• 656 syf.
    İlyada Destanı, bilindiği üzere Truva(Troya) savaşını konu edinir. Sanıyorum ki bu konu üzerine ne yazılsa spoiler değeri taşımaz. Eğer Truva Savaşı ile ilgili hiçbir şey bilmiyorsanız bu uzun inceleme yazısını da okumayabilirsiniz. Lakin başlarda, ki uzun bir kısım bu kitapta yer alan olayları değil öncesinden bilgiler yer alacaktır. Çünkü Homeros'un İlyada Destanı, Troya Savaşının sadece son 51 gününü anlatır. Savaşın nedenini ve öncesinin barındırdığı hikayeleri değil. Bu nedenle kitabı bir mitoloji sözlüğü veya google amca eşliğinde okumak daha sağlıklı olacaktır diye düşünüyorum. O zaman başlayalım.


    Zeus'un kardeşi ve ilk eşi tanriça Hera'nin yetiştirdiği, deniz kızlarının en güzeli Thetis'ten Poseidon ile Zeus zamanında etkilenmisler ve evlenmek de istemişler lakin ondan olacak çocuğun babasından daha güçlü veya babasının yerine geçeceği yönündeki rivayet nedeniyle bu isteklerinden vazgecmisler. Bununla birlikte Zeus, işini bir nevi garantiye almak için Thetis'i bir ölümlüyle evlendirmek istemiş. Thetis'in gönlü olmasa da, yarışmalar düzenlenmiş ve bunların sonucunda Peleus, Thetis ile evlenme hakkı kazanmış.

    Peleus ile Thetis'in düğünü Olimpos'ta, Tanrılar arasında olmuş ve buraya nolur nolmaz denilerek kavga(nifak) tanricasi Eris davet edilmemiş. Bundan bir şekilde haberdar olan Eris, intikam almak için üzerinde "en güzeline" yazan altın elmayı (ki bu elmayı da bir yerden, bahçeden alıp getiriyor, o da başka bir hikaye) düğünün ortasına bırakmış.

    "En güzeline" yazan bu elmaya en güzel tanrıçalar; Athena, Hera ve Afrodite talip olmuş yani bu elmanın kendisine verilmesini arzu etmişler. Adaletin de tanrısı olan Zeus bile bu seçimden çekinmiş ve bu topun altına girmemiş. Oğlu Hermes'ten bu elmayı, İda dağında çobanlik yapan Aleksandros'a yani Paris'e götürmesini ve seçimi onun yapacağını söylemiş.

    Paris, çobanlik yaparken karşısında tanrı ve tanrıçalari bulmuş. İlk şokun etkisinden sonra zor bir tercih karşısında kaldığını anlamış. Paris'e Hera, Asya Krallığini, Athena sonsuz akıl ve başarıyı, Afrodit ise dünyanın en güzel kızını vaat etmişler. Paris de elmayı Afrodite'i layık görmüş. Bundan sonra Afrodite'le birlikte önce Troya'ya gelmiş. Burada Paris, bir çobanın oğlu değil Troya'nin kralı Primaros'un oğlu prens Paris olduğunu öğrenmiş. Hatta bunu öğrenmeden önce kardeşleriyle dövüşürken onların elinden kendisini, kız kardeşi Kassandra lanetlenmek uğruna kazandığı bilicilik yeteneğiyle tanır ve onu kurtarıp babasına götürür. Bu esnada Kassandra demişken; o, bilicilik yeteneğini bilgelik, akıl, sanat işlerinde ehil tanrı Apollon'dan onla evlenme vaadiyle almış lakin vaadini yerine getirmeyince Apollon tarafından, bilicilik yeteneğinin yanısıra kendisine ceza(lanet) olarak kimseyi bildiği şeylere ikna edememe özelliği verilmiş. Bundan dolayı Kassandra, en baştan Troya'nin başına ne geleceğini bilse de kimseyi ikna edememis ve her şeyi bilmesine karşılık eli kolu bağlı şehrin acı akıbetini görmek zorunda kalmıştır.

