• Cem erenlerinin nur-u cemallerini, aşk-ı şevklerini, secdeye inen alınları, dara duran ve dara durduğunda Hakkın divanına durmuşcasına özünü meydana koyanları, yapılan cümle hizmetleri nasıl anlatmalı ham ervahlara ?
    Nasıl anlatmalı mutluluk ve huzurdan uzak olanlara, cemin bireysel mutluluk ve toplumsal huzur kaynağı olduğunu?
    Nasıl anlatmalı bir pirden/mürşitten etek tutmayınca yolun yürünemeyeceğini, rehbersiz yolun bulunamayacağını, müsahibin/yol kardeşin olmaksızın yolculuğun tehlikelerle dolu olduğunu, nasıl anlatmalı cümle yolsuz kalmış olanlara?
    Nasıl anlatmalı cem meydanını pir u pak eyleyen bacıların tıpkı süpürgeci Salman gibi her dem Mervanların gözlerindeki perdeyi kaldırmaya ve sahibi zaman Mehdi'nin geldiğinde görmek istediği temiz gönüllerin kirlerini süpürdüğüne? Bunu nasıl anlatmalı gönülleri kir pas içinde kalmış olanlara?
    Nasıl anlatmalı zakirin bağlamasının sesinin meleklerin sesini andırdığını ?
    Cemde söylenen deyişlerin, duazların, mersiyelerin, nefeslerin insanı başka alemlere götürdüğünü, nasıl anlatmalı daha içinde bulunduğu kabuğun bile farkında olmayanlara ötelerin ötesini?
    Nasıl anlatmalı semahın bir oyun değil, ilahi bir aşk olduğunu ve semah dönenlerin cümle kainatla, varlıkla hemhal olup turnalar misali göğe ağdığını?
    Nasıl anlatmalı delilin/çerağın uyandırılmasıyla/yakılmasıyla cümle kainatın aynı düzen etrafında yandırıldığı /aydınlandığı ve asıl uyanmanın gönüllerde, yüreklerde, bilinçlerde gerçekleştiğini? Delilin/çerağın uyandırılması /yakılmasıyla karanlıkta kalmış ne kadar güzellik varsa gün yüzüne çıktığını, nasıl anlatmalı gören körlere?
    Ya bunca bencilliğin, çıkarın, mal ve mülk hırsının hakim olduğu zamanlarda cemde, cem erenlerinin gücü ve imkanı ölçüsünde getirip, bir birine katılıp Hak lokması olan ve paylaşımların en güzellerinden biri olanı, nasıl anlatmalı?
    Nasıl anlatmalı gözcüyü?
    Gözcünün sadece cemi değil, cümle kainatı gözetip düzenlemeyi sembolize ettiğini ve aslında her şeyin bir düzen dahilinde olması gerektiğini, nasıl anlatmalı?
    Ya diğer hizmetleri nasıl anlatmalı?
    Her biri kendi içinde birden fazla doğruya, güzelliğe, olgunluğa, insan-ı kamile ve aslında özünde Hakka yakın eyleyen hizmetleri nasıl anlatmalı?
    Cem bir davettir. Her tür kirden arınmaya, kötülükleri iyiye yönlendirmeye, hataları ve yanlışları doğrulara çevirmeye, yaşama ve dünyaya anlam vererek anlam ve mutluluk dolu bir hayatı yaşamaya davettir.Kinin, bencilliğin, öfkenin, hırsın ve bir cümle olumsuzlukların insan ve toplum hayatında yok olması, olmadığı takdirde de minimum düzeye indirilmesinin davetidir.İnsan yarımdır, eksiktir. Cem, insanın tamam ve bütün olmasını, ham ervahlıktan çıkıp olgunlaşarak insanı kamil olmasına
    davettir.Edep erkandır cem. “Gerçeğin demine Hü” demektir cem.Anlatılması zor, hemde çok zor.Teker teker, günlerce, bıkmadan anlatılsa ve dağarcığında var olan cümle kelimeler, kavramlar defalarca kullanılsa bile anlatılmak istenenler hep bir noktada eksik kalacak.Bu sebepte yaşamak, içinde olmak, hemhal olmak, bir olup bütünleşmek gerekiyor. O halde ancak anlaşılır – daha doğrusu bütün hücrelerde bulunacak şekilde yaşanılır.
    Bütün bunlara rağmen bizler yine de dilimiz döndüğünce anlatmaya, yaşam biçimimiz haline getirerek somut bir şekilde anlaşılır kılmaya devam edeceğiz.Anlattıkça, yaşadıkça ve yaşadığımız güzellikleri cümle varlığa taşıdıkça, bizden başlayarak adım adım cümle varlık anlam kazanacaktır .

