• 561 syf.
    Yazar, kışı ve kitaba da ismini veren kış deyince aklımıza ilk gelen kavram olan karı, hayli ustalıkla kullanmış ki kitabı okurken kendime sık sık "Keşke kitabı kışın okusaydim" dedim. Üstelik bu sene oldukça kar yağışlı bir kış geçirmişken...

    Kitabin, on iki yıl yurtdışında siyasi sürgün hayatı yaşadıktan sonra İstanbul'a dönmüş bir şair olan Ka'nın, son zamanlarda oldukça artan intihar vakaları sebebiyle dikkatlerini üzerine çeken Kars'a hem bu olayları hem de yaklaşan tartışmalı yerel seçimleri haber yapmak için gidişi ve bunun ardından yaşanan trajikomik bir olayın ön planda olduğu ancak bunun arkasında da Ka'nın aşkının işlendiği bir konusu olduğunu görüyoruz.

    Ka, Türkiye'nin bir ucunda olan Kars'ta türban taktiklari için okula alınmayan kızların yaşadıkları zorluklarla, türbanlı kızları okula almamak durumunda kalan müdürün yaşadığı zorluklarla karşılaşır. Bunların yanısıra ülkemizin diğer sorun ve olaylarina; Kürt milliyetciligine ve teröre, tutucu laik, Atatürkçü kesimin davranışlarına, Siyasal İslamcı görüşe, şeriatci terör örgütlerine, tarikatlara ve bunların şeyhlerine olan halkın kör bağlılığına, halkın ufkunun darlığına, yaşam standartlarının düşük oluşuna, Kuran'a yönelik eleştiriler yazan Turan Dursun başta olmak üzere dinciler tarafından öldürülen insanlara ince ince değinilmis.

    Bu hassas konuları yazar olabildiğince kendisini dışarı çıkarıp, farklı kesimlerin bu konular hakkındaki fikirlerini, söylemlerini dile getirmiş. Bu yüzden hassasiyeti fazla olan insanlar haliyle bu söylemlere takılıp kitap hakkında hemen peşin hükme varabilirler, bence varmadan kitabı okumayı denemeniz çok daha faydalı olacaktır.

    Yazar, halkımızın olaylara bakış tarzını bence çok iyi analiz etmiş ve bunu abartıya kaçmadan ve okurun gözüne sokmadan gerçekçi bir şekilde işlemiş. Buna bir örnek olarak, muhafazakâr kesimin kitapta ateist olan Ka'yla ateizm ve din üzerine konuşmaları, tepkileri... Diğer bir örnek, türbanlı kızları okula almadığı gerekcesiyle Tokat'ta bir tarikattan okul müdürünü öldürmek için gelen kişiyle müdürün diyalogları... Bu diyaloglarda bence yazar özellikle bu dinci genci çok gerçekçi bir şekilde anlatmış. Okurken belki sinirlenenler olacaktır ancak sakinleşip, objektif şekilde düşündügünüzde siz de çevrenizde bu tarz insanların olduğunu hatta fazlasıyla olduğunu göreceksiniz ki biliyorsunuz zaten. Bu tarz deyip havada kalmasın; mesela dinde zorlama yoktur ya da hoşgörü barış dini deyip iki dakika sonra din konusunda bir eleştiri yapılınca veya kendisine bir eleştiri yapılınca içinden 'canavar' çıkan insanlar... Tabi bunun yanısıra özellikle 90li yıllarda daha baskın olan (ki kitap 90li yıllarda geçiyor) Atatürk'ün arkasına saklanarak, Atatürk'ü başka tarafından anlayıp, Atatürk'ü, kendi yaptıkları adaletsizliklere, faili mechullere hatta zulumlere kılıf yapan sözüm ona Atatürkculere de bence güzel bir şekilde deginilmistir. Atatürk'ü insanlardan sogutan biraz da Atatürk hakkında bir kitap bile okumamış ama dilinden beylik lafları eksik etmeyen sözüm ona Atatürk aşıklarıdır diye düşünüyorum.

    Şimdi bunu dediğim için bile hemen üzerine düşünmeden tepki gösterecek insanların olduğu ve kitapta da üzerinde çokça durulan türban konusu, farklı kesimlerin bakış açısıyla tarafsız bir şekilde romanın kurgusuna herhangi bir zarar vermeden işlenmiş. Türbanin dini yönünden nasıl siyasal islamcilarin bayrağı haline geldiği ve oluşan kaotik durum, kitaptaki farklı görüşteki karakterler üzerinden başarılı şekilde anlatılmış.

    Kitapta, Almanya'ya hicret edip orada hicret gazetesi çıkaran dinci lider, Seyhin önünde kuyruk olan insanlar, Ahit gazetesi ve bunun yanisira Mızrak gazetesi, iki dinci karakterin isimleri; ki birisi ateizme doğru meyleden Necip ve Necip'in bu duygularını içinde hissedip korkan, daha kapalı olan Fazıl yüzümde tebessüm uyandırdı.

    Kitabın bir de diğer yüzü var. Yanı aşk... Ka, yalnız ve bu yalnızlığı sürgünde geçen on iki senede kendi kimliği haline gelmiş ama öte yandan da aşık olmak, sevmek isteyen bir karakter. Gençliğindeki devrimcilik ateşine tebessüm eden, siyasete ilgisini kaybetmiş hatta bence hayata ilgisini kaybetmiş ve yeniden bu ilgiyi ancak aşk ile sağlayabilecegine inanmış. Kars'a gitmeyi kabul etmesinin asıl sebebi de üniversiteden arkadaşı Ipek'in Kars'ta yaşamasıdir. Ka, özellikle Ipek'e karşı ilk andan bir aşk duyduğu için mi yoksa birine aşk duymak istediği ve halihazırda Kars'a haber yapma işi çıktığı için aniden aklına İpek geldiği için mi ona aşk duymak istediği tartisilabilir olmasıyla beraber bence ikincisi ağır basmaktadir.

    Ka, Kars'in yalnızlığında, terk edilmiş, ücra bir köşede unutulmuşluğunda aslında kendini görür. Sürekli yağan kar ise onun üzerine ilham perilerini taşır ve yeşil kaplı defterine on dokuz adet şiirini yazar kitap boyunca. Ancak tiyatro gösterisi sırasında okuduğu ve o an aklına gelen şiiri unutur ve kitabı kendisinden dinlediğimiz arkadaşı bu eksik şiiri ve tabi diğer şiirleri arar. Diğer şiirler de bir sebepten ötürü kayıptir.

    Kitabin tek eleştirecegim noktası, kitap boyu başarıyla işlenmiş Ka'nin kar ile ilhamini aldığı bu şiirlerine kitapta yer verilmemiş olmamasıdır. Tabiki Ka kurgu bir karakter ve bu şiir konusu da kurgu ancak demek istediğim şiirleril de yazılıp kurgu içine yerleştirilseydi bence çok daha güzel olurdu. En azından kayıp olan ve kitap boyu kendisini merak ettiğimiz şiir yazılıp kıtabin sonuna eklemiş olsaydı...

    Kıtaptan şu alıntıyla incelememi bitirmek istiyorum;

    "Yirmi yıl sonra yani otuz yedi yaşına bastığın o günlerde dünyadaki bütün kötülüklerin, yani yoksulların bu kadar yoksul ve akılsız olmalarının ve zenginlerin bu kadar zengin ve akıllı olmalarının, kabalığın, şiddetin ve ruhsuzluğun, yani sende ölme isteği ve suçluluk duyguları uyandıran her şeyin nedeninin herkesin herkes gibi düşünmesi olduğunu en sonunda anlamış olacaksın,"
  • Güç atfetmek