    Paris demişken; Paris'e hamileyken annesi, Troya'nin cayır cayır yandığı bir kabus görmüş ve bunu kocası kral Primaos'a söylemiş. Sonra da ikisi kahinlerin tavsiyesine uyup, Paris'ten kurtulmak istemişler. Bunun için onu birine vermişler lakin verdikleri kişi merhamete gelip onu öldürmeyip bir yere bırakmış. Bıraktığı yerden bir çoban onu alıp oğlu gibi büyütmüş. Yani meşhur hikaye yaşanır.

    Paris uzun yıllar sonra dönmüş olduğu şehri Troya'da mutlu günler geçirse de aklı fikri Afrodite'in vaat ettiği dünyanın en güzel kadınını bulmadaymış. Bunun için yolu Yunanistan'a düşmüş. Burada büyük kral Agamemnon'un kardeşi Melenaos'un sarayına konuk olmuş. Melenaos oldukça güzel bir misafirperverlikle onları ağirlarken önemli birinin cenazesine katilmak üzere saraydan ayrılmak zorunda kalmış. Bu sırada da Paris, Melenaos'un güzeller güzeli eşi Helene'i alıp kaçırmış. Helene zorluk çıkarmamis ve bu durum da birçok rivayete neden olmuş. Ama Paris'in bu işte başarılı olmasında Afrodite'in etkili olduğu mutlaktir.

    Helene demişken; Helene, küçük yaştan beri güzelliği ile dikkat çeken bir kızmış. Hatta bu yüzden çocukken kaçırılmis. Ardından da kardeşleri onu kurtarmış. Ancak babası başının bu yüzden derde gireceğini düşündüğünden Helene'i bir an önce evlendirmek istemiş. Bunun için çokça talip gelmiş. Bunlar arasında zekası ve sıkışılan konularda bulduğu çözümlerle ünlü Odyyseus da varmış ve o, talip sayısının fazla olmasından dolayı bu işten vazgeçmiş. Babaya bir teklifte bulunmuş; Helene'in yegeniyle evlenmesi karşılığında Helene'in talipleri arasından müstakbel kocasını kendisinin seçmesi one sürmüş. Bu kabul edilmiş ve Helene, Melenaos'u kocası olarak seçmiş. Seçimden önce talipler kendi aralarında, Helene'in seçimine uyacaklarini ve buna ek olarak ileride Helene'in veya müstakbel çiftin başına bir iş geldiği takdirde herkesin buna tepki vermek üzere birlesecegi konusunda görüş birliğine varmislar (Tabi, bu karar da Odysseus'un planinin bir parcasi, yani onun basinin altindan cikiyor) Nitekim Helene Paris tarafından kaçırılinca, Melenaos Yunan beylerini bu nedenle yardıma çağırmış. Bu arada sefere başka nedenden katılan tek isim İlyada Destani'nin kahramanı olacak Akhileus'tur.

    Thetis, istemeyerek Peleus'la evlenmiş demiştik. Thetis bu evlilikten olan çocuklarının ölümsüz olmasını istemiş lakin hiçbiri ölümsüz olmamış. Bunun için kendisi de uğraş vermiş; çocukları bir rivayete göre suya sokmuş(akla vaftiz töreni gelir) bir rivayete göre ise ateşe... Lakin bu uğraşları yüzünden tüm çocuklari ölmüş, son çocuğu Akhileus da olecekken Peleus onu Thetis'in elinden kurtarmış ancak bu seferki girişim işe yaramaktaymis ancak işlem yarıda kalır. Bu sebepten ötürü Akhileus topuklari dışında ölümsüz olmuş ve bu yüzden Paris tarafından ancak topuğundan vurularak öldürülebilmistir. Ateşli rivayette topuğundaki kemik bir hayvanın kemigiyle değiştirilmiş, bu nedenle çok hızlı hareket eden biri olmuş Akhileus bu arada. Thetis lanet edip terk etmiş kocasını ve denizlere dönmüş ama bir gözü ve kalbi, aklı hep Akhileus'ta olmaya, onu korumaya devam etmiş.