    AŞK ile…
    Aşktı aranılan.
    Aşktı içimizi dumansız yakan.
    Aşktı suları terleten, ateşi üşüten.
    Dört Kapı’yı, Kırk Makam’ı arıtandı aşk.
    Aşktı Kırklar Cemi’ne giderken gönülleri Kerbela kılan.
    Horasan’dan Anadolu’ya sevgi iklimini estirendi aşk.
    Aşktı yüreğimizi dostun ayak değdirdiği yere post diye serdiğimiz.
    Turnaların çorak topraklara “Ya Hakk” diye süzülüşüydü aşk.
    Aşktı “Hünkâr’ım senin bir tatlı tebessümün için bin can veririm” dedirten.
    Sinemizi dağlayandı aşk.
    Aşk iman dayanağımızdır.
    Aşk ağlatandır.
    Aşk ağlar mıydı pekâlâ…?
    Söz Hacı Bektaş Veli’de pişerse aşk da ağlardı.
    Aşkın Hünkârı'na vardığınızda aşkın ağlayışına gönül gözyaşlarınızla eşlik ederken akan her damlanın sessiz harflerle şöyle seslendiğini işiteceksiniz;
    Ey AŞK, sana da AŞK OLA…!
  • (Nereye Gidiyoruz?)
    Show Müslümanlık
    Son dönemlerde muhafazakâr çevrelerde lüks hayat ve dinin iç içe girdiği pratikleri çokça görüyoruz. Özellikle bugünlerde sosyal medyada gündem oluşturan üç örnek var: Lüks bir yatta doğum gününü kutlayan beyazlara sarınmış başörtülüler ve onlar içinde prensese imrenerek koyu kırmızı renkli başörtülü bir kız. İkinci örnek, Londra’da dönen kuzenler için yine lüks bir mekânda düzenlenen karşılama partisi. Yine hepsi başörtülü. Üçüncü örnek daha taze. Doğum yapan bir kadın, yavru sarayın şatafat ve lüksüne çocuğuyla beraber doğuyor! Mevlit düzenliyor. Ama bu bildiğimiz mevlit değil. Anne ve çocuk ismi belirgin olarak sahnede öne çıkıyor. Anne, oyunun baş aktörü. Anne bir manken, bebek ise “bebek manken”! Mevlit okuyan kadınlar var. Hepsi de bu lüks ortamın ve oyun sahnesinin figüranları. Birer oyuncu. Bir reklam prodüksiyonu. Bir “Show Müslümanlık”. Tamamen gösteriye bürünen ve gösteri içinde tezahür eden bir Müslümanlık.

    Mevlit , doğum günü ve hoş geldin partisi…Üçü de başörtülü kadınlar etrafında dönüyor. Erkeklerden steril ortamlar. Ama sosyal medyada bu sterillik bütün erkeklere, kamuya boca ediliyor. Steril falan ortada kalmıyor. Göz kamaştırıyor. İnsanlar imrendiriliyor. Varlığa, zenginliğe ve lükse imrendirme. Milyonlarca insanın asgari ücretle geçindiği, mültecilerin açlık ve yoklukla savaştığı bir toplumsal dünyada zenginlik imajları insanların gözüne sokuluyor. Avizeler, mobilyalar, parlayan camlar, ışıltılı teşrifat, büyük lüks yemek masaları ile dünyevi cennet sunuluyor. Zenginliğin parıltılı dünyası, zincirden kopan köpek misali insana saldırıyor!

    Show Müslümanlığı, mahremiyet kültürünü de yıkıyor. Anne, genç kız, arkadaşların özel kutlamaları pervasızca kamusal alana dökülüyor. Odalar, aile ve kutlama sahnenin bir parçasına dönüşüyor. Artık özel alan değil, sahne vardır. Mahremiyet değil, ifşa vardır. Şahsi olan değil, kamusal olan vardır. Kamusal etki oluşturmak için mahremiyet durumları ayaklar altına alınıyor. Mahremiyetin değeri, inanç ve kültürümüzdeki kudreti buharlaşıyor.

