• Hayır , rüzgarın dilinde her mevsim aynı şarkı yoktur.
    Baharda Umutlu bir âşık gibi bağıra çağıra dolaşır , yaza doğru uzun sevişmelerin yorgunlugu belirmeye başlar , büyülü bir doygunluk sarar bedenini; tatlı bir sarhoş mırıltısıyla sürüklenir kentlerin sokaklarında , bozkırın ıssızlığında, dağların koyaklarinda, denizlerin maviliginde.

    Derken bir sabah soğuğu hisseder.
    Gerçek sulusepken bir yağmurla büyülü rüyasından uyandırır onu . Birden olacakları anlar , eli ayağı tutulur , ne yapacağını bilemez.
  • ölümü paylaştıran bir rüyada gülerken
    biliyorum, senin de gözlerin sulusepken
    hercai resimlere meftûn olurken asır
    bir garip uyku gibi sarsıyor kubbeyi sır
    baygın kalabalıklar içinde tek başına
    giriyorsun hüzünle bu meydan savaşına
    kuşan artık sabırlı günlerin kılıcını
    pervâsız şimşeklerin evine göm acını
    mağara duvarında görünür ruhun yüzü
    kafesini kıracak kuşun mavidir gözü
    bir rebâbın sesinde uçuşan mestaneler
    semâzen bir akşamın insiyâkıyla döner
    arzın intiharından uzaklaşır 'hû' ile
    binlerce vâha ile, binlerce âhû ile
    Nurullah Genç
  • "Hayır, rüzgâın dilinde her mevsim aynı şarkı yoktur. Baharda umutlu bir âşık gibi bağıra çağıra dolaşır, yaza doğru uzun sevişmelerin yorgunluğu belirmeye başlar, büyülü bir doygunluk sarar bedenini; tatlı bir sarhoş mırıltısıyla sürüklenir kentlerin sokaklarında, bozkırın ıssıslığında, dağların koyaklarında, denizlerin maviliğinde... Derken bir sabah soğuğu hisseder. Gerçek, sulusepken bir yağmurla büyülü rüyasından uyandınır onu. Birden olacakları anlar, eli ayağı tutulur, ne yapacağını bilemez... Olan olmuştur işte; güneş çekilmiş, karnı kara bulutlar kötü olayların habercisi gibi çökmüştür toprağın üzerine. Her sonbahar yaşanan yeniden yaşanacaktır. Rüzgâr, belki de farkına varmadan başlar hüzünlü ezgisine. Önce belli belirsiz, adeta fisıldar gibi, sonra iç çekerek, sonra öfkelenerek, en son da haykırarak söyler şarkısını. Yapraklar, rüzgârın ezgisini duymadan dökülmezler; hava ne kadar soğuk olursa olsun, yağmur ne kadar şiddetli yağarsa yağsın, onların tutundukları dallardan kopmaları için rüzgârın şarkasını duymaları gerekir. Tuhaf bir paradokstur yaşanan. Rüzgâr, yaprakların döküleceğini bildiği için şarkısına başlamıştır. Yapraklarsa döküleceklerinden habersiz, rüzgârın ağıda benzer şarkısını duyunca, dayanamayıp bırakmışlardır kendilerini aşağıya. Rüzgâr elinden gelse, tükürüp atacaktır dilinden bu acı şarkıyı, çekip gidecektir buralardan. Ama bunu, bugüne kadar başaramamıştır. Bundan sonra başaracağı da kuşkuludur. Bir an, sadece bir an umutlanır rüzgâr. Ağıdı bırakır, damarlarında gizlenen çürümeye rağmen güzelliğini koruyan yerdeki yaprakları canlandırmak ister. Bütün bedeniyle dokunur onlara; bu dokunuş öyle yumuşak, öyle kırık dökük, öyle çaresizdir ki, ağaçlarda kalan yaprakların da aklını çeler, onlar da kaldınp atarlar kendilerini rüzgârın kollarına. Artık nemli toprağın üzerinde ölümcül bir dans başlamıştır. Tan doğumundan öğle ortasına ikindiden akşam alacasına, gece karanlığına, son yaprak dökülünceye kadar sürecek bir dans. Düşen mutlu düşer, ne de olsa son nefesini sevdiğinin kollarında vermiştir. Yaşayana ise çıldırmak kalır. Yapraklarını koruyamadıkları için ağaçları kökünden söker, duyarsız sokaklarda naralar atarak dev binalara saldırır. Takati tükeninceye kadar kendini granit dağlara, buzdan denizlere, sisli ovalara, derin göllere çarpar. Sonra... Sonra birden rüzgârın içi boşalır, soluğu kesilir, gökyüzü ile toprağın arasında öylece durur. Ne yapraklara dokunacak gücü kalır, ne şarkısını sürdürecek inadı. Rüzgâr, tıpkı bir insan gibi aniden ölüverir."
