Ben istedim" şeklinde değil de, "Ben diledim, arzuladım, sevdim" anlamına gelen "hubb" fiilini kullanması, "ahbabtu" şeklinde hub kelimesini kullanmasından yola çıkarak, aslında varlığın kaynağının sevgi olduğunu, hub olduğunu, aşk olduğunu söylerler.
  • Bilinen insanlık tarihinde hiç görülmemiş bir dönemde yaşıyoruz.
    Son 50 yıl boyunca üretilen bilgi tüm insanlık tarihi boyunca üretilenden fazla.
    Bugün bir insanın 1900’lü yılların başında bir yıl boyunca maruz kaldığı bilgiye bugünün modern insanı tek bir günde maruz kalıyor.
    Değişim ve dönüşüm o denli hızlı ki artık çocuklarımızın jenerasyonlarını bile X-Y-Z kuşağı olarak adlandırıyoruz. Hatta son doğan çocukların yepyeni bir kuşak olduğu söyleniyor.
    Geçmişin büyü olarak nitelendirilen fenomenleri bugün modern teknolojiler olarak bizlerin yaşamlarını kolaylaştırıyor.
    Hatta Genom Projesi, Her Şeyin Teorisi, Beyin ve Bilinç araştırmaları, Avatar 2045 ve Ölümsüzlük 2050 projesi gibi akıl almaz araştırmalar kullanılabilir teknolojilere dönüştüğü zaman bugünün bilim kurgu filmleri geleceğin gerçekleri olacak. 40 yıl önceki filmlerde tasvir edilenler de yavaş yavaş bugünün gerçekleri olmadı mı?
    Evet…
    Yaşadığı dünyanın ve güneş sisteminin sınırlarını zorlayan, sırlar peşinde koşan bir derviş gibi evren denen sırlar mabedinin kapısını bilim yumruğu ile çalan modern insanın artık liderlik tarzı da değişmek ve gelişmek zorunda. Zira Einstein’ın da dediği gibi aynı şeyi yaparak farklı sonuçlar elde etmeyi bekleyemeyiz.
    Önce çalışmak ile başlayalım. Çalışmak nedir?
    Maalesef birçok insanın yanında çalıştırdıkları insanlara para verdikleri için kendilerini bir ekonomik kölelik sisteminin derebeyleri olarak gördükleri yakın geçmişin aksine ben çalışmayı insanların birbirine hizmet etmesi olarak tanımlıyorum. Münferit ailelerden kabileler halinde yaşamaya ve sonra da şehir devletleri gibi büyük yapılar halinde yaşamaya geçerken, her şeyi bilmek ve kendisi yapmak zorunda olan insan profilinden belli bir işte uzmanlaşmış ve bu uzmanlığını kendi ihtiyaçlarını karşılamak için para denen mübadele aracı karşılığında satan insan profiline geçtik.
    İşte size farkların ve farklılıkların zengin harmonisine ne güzel bir örnek. O yüzden makam, mevki, paye gibi dünyevi etiketler ne olursa olsun her birimiz birbirimizin refahı, mutluluğu ve huzuru için hizmet ediyoruz. Emeğe saygı ve hürmet işte bu yüzden çok önemli.
    Peki “işte duygular olmaz” diyenlere inat size “işte duygu da olur, ruh da olur, hem de süper olur” dersem, ne dersiniz?
    Olmaz diyenlere ne yazık. Heyhat!
    Yavuz Sultan Selim kadırgaları Haliç’e indirirken duygulara dokunmadı, ruha tesir etmedi mi sanıyorsunuz?
    Mustafa Kemal Atatürk Çanakkale Destanı yazılırken askerlerimize “Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh, bütün vatandır” derken duygular ve ruh yok muydu sanıyorsunuz.
    4500 yıl önce Mısır piramitlerinin onlarca yıl süren inşasında çalışan on binlerce insanı çalıştırmak için sadece emir vermek yeterli mi sanıyorsunuz?
    Duygular rezil de eder vezir de eder ancak duygulara hitap eden, ruha dokunan gönülleri fetheder. Ve gönüller fethedilince imkansızlar yapılır olur.
    Akıl, beden, ruh ve duygular dörtlüsünden oluşan insanın liderlikte sadece beden ile temsil edilen gelir ve çalışma koşullarına dokunmak çok daha büyük etkisi ve önemi olan diğer koşulları inkar etmek değil midir? İnsanın ölümsüz olan ruhu ile beşeri vasıtası olan bedeni arasındaki köprü olan duygularını inkar etmek insanın doğasını da inkar etmek değil midir?
    O yüzden kimse kusura bakmasın ama işte ruh da duygular da vardır. Bunları inkar eden ve hitap etmeyen hakiki lider değildir.

    Ayrıca firmaları sadece para makinesi haline gelen ticari kurumlar olarak düşünmenin ötesinde insanoğlunu dönüştürecek mabetler olarak düşünmenin de faydalı olacağını düşünüyorum. Zira her birimiz içinde yaşadığımız toplum kadar güçlü ve sağlıklıyız.