    Bu ülkeye yapılacak en büyük kötülük siyasi aklı kaybetmektir.
    Televizyonlarda neler söyleniyor, gazetelerde neler yazılıyor, canım ülke bunların umurunda değil. Koltuk bağımlısı olmuşlar!
    Açık açık diyorlar ki:
    “AKP'ye 31 Mart seçimini FETÖ ve PKK parmağı kaybettirdi!”
    Dört yanda “delil” arıyorlar.
    – Nerde görevli bir Kürt varsa PKK damgası vuracaklar.
    – Nerde görevli bir inançlı varsa FETÖ damgası vuracaklar.
    Zavallılar…
    Politik akıl  gerçekle yüzleşendir; bunlar kendilerini kandırmaya bahane arayan cahiller!
    Yahu…
    Eğer bir “parmak” varsa, bu niye cumhurbaşkanlığı seçiminde değil de, İstanbul yerel seçiminde ortaya çıksın?
    Hele… Terör örgütlerine bu derece güç atfetmek ahmaklık değil mi? Ne yani, koskoca Türkiye Cumhuriyeti bu kadar aciz mi? Böyle göstermeye kimin hakkı var?
    Dört gündür bu köşede herkesi sağduyuya davet ediyorum.
    Bu ülke hepimizin…
    Hepimiz bu topraklara gönlümüzü koyduk, sevdayla bağlandık…
    Bölmeyin şu güzel halkımızı…
    – Ağır ekonomik sıkıntılarımız var.
    – Emperyalizmin ülkeye tehditleri var.
    Kimileri hâlâ “iki oy oraya gitti, beş buraya geldi” hesabı peşinde!
    Geliniz…
    Bir olalım, dirlik içinde yaşayalım.
    Kapatalım şu yerel seçim gündemini artık.
    Kolayca yokuş aşağı gitmek varken, zorlukla yokuş yukarı gitmeye çabalamak niye?
  • 512 syf.
    ·9/10
    Çok akıcı bir üslupla yazılmış, olağanüstü bir kurguya sahip, sanki uzanıp dokunabilecek mişsiniz gibi gözünüzün önüne gelen canlı tasvirlerle bezenmiş harika bir kitaptı Suikastçı. Hani bazen olur ya, çok güzel bir kitaba denk gelince mutluluğunuz göğsünüzde bir virüs gibi yayılır. Bu kitap tam böyleydi işte. Kitabın kapağını açıp her şeyi ardımda bırakarak hiç tanımadığım bir dünyaya yavaşça süzülüp, kocaman, dibi görünmeyen bir uçurumun derinliklerine doğru hızla sürüklendiğimi hissettim. İçimdeki merak duygusu sonuna kadar devam etti.
    Ayrıca kitap intikam ve cezalandırma arasındaki farkı öyle güzel anlatmış ki. Mesela intikamın daha vahşice ve daha az hesaplı, daha kişisel olduğunu belirtirken, cezalandırmanın da ahlaki açıdan adil ve tamamen hak edilen bir şey olduğunu belirtmiş. Bir de, kitapta İstanbul'da teröristlere silah satan bir Türkten bahsediliyor. Amerikalılara göre o terörist. Çünkü terör örgütlerine silah satıyor. Bu esnada o Türk de cebini dolduruyor. Peki, gerçeğe dönecek olursak; Amerika da Pkk gibi terör örgütlerine silah satmıyor mu? O zaman onlar neden terörist olmuyor da diğer ülkedekilere terörist deniyor. Bir de şunu belirtmeden geçemiyeceğim, yazar Türkleri asla aşağılamıyor. Hatta İstanbul'un, Paris ve Londra'dan daha güzel olduğunu, İstanbulun tarihi zenginliğinin bol olduğunu ve huzur dolu bir ortam olduğundan bahsetmiş.

    Ne yazık ki, Mitch Rapp serisi ülkemizde karışık basıldı. Salon Yayınları sağ olsun, Mitch Rapp serinin ilk kitabını yayımladı.
    Bizde çıkan Mitch Rapp serisi şu şekilde;

    1.Suikastçı
    2.Yok
    3.Beyaz Saray Baskını
    4.Üçüncü Seçenek
    5.Kuvvetler Ayrılığı

    Not: Kitapta Hurley isminde bir karakter var. Hayran kaldığımı belirtmeden geçemiyeceğim. Hayatımda böyle psikopat birini okumamıştım.
  • 264 syf.
    ·7 günde·Beğendi·10/10
    Bu kitap, kadim uygarlıkların tarihi hakkında yeni bilgiler içermiyor. Ya da İslam öncesi Arap yarım adasında yaşayan halkların kültürleri hakkında yeni bir teori de ortaya koymuyor. Ayrıca Konstantinopolis'i kim aldı ve adı da hangi tarihte İstanbul olarak değişti şeklinde araştırma ve inceleme konularını da içermiyor. Kısacası bu kitap, geçmişe dair bir şeyler anlatmıyor. Bugünü yani yaşadığımız anı, zamanı ve yarını anlatıyor.

    O yüzden çok uzun inceleme yazısına gerek yok. Kitabın kendisi zaten sarih bir anlatıma sahip. Şifre, kripto, gizem barındırmıyor. Her şey net, her şey ortada ve her şey biliniyor.

    Burada yazılanlar, metafizik, distopya, ütopya, fantastik ve bilim kurgu değil. Ama, metafizik ve fantastik düşünceyle afyonlanan zihinlere panzehir olabilecek nitelikte bir çalışma. Uyanma vakti gelmedi mi? Bugünü göremeyen, yarını nasıl görüp okuyacak? Bugün feto, yarın ceto, çeto, deto, geto, heto gibi başka isimler altında tekrar ortaya çıkmaz mı? Esas sorgulanması, düşünülmesi gereken de bu değil mi? Aklını kiraya veren ya da devredenlerden olmamak için sorgulamacı okumalarda fayda var.

    Bugünü anlattığı için yaşananları iyi bilmeliyiz. Çünkü ileri de karşımıza birileri yine 'aldatıldık', 'kandırıldık' edebiyatına başvurmasın. Buna düşmemek için herkesin okuması gereken bir kitap.

    Barış Terkoğlu ve Barış Pehlivan tarafından yazılan METASTAZ adlı kitap, devleti esir alan ve yayılan kanserli hücrelere ışık tutuyor.

    Yaşarken yazılan bir tarih okuyoruz.

    Kitap 17 ana başlık ve onların altında çok sayıda alt başlığa sahip. Birileri hak, hukuk, adalet duygusuyla hareket edip emekleriyle bir yerlere gelmeye çalışırken, birileri de sınav sorularını çalarak kendi menfaatleri doğrultusunda neferler yetiştirme peşinde koşmuş. Adalet geç de olsa çoğu zaman tecelli eder.

    Din ile aldatmak ise en kötü yöntem. Dini duygular kullanılarak oluşturulmuş yapının, toplumu içten çökertmeye çalışmasının aleni uygulamasını gördük. Amerikan menfaatleri doğrultusunda çalışan yerli işbirlikçileri gördük (darbe girişimi sonrası ABD'li yetkililerin, niçin 'adamlarımıza' dokunuyorsunuz cümlesini duyduk).

    Okurken insan haykırıyor, küfrediyor. Şeyh, gavs gibi kelimelerin peşinde giden insanları görüyoruz.

    Kitap, Feto haricinde diğer cemaatlerin devletin çeşitli kademelerine yerleşmelerini de anlatıyor.

    Bu kitap esas olarak, 15 temmuz sonrası yaşanan gelişmelerin çok küçük bir kısmını inceliyor. Terör örgütü üyeliğinden içeri alınan ya da salıverilenlerin durumuna bakıyor. Birileri içeri girerken, nasıl oluyor da birileri dışarı çıkabiliyor. Siyaset, hukuk iç içe girmiş, hukukun üstünlüğü yerine üstünlerin hukukunun esas unsur hale geldiğine dem vurur.

    Kitabın adı varolan duruma 'cuk' diye oturmuş. Çok su kaldıracak konular. Daha onlarca, yüzlerce kitap yazılabilir.

    Ezcümle: Atatürk yıllar önce durumu şu şekilde anlatmıştı:
    "Efendiler ve ey millet, iyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olamaz." Bu cümlenin dışındakilerin hepsi hikaye. Tavsiye ederim.
  • Avusturya'nın başkenti Viyana, üst üste 10. kez dünyanın en yaşanılabilir şehri seçildi. İstanbul ise 231 kent arasında 130. sırada yer aldı.

    Bu yıl 21'incisi yayımlanan Mercer Yaşam Kalitesi Araştırması'na göre en yaşanılabilir şehirler listesinde Viyana'yı İsviçre'nin Zürih, Yeni Zelanda'nın Auckland, Almanya'nın Münih ve Kanada'nın Vancouver kentleri izledi.

    İlk 20 sırada Avrupa kıtasından 13 kent var.

    Geçen yıl 134. sırada yer alan İstanbul, suç oranları ve "terör olaylarının azalması" nedeniyle 4 sıra yükseldi.

    Listede Türkiye'den başka bir şehir yer almıyor.

    Mercer'in araştırması yapılırken göz önüne alınan faktörler; siyasi istikrar, suç oranları, kişisel haklar ve özgürlükler, sağlık ve eğitim hizmetleri, yaşanan evlerin kalitesi, toplu taşıma hizmetleri ve yapılabilen aktiviteler.

    Son sırada Bağdat var
    Son sırada yer alan şehir ise Irak'ın başkenti Bağdat oldu. 8 yıldır iç savaşın sürdüğü Suriye'nin başkenti Şam, Bağdat'tan 6 sıra yukarıda yer aldı.

    Bu yıl Mercer ilk kez güvenlik üzerinde ayrı bir değerlendirme yaparak şehirleri buna göre de ayrıca sıralandırdı. Bu listede de birinci sırayı Lüksemburg aldı.