  • Rüzgarın dilinde her mevsim aynı şarkı yoktur. Baharda umutlu bir aşık gibi bağıra çağıra dolaşır, yaza doğru uzun sevişmelerin yorgunluğu belirmeye başlar, büyülü bir doygunluk sarar bedenini; tatlı bir sarhoş mırıltısıyla sürüklenir kentlerin sokaklarında, bozkırın ıssızlığında, dağların koyaklarında, denizlerin maviliğinde... Derken bir sabah soğuğu hisseder. Gerçek, sulusepken bir yağmurla büyülü rüyasından uyandırır onu. Birden olacakları anlar; eli ayağı tutulur, ne yapacağını bilemez...
    Ahmet Ümit
    Sayfa 12 - Yapı kredi yayınları
  • 158 syf.
    ·10/10 puan
    Kitap mekan olarak Rusya’da geçmektedir birçok Dostoyevski romanında olduğu gibi. Aralara serpiştirilen semt, sokak ve cadde adlarından olayların Rusya’da geçtiğini ve karakterin Rusya’da yaşadığını biliriz.
    Romandaki ana karakterimizin bir ismi yoktur. En azından kitapta bu isim hiç zikredilmemiştir. Kendisi kırklı yaşlardadır ve kitapta fiziki özelliklerine dair pek betimleme bulunmamakla birlikte karakterin kendinden bahsedişinden birkaç çıkarım yapılabilmektedir. Mesela karakter daha kitabın ilk sayfasında “Çirkinim,” diyerek bizi görsel olarak beklememiz gerekenlere hazırlamıştır. Bununla birlikte ben karakterin sorunlu ruh halinden dolayı mı kendini çirkin gördüğünden yoksa gerçekten çirkin mi olduğundan hiçbir zaman tam olarak emin olamamışımdır. Bunda da en büyük sebebi kendisinden bahsederken kendisini ‘zeki yüzlü biri’ olarak tanımlamasıdır. Ama zaten Yeraltından Notlar’da kahramanın bir adının olup olmaması ya da karakterin fiziki özellikleri birer teferruattır. Kitabın bizlere sunmayı amaçladığı şey karakterin iç dünyasıdır. Bu yüzden de dış görünüşü bir ayrıntıdan ibarettir.

    Yeraltından Notlar’ın ilk cümlesi “Hasta biriyim ben,”dir. Gerçekten de hasta biridir karakterimiz. Fakat bu hastalık fiziksel değil, ruhsal bir hastalıktır. Adı konulmuş, tanı halinde dile getirilmiş bir hastalığın bahsi geçmiyor olsa da okuyucunun anlayacağı üzere kendisinde Duygu Durum Bozukluğu mevcuttur. Hatta taşkınlıklar çok uç noktada olmamakla birlikte Bipolar Bozukluk yani Çift Kutuplu Duygu Durum Bozukluğu emareleri de göstermektedir.