    Mevlit veya başörtüsü şatafatın içinde hiçleşiyor! Ruhsal olan, kutsal olan, dinsel olan özünü kaybediyor. Her şey bir metaya, bir figüre dönüşüyor. Ortama egzotik hava veren bir süse… Kutsallık, tüketim toplumun showla bütünleşen aracı haline geliyor. Başörtüsü ve mevlit ne örtendir ne de kutsal olan. Gösteridir, tüketimdir, metadır.

    Bütün Türkiye kültürel dönüşüm içinde. Kalkınma arttıkça, kapitalist kültürle daha fazla bütünleşiyoruz. Dindarlar da zenginleştikçe ve iktidar sahibi oldukça bu kültürel dönüşümün parçası haline geliyorlar. İnançlarını kapitalist kültür içinde üretiyorlar. Bu kültürel varlık içinde şımarıyorlar. İmrendirme, elitistleşme, zenginlik ve gücünü gösteriye dönüştürme artıyor. Ruhsallığın kaybı ile beraber beden, madde, gösteri hâkim hale geliyor. Daha fazla dinsel simgeler sergileyerek bu ruhsal boşluk doldurulmaya çalışılıyor. Ruhsuz sembollere boğuluyoruz. İnancın gayesini ve anlamını içinde taşımayan inanç sembolleri! Din zahiri olana, görüntüye ve gösterinin içine hapsediliyor. Maddi zenginleşme ve iktidar gücü arttıkça çürüme de artmaya başlıyor. Adeta İbn Haldun’un pik yapan zenginleşme ve lüksleşme, çürümeyi de ortaya çıkar tezi gerçekleşiyor. Hadarilik çürümesi bu. Yani şehir, güç ve zenginlik çürümesi.

    Müslümanlar, dindarlar ve muhafazakârlar popüler kültüre ve zenginliğin kapitalist tarzına çarpıldıkça dinlerinden uzaklaşıyorlar. Bu çarpılma, ruhsal dünyalarını sarsıyor. İslam’ın üzerlerindeki anlamını kayba uğratıyor. Sadece sembollerden ibaret Müslümanlık geriye kalıyor. Elbette bir süre sonra sembol ile anlam arasındaki boşluk da büyük paradokslara yol açacak. Bunu aşmak üzere bu defa sembollerden de vazgeçilecek. Dine hoş bakmayan kesimler, bu gelişmeleri “İslamcıların ve Ak Parti iktidarının düşüşü” olarak yorumlayacak. Heyhat! Müslümanlık/İslam düştükten sonra İslamcılık kalsa ne olacak, Ak Parti kalsa ne olacak?

    Ergun Yıldırım
  • 18. Ankara Kitap Toplantısı gerçekleşti! Toplantımızda Ferit Edgü’nün Yazmak Eylemi kitabını konuştuk. Fransız yazar Raymond Queneu’nun Biçem Alıştırmaları kitabından hareketle, Ferit Edgü kendi toplumumuzdan bir örnekten yola çıkarak bir metni 101 farklı şekilde yazmış. “’YA GEBER YA DA YAZ!’ Birçok kez, istemeye istemeye yazı masamın başına otururken kendi kendime söylediğim bir cümledir bu.” diyen Ferit Edgü’ye bu kitap için selamlarımızı sunuyoruz. Toplantımıza katılan arkadaşlarımıza teşekkür ederiz.

    YALITILMIŞ:

    Gürültülü bir yalıtılmışlık. Yazmak Eylemi üzerine konuşup yazmaktı yaptığımız. Rehberimiz 39 yıl öncesinden bir sesti. Ahkam keserken yazanlar üzerine, kalemlerimiz ellerimizde kör bir bıçkı oldu.
    (A.Rahim Kara)

    DEVRİK:

    Yine buluşup, gerçekleştirdik kitap toplantımızı. 18.siydi bu sefer, toplantıların. Ferit’nün Yazmak Eylemi’ydi konuştuğumuz kitap. 101 farklı şekilde yazılmıştı herkesin bildiği bir olayın metni ve ilginçti hepsi de birbirinden. Birçok kez istemeye istemeye yazı masasının başında oturken söylediği “Ya geber ya da yaz” cümlesidir yazarın yazmaya olan bağlılığını gösteren. Selamlarımızı sunarız böyle bir yazara biz de ve teşekkür ederiz katılan herkese.
    (Büşra)

