• TÜRKİYE NASIL KALKINIR?

    Almanya üzerine bir övgü de Birinci Dünya Savaşı’nda Almanlara tutsak düşüp Alman çiftliklerinde çalışan bir Rus erinden gelir:
    - Almanlar her şeyi ne kadar iyi düzenlemişler, bir ekmek kırıntısını bile boş yere harcamıyorlar.

    1763 yılında Berlin'e Türk elçisi olarak gelen Ahmet Resmi Efendi de Prusya Kralı Büyük Frederik'in, memleketinden dışarı para gitmemesi için Saksonya kristal ve porselenlerini yasakladığını yazar. Ama Prusyalılar cam eşyalara, cam odalara pek düşkündürler. Kral onların bu yanlarını doyurmak için de Saksonya'dan usta getirterek yepyeni bir cam sanayii kurmuştur.
    - Şu gerçek ki, Almanlar, İsviçreliler ya da belli bir uygarlığa erişmiş öteki Avrupa ulusları bugünkü çizgilerine; direnmeleri, zorluklara ve yoksunluklara katlanmaları ve de çalışmaları yüzü suyuna ulaşmışlardır. Yollarını da bilim ve teknik aydınlatmıştır.

    Burada yine dikkat isterim. Türkler de Tanzimat'tan bu yana özgürlükçü ve çağdaş bir toplum olmak, yani Batılılaşmak için pek çok istek ve çaba göstermişler ama Batılılaşmak için ne yapmak gerekeceğini kestirememişlerdir. Kestirenlerin çoğu da ya başka uluslara öykünmekten kurtulamamışlar ya da memleketteki bağnazları ürkütmemek için -Türkiye'de birilerini ürkütmemek eğilimi pek yaygındır- Batılılaşmayı İslam'ın temeline oturtmaya çalışmışlardır.

    1913 yılında Sadrazam olan Prens Sait Halim Paşa da -a! bir prens daha- bunlardan biridir. Paşa (1863-1921) Meşrutiyet adlı kitabında, her şeyden önce, aydınlardan yakınır. Bunlar boyuna, sözde bilimsel ilkelere sarılmaktadırlar. Paşa’ya göre, başka ulusların çokluk pek pahalıya mal olan siyasal deneylerinden kılını oynatmadan yararlanmak pek çekici bir şeydir. Ama Batı'nın düşünce biçimi ve ruh durumu ile Doğu'nun düşünce ve ruhu arasında ortak noktalar pek azdır. Asıl imrenilecek şey, Batı'nın çalışma üslubu, eğitim yöntemi ve yurtseverliğidir. Batı uluslarının her biri, başkalarının çalışması ile değil, kendi alın terleriyle ilerlemişlerdir. Gelgelelim, Prens Sait Halim bu gözlemlerle yetinmeyecek, Bat'nın çağdaş uygarlığa yükselebilmesinin nedenini, onun Hıristiyanlığa dört elle yapışmasında görecektir. Bu da onu, Türkiye'de başlıca sorunun iyi Müslüman yetiştirmek olduğunu savunmaya iteler.

    II. Meşrutiyet düşünürlerinden Arşimet Satı'ya (Satı El Hus- ri) gelince, o da tam bir Batıcı olduğu halde, zaman zaman çağdaşlaşmanın İslamlıkla çatışmadığını söylemek gereğini duyar. Arşimet Satı'ya (1884-1952 sonrası) göre Türklerin Batılılar karşısında geri kalmasının nedeni, direnme ve direşme (sebat) eksikliği ve de tembelliktir. Ama bu olumsuz davranışlar İslamlıktan değil, alışkanlıktan gelir. Alın yazısının Tanrıca önceden belirlendiğıne dayanan İslam inancı bile Türklerin ilerlemesine engel olacak nitelikte değildir. Kaldı ki, bu inanç (kaza ve kader inancı) öteki dinlerde de rüzgârını üfürür.