    Karakterin en büyük problemi kendini severken aynı oranda da kendinden nefret etmesidir. Kendini diğer insanlardan çok daha üstün ve zeki gören, fiziksel olarak olmasa da karakteristik yapısı, sosyo-kültürel yapısı ve bilgi birikimiyle üst noktalarda olduğuna inanan biridir. Bununla birlikte aynı karakter kendinin işe yaramaz, rezil, zavallı, adi, yalancı ve kötü karakterli biri olduğuna da inanmaktadır. Yani karakterimiz aslında büyük bir kişilik çatışması yaşamaktadır.
    Olaylar onun için çok büyüktür ve unutulmaları, bastırılmaları neredeyse imkansızdır. Bu da karakterdeki Obsesif Kompulsif Bozukluk’u gözler önüne serer. En ufak sıkıntıyı sorun haline getirmesi, bu sorunları her geçen dakika biraz daha büyütmesi, sürekli konunun etrafında dönmesi, kafasında kurması ve bu yüzden de bazen günlerce uyuyamaması, küçük olayların gözünde devasa facialara dönüşmesi, hayatını genel olarak bir trajedi olarak görmesi gibi örnekler de hep bu durumun belirtileridir aslında.
    Karakterin sıkıntılı ruh hali bize üç ana hikayeyle verilir kitapta. Bu olaylardan ilki meşhur subay hikayesidir. Bir gece gittiği bir meyhanede kendisine yol vermesi için karakterimizi iterek kendisine yol açan bir subaydır bu kişi. Ve karakterimiz kendisini bu olay karşısında o kadar küçük düşürülmüş, o kadar o kadar utanç içerisinde ve o kadar rezil edilmiş hisseder ki günlerce bunun acısını çeker. Yıllarca da bu olayı unutmayarak yolda sık sık karşılaştığı bu subaya karşı bitmek tükenmek bilmeyen, derin bir nefret besler. Sonunda harekete geçmeye karar verir ve önce bir dergiye subay hakkında suçlayıcı bir öykü yazar. Fakat öyküsü yayınlanmaz. Kahramanımız pes etmez ve sonunda kendisine göre dahiyane olan bir plan yapar. O planı da ince ince işlemeye başlar. Plan, subayla sürekli karşılaştıkları Neva Caddesi’nde ona omuz atmaktır. Ama bu, öylesine basit bir plan değildir onun için. Olay gerçekleştiğinde kılık kıyafetinin düzgün olması gerektiğine inanmaktadır mesela. Planı işlediğinde ve subaya omuz atarak dersini verdiğinde onun gözünde mükemmel bir imajı olmalıdır çünkü. Bu yüzden kendine deri eldivenler, pahalı şapkalar alır. Bunları hep zaten oldukça az olan maaşından avans çekerek yapar. Paltosunun onu ucuz gösterdiğine inandığı için yakasını bir kunduz kürkü yaka ile değiştirmesi gerektiğine inanır. Bu yüzden de bir iş arkadaşından borç alır. Tüm bu hazırlıklar bir subaya omuz atabilmek içindir ve bu kadarla da bitmemektedir. Provalar, her gün yapılan hazırlıklar ve başarısızlıkla sonuçlanan denemeler… Görüldüğü gibi karakterimiz olaylara karşı, kaba ama yine de sevdiğim bir tabir olan ‘Drama Queen’ edasıyla ve olabilecek en obsesif düzeyde yaklaşmaktadır.

    Diğer iki olayı çok ayrıntıya girerek anlatmayacağım. Çünkü benim için subay olayı kadar travmatik değiller. Ama en az onun kadar etkileyiciler. Örneğin ikinci olay… Karakterimizin yine bir subay olan ve uzak bir ile atanan, okuldan tanıdığı ve arasının bozuk olduğu Subay Zverlov’un veda yemeğine kendini dahil ettirmesi olayı, karakterimizin psikolojik durumunun uçlarda dolaştığının sağlam bir göstergesidir. Yemek anındaki ani iniş-çıkışları, sarhoşluğa yorulan ama alkolün üzerinde çok da etkisinin olmadığı fevri hareketleri ve parlamaları bir Bipolar Bozukluk vakasının mani dönemine dair çok sağlam bir örnek teşkil etmekte.