    DEĞİL:

    18. Ankara Kitap Toplantısı gerçekleşti, 19. değil. Toplantıda Ferit Edgü’nün kitabını konuştuk, Orhan Pamuk değil. Kitabın ismi Yazmak Eylemiydi, Konuşmak Eylemi değil. Ferit Edgü Fransız yazar Raymond Quene’nun Biçem Alıştırmaları kitabından hareketle bir toplumsal-siyasal olayı 101 farklı şekilde anlatmıştı, psikolojik bir olayı 87 farklı şekilde değil. “Ya geber ya da yaz, birçok kez istemeye istemeye yazı masamın başına otururken kendi kendime söylediğim bir cümledir bu” diyen Ferit Edgü’ye bu kitabı için selamlarımızı sunuyoruz, sevgilerimizi değil. Toplantımıza katılan arkadaşlarımıza teşekkür ederiz.
    (Ebru)

    ÖNGÖRÜ:

    Sabah olacak, bugün Pazar diyeceksin. 17 Kasım 19 Pazar. Uyumakla uyanmak arasında gideceksin. Duş alıp, giyinip kahvaltı yapacaksın. Aklına birden okuma grubunun toplantısı olduğu gelecek. Bahçeliden Kızılay metrosuna bineceksin. Kızılaya indiğinde arkadaşın arayacak. Uzun zamandır aramayani aramasını beklemediğin arkadaşın aramış, şaşıracaksın. Saat 14.00’a az kala navigasyonu açıp gideceğin yere doğru yola koyulacaksın. Böyle bir toplantıya ilk kez gideceksin. Yeni yüzler, yeni simalar, tanımadığın kişiler, heyecanlanacaksın ilk başta. Tabi sonradan alışacaksın bana. Toplantıda Yazmak Eylemi konuşulacak, konuşmak değil.
    (Ahmet Kaya)

    KİTAP ARKASI YAZISI:

    Kendisine şimdiden birkaç başyapıt borçlu olduğumuz meşhur romancı X, ününe yakışan bir ustalıkla kotarılmış bu kitabında karakterlerini yediden yetmişe herkesin anlayabileceği bir atmosferde soluk alan, hatları açıkça çizilmiş kişilerden seçmeye özen göstermiş. Kitabın entrikası bir kafede en az 18 defa toplanan roman kahramanlarının, bir toplumsal siyasal olayı 101 farklı şekilde anlatan Yazmak Eylemi adlı kitabı tartışılmaları etrafında dönüyor. Kitap içinde kitap hissi veren bu roman, romancı X'in ender rastlanan bir özgünlük ile ince ince işlediği, başdöndürücü bir izlenim bırakıyor okurda.

    “Ya geber ya da yaz, diyen bir yazarı okumaya değer.”
    Ankara Times
    (Murat Sezgin)


    Katılımcılar:
    Ebru
    A.Rahim Kara
    Büşra
    Ahmet Kaya
    Raskolnikov
    Büşra öztürk

    Aralık ayı toplantı bilgileri:

    Kitap: İnsanın Anlam Arayışı Victor Frankl
    Tarih: 1 Aralık 2019 Pazar
    Saat: 14.30
    Mekan: Nazonun Hayal Atölyesi
    https://maps.app.goo.gl/M12RMahociC5Mf2g9
    Tiryaki İş Merkezi No 24 Kızılay/Ankara
  • 217 syf.
    ·Puan vermedi
    Spoiler içerir, Öncelikle bu kitabın en önemli özelliği bundan tam 500 yıl öncesinde Rönesans ta Marx tan rousseau dan evvel Özel mülkiyet in kaldırılması üzerine yazdıklarıdır.More Katolik bir hukukçu, bu kişi sosyalizmin kökenlerini bu kitapta fazlası ile atıyor. Burada bahsedilen ada ülkesinde özel mülk yok, herkes günde sadece altı saat çalışıyor (ki sovyet Rusya bile 1930 lar dan itibaren 8 saat çalışmayı standart hale getirmiştir), bu toplumda herkes özgür herkese yetecek kadar yiyecek kıyafet ve genel ihtiyaçlar olduğu için kimse gereğinden fazla yağmalamaya kalkmıyor, çalışma saatleri dışında insanlar aylakça gezmiyor bilim ve sanatla uğraşıyor bunlar üzerine sohbet ediyorlar, diğer toplumlarda değer gören kavramlar ve metalar bu toplumda alay konusu oluyor altın ve değerli elmas gibi madenler burada oyuncak yerine geçiyor bunları üzerinde taşıyarak gezmek halk arasında eğlence konusu oluyor. Herkesin istediği kadar gidip alabileceği yiyecek pazarları oluyor, sömürülme ve aç kalma gelecek meslek kaygısı olmadığı için insanlar ihtiyacı kadar alıyor. Kendi içinde yetecek kadar üretim yapılıyor. Bilim ve sanat üzerine eğitim veriliyor. Sabah üniversitesi sistemi ile her yaşta eğitimin önü açılıyor. Evlerde eğlenmek için bilgi yarışmaları düzenleniyor. Kumar gibi haksız kazanç sağlayan ve insanları sıkıntıya sokan oyunlar yerine satranç gibi oyunlar oynanıyor. Tabi en önemli özelliği ütopya nın para kavramı yok. Hep üretim olduğu için (herkesin çalışması zorunludur) insanlar her istediğini karşılayabiliyor. Dinler hakkında herkes özgür, 7 adet rahipleri var. Herkes beyaz ve sade kıyafetler giyiyor, diğer dünya toplumlarının eserlerini okumak öğrenmek en büyük zevklerinden biri, savaş olacağı zaman onlar için akıl ile kazanılan savaş çok anlam ifade ediyor. Devletin kralı halk ile 2 yılda bir seçiliyor. Meclis ise 3 günde bir toplanıp var olan sorunların ve daha muasır olmak için yapılması gerekenler üzerine tartışıyor. Daha dolu ayrıntısı olan bu toplum gerçekten şuan bile dersler çıkarmamız gereken bir sisteme sahip. More her ne kadar burada ekonomi politik olarak bir sosyalizm i bilimsel temele dayandırmasa da marksizm in bu toplumdan örnek alabileceği farklı yönleri var. Dinler üzerine bakış açısı bu toplumun gerçekten takdire şayan, bilginin burjuva aristokrat ve zengin sınıfın tekelinde olmayışı herkesin bilgili entelektüel olması toplumun bireye de ne kadar önem verdiğinin kanıdı gibi , bu günümüzün kapitalist neo liberal toplumunda zor gibi gözükse de herşeye rağmen buna olan inanç çaba ve hala burada cenneti kurmanın toplumsal refahın olabilirliği üzerine gerçekten Bir başyapıt. Marks ın da söylediği gibi tarih bir sınıf savaşımının tarihidir. Bu yüzden her toplumda aynı sorunlar her zaman vücut bulduğu için hala insana dokunduğu için bu eserler dünya klasiğidir ve bundan 500 yıl sonrada okunup üzerine tartışılıp dersler alınacaktır.
  • Devrimci imgelemin (hayal giicü) yakasını bırakmayan hayaletin adı: üretim fantazmıdır. Hiçbir şey bu fantazmın bir üretkenlik romantizmine yol açmasını engelleyememektedir. Üretim
    biçimini eleştiren düşünceyse üretim ilkesine ses çıkartmamaktadır. Bu düşünceye eklemlenen tüm kavramlar yalnızca üretim içeriklerine ait soy ağacını, tarihi ve diyalektiği betimlerlerken,
    üretim adlı biçime hiç dokunmamaktadırlar. Kapitalist üretim biçimi eleştirisi sayesinde elde ettiği o ideal görünümle, karşımıza aniden çıkan da zaten bu biçimdir. Oysa ilginç bir bulaşma yöntemiyle, devrimci söylevi, üretkenlik terimleriyle güçlendirmeye
    çalışan da aynı biçimdir. Tıpkı üretim güçlerinin özgürleştirilmesinden Tel Quel dergisindeki sınırsız “metin üretimine”, oradan da Deleuze’de bir fabrika misali çalışan bilinçaltının üretkenliğine (burada zaten bir “bilinçaltı” çalışmasından söz edilmektedir) kadar giden tüm devrimlerin yalnızca üretkenlik göstergesiyle
    açıklanması gibi. Gündemi belirleyen şey: üretken Eros Tur. Toplumsal zenginlik ya da dilyetisi, anlam ya da değer, gösterge ya da fantazm hep aynı “çalışma”nın “ürünü’dür. Ekonomi politikle, kapitalin yarattığı bu hakikati olduğu gibi kendi hesabına ge­çiren devrim, kapitalist üretim sistemini gerçek ve radikal bir üretkenlik adına yıkmaya çalışmıştır. Kapitalist değer yasasına, yabancılaşmadan kurtulmuş bir hiperüretkenlikle, üretici bir hipermekan adına bir son verilmiştir. Bir yandan üretim güçlerinin önünü açan kapitalizm, bir yandan da onları frenlemeye çalışır
    gibidir. Oysa yapılması gereken tek şey onları özgür bırakmaktır. Gösterilenler arasındaki değiş tokuş, gösterenin neye yaradığını hep gizlemiştir. Bu yüzden gösterenin yani metinsel anlam üretiminin özgürleştirilmesi gerekmektedir!
  • 80 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    Kitap İnceleme Yazısı