    İttihat ve Terakki kurucularından ve ilk Türkçülerden Hüseyinzade Ali (1864-1942) de Batılılaşma ile İslam hümanizması arasında hiçbir çelişki bulmaz. "Türk 13 yüzyıl İslam hümanizması ile yoğrulmuştur, bu etkiyi atamayız" der.

    Bunlara karşılık Rıza Tevfik (1869-1949) Batı'ya, İslam dinine bel bağlamayan bir açıdan bakmak ister. Ama o da, tuttuğunu koparır ve savaşkan bir Batı insanı özlemine kendini çokça kaptırır. Ona göre bütün bunalım, Doğu'nun bu insan tipini tanımamış olmasından gelir.

    Doğrusunu söylemek gerekirse, Türkiye'nin nasıl kurtulacağı, nasıl kalkınacağı üzerine laf kesenler ibadullahtır. Belki bunlar arasında Prens Sabahattin'e ayrı bir yer ayırmak doğru olur. Çünkü o, konuya bilimsel bir açıdan yaklaşmıştır. Sabahattin Bey bilimsel çözümleme ve toplumsal yasalara dayanmayan genel kuramlarla bir memleketin düzelmesine olanak bulunmadığını açıkça söylemekten çekinmez. O, memleketimizin tembel bir eğitim yaratan bütüncü yapıdan (formation communautaire) ayrılarak etkin bir eğitim kaynağı olan bireyci yapıya (formation particulariste) geçmesi gerektiği kanısındadır. Çünkü, bütüncü yapıya göre düzenlenmiş toplumlarda -Doğu'daki toplumlar hep böyledir- insanlar kendilerine güven duymazlar. Bunlar sadece bağlı oldukları aile, topluluk, parti ya da hükümetten medet umarlar. Oysa bireyci yapıya kucak açan topluluklarda insanlar kişisel girişimlere el atacak, kendi başlarına iş kuracak niteliktedirler. Ama bunun için merkezci olmayan bir yönetime (adem-i merkeziyete) de gerek vardır. Bu türlü bir anlayış, Osmanlı İmparatorluğu'nun yönetimsel yaşamını yalnız, bir şehre bağlı olmaktan kurtarabileceği gibi, bölge işlerinin en yetenekli kişilerce yürütülmesine de olanak sağlar. Üstelik bu, yurttaşların yönetme yeteneğini de arttırır.

    “Türkiye Nasıl Kurtulabilir?” adlı kitabında Sabahattin Bey (1877-1948) şunları da söyler:
    "Toplumsal olaylar bir bilimsel yöntemle çözümlenerek aralarındaki ilişkiler anlaşılmadan, çeşitli toplumların sınıflanması yardımıyla, Batı Avrupa'dan öbür bölgelere yönelmiş toplumsal akımın niteliği belirlenmeden, kısacası, 'Science Sociale' buluşlarından yararlanılmadan işlerin düzeltilmesi için bir ana doğrultu bulmak ve toplumu o yola sokabilecek etkenleri görmek olanağı yoktur."
    Ama ne var, Sabahattin Bey'in bu düşünceleri zamanında çok eleştiri almıştır. Hele onun merkez dışı yönetim üzerine söyledikleri büyük saldırılara uğrar. Cenap Şahabettin (1870- 1934) merkez dışı yönetimin her ilde yeni bir Abdülhamit yetiştirmekten başka bir işe yaramayacağı görüşünü savunur. İttihat ve Terakkiciler ise bunun, İmparatorluğu parçalamak anlamına geldiği üstünde direnirler.
    Cenap, buna karşılık, Prens Sabahattin'in kişisel girişim düşüncesini küçümsemez. Yalnız, bu girişimlerin başarıya ulaşabilmesi için ticareti yeğleyecek gençlerin “cereyan-ı iktisadi"yi öğrenmeleri koşulunu öne sürer. Doğrusu Cenap, Türklerin fizik, tıp, doğa bilim, dirim bilim ye sanayi alanlarında hiçbir şey yapmadıklarına inanır. Gerçi 1912 yıllarında
    - Bizim kadar dört yılda ilerlemiş ulus yoktur.
    diyenler de vardır ama Cenap bunların hiçbir şeyden çakmayan ya da İttihat ve Terakki'ye körü körüne bağlanmış bulunan kişiler olduğunu bilir. Ona göre tek ilerleme, cinayet tarihimiz alanında olmuştur. Nasıl olmasın ki, arkadaşını çarşı içinde bıçaklayan öğrenci kızlar, cinayet için zaç yağı kullanan kadın katiller, o yılın İstanbul ufkunu doldurmaktadır.