    Lüksemburg'u, Finlandiya'nın başkenti Helsinki ile İsviçre'nin üç şehri; Basel, Bern ve Zürih izledi.

    Ülkede istikrar, suç oranları, kanunların uygulanması, kişisel özgürlüklere getirilen sınırlar ve medyada sansür konuları değerlendirilerek yapılan güvenlik sıralamasında son sırada ise Şam yer aldı.

    Kişisel güvenlik açısından Şam'dan sonra gelen en kötü şehirler Bangui (Orta Afrika Cumhuriyeti), Sana (Yemen), Kinşasa (DR Kongo), Bağdat (Irak) ve Karaçi (Pakistan) oldu.

    Yaşanılacak en iyi 10 şehir

    Viyana
    Zürih
    Vancouver
    Münih
    Auckland
    Düsseldorf
    Frankfurt
    Kopenhag
    Cenevre
    Basel
    Yaşanılacak en kötü 10 şehir
    Bağdat
    Bangui
    Sana
    Port au Prince
    Hartum
    N'Djamena
    Şam
    Brazzaville
    Kinşasa
    Conakry

    Kaynak: https://www.bbc.com/...TDsogW6SY1mhmEcu2lVQ
  • SAZAN SARMALI
    Osman Başıbüyük
    07.03.2019
    OdaTV

    Soğuk Savaş döneminde ABD’nin izlediği stratejinin 3 ana ayağı vardı:

    1) Dünya petrol ticaretini kontrol etmek,

    2) Komünist olmayan ülkelerin silah pazarına hâkim olmak,

    3) Dünya tarımsal üretimi üzerindeegemenlik kurmak[1].

    Aslında bugün de değişen pek bir şey yok. Sadece stratejinin üçüncü ayağı diğerlerine göre daha ön plana çıkmış durumda.

    Mesela, Türkiye ölçeğinde bir ülkeyi silahla falan diz çöktüremezsiniz; ama midesinden yakalarsanız, burnuna halka takılmış ayı gibi oynatmanız mümkün olur.

    ABD dışişleri eski bakanı Henry Kissinger, 1970 yılında “petrolü kontrol ederseniz ülkeleri, gıdayı kontrol ederseniz insanları yönetirsiniz” şeklinde bir cümle sarf etmişti. Bu cümlenin ne anlama geldiğini ne yazık ki hâlâ anlayamayan siyasetçilerimiz var. Oysa ki Atatürk; “Üreticilerden yoksun olan milletler üretenlerin esiri olur. MİLLİ EKONOMİNİN TEMELİ ZİRAATTIR. Köylü milletin efendisidir.” diyerek, çok önceden bu tehlikeye karşı bizleri uyarmıştı. Bizi bekleyen tehlikenin büyüklüğünü anlatabilmek için yaşanmış örneklere bakalım.

    YEŞİL DEVRİM VE AFRİKA

    2’nci Dünya Savaşı yıllarında yaşanan gıda sıkıntısı, savaşan ülkeleri tarımsal üretimini artırmaya yönlendirdi. Bu konuda başı çeken hiç kuşkusuz ABD idi. Yeşil Devrim olarak adlandırılan 1950-70 yılları arasında ABD, daha fazla ürün elde etmek amacıyla tohum ıslahı, makineleşme, kimyasal gübre ve sulama gibi çeşitli teknolojileri tarımda kullanmaya başladı. Bunun bir sonucu olarak, ülkede zamanla küçük ölçekli çiftçilik kayboldu, endüstriyel tarıma geçildi. Bu dönemde dünya tarımsal üretimini kontrol etme, ABD kapitalizminin jeopolitik stratejisinin en önemli unsurlarından biri haline geldi. Bu süreci Avrupada yakından takip etti.

    1970’li yıllarda petrol fiyatları hızla tırmanırken aynı paralelde tahıl fiyatları da 3-4 katına çıkıyordu. Kendi ihtiyacının çok çok üzerinde bir üretim kapasitesine ulaşan ABD, bu sayede Dünyada tahıl arzını ve fiyatını kontrol eden tek ülke haline geldi[2]. Kissinger’ın istediği şey hayata geçiyordu.

    Gelişmekte olan ülkelerin, geniş topraklar üzerinde, çok büyük üretim kapasitene sahip tarımsal işletmeleri kuracak ekonomik güçleri yoktu. Üstelik buralarda yapılacak üretimi destekleyecek, makine, kimyasal ilaç ve gübre ile ıslah edilmiş tohum teknolojilerinden de yoksundular. Bu sebeple dünyada yaşanan acımasız tarımsal rekabetin giderek gerisinde kalarak, her geçen yıl daha az üretir hale geldiler ve sonunda halklarını doyuramayacak duruma düştüler. Bunun bir sonucu olarak da gıda temini için, Dünya Bankası, Uluslararası Para Fonu (IMF) ve küresel piyasalardan borç almak zorunda kaldılar. Borçlarını ödeyecek üretim kapasitesini hiçbir zaman yakalayamadıklarından, zamanla faiz sarmalında tekrar sömürgeleştiler. Zaten planlanan da buydu[3].

    Bahse konu dönemde Afrika ülkeleri bağımsızlıklarını daha yeni kazanmıştı. Bu ülkeler, 1960’lı yıllarda gıda konusunda sadece kendi kendilerine yetecek üretime sahip değil aynı zamanda net tarımsal ürün ihracatçısıydılar. Fakat Yeşil Devrim’in yaşandığı yıllarda tarımsal üretim teknolojisinin gerisinde kaldıkları için bugün Afrika kıtası yiyeceğinin %25’ini ithal eder hale geldi. Kıtadaki ülkelerin neredeyse tamamı gıda ithalatçısı. Kıtlık ve açlık ve bu sebeple çıkan politik krizler, Afrika için olağan bir durum halini aldı[4]. Bu durum bir tesadüf değildi.

    Afrika’nın yaşadığı gıda krizinin iç savaşlar ve salgın hastalıklar gibi birçok nedeni var. Ancak asıl neden, devlet kontrolü ve desteğinin tarımdan safha safha çekilmiş olmasıdır. Devleti tarımın dışına iten mekanizma ise hiç kuşkusuz Dünya Bankası, Uluslararası Para Fonu ve Dünya Ticaret Örgütü’dür. Bu kuruluşlar, dış borçların geri çevrilmesine yardımcı olma görüntüsünde, devletin tarımdan desteğini çekmesini sağlayarak, tam tersi yönde ülkeleri borç sarmalına mahkûm ederek, yeniden yarı sömürge olmalarını sağlamıştır[5].

    TARIMSAL ÜRETİM KÜRESEL ŞİRKETLERE BAĞIMLI HALE GELDİ

    ABD tarım bakanı John Block, 1986’da Uruguay’da yapılan tarımla ilgili bir toplantıda; “ülkelerin kendi kendini beslemeye yetmesi fikrinin artık çağ dışı kaldığını” söyleyerek katılımcıları, gıda güvenliklerini ABD’den çok daha ucuza ithal edebilecekleri tarım ürünleriyle sağlayabileceklerine inandırmaya çalışıyordu[6]. Bu sözlere inanan Venezüella’nın başına neler geldiğini birazdan anlatacağız. Bu arada John Block, o yıllarda ABD’nin tarım ürünlerini nasıl bu kadar ucuza mal ettiği konusunda hiçbir bilgi vermiyordu. Washington, Dünya Ticaret Örgütü’nün kaldırılmasını dikte ettiği tarımsal destekleri (sübvansiyon), kendi çiftçisi için her sene giderek attırmaktaydı[7] ve aynı zamanda tarım araştırmalarına inanılmaz destekler veriliyordu. Böylece tarımda gen devrimi yaşandı.

    Bugün geldiğimiz noktada, Monsanto, Bayer, Cargil gibi büyük şirketler, neyin yenileceğine, nasıl üretileceğine ve nasıl işleneceğine karar verir hale geldi. Bu şirketler tohumdan tabaktaki yemeğe kadar tüm gıda zincirini kontrol etmeyi amaçlıyor.

    Çiftçilerin binlerce yıl tecrübeyle elde ettikleri tohumlar çalındı. Çiftçi, kimyasal yöntemlerle üretilen, genetiğiyle oynanmış ilaç ve besin bağımlısı, hibrit tohumlara mahkûm edildi. Büyük şirketlerin tekellerinde topladıkları tohum sertifikaları, çiftçiler arasındaki tohum ticaretini neredeyse bitirdi[8]. Bu tohumlar, tek bir seferlik ürün verdiği için, çiftçiler her yıl bu şirketlerini kapısını tekrar çalmak zorunda. Aynı zamanda ülkeler, vaat edilen verimliliği sürdürebilmek için yine bu şirketlerin ürettiği pestisit ve herbisit gibi ilaçlarla, kimyasal gübrelere döviz ödemek zorunda. Bütün bunlara çiftçinin kullandığı tarım makinaları ve onların yaktığı mazotu da eklerseniz, tarım üretiminin ne kadar çok dış girdiye bağımlı olduğunu görürsünüz. Gelişmekte olan ülkeler ara malı girdisi olmadan tarımsal üretim yapamaz hale geldi.