    Bunlarla birlikte Akhileus'la ilgili iki önemli nokta daha vardır. Akhalara(Yunanlar, Agamemnon ve muritleri) rivayet edildiği üzere seferin başarılı olabilmesi için Akhilleus'un sefere kesinlikle katılmasi gerekiyor. Diğer noktada ise Thetis, hayatta kalan son çocuğunun ölmesini istemez. Yani çocuğunun üzerine titreyen anne faktörü vardır. Thetis bunla birlikte, zamanında Zeus'u, kardeşlerinin (Poseidon..) tuzağından kurtarmıştir ve bu nedenden ötürü Zeus tarafından çok seviliyor. Bundan dolayı, kaderinde bu seferde öleceği yazılı olan Thetis'in oğlu Akhileus'a kendi kaderini kendisinin belirleme şansı verilir. Ya bu sefere katılıp ölecek, karşılığında ün sahibi olup adı sonsuza kadar yaşayacaktir ya da sefere katılmayıp güzel bir kadınla evlenip uzun(ölümsüz?), mutlu ama sıradan bir hayatı olacaktır. Akhileus ilkini seçer.


    Başta da belirttigim üzere İlyada da bu öncül hikayeler sonucunda meydana gelen ve on yıl süren savaşın son 51 gününün anlatıldığı destandir. Destan, Troya dışında bir yere yapılan (belli ki) bir yağma hareketinin sonucunda elde edilmiş olan ganimetlerin paylaşımındaki bir tartışma sonucunda (Agamemnon, Akhilleus'un ganimeti bir kadına el koyar) Akhileus'un, artık savasmayacağını deklare etmesi ile başlayıp; Akhileus'un, dostu Partoklos'un Hektor tarafından öldürülmesi üzerine sinirlenip savaşa dönüp Hektor'u öldürmesi ve Hektor'un cenaze töreniyle noktalanir. Dolayısıyla savaşın başlangıcı ve sonu(meşhur at ile şehre girilip tüm Troyalilarin öldürülmesi -biri hariç-, ve şehrin kaybı) geçmez. Şimdi, destanla ilgili dikkatimi çeken belli başlı faktörlere geçeyim.

    Destana, bence hakim olan ana faktör "kader" kavramidir. Öyle ki savaşın başlamasından hatta daha öncesinden itibaren birçok şeyin nasıl noktalanacagi bellidir lakin buna rağmen mücadele edilmeye devam edilir. Hatta bu kadere tanrılar ve onların başı Zeus bile boyun eğiyor gibidir. Tabi bu nokta tartışmaya açıktır. Çünkü; sanki Zeus, her şeyi baştan planlayip hem diğer tanrı ve tanrıçalar ile hem de Akhalar ve Troyalilarla oyun oynuyor gibidir. Bunda etkili olan ana neden belki de Thetis'in topugu hariç ölümsüz olan oğlu Akhileus'un, kendisine(iktidarına) bir tehdit olabilecegi korkusu ve bundan dolayı onun yok edilmesi düşüncesidir. Bu kadar senaryoya ne gerek var, Zeus bir şimşek yollayip halleder diyebiliriz ama Thetis'e olan sevgi ve vefa duygusu söz konusudur.

    Bir diğer faktör; Akhileus'un yaptığı tercihtir. İnsan hep hayatının bir anlam ifade etmesini hatta her şeyin odak noktasını teşkil eden bir anlam ifade etmesini arzular. Anlamsiz; hiçten gelip hiçe giden bir hiç olma fikri ona dayanılmaz gelir. Sanat, savaş, çocuk yapmak ve daha birçok şey de aslında insanın bu yönde attığı birer adım olarak yorumlanabilir. Akhileus aslında tüm insanlık adına bir tercih yapar ve o tercih yaparken biz, okurlar da onunla birlikte "Ben hangi yolu secerdim veya secerim?" sorusunu aklımızdan geçiriyor, hangi yolu aklımızda tercih ettiysek de Akhileus'un da o yolu tercih etmiş olmasını arzu ediyoruz. Peki siz, Akhileus'un yerinde olsanız hangi yolu seçerdiniz: Uzun, mutlu ama sıradan bir yaşam mı yoksa kısa veya öleceğinizi bilerek ün sahibi olup adınızın sonsuza kadar yaşayacağı bir yaşam mi?