    Mutlu, huzurlu, bilgili, becerikli ve yetenekli çalışanlara sahip bir firma doğal olarak çalışanlarının da armut dibine düşer misali mutlu, huzurlu, bilgili, becerikli ve yetenekli çocukların yetişmesine de vesile olacaktır. ZiraMaslow’unPiramidi’nin en alttaki iki basamağının hapishanesinden kurtulan insan, kendini gerçekleştirmeye ve hizmet aşkıyla çalışmaya başlar.
    Mutlu, huzurlu bir aile mutlu ve huzurlu bir toplumun emelini atar ve böyle bir toplum da mutlu ve huzurlu bir ülke demektir. Bu zincirin bir sonraki adımı ise mutlu ve barış dolu bir dünyadır. Ayrıca kendi geliştikçe tedarikçilerin de değişim, dönüşüm ve yenilikler için zorlayan bir firma doğal olarak kendi ülkesinin de teknolojisinin ilerlemesine katkıda bulunarak toplum genelindeki refahı ve bilgi birikimini olumlu etkiler.
    İşte bu yüzden firmalar bir dönüşüm mabedidir. Bunu yapabilmenin tek ama tek yolu ise BEN’denBİZ’e geçmek. Ne demiş Sufiler? Veren el, alan eldir…
    Peki bu gibi üst bir vizyonu gerçekleştirecek lider profili nasıl olmalıdır?
    Ancak bu soruyu cevaplamaya yeltenmeden evvel geleceğe dönük bazı trendlerden bahsedelim ki yeni lider profilinin nelerle karşı karşıya olacağın bilelim.
    Teknolojik açıdan dünyadaki ısınma ve kirlenme yeşil teknolojileri her geçen gün mecbur kılıyor. Yakın zaman içinde 3D printerlarla arka bahçemizde ya da evimizin salonunda veyahut işletmemizin içinde bugünün birçok tedarik edilen malzemelerini ve ürünlerini üretebileceğiz. Yani tüm bir tedarik zinciri kavramı değişiyor. Endüstri 4.0 ile üretimin düşük işçilik maliyetli ülkelerde yapılması zorunluluğu ortadan kalmaya başlarken, Toplum 5.0 ile gelişen teknoloji ve medeniyetin omuzlarına yüklediği sorumluluğu kaldırabilecek bilinçte bir toplumun nasıl olması gerektiğine dair fikirlerle toplum yeniden şekillenecek. Genom haritası projesi ile DNA’larımın kodlarını çözerken Amerika ve Avrupa’nın ortak yürüttüğü İnsan Zihni Projesi ile zihnin ve bilincin sırlarının aralandığına şahit olacağı. Keza Her Şeyin Teorisi ile makro ve mikro kozmosun şifrelerini tek bir formülde toplarsak bugünün mucizeleri bir süre sonra kullanılabilir teknolojilere dönüşecek.
    Gelişen ve değişine dünyamız sosyo-ekonomik trenlere de maruz kalacak. Globalleşen dünyada ticaret savaşlarının başlaması bireyselliği, milliyetçiliği tetiklerken, eskiye göre daha mobil olan insanlar ise dünyanın sağ ve sol lobları diye adlandırdığım doğu ve batı kültürlerinin kaynaşmasını getirecek. Ancak artan dünya nüfusu ve azalan verimli topraklar ve de kirlenen doğa ile kıymetli ve özel madenler, su, petrol gibi kıt kaynaklar için açık ve üstü kapalı güç müdahaleleri gelişen insanlığın çocukluktan ergenliğe geçişinde sancılar yaratacak. Dileriz ki gelişen teknolojiyle Nagasaki ve Hiroşima’dan binlerce kat daha güçlü silahlar hiçbir zaman bilinçsiz ellerde kullanılmaz ancak bu her zaman bir risk. Zira binlerce yıllık cehaletinden bilim ile uyanan insanlık entelektüel kibri ile elinde silah olan bilinçsiz bir çocuktan farklı değil. Suriye, Yugoslavya, Ortadoğu, Afganistan, Nijerya, Ruanda, Vietnam, Almanya vb daha birçok ülkeden son 50 yıl içinde yaşanılanlar insanlık tarihine çocuklarımız utanç duyacağı olaylar olarak geçti.
    Artık bilen insan olarak kendini adlandırarak doğaya hakim olma cüretine ve haddine sahip olduğunu düşünen fani insanın kendini bilen insan yani Homo-Noeticus olma zamanı geldi. Sanırım Homo-Sapiens kendi döneminin sonunu yaşıyor.
    21nci yüzyılın liderlerinin de nasıl olması gerektiği sorununun cevabı bence yukarıdaki satırda gizli. Kendini bilen ve kalbe dokunan filantropik liderler dünyamızın ihtiyacı olan lider…
    Peki, böyle bir liderde hangi özellikler olmalı?