    Batılılaşma sorunu üzerinde duran düşünürlerden biri de Ziya Gökalp'tir. Gökalp, uygarlıkların dinle bir alışverişi olmadığına inanır. "Bir Hristiyan uygarlığı olmadığı gibi, bir İslam uygarlığı da yoktur" dıyecektir. Doğu ve Batı uygarlıklarının kaynaklarını aramak isteyen bir insan, bunları İslam ve Hristiyan dinlerinde değil, başka yerlerde aramalıdır. Gökalp uygarlıkların, kültürlerden de ayrı bir şey olduğu düşüncesindedir. Uygarlık, birçok toplumu içine alabilir ama, kültür tek bir topluma bağlıdır. Bir başka deyişle, uygarlık uluslararası bir nitelik taşır, kültür ise ulusaldır.

    Gökalp, Japonların din ve kültürlerini değiştirmeden Batı uygarlığına girdikleri üzerine parmak basarak bir Türk'ün, “Türk ulusundanım, İslam ümmetindenim, Batı Uygarlığındanım." demesinin yanlış olmayacağına işaret eder. İlk olarak “Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak” yapıtında bu düşüncelere değinen Ziya Gökalp Batı uygarlığına da hiçbir biçimde arka dönmek istemez. Bu konuda şöyle diyecektir:
    "Yalnız, bir kurtuluş çaresi vardır ki o da bilimlerde, sanayide, askerlik ve hukukta Avrupalılar kadar ilerlemektir, yani uygarlıkta onlara eşit olmaktır. Bunun için tek bir çare vardır: Avrupa uygarlığına tam bir biçimde girmek."
    Yazarımıza göre Tanzimatçılar da bu gereği duyarak Avrupa uygarlığını almaya kalkışmışlardır. Ama onlar birbirine karşıt iki uygarlığın uzlaştırılamayacağını düşünemediklerinden Doğu uygarlığı ile Batı uygarlığını birbirine katmışlar, ondan bir kültür karışımı elde etmek istemişlerdir. Bu da onları yanılgıdan yanılgıya sürüklemiştir.

    Türkçülüğün Esasları yazarı Avrupa uygarlığına yönelmekle maarif sorununun da kökten çözümleneceği düşüncesindedir. Ona göre eğitim sorunu, uygarlık sorununun bir parçasıdır. Oysa memleketimizde halk, medreseliler ve mekteplilerden oluşan üç ayrı tabaka, üç ayrı uygarlık, üç ayrı eğitim vardır. Bunlardan sadece mektepliler Batı uygarlığından yararlanmaktadır. Bu üç eğitim yöntemini birleştirmedikçe gerçek bir ulus olmamıza olanak yoktur.

    Burada biraz soluklanalım. Çünkü daha Sarıklı İhtilalci Ali Süavi'den de söz açacağız. Süavi, Türk Maarifi için şunları söyleyecektir:
    - Maarif demek, birtakım eski terimlerin boş gürültüsünü bellemek sanılırsa sanatların gelişmesine olanak yoktur. Bunun gibi, maarif demek birtakım güzel sözler