    Akhileus ile devam edelim; birazdan belki çok zorlama bir yorum olarak göreceğiniz bir noktayı ele alalım. Akhalar, Troyalilar karşısında üst üste mağlup olup çok zorda kalınca, Agamemnon, Akhileus'a birçok hediyeler göndererek onun tekrar savaşa katılmasını sağlamaya çalışsa da Akhileus çok cazip hediye ve teklifleri elinin tersiyle geri çevirir. Bu esnada Akhileus'un sarfettigi sözlerde, insanın her çağda dillendirdigi ve çektiği bir acıyı ve sorunu ele alır. Bu sözlerde, emeğinin karşılığını alamayan, aksine emeğinin karşılığı ve fazlası ondan kral veya muktedirler tarafından alınan/çalınan insanın(emekcinin) öfkesi ve acısı vardır.Aynı sözlerde Akhileus, bu savaşın nedenini de sorgular ve kendisinin Troyalilar ile hiçbir derdi olmadığını ifade eder ve benim veya bir başkasının da eşleri; kralın eşi kadar önemli değil mi diye sorar. (Agamemnon- Akhileus = Kral, muktedir- halk, insan veya emekçi mücadelesi)

    Yine Akhileus üzerinden varilabilecek diğer nokta dostluktur. Tüm koca Yunanistanin (akhalar) toplanıp geldiği seferde, Kralların kralı Agamemnon'a karşı gelip savaşmayan Akhileus'u savaşa tekrar katılmaya ancak dostu Partoklos'un kaybı ikna ediyor. Kral veya muktedir için değil, dostum için savasirim diyor bir nevi Akhileus. Tabi, bu noktada ikircikli bir olay var; Akhileus ün ve adının sonsuza kadar anılmasi için katılmıştı savaşa ama bir yandan da ancak dostu için tekrar başlıyor savaşa. Genel olarak bakıldığında da zaten Akhileus'un iyi-kötü unsurları birlite en çok barındıran karakter olduğunu görüyoruz.

    Destanda görülen diğer faktör; işgal- vatan savunması konusudur. Her ne kadar görünürdeki nedenden dolayi Akhalar haklı gibi görünse de hem konuyla ilgili yapılan yorumlarda hem de aklımizin bizi götürdüğü noktada böylesine koca bir savaşın ardında güç mücadelesi (Akdenize, boğaza hakim olma vs) olduğudur. Haliyle de işgale gelen kuvvetlerle vatanıni savunan kuvvetler karşı karsiyadir. Bunla birlikte Azra Erhat, kitabın giriş kısmında belirttiği düşüncelerinde, Homeros'un kaleminin Akhileus'tan yana ama gönlünün Hektor'dan yana olduğunu ifade eder. Nitekim bana destanda Hektor'un adının Akhileus'tan daha çok geçti gibi geldi. Salt adının geçmesi mevzusu da değil; genel olarak Hektor yurdunu savunan kişi konumundadir. Her ne kadar birkaç yerde savaşı sanki Hektor istiyor gibi gosterilse de bunun nedeni başkadır. Zira şu da önemlidir; destan, vatanıni savunan şanlı komutan Hektor'un cenaze merasimiyle, ona akitilan gözyaslari ve ona edilen ağitlar ile noktalaniyor.

    "Bunun nedeni başka" dediğim nokta da şudur; destanda hangi taraf veya hangi komutan kibre düşse, başarılarda ana pay sahibinin Tanrılar olduğunu unutsa hemen savaşta geri plana düşüyor olmasıdır. Hakimiyet Zeus'undur ve yeryüzünde hakimiyet değnegini de ancak Zeus verir. Bu degnegin sahibi hükümdar ve onların komutanları da hem Tanrılari hem de karar alırken başkalarının fikirlerini yoksayip salt kendi kafalarının dikine giderlerse hemen akıllarınin başına geleceği kötü olaylar olmaktadır ve ısrarla başkasından fikir almanın, danışarak karara varmanin, mantıklı fikre uymanin yani ehliyetin önemi vurgulanıyor.

    Son faktör ise Batı- Doğu mücadelesi denilebilir. En azından birçok insan, bunu bu şekilde yorumlamis ve destanin insanların yaklasimlariyla bu noktaya getirildigini ve Batılı, Doğulu kimliklerin, sınırlarının alt zeminini oluşturduğunu ifade etmişlerdir. Bana da destani okurken böyle geldi. Tabi bunda salt destandan yaptığım çıkarımlar etkili olmamıştır.