    İnsanlarla birlikte kazanan, herkesi yetenek gören ve insanların içlerindeki saklı ışığı ve biricik varlık sebebini ortaya çıkarması için koçluk eden, kapsayıcı, birleştirici, birleyici bir lider…
    Makam, mevki, paye, mal, mülk, şan, şöhretten uzak, sadece daha iyi ve daha güzel bir dünya için hizmet etmeye kendini adamış bir lider…
    Herkesi bir ve eşit gören, hak ve eşitlik ile insan ayırmadan davranan bir lider…
    İyi, doğru, güzel, adil, arif ve zarif ve bunlardan kendi menfaati için bile sapmayan bir lider…
    İnsanların emir-komuta zincirinden ve ceza korkusundan değil kendi rızalarıyla severek izledikleri bir lider…
    İçinde bulunduğun toplum kadar güçlüsün zihniyeti ile hizmet bilinciyle çalışan bir lider…
    Büyük şeyler başarmak için aklın yetmediğini kalbin de coşması gerektiğini bilerek duygulara hitap eden bir lider…
    Gücünü dışarıdan gelen yardım, destek, takdir, onay, sevgi, cesaretlendirme, teşvik gibi dış unsurlardan değil, her daim kalıcı olan içsel gücünden alan bir lider…
    Yaşadığı toplumdan ve doğadan kendini ayrı ve uzak görmeyen, her şeyin bu evrende karşılıklı bağlı olarak var olacağını bilerek, kendinden sonraya vizyon, misyon, bakış açısı, felsefe ve sanat eserleriyle miras bırakmaya kendini adamış bir lider…
    Olanı olduğu gibi kabul edip fırtınanın göbeğinde bile dik durabilen bir lider…
    Evet, haklısınız. Klasik bir lider tipinden bahsetmiyorum. Batı liderlik modellerinin hizmetkar lider adını verdikleri lider tipinin bile ötesinde bir liderden bahsediyorum. KENDİNİ BİLE LİDER. Hizmet ediyor ancak bunu bilinçsizce sadece korku, endişe veyahut öğrenilmiş davranış kalıplarından dolayı yapıyor olabilirsiniz hala. Öz bilinci ve hakikat bilgisiyle donanarak tam farkındalıkla yaşayan liderler ancak yukarıdaki kriterleri sağlayabilir.
    “Bu bir insandan daha fazlası değil mi?” diye sorarsanız, size cevabım tarihin tozlu sayfaları arasında yüzlerce ve binlerce yıl öncesinden bugüne bile hala ışık tutan kadim bilgelere bakmanızı istirham ederim.
    Mevlana Celaleddin Rumi, Yunus Emre, Hacı Bektaş Veli, Lao Tzu, Konfüçyus, MarcusAurelius, MahatmaGandhi, Krişna, Madam Theresa, Hypathia, Sokrates, Platon, Aristo, Xenon, Hallac-ı Mansur, Halil Cibran, Shakespear, Jean JacquesRousseauvb gibi aydınlanmış kabul edilen birçok tarihi karaktere bakınca şunu demeden edemiyorum… birisi yaptı ise herkes yapabilir.
    2500 yıl önce her ne kadar SpartalıKhilon tarafından söylense de felsefeyi gökten yere, insana indirdiği söylenen Sokrates’e atfedilen Antik Yunan’dankiDelphi Mabedi girişinde yazan KENDİNİ BİL sözünü hatırlayalım…
  • Esselamu Aleykum ve Rahmetullah,
    Kıymetli Kardeşlerim, insan sevdiği ve beğendiği bir kişiyi örnek almaktan kaçamaz.

    Müslümanlar dinlerinin gereklerini yapabilsinler diye Rus ordusundaki yüksek mevkilerini bırakarak, ülkelerinin Rusya’dan bağımsızlığı uğrunda çabalayan Çeçen komutanlar. Onlar sürekli kaçak olarak yaşadılar ve tek tek öldürüldüler. Cevher Dudayev, Şamil Basayev, Aslan Mashadov ve diğerleri.

    Komutan Hattab… O ki mustazaflara yardımcı olabilmek için Müslüman ülkelerde sürekli seyahat etti ve her nerede bir iç çatışma/arabozuculuk görse hiçbir Müslümana zarar vermemek için yer değiştirdi. Şunu çok iyi anladı ki, şayet kardeşin dalâlette dahi olsa İslam kardeşliğinin bir hukuku vardır. Bu sebeple de kominizme karşı sufiler onunla beraber savaştı. Savaşlara bir aslan gibi dalardı. Ruslar onu ancak zehirli bir mektupla kalleşçe öldürebildiler. Bir şeref destanı yazarak şehid edildiğinde henüz 33 yaşındaydı. Rusya onun vefatı haberiyle kutlama yaptı, çünkü Hattab, Afganistan’da, Çeçenistan’da, Dağıstan’da ve Tacikistan’da onların tecavüzlerinin, öldürmelerinin, işkencelerinin ve Müslümanları yersiz yurtsuz bırakmalarının önünde bir engel idi.

    Bizlere bir örnek bir önder oldunuz...
  • Sufiler Tanrı'dan kalplerini kırmasını dilerler:"Kalbimi parçala ki,Sınırsız Sevgi için yeni bir oda yaratılabilsin."
    Clarissa P. Estes
    Sayfa 177 - Ayrıntı Yayınları