    Bahsi geçen yemek olayının devamı niteliğinde gelişen üçüncü olay ise karakterimizin yemek sonrası, birlikte yemeğe çıktığı kişilerin peşine takılarak bir geneleve gitmesi ve orada geceyi Liza adında bir fahişe ile geçirmesinden ibaret. Ama asıl olay geceyi Liza ile geçirmesi değil sonrasında olanlardır aslında. Karakterin bir fahişe ile birlikte olma eylemini kendine yakıştıramamış, fahişeyi çok alçak, kendisini ise çok çok yüksek bir insan olarak görmesinin sonucu olarak gelişen diyalogları okumak, okuyucu için kitabın belki de en efsane anlarından birine tanık olma anıdır. Karakterin kendini gördüğü noktadan Liza’ya bakışı, bulunduğuna inandığı noktanın varlığına Liza’yı da inandırma çabası ve pek tabii sonrasında gelişen o, Liza’nın ona geleceği ve onunla ne yapacağını bilemez şekilde karşı karşıya kalacağına dair bitmek bitmeyen korkuları… Günler boyunca süren, uykusuzlukla geçen, Liza’nın kendi evine geleceğine dair o korku ve takıntı hali…
    Başında da dediğim gibi bu üç olay önemli. Ama bence bu kitabı bu kadar muhteşem yapan en önemli kısım kitabın ilk bölümü olan Yeraltı… İkinci bölüm Sulusepken Üzerine bize karakterin yaşadığı olayları ve o olaylar karşısındaki tutumu verirken ilk bölüm olan Yeraltı bize bambaşka bir şey veriyor. Yeraltı bölümü hiçbir kurgu içermiyor. Bir hikayesi de yok. Çünkü bu bölüm karakterimizin okuyucuyu karşısına alarak ona bir vaaz verir gibi kendini anlattığı bir monologdan ibaret. Bu monoloğu bu kadar kusursuz kılansa bunun aslında iç dünyasına ve sorunlu ruh haline dair bir itiraf niteliğinde olması. Yeraltı bölümü karakterin daha en başından okuyucuya nasıl bir karakterle karşı karşıya olduklarını bizzat kendi ağzından itiraf ettiği bölüm. Kendi kusursuzluğunu ve kusurluluğunu çarpıştıran, kişilik çatışmasını en dibine kadar yaşayan, kibrinden ve acizliğinden dem vuran ve aslında çok da çekilir bir tarafı olmayan karakteri kucaklayabilmemize ve sahiplenebilmemize sebep olan şey de tam olarak bu bölüm işte.
    Yeraltından Notlar, yazarın insanın acınası ruh halini en derinden sergilediği romanıdır bana göre. Dostoyevski genel olarak insanın iç dünyasına ayna tutar fakat Yeraltından Notlar’la bunu bir adım daha ileriye götürmüş ve insan ruhunun trajedisini ortaya koymuştur. Zaten kitabı bu kadar ölümsüz kılan da budur.
  • Ağzıma geleni sulusepken söylüyorum. sulusepken söylemek, bildiklerini tutmamak…
  • İki türlü "kar manzarası" var, biri diğerine uymayan. Hayat karşısında biz farklı olduğumuz için değil ama. Aynı biz karşısında iki hayat olduğundan. Biri şiir kılar bizi, biri hakikat. Biri nergis kokar, öbürü hayat.
    Hayatın bizi şiir kılan yüzünde camlara yağmur damlaları dokunur önce. Sulusepken açılan bir paragrafla bir kış romanı başlar uzaklarda. Derken ilk kar taneleri dökülmeye başlar gök yüzünden. Yaldızlı ve mutlu bir yılbaşı kartı karesinde kalabalık caddeler, ışıklı mağazalar, insanlar, mutlu kış akşamları.