    Bu şekilde ifade edilen noktaların dışavurumu olan olaylara sadece bir örnek olarak Çanakkale Savaşinda, İtilaf Devletlerinin en büyük savaş gemisinin adının Agamemnon olması verilebilir. Bu gemi vurularak batirilmistir. Hatta (ne kadar doğru bilmiyorum) M. Kemal Paşa'nın "Hektor'un intikamını aldık," dediği iddia edilir. Aynı şekilde Fatih'in de bunu dediği rivayet edilir. Bunlara ek olarak Troya'da herkes katledildi, bir kişi hariç demiştim, o kişi de daha sonra Roma'ya geçip orda "Roma şehrine temel olacak yeni bir yurt kurduğu" rivayet ediliyor. Bunun nedeni gerek Roma İmparatorluğu'nun gerekse ondan sonrakilerin kendilerine tarih ve meşruiyet arayışı olduğu belirtilir. Keza benzer şekilde Fatih de İstanbul'u aldıktan sonra kendisini Roma'nin varisi olarak görüp Kayzeri Rum unvanıni alır. Bir yerde Julius Sezar'in, Julius adını kullanmasının nedeninin de bu adın Troya'nin bir başka adıyla ilgili olduğu ve haliyle Sezar'in kendisini Troya'dan göstermek; haliyle meşruiyet bağlantısı kurmaya çalıştığı belirtilmisti.

    Tabi, bu ve benzeri iddiaların, konuların ve rivayetlerin gerçek olup olmadığı ya da ne kadar doğru olduğu ikincil onemdedir. Çünkü onemli olan nokta insanlarin bu ve benzeri hikayelere yukledikleri manalardir. Bunla beraber her imparatorluk(krallik vs) her saltanat ailesi veya her ulus kendisine bir tarih, hatta daha dogru ifadeyle şanlı bir tarih, bir 'kök' bulmak veya oluşturmak ister. Keza aynı şekilde bir ideoloji veya meşruiyet de... Troya(Ilyon) Savaşı da zengin içeriği ve en eski bu tarz metinler olması gibi etkenler nedeniyle hukumdarlarin, ailelerin, ulusların beslendiği ve kendilerine rol biçmeye veya pay almaya çalıştıkları önemli bir olay olmuş ve olmaya devam etmektedir.


    Akhalar ile Troyalilar mücadelesi

    Grek(Yunan) orduları, halkları ile Anadolu orduları, halkları mücadelesi

    Batı ile Doğu mücadelesi

    ...

    GS ile FB mücadelesi =))

    ...


    İyi okumalar
  • "Gözü bir gün olsun güneş görmemiş körlere, kulakları bir gün olsun tabiatın sesini duymamış sağırlara, içinde kopan fırtınaları bir gün olsun dışa vurmamış dilsizlere acırken her şey tamam da, acınacak durumdaki kadınları deli eden, güzellikleri göremeyecek, Tanrı'nın sesini duyamayacak, ne aşkın ne de inancın o kendine özgü saf dilini konuşamayacak hale getiren bu yürek körlüğüne, bu ruh sağırlığına ve bu zihin dilsizliğine acımak mı sorun? "
  • Güçlü bir el silkeledi beni sonra
    Sanırım Tanrı'nın eliydi.
    Sayamadım kaç ah döküldü dallarımdan.
    Binlerce yeşil gözü olan bir zeytin ağacı gibi,
    Çok şey görmüşüm gibi,
    Ve çok şey geçmiş gibi başımdan,
    Ah .. dedim sonra
    Ah!
  • güçlü bir el silkeledi beni sonra
    sanırım tanrı'nın eliydi.
    sayamadım kaç ah döküldü dallarımdan.
    binlerce yeşil gözü olan bir zeytin ağacı gibi,
    çok şey görmüşüm gibi,
    ve çok şey geçmiş gibi başımdan,
    ah.. dedim sonra
    ah!