    Kitap Adı : Eğitim Üzerine
    Yazarı : Immanuel Kant (1724-1804)
    Yayınevi : İz yayıncılık
    Baskısı : 3.Baskı/ 2018/ 78 Sayfa
    Barkodu : 9786053263449

    Yaklaşık 200 yıl önce yaşamış, toplumsal aydınlanma devrinin öncülerinden Immanuel Kant
    (1724-1804), Alman Filozofu, mantık ve metafizik profesörüdür.
    80 yıllık ömrü boyunca, doğduğu şehrin dışına çıkmaması dikkat çekicidir.
    Yaşam felsefesi ve ahlak öğretisi, bugün halen güncelliğini korumaktadır.
    İki günde kolaylıkla okunabilecek 78 sayfalık bu kitap, bana göre ilk okunacaklar arasında yer almalıdır. Muhakkak ki bu eseri, daha önce okuyanlarınız vardır ama ben, öneri ve öğretilerimi en olumsuz senaryoya göre kurgulamak zorundayım, okumayanlar da haberdar olsun diye.
    Çocuk, genç ve olgun insanın; toplumsal kurallara, ahlak ve adaba ait kuralları nasıl anlayıp, yorumlaması ve uygulaması gerektiği pratik ve akıcı bir dille yansımız esere. Çocuklarımızı eğitirken,
    aslında biz de dolaylı olarak eğitiliyoruz, bilgi ve duygularımızı güncelliyoruz.
    Olduğundan farklı görünme, gösteriş, teşhircilik, bencillik, doyumsuzluk, tatminsizlik ve anlam arayışı; çağımızın en büyük toplumsal hastalıklarıdır.
    Bu durum karşımıza; bireyin farkı hissedilme arzusu, kendine ait olmayan bir değer ve obje ile görüntü verme, güce yaslanma, diğer tutarsız hal/hareket/tavırlarla çıkar. Süsünü, zenginliğini, yaslandıklarını, sıkça vitrine koymak; bir tür teşhircilik ve görgüsüzlüktür.
    İhtiras, kapris, özenti, kin ve doyumsuzluk; yaşamın dönen çarkına parazit bulaştırmaktadır.
    Onur, haysiyet, erdem, zarafet, şefkat, dürüstlük ve tevazu sahibi olmak; zorlu ve sabırla ilerleyen
    bir eğitim sürecinin kazanımı olabilir ancak. Kaybetmek ise, yanlış bir süreç ve tercihte ısrarcı olmakla gerçekleşir.
    Tüm değer, birikim ve kavramların, madde terazisi ile tartıldığı, haz nesnesine dönüştüğü bir ortamda işimiz gerçekten zor. Üşengeçlik ve ilgisizliği yenerek, yeni yol arayışlarına girmek, kaçınılamaz bir sorumluluğumuzdur.
    İşte bu sade kitap, bu arayışlarımızın mantık ve ahlaki tabanını destekleyecek nitelikte.
    İyi okumalar.
    Samsun, 16.11.2019
    Ali Rıza Malkoç
    http://www.arm.web.tr
    #armozdeyis