    VENEZUELLA ÖRNEĞİ

    Hugo Chavez, 1998 yılında iktidara gelirken, ülkenin petrol gelirlerini fakir halk ile paylaşacağını ve gıda güvenliğini garanti altına alacağı vaatlerinde bulunmuştu. Sosyalist programını finanse etmek için petrol gelirinden başka kaynağı yoktu. Petrolü devletleştirerek ana gelir kaynağı kontrol altına aldı. Takiben yüzlerce özel şirketi ve yüzbinlerce dönümlük araziyi devletleştirerek ülkedeki servet dağılımını dengelemek istedi. Fakat el konulan varlıklar tecrübesiz ellerde çok kötü yönetildi için yerel tarımsal üretim giderek azalmaya başladı. Bu durum pek önemsenmedi;“paramız var ki, ithal ediyoruz” diyerek ithalata dayalı bir düzen kuruldu. İthal edilen tarım ürünleri üzerinden sübvansiyon yapılarak fakir halkın gıdaya daha ucuza ulaşması sağlandı. Doğal olarak ithalat, ülkedeki tarımsal üretimi daha da baskı altına aldı. 2003 yılında döviz alım satımının devlet tekeline alınmasıyla birlikte birçok şirket üretime devam edebilmek için gerekli olan aramalı ve ekipmanları ithal edemez oldu. Bu durum tarımsal üretimi ciddi ölçüde baltaladı[9].

    Halefi Nicolas Maduro döneminde petrol fiyatları düşmeye başlayınca, bütçede ciddi açıklar vermeye başladı. 2014 yılında Amerikan ambargosuyla birlikte petrolden akan para iyice kesilince Maduro döviz yokluğundan gıda ithalatını kesmek zorunda kaldı. Bu sefer de gıda fiyatları yükselmeye başladı. Gıda fiyatlarındaki artışın yarattığı enflasyonist baskı, Maduro’nun iktidarını tehdit ediyordu. Maduro, çare olarak fiyatları makul seviyede tutmak adına üretimi sübvanse etmeden, fiyatları düşük tutmak için kanuni düzenlemeler yapma yoluna gitti. Yeni yasalarla gıda ürünlerinin üretimi, dağıtımı (tanzim satış) ve fiyatlandırılması düzenlendi. Hükümetin gıda sorununa çözüm diye geliştirdiği yöntemler tam tersine yerel tarım üretimini daha da azalttı. Bu düzenlemeler birçok şirketi kâr edemez hale getirdi. Sonuç olarak; şirketlerin üretimi durdurmak zorunda kalması, gıda krizine yol açtı[10]. Artık halk ancak tanzim satış merkezlerinden, Maduro taraftarlarının kontrolünde dağıtılan ucuz gıdaya ulaşabiliyor. Maduro karşıtı gösterilere katılırsanız aç kalmak garanti! ....

    Normalde gıda ithalatının durması birçok ülkede çiftçi için büyük fırsattır. Venezüella’da bir çiftçinin ihtiyacı olan, verimli toprak, su, güneş ve dünyanın en ucuz yakıtı var. Ama çiftçi üretemiyor. Niçin? İnsanlar uzun gıda kuyruklarında saatlerce sıra bekliyor; çöpleri karıştırarak beslenmeye çalışanlar var. Acaba neden? Çünkü çiftçinin elinde yerli tohum kalmamış; hibrit tohum ithal edecek para yok; tohum bulsalar kimyasal ilaç ve gübrelere ulaşamıyorlar. Bozulan biçerdöverin parçası bulunamıyor, bulunsa bile parasını ödemek zor. Köylerde çalışacak insan gücü kalmamış. İşin özü tarımsal üretim zinciri kırılmış.

    Ülkede insanlar ortalama 11 kg zayıflamış durumda ve ABD sınıra tırlarla yüzlerce ton gıda yardımını yığmış, köpeğe kemik sallar gibi Venezüella’nın zavallı vatandaşlarına isyan işareti veriyor. Ülkedeki krizin sonucunu hâlâ merak edeniniz var mı? Küresel şirketler Venezüella’nın petrolüne çökecek. Mesele Maduro’yu sevip sevmemek değil düşülen tuzağı görmek...

    TÜRKİYE’DE DURUM NE?

    Gelelim Türkiye’ye. Cumhuriyet döneminde Türkiye’ye tarım konusunda ilk dayatma 1954 yılında geldi. Başbakan Adnan Menderes, ABD’den Türkiye’ye yapılan yardımı, 300 milyon dolar artırmasını istemişti. ABD, Türk ekonomisinin düzelmesinin ancak tarıma uygulanan desteklerin azaltılmasıyla başarılabileceğini vurgulayarak isteği geri çevirdi[11].

    Asıl ciddi saldırı 12 Eylül 1980’de oldu. Darbe öncesi ülke ekonomisi batık vaziyetteydi. Borçlarımızı geri çevirecek miktarda borç bulabilmek için neoliberal ekonomi politikalarını yürürlüğe koymak zorunda kaldık. 24 Ocak kararları, temelde tarımda korumacılığın kaldırılması ve desteklemelerin azaltılmasını dayatıyordu. Dışarıdan gıda alımına konulan gümrük tarifelerinin iç piyasayı terbiye etmek maksadıyla düşürülmesi isteniyordu. Konu ile ilgili bazı çevreler, isteklerin ABD ve Avrupa ülkelerinde giderek artan tarım ürünleri stoklarının eritilmesine bağladı. Ama aslında yapılmak istenilen bambaşka bir şeydi.

    1988 tarihinde tohum ithalatına gümrük muafiyetleri getirildi. İlerleyen yıllarda baskının dozu giderek arttı. 5 Nisan 1994 kararları bağlamında IMF’ye verilen taahhütler kapsamında destekleme alımlarına giren ürün sayısı giderek azaltıldı. Daha sonra 10 Ocak 1996 tarihinde devreye giren Gümrük Birliği Antlaşması ile tarım ürünlerinin ithalatına konulan kısıtlamaların bir kısmı daha kaldırıldı. Tarım ürünlerinde fiyat oluşumu serbest piyasaya bırakıldı. Tarımsal kitler özelleştirildi. Tarım Satış Kooperatifleri gibi örgütlerden devlet desteğini çekti[12].

    Bu süreçte yavaş yavaş bireyler değişmeye başladı. Mesela, tarım ürünleri ihracatı 2004 yılında 1980 yılına göre %58 oranında artarken, ithalat %5322 oranında arttı. 2002 yılını fazla ile kapatan tarım ürünleri dış ticaret dengesi, 2003 yılından itibaren açık vermeye başladı[13].

    2001 yılında yaşanan ekonomik krizle birlikte yeni dayatmalar gelmişti. Örneğin, Kemal Derviş’in talimatıyla çıkarılan Şeker Kanunu’yla şeker pancarı üretimi yasaklandı ve mısır glikozu-şeker kamışı ithalatı serbest bırakıldı. Cargill gibi firmalar bu kararın ardından ülkede hızla yatırıma başladı. 2016 yılında da ABD menşeli 80 bin ton şeker ithalatında %50 olan gümrük vergisi %0’a indirilerek şeker pancarı üretimi tamamen bitirildi.

    IMF’ye 9 Aralık 1999 tarihinde verilen niyet mektubu ile Dünya Bankasına verilen 10 Mart 2000 tarihli niyet mektubu esas alınarak 2000 yılından itibaren tarımda “doğrudan gelir desteği” uygulamasına geçilmişti. Bu uygulamayı AKP Hükümetleri de devam ettirdi. Bu yöntem ile teşvikler, üretime göre değil, arazi büyüklüğüne göre verilmeye başlandı. Bu yöntem, niyetin tam tersi yönde küresel kuruluşların planladığı şekilde, üretim azalmasına sebep oldu. Hatta geçtiğimiz günlerde basında “doğrudan gelir desteğinin” yatak odasından dağıtıldığını iddia eden yazılar çıktı. Habere göre konuya hâkim tek bir personel, bakanlığın bilgisayarlarını evine götürmüş, dağıtımı kafaya göre yatak odasından yapıyormuş![14]

    2006 yılında AKP hükümeti “Tohumculuk Kanunu”nu çıkartarak köylülerin sertifikasız tohumları üretmesi, çoğaltması ve satması yasaklandı[15]. Bu yasayla köylüler, küresel tohum şirketlerinin sertifikalı tohumlarına bağımlı kılınırken, binlerce yılda ıslah ederek geliştirdikleri yerli tohumların kaybolmasının önü açıldı. Ülkedeki tohum çeşitliği hızla azalmaya başladı. Her geçen yıl dışarıdan daha fazla tohum ithal eder hale geldik.

    Örneğin 1990’ların başında ABD ve Kanada, Türkiye’den aldıkları mercimek ve nohut tohumları ile üretime başlamıştı. Bugün ülkemizde yetişen ve anavatanı Anadolu olan buğday, mercimek ve nohut gibi ürünlerin üretimi iç tüketimi yetemez hale geldiği için bu ürünleri Kanada ve ABD’den ithal ediyoruz[16].

    Türkiye'de 1986 yılından beri ithal tütünde kg başına 3 dolar, sigarada paket başına 40 cent "Tütün Fonu" uygulanmaktaydı. Bu uygulamanın amacı Türkiye'de üretilen tütününü, Türk tarımını korumak ve ihracat rakamlarını yükseltmekti. 2010 yılından itibaren bu fon kaldırıldı.Tütün Fonu'nun kaldırılması ile Türk tütünü bitirildi[17]. Yerli sigara markası kalmadı.

    AKP’nin 2006’da çıkardığı Tarım Yasası ile Gayri Safi Yurt İçi Hasılanın (GSYH) %1’inin tarım üreticisine destek olarak verilmesi hükme bağlanmıştı. Ancak bu oran hiçbir zaman yakalanamadı, destek %0,3 ile %0,5 arasında kaldı. Devletin Ziraat Bankası ve Tarım Kredi Kooperatifleri üzerinden verdiği kredi miktarları göreceli olarak artıyormuş gibi gözükse de artan döviz fiyatları ve GSYH’ya orana göre verilen krediler sürekli azalıyor. ABD ve AB’nin denetiminde olan Dünya Bankası, IMF ve Dünya Ticaret Örgütü’nün yönlendirmesiyle tarıma verilen destekler göstermelik hale getirildi.

    Bu arada ABD ve AB tarıma destek konusunda ne yaptı dersiniz? ABD, tarımsal üretim değerinin %25’ini üreticiye destek olarak vermekte; bu değer AB’de %40’ları bulmaktadır[18]. Bu haksız rekabet zamanla Türk çiftçisini üretemez hale getirdi. Son 16 yılda çiftçi, Belçika büyüklüğünde toprağı ekmekten vazgeçti. Hollanda büyüklüğündeki topraklarımız da her yıl nadasa bırakılıyor.

    Para kazanılmayan yerde insanları tutamazsınız. Geçim sıkıntısı çeken çiftçiler özellikle genç olanları köyleri terk etmeye başladı. Bu arada büyükşehir yasasıyla bazı köyler mahalle oldu. Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğü kapatıldı. Görevleri, İl Özel İdarelerine devredildi. Sonra onlar da kapatıldı. Arkasından köy okulları da kapatılıp taşımalı eğitim sistemine geçilince, köyler tamamen boşaldı.

    2002 yılında tarımın istihdam içindeki payı, %34,9 iken 2017 yılında bu oran %19,4’e geriledi[19]. Tarımda istihdam rakamlarını yüksek olduğu dönemlerde önceki hükümetler oy kaygısıyla tarımdan desteği tamamen çekemiyordu ancak tarımdan ekmek yiyen insan sayısının azalması AKP Hükümetlerinin daha pervasız davranmasına müsaade etti. Bu pervasızlık, göreve geldikleri yılda %9,98 olan GSYH içindeki tarımın payının, 2017 yılı itibariyle %4,35’e düşmesine sebep oldu. Tarımsal üretimde hiç artış olmazken, Türkiye’nin nüfusu sürekli artıyordu. Plansız bir şekilde Suriye ve diğer ülkelerden gelen 5 mülteci gıda ihtiyacını daha da artırdı. Bütün bunlara bir de de tatillerini Türkiye’de geçirmeyi tercih eden yıllık 40 milyondan fazla turist eklenince, gıda üretimi tüketimin çok çok gerisinde kaldı. Bütün bu sürecin sonunda tarım ülkesi Türkiye, gıda ithal etmeden karnını doyuramaz hale geldi. 2017 yılı verilerine göre 8 milyar 895 milyon dolarlık gıda ithalatı yapmak zorunda kaldık.

    Bütün bunlar olurken AKP’li Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlarından Mehmet Mehdi Eker'e, Fransa Hükümeti “Tarım Alanında Şövalye Liyakat Nişanı” verdi! Bakan Eker, “ortak idealler ve hedeflere sahip iki ülkenin rekabet etmek yerine işbirliği içinde olması gerekir” diyordu[20].

    Atatürk’ün “Yabancı bir devletin himaye ve desteğini kabul etmek, insanlık özelliklerinden mahrumiyeti beceriksizlik ve miskinliği itiraftan başka bir şey değildir” sözünü hayatında hiç duymamış olan AKP’li Faruk Çelik, bakanlığı döneminde, “Tarım Teknolojisi ve Kapasite Geliştirme” görevini İngiltere’ye havale etmişti! Kozmik odadakiler kadar mahrem bilgilerimiz, plan, öngörü ve hedeflerimiz İngilizlerin elinde ve insafındaydı![21]

    Tarımla ilgili hiçbir eğitimi olmayan çiçeği burnunda son bakanımız Bekir Pakdemirli ise göreve gelmeden önce dünyanın en büyük dondurulmuş patates üreticisi Kanada merkezli küresel McCain Food şirketinin Ortadoğu danışmanı idi. Endüstriyel hazır gıdalar Türkiye pazarına Pakdemirli'nin “başarısı" ile girmişti![22] Bu sene hastalık tehlikesiyle 25 ilde toplam 141 bin dekarda patates ekimi yasaklandı[23]. Ne yazık ki bu hastalığın dışarıdan donmuş patates ithalatını artırma ihtimali var. Zaten sevgili bakanımız da “Saman ithal ettiniz, buğday ithal ettiniz diyenlere karşı şunu söylüyorum; Türkiye'de para var ki ithalat yapabiliyor” diye cevap veriyor[24]!

    Bütün bu beceriksiz siyasetçiler Türkiye’yi açlık tehlikesiyle karşı karşıya bıraktı. Yerel seçimler öncesi Cumhur İttifakının meydanlarda halkı ikna etmek için kullandığı en önemli argüman “beka tehlikesi”. Evet Türkiye’nin gerçekten de beka tehlikesi var. Ancak bu tehlike ne Kuzey Irak’tan ne Suriye’den ne FETÖ’den ne de PKK teröründen kaynaklanıyor. Beka tehlikesi, SAZAN SARMALI tezgahına düşmek üzere olduğumuzdan kaynaklanıyor.

    SAZAN SARMALI

    Bu SAZAN SARMALI da ne diyeceksiniz? Anlatalım.

    AKP iktidarında, son 17 yılda acımasızca uygulanan neoliberal ekonomi politikalarıyla her şey haraç mezat satılarak devlet ekonominin dışına itildi. Devlet koruması ve güvencesinin olmadığı bu dönemde, şehirlerin çevresindeki asgari ücret ile köleliğe mahkûm edilen insan sayısında büyük artış oldu. Tarımdan devlet desteğinin çekilmesiyle birlikte köyden kente göç daha da hızlandı. Nüfusun %15,5'i daha gettolarda yaşamaya başladı. Köyünde başına buyruk çalışarak, çok çeşitli olmasa da doğal gıdalarla para harcamadan karnını doyurabilecek bu insanlar da gettolardaki asgari ücretli köleler ordusuna katıldı. Bu geniş kitleler, ucuz gıda satan marketlere ve devlet yardımlarına mahkûm hale geldi. İşin ilginç yanı, AKP hükümetlerinin izlediği yanlış politikalar sebebiyle bu zor hayata mecbur edilen dar gelirli bu geniş kitleler, inanç sömürüsü üzerinden oluşturulan algı sebebiyle AKP’nin oy deposunu oluşturuyor.

    Demirel’in söylediği; “tencerenin düşüremeyeceği hükümet yoktur” sözü doğrudur. Ekonomik krizin derinleşmesiyle, gıda enflasyonu iyice artarsa, bu geniş kalabalıklar eve ekmek götürmekte daha fazla zorlanmaya başlarsa hatta daha da ilerisi, işsiz kalır ve asgari ücretle bile iş bulamazlarsa veya bankamatikler gün gelir para vermezse, yani devlet maaş ödeyemezse ne olur? Hükümetin devrilmesini bir tarafa bırakın, yaşanması kaçınılmaz olan sosyal patlamalar sonu belli olmayan bir istikrarsızlık sürecini başlatır.

    Cumhurbaşkanı Erdoğan, bir konuşmasında şöyle diyor: “Bugüne kadar Türkiye'yi istedikleri gibi eğip bükemediler. Baktılar kurla faizle olmuyor, bu defa ülkemizi soğan, patates, biber, patlıcan, salatalık üzerinden ters köşe yapmaya çalışıyorlar. Aldığımız tedbirlerle bu hamleyi de boşa çıkardık. Çadırlar kuruldu. Bütün bunlarla birlikte tanzim satış yerlerini kurduk; fiyatlar yarıya indi daha da inecek. Temizlik ürünlerinden tutun marketlerde ne varsa onların da belli bir kısmını buralarda satmaya başlayacağız. Bunlar terör estirdiler terör. Gıdada teröre estirenlere gereken dersi veriyoruz, vereceğiz”[25].

    Aslına bakarsanız Erdoğan doğru söylüyor. Ama adamlar saldırıyı bugün başlatmadılar ki. 50 yıldır bu ortamı hazırlamaya çalışıyorlar. Peki biz ne yaptık? Gıda fiyatlarındaki enflasyon hızla tırmanmaya başlayınca ilk aldığımız tedbir, fiyatı artan tarım ürünlerinin gümrük vergisini sıfırlamak ve ithalat kotasını kaldırmak oldu. Arkasından marketlere zabıta gönderdik. Sonrasında belediyeler tanzim satış çadırları kurdu. Şimdi de Rekabet Kurulu, perakende gıda ticareti alanında faaliyet gösteren 23 zincir market hakkında soruşturma başlattı. Yani fiyat kontrol sistemine geçtik.

    Piyasada bir mal ziyadesiyle varsa stokçuluk yoluyla vurgun yapma ihtimali yoktur. Stokçuluk ancak ve ancak mal darlığında olur. Mal darlığı sorununu çözmek ise ithalatı artırmakla değil üretimi artırmakla olur. Bir ürünün fiyatını, maliyet artı kâr belirler. Eğer siz maliyetleri düşürecek tedbirler almadan, kâr oranlarını düşürecek şeklinde tedbir almaya çalışırsanız, üretimi daha da baltalarsınız. Üreticiler üretimden, tüccarlar ticaretten vazgeçerler. Emir komuta ile serbest pazar ekonomisi olmaz. Tarım alalında üretim zinciri kırılır, bu süreç ciddi devalüasyon ve ekonomik yıkım getirir[26].

    Gıda fiyatlarını düşürmek için yapılması gereken, üretimi artırmaktır. Peki Hükümet, gıda krizi yaşadığımız son 4-5 ayda üretimi artırmak için tek bir önlem almış mıdır? Almadı, alamaz. Peki niçin?

    Hükümet, maaşları ödeyebilmek için küresel piyasalardan borçlanmak zorunda. Üretimi artıracak yönde tedbirler almaya kalkışırsa 1 kuruş para vermezler. İşte çeşitli baskı araçları kullanılarak bir ülkeyi üretimi artıracak tedbirler almaktan alıkoyarken, ithalata yönlendirmeye, bunun bir sonucu olarak fiyat kontrolü rejiminin doğmasına neden olmaya, bu süreçte borç vermeye devam ederek krizi daha da derinleştirmeye ve sonunda hedef ülkeyi iç ve dış politikada kendi kararlarını alamaz hale getirerek esir alma tezgahına SAZAN SARMALI diyoruz. Maalesef Türkiye bu sazan sarmalı tezgahına düşmüş bulunuyor.

    Bugün Türkiye’nin Batı ile en önemli sorunlarından bir tanesi, Rusya Federasyonu’ndan alacağımız S-400 füzelerinin yarattığı kriz. Bütçede para yok, bu silah sistemini temin etmek için de kredi gerekecek. Mesela “beton” için kredi isteseniz herkes verir. Hatta S-400 alımı için bile küresel piyasalardan kredi bulabilirsiniz. Ama tarımsal üretiminizi artırmak için 1 kuruş kredi vermezler. Çünkü tarım en stratejik sektördür. 21’inci Yüzyılın en önemli silahı nükleer silahlar değil gıdadır.

    Bir ülkede toplumsal yapıyı, gelir ve kişi sayısı açısından bir piramide benzetebiliriz. Tepeye doğru çıktıkça gelir düzeyi artarken, kişilerin sayısı azalır. Aynı şekilde tabana doğru indikçe gelir düzeyi azalırken, kişilerin sayısı artar. Ekonomik kriz dönemlerinde tabandaki çok büyük kitleler gelirlerinin büyük bir kısmını sadece karınlarını doyurmaya ayırmak zorunda kalırlar. Peki bu insanlar ne yer dersiniz? Anadolu insanının en çok yediği; ekmek, hamur işi, makarna ve bulgurdur. Buğdaydan yapılanı yiyecekler. Sonra nohut, fasulye ve mercimek gelir. Biz bu gıdaları nereden ithal ediyoruz? Kanada ve Amerika’dan. Demek ki 1990’larda bizden bu tohumları boşuna almamışlar.

    Yerel seçimlerden sonra Türkiye ciddi bir borçlanma arayışına girecek. Borcu borç ile çevirmekten başka çare yok. Ülkenin çok miktarda dövize ihtiyacı var. Seçim sebebiyle bu tablo şimdilik saklanıyor. Erdoğan haklı olarak yeni yaptırımlardan kaçmak için IMF’den borç almak istemiyor. Peki başkaları verdikleri paranın nereye harcanacağına karışmayacak mı? Mesela Londra (Rothschildlar). Para vermek için seçimlerden AKP’nin güçlü çıkıp çıkmayacağını görmek istiyorlar. Çünkü şimdiye kadar uygulanan hatalı ekonomi ve tarım politikalarının devamını, Erdoğan gibi halkı inandıran güçlü bir liderden başkası sağlayamaz. Seçimden sonra para muslukları açılacak. Ülkede ciddi bir rahatlama olacak. İthalata devam edileceğiz. Bu arada tarımın her geçen gün biraz daha öldüğünü hiç kimse önemsemeyecek.

    Türkiye benzer bir durumu II. Abdülhamit döneminde yaşamıştı. Ulu Hakan(!), 33 yıllık iktidarı döneminde tam 13 defa borç anlaşması imzaladı. Borç alarak iktidarını uzattı. Alınan borç ile iktidarda kalma süresi doğru orantılıydı. Ama aynı zamanda alınan borç ile devletin hayatı ters orantılıydı. Yükümlülük altına giren devlet giderek zayıflıyordu[27]. Sonuç itibariyle Abdülhamit bugünkü Türkiye’nin tam 2 katı büyüklüğünde toprak kaybetti. Sanılanın aksine Abdülhamit yıkılmakta olan Osmanlı’nın ömrünü uzatmamış, tam tersine kendi iktidarını uzatmak için borç alırken yapısal sorunların gizlenmesine sebep olarak devleti yıkıma hazırlamıştır.Abdülhamit’i bugün göklere çıkartan zihniyet uyanmamızı önleyerek aynı numarayı tekrar yememiz için çalışmaktadır. Bütün dünyada her ülkenin din adamları milliyetçiyken bizimkilerin Cumhuriyet düşmanı olması bir tesadüf değildir.

    NE YAPMALI?

    1) Döviz, yurt içinde üretilemeyen mallara ulaşmak için kullanılmalıdır. Gıda ithalatına bağımlılık diğer ürünlerin ithalatını da tetikler. Çünkü alım gücü azalan köylü ve ülkeden çıkan döviz, diğer sektörlerdeki tüketimi azaltarak zamanla onların da batmasına neden olur. Böylece diğer alanlarda da ithalata mecbur kalırız. Gelişmiş ülkelerin tamamı, aynı zamanda tarım ürünleri ihracatçısı olup, tarım üretimi fazlası vermektedir. Türkiye’nin SAZAN SARMALI’ndan kurtulmak ve sonrasında orta gelir tuzağını yenmesi için en önemli ve ilk yapması gereken şey,tarımsal üretim fazlası vermektir. Aksi takdirde hiçbir alanda gelişme kaydetmek mümkün olmaz.

    2) Bugün karşı karşıya olduğumuz en büyük tehdit gıda güvenliğidir. Barzanistan, Membiç, Terör Koridoru, PKK, FETÖ gibi tehditler bu tehdidin yayında solda sıfır kalır. Bu manada önümüzdeki 10 yıl bizim için en önemli bakanlık Tarım ve Hayvancılık Bakanlığıdır. Yerel seçimlerden sonra Bakan dahil, bakanlığın bütün kilit kadroları hiç kimsenin gözünün yaşına bakmadan değiştirilmelidir. Bakanlıktaki akrabalık ve hemşerilik ilişkilerine son verilmeli, liyakat esasına dayalı, küresel şirketlerle ve ithalatla bağlantısı olmayan, mesleğini çok iyi bilen kişiler görev başına getirilmelidir.

    3)Üretimi artırmak için tarım ve hayvancılık mutlaka ciddi oranda desteklenmelidir. Verilen destek, devletin bütçesine yük getirmeyecek, tam tersine katkı sağlayacaktır. Ziraat mühendisi veya iktisatçı değiliz ama konuyu kabaca şöyle anlatmaya çalışalım. 2017 verilerine göre aşağı yukarı 9 milyar dolar tutarında gıda ithalatı yapmışız. Üretimi artırmak ve iç tüketimi karşılamak için devlet, 2 milyar doları çiftçiye çeşitli yollarla teşvik olarak verse; bir sonraki sene üretimimiz yeterli miktarda olursa,9 milyar dolar cebimizde kalır. Devlet 2 milyar dolar kaybetti diyeceksiniz. Kaybetmez. Piyasada yurt dışına çıkmayan bir 9 milyar dolar olacak, buna devletin teşvik olarak verdiği 2 milyar doları ilave edersek, piyasada elden ele dolaşan miktar 11 milyar dolar eder. Devlet,vatandaşının cebine giren bu 11 milyar dolardan, insanlar her alışveriş yaptığında KDV ve ÖTV şeklinde vergi alacak. Devlet, verdiği 2 milyar doların tamamını vergi yoluyla geri alabilir mi bilemem ama verilen teşvik ile yakalanan üretim artışı oranına göre önemli bir miktarın geri döneceği kesindir. Teşvike para harcamak yerine ithalatın önü açılırsa, devletin kasasından hiç para çıkmaz. İthal edilen malları kim alıyorsa, para onların cebinden, yani vatandaşın cebinden çıkar. Burada devlet, cebinden para çıkmadığı için kârlı gibi gözüküyor ama para çıkışı oluğu için zararı ülke etmektedir. Bu noktada önemli olan ülkenin kaybetmemesi dövizin ülke ekonomisinden dışarı kaçmasının önlenmesidir. Dolayısıyla devlet, cebinden biraz feragat ederse,yurt dışına kaçmayan o 9 milyar dolar, ülkeye çok şey kazandıracaktır.

    4) 3 yıl içerisinde temel gıda maddeleri olan tahıl ve bakliyatta ithalata bağımlılığı sıfırlayarak ihracatçı duruma geçmemizi sağlayacak bir plan yapılmalıdır. Aynı paralelde pamuk gibi sanayi bitkilerinde dışa bağımlılık sonlandırılmalıdır. Daha sonra aşama aşama teknoloji gelişimi ile tohum ithalatı azaltılarak en geç 10 yıl içerisinde tamamen yerli tohuma geçilmelidir.

    5) Tarımsal üretimde arzu edilen artış sağlansa bile dışarıdan ithal edilen tohum, gübre ilaç ve katkı maddelerine bağlı kalındığı sürece tarımdan beklenen katma değer sağlanamayacaktır. Katma değeri artırmak için dış girdi mümkünse sıfıra indirilmelidir. Bu maksatla devlet tohum, gübre ve ilaç üretimi gibi alanlarda her türlü desteği vermeli gerekirse kendisi doğrudan yatırım yapmaktan çekinmemelidir.

    6) Yerel seçimlerden sonra tanzim satış uygulamasına son verilmelidir. Üretim maliyetlerini düşürmeden fiyatları kontrol etmeye çalışmak tam tersi sonuç vererek üretim zincirini kırar.

    7) Herkesin işi gücü bırakıp tarım konuşup tarım yazması gerekir. Dış güçler tarafından baskı altında tutulan hükümeti, oy kaybı endişesi yaşatmadan harekete geçirmek mümkün olmaz.

    İki tespit ve Atatürk’ün bir sözüyle bu uzun makaleyi sonlandıralım:

    1. Erdoğan ya “yiğit düştüğü yerden kalkar” hesabı, bizi bu SAZAN SARMALI’ndan kurtaran ya da anavatanında buğday, nohut ve mercimeği bitiren bir lider olarak tarihe geçecek.

    2. Türkiye, S-400’den vazgeçerse burnuna halka takılmış demektir. Bu kaybedecek hiç zamanımız kalmamış anlamına gelir.

    “Bir ulus, yalnız kendi gücüne dayanarak varlığını ve bağımsızlığını sağlayamazsa, şunun-bunun oyuncağı olmaktan kurtulamaz. Böyle uluslar başkalarının denetimini de yönetimini de hak etmişlerdir.” (K. Atatürk)

    [1]https://www.globalresearch.ca/...our-food-supply/7735

    [2]A.g.e

    [3]A.g.e

    [4]https://fpif.org/...african_agriculture/

    [5]A.g.e

    [6]A.g.e

    [7]A.g.e

    [8]https://www.globalresearch.ca/...ium=related_articles

    [9]https://www.nytimes.com/...zuela-shortages.html

    [10]A.g.e

    [11]Furkan Arda, 1950-1960 Döneminde Türkiye-ABD İlişkilerinin İncelenmesi, Yüksek Lisans Tezi 2018, Trakya Üniversitesi

    [12]https://odatv.com/...ildi-0412171200.html

    [13]http://dergipark.gov.tr/.../article-file/289257

    [14]http://www.ngazete.com/...lan-dogrud-4049h.htm

    [15]http://www.resmigazete.gov.tr/...06/11/20061108-1.htm

    [16]http://r-komplex.org/...htac-adnan-cobanoglu

    [17]https://ilerihaber.org/...i-kuruldu-93516.html

    [18]https://www.globalresearch.ca/...o-evangelist/5506414

    [19] Türkiye Nereye Gidiyor, Prof.Dr. Duran Bülbül

    [20]http://www.hurriyet.com.tr/...-ye-verildi-22106769

    [21]http://www.ngazete.com/...-ingiltere-4433h.htm

    [22]https://www.sozcu.com.tr/...ine-notlari-2514583/

    [23]https://yesilgazete.org/...es-ekimi-yasaklandi/

    [24]https://www.yenicaggazetesi.com.tr/...apiyoruz-217981h.htm

    [25]https://www.tgrthaber.com.tr/...ik-verecegiz-2629179

    [26]https://odatv.com/vid_video.php?id=8FHD0

    [27]https://odatv.com/...enildi-11101822.html

    Osman Başıbüyük
  • Said Halim Paşa, Malta’dan serbest bırakılır bırakılmaz Ermeni terör örgütü Taşnak Komitesi tarafından takibe alındı. Nitekim 1919 yılında İstanbul’da bu terör örgütünün yayın organı olan Djagadamard gazetesinin yayınlandığı binada bir infaz bürosu kuruldu. Bu bürodan Said Halim Paşa’nın izini sürmek üzere bir militan Roma’ya gönderildi. Ardından infazı gerçekleştirmek üzere Arşavir Şıracıyan 30 Haziran 1921’de Marsilya’ya, oradan da Roma’ya geçti (Şıracıyan, 1997, s. 87, 141, 143, 144-149).

    Ermeni terörist Arşavir Şıracıyan’ın itiraflarına göre, Taşnak Partisi’nin merkez komitesi Said Halim Paşa’nın da içinde bulunduğu İttihat Terakki Partisi’nin eski idarecilerinden Enver Paşa, Cemal Paşa, Dr. Nazım, Dr. Bahattin Şakir, İsmail Canpolat ve eski Trabzon valisi Cemal Azmi Bey’i gıyaplarında yargılayarak ölüme mahkûm etmişti (Şıracıyan, 1997, s. 141). Şıracıyan, Roma’ya varır varmaz, daha önce bilgi toplamak için gönderilen «Yoldaş M» ile birlikte 1921 yılı Aralık ayının ilk haftasına kadar Said Halim Paşa’yı takip etti. Paşa’nın nerede oturduğunu, kimlerle görüştüğünü, kimler tarafından takip edildiğini, hangi toplantılara katıldığını, konağından hangi saatlerde çıkıp, hangi saatte geri döndüğünü, koruması ve hizmetkârına kadar ayrıntılı bilgi topladı.

    Ermeni komitacı Şıracıyan’ın verdiği bilgiye göre, Said Halim Paşa, Anadolu Hükümeti’nin Hariciye Vekili Bekir Sami Bey ile yoğun temaslar içindeydi. Yine Paşanın hem İstanbul hem de Anadolu Hükümeti’nin Roma Sefareti’nden gelen yetkililerle görüştüğünü, zaman zaman koruması Tevfik Azmi’nin her iki sefarete de gittiğini belirtmektedir (Şıracıyan, 1997, s. 154). Paşanın Roma’da, Ali Fethi Okyar ile görüştüğünün bilinmesinin yanı sıra (Okyar, 1988, s. 17) Enver Paşa, Dr. Nazım ve Dr. Bahattin Şakir’le de görüştüğü anlaşılmaktadır (Şıracıyan, 1997, s. 152-154).

    Said Halim Paşa’yı Roma’da yalnız Ermeni teröristlerin değil, aynı zamanda Yunanlıların da takip ettiği ortaya çıkmaktadır. Şıracıyan itiraflarında şunları yazar: “Yunanlılar, kendi maksatları açısından faydalı istihbarat toplayabilmek amacıyla Mustafa Kemal’in temsilcilerini ve siyasi görevlilerini adım adım takip ediyorlardı. Oldukça etkileyici bir organizasyonları vardı, sadece Roma’da bu iş için yirmiden fazla adam bulundurmaktaydılar. Sanki onların da Said Halim’e suikast düzenlemek isterlermiş gibi bir halleri vardı. Gerçekten de Osmanlı İmparatorluğu’nun bu eski Sadrazamının Anadolu’daki Kemalist Kuvvetlere hatırı sayılır bir ekonomik yardım eşliğinde silah gönderdiğini de öğrenmişlerdi” (Şıracıyan, 1997, s. 162).

    Bekir Sami Bey, Said Halim Paşa’dan “Anadolu’ya silah gönderip, elindeki mali kaynakları bu yönde kullanarak Mustafa Kemal’e yardım etmesini istemekteydi”. Şıracıyan, Said Halim Paşa’nın koruması Tevfik Azmi ile Rüstem Recep ve Münir Bey’in konuşmalarını gizlice dinlediğini, konuşmalarında Bekir Sami Bey’in yukarıdaki talebine karşılık Said Halim Paşa’nın da “o sırada sürgünde bulunmakta olan İttihat ve Terakki Partisinin bazı idarecilerinin önce Anadolu’ya, akabinde Yunan ordusunun mağlup edilmesinden sonra İstanbul’a dönmelerine müsaade edilmesi şartıyla yardım etmeye hazır” olduğunu ifade ettiğini yazmaktadır (Şıracıyan, 1997, s. 156). Said Halim Paşa’nın yanı sıra kardeşi Abbas Halim Paşa’nın da Mustafa Kemal Hükümeti’ne maddi yardımda bulunduğu ve Milli Mücadele hareketine inandığı ve destek olduğu bilinmektedir (İstiklal Harbinden Gizli Kalmış Sayfalar, 1959, s. 44-45).

    Şıracıyan bir başka gün Bekir Sami Bey’in de aralarında bulunduğu bir grup Türkü hararetli bir şekilde tartışırlarken gördüğünü ve gizlice dinlediğinde konuşmalarının “Said Halim’in Kemalistler için elde etmeye çalıştığı iki milyon sterlinlik borç etrafında” geçtiğini ve “Anadolu’ya mümkün olduğu kadar çabuk silah gönderilmesi hususunda fikir birliği içinde olduklarını” işittiğini kaydetmektedir (Şıracıyan, 1997, s. 178-179).

    Said Halim Paşa 5 Aralık 1921’de saat 16.00 sularında, yanında koruması Tevfik Azmi Bey ile birlikte at arabasıyla konağına dönerken Estaki Sokağı’nda arabaya sıçrayan Arşavir Şıracıyan tarafından tek kurşunla öldürüldü. Şıracıyan olay yerinde yakalanmadan kaçmayı başardı. Şıracıyan, Said Halim Paşa’yı iki defa daha öldürmeye teşebbüs ettiğini ancak şartların uygun olmaması dolayısıyla bunu başaramadığını itiraf etmektedir (Şıracıyan, 1997, s. 177-178).

    Katilin, Paşa’yı öldürmesi İtalya’da bazı kesimlerde rahatsızlık meydana getirmiştir. Suikast, Paşa’nın İtalyan silah fabrikalarından silah satın alma çalışmalarında imza aşamasına geldiği bir dönemde vuku bulmuştu. Suikasten sonraki ilk günlerde İtalyan basınının “suikastçıyı haklı çıkarır tarzda bir eğilimleri”nin olduğu, ancak daha sonraki günlerde “zengin Paşa’nın ölümünün bazı İtalyan bankalarının mali çıkarlarına sekte vurduğunu ve muhtelif tîcari anlaşmaları muallâkta bıraktığı açıklık kazanınca” tavır değiştirmeye başladığı belirtilmektedir (Şıracıyan, 1997: 199-201).

    Bütün bunlara rağmen suikasttan sonra, 20 günden fazla Roma’da serbestçe dolaşan, hatta son günlerini Roma’da Ermeni öğrencilerle birlikte geçiren Arşavir Şıracıyan’ın polis tarafından yakalanması için ciddi bir girişimde bulunulmadığı ortaya çıkmaktadır. Nitekim katil 29 Aralık 1921’de trenle Viyana’ya geçmiştir. Şıracıyan, Yunanlıların Said Halim Paşa’nın katledilmesine çok sevindiklerini, hatta Roma’da iken “terörist Varantian ile Yunan Konsolosunun evine gittiklerinde konsolosun kendisini hararetli bir şekilde kucakladığını sonra bir madalya ile onurlandırdığını ve eline bir tavsiye mektubu tutuşturduğunu” anlatmaktadır (Şıracıyan, 1997, s. 190-213). Ermeni komitacılar da Arşavir Şıracıyan’ı «milli kahraman» ilan etmişlerdi (Gazigiray, 1982, s. 548).

    Said Halim Paşa’nın cenazesi, katili Şıracıyan’ın İstanbul’a gelmesinden ancak 19 gün sonra yurda getirilebildi. 29 Ocak 1922’de naşının Yeniköy’deki yalısından alınması sırasındaki havayı Şıracıyan şöyle anlatır: “Aralarında nazırlar ve yüksek rütbeli askerlerin de bulunduğu on binden fazla Türk korteji takip ediyordu. Bu katilin tabutu karşısında selam durmak için ecnebîler bile gelmişti. İtilaf devletlerine mensup asker ve polis asayişi temin ederken, limandaki Fransız ve İtalyan savaş gemileri bayraklarını yarıya indirmişlerdi. Sadece İngilizler resmi bir sessizlik içindeydiler” (Şıracıyan, 1997, s. 216-220). Said Halim Paşa’nın naşı, Sultan II. Mahmud Türbesi bahçesinde babasının mezarının yanına defnedildi.

    Talat Paşa’yı olduğu gibi Said Halim Paşa’yı da kiralık Ermeni komitacıları öldürdü. Bunları vurduran gücün İngiliz Entelijan Servisi olduğu tahmin edilmektedir (Bostan, 1994, s. 2). Galip Kemalî Bey’in (Söylemezoğlu) ifadesine göre, Said Halim Paşa Malta’da sürgünde iken üç devlet başkanına yazdığı ve Ermeni meselesini de açıkladığı teferruatlı mektubunun Amerika Başkanı üzerinde büyük bir tesir yaptığı, bu mektup üzerine Ermenistan Devleti’ni kurmakla görevlendirilen General Harbord’un uyarıldığı anlaşılmaktadır. Zira Said Halim Paşa savunduğu fikirleri yetkili mercilere kabul ettirebilecek donanıma ve ikna kabiliyetine sahipti. Eski sadrazamın Eşref Kuşçubaşı’ya söylediği gibi, Avrupalı devletlerin oyunlarından Amerika’nın haberi yoktu. Bu yüzden Malta’da serbest bırakılan Said Halim Paşa’nın inandığı gerçekleri Amerikan kamuoyuna anlatmasından korkulduğu için İngilizler tarafından öldürtülmüştür (Kutay, 1970, s. 16; Düzdağ, 1991, s. XXV-XXVI).

    Burada şu sorular hala tam olarak çözüme kavuşturulmamıştır. Anadolu’ya silah göndermek için İtalyan Bankaları ile iki milyon sterlinlik kontratın imzalanacağı günün öncesinde Said Halim Paşa neden öldürülmüştür? İttihatçılara göz açtırmayan İngiliz işgal kuvvetleri, Said Halim Paşa’yı Roma’da katlettikten sonra yaklaşık bir buçuk ay İstanbul’da kalan Arşavur Şıracıyan’ı neden yakalamamıştır? Said Halim Paşa’nın tabutu taşınırken Fransız ve İtalyan savaş gemileri bayraklarını yarıya indirirken, İngiliz savaş gemileri neden bunlara eşlik etmemiştir?