    Didem Madak
  • 572 syf.
    ·Puan vermedi
    Victor Hugo ,bu eşsiz eserde aşkın üç farklı yönünü birbirine hiç benzemeyen tamamen farklı sınıflara mensup üç adam üzerinden veriyor okuyucuya. Çingene kızı Esmeralda 'nın aşkıyla büyülenen Quasimodo , Rahip Frollo ve Yüzbaşı Phoebus ... Hugo , Quasimodo karakteri ile en mükemmel çirkinliğin tasvirini yapıyor. Bu çirkinliğin karşısına, gören herkeste şehvet duygularını açığa çıkaran en mükemmel güzelliği, Esmeralda'yi çıkarıyor . Burada güzel ile çirkinin çatışmasını görüyoruz. Kambur zangoç Quasimodo, her ne kadar görünüşü ile korkunç ve tiksindirici olsa da görebilen ya da görmeyi isteyen biri için en sıcak, en merhametli yüreğe sahip bir karakter . Karşılık beklemeden, sevdiği insanın mutluluğu için her şeyi yapmaya hazır birinin adanmışlığı var onda. Sevdiği kadını sırf mutlu olsun diye rakibi Phoebus' un kollarına bırakmayi göze alabilen , çirkinliğinin bu güzel kızı ürkütmesinden korkup karşısına dahi çıkmaya cesaret edemeyen bir kamburun ince ruhuyla tanışıyorsunuz. Çirkin bir bedenin aslında ne kadar da harika bir insanlığa sahip oldugunu gördükçe yüreğiniz Quasimodo'nun yürek sızısına ortak oluyor. Gelelim Rahip Frollo'ya... Tanrı'nın katı kuralları ile çingene kızına karşı hissettiği arzular arasında sıkışıp kalan bir rahibin, bir din adamının çaresizce çırpınışlarını görüyorsunuz. Frollo'nun yüreğinde kök vermeye başlamış olan aşk tutkusu, zaman geçtikçe onun tüm bedenini sıkıca sarmaya başlıyor ve en sonunda nefesinde sert bir izbarço düğümüne dönüşüyor. Bu düğüm, aşkına karşılık alamayan Frollo'nun darağacı oluyor. Rahip boynundaki bu düğümle günah çukurunun içinde sallandığını düşünüyor ve yaratıcısına ihanet etmiş olmanın , inancının sarsılmış olmasının korkusuyla tir tir titriyor sayfalar boyu. Şehvet ile bağlı kalması gereken inançları arasında gidip gelen Frollo ,bir cambazın ip üzerinde attığı her bir tedirgin adımı Esmeralda'yı gördüğü ilk günden beri deneyimliyor . Rahip en sonunda kendi kurtuluşunun tek çaresini boynundaki ipi Esmeral'danın boynuna geçirmekte görüyor. Evet, kendi günahının faturasını zavallı kızcağıza kesen bu adamın aşkı, tehlikeli bir bencilliğe dönüşüyor. Peki, Esmeralda kimi seviyor?
    Yakışıklı Yüzbaşı Phoebus ,Esmeralda'nın yüreğinde asla vazgeçmek istemediği saplantılı bir aşka dönüşüyor. Quasimodo Esmeralda için şu mısraları söylüyor:
    Görünüşe bakma genç kız
    Yüreğe bak.
    Genç yakışıklı bir adamın yüreği sıklıkla boştur.
    O yürekler aşkı muhafaza edemez.
    ...
    Yazık bunları söylemek neye yarar?
    Güzel olmayanın yaşamaya hakkı yok.
    Güzellik yalnızca güzelliği sever
    Nisan ,ocağa sırtını döner.

    Evet, Esmeralda Quasimodo' ya sırtını dönüyor. Esmeralda'nın gözü, kendisiyle belli bir süre eğlenen ve amacına ulaştıktan sonra başka avların peşine düşen yakışıklı Phoebus'tan başkasını görmüyor ve kendisi için yanıp tutuşan zavallı yüreklere istedikleri şansı tanımıyor. Bir "askeri üniforma" bir "rahip elbisesi"ne ya da bir "garip kambur"a üstün geliyor.
    En sonunda herkes kaderin kendileri için biçtiği rolü yaşamış oluyor. Qosimodo ve Rahip Frollo ne kadar isteseler de Esmeralda'ya sahip olamıyorlar. Ve Esmeralda ...
    Ne kadar istese de Phoebus 'una, güneşine kavuşamıyor. Kitabın üzerinde durduğu genel tema "kader " aslında . Bu kitapta herkes seçimleri dogrultusunda payına düşen kaderi yaşıyor . Kitap bittikten sonra bir de müzikalini izlemenizi tavsiye ederim.Bir de şunu eklemek isterim. Qosimodo gibi en saf duygularla sizi seven yürekleri görmeniz, görebilmemiz dileğiyle. Iyi okumalar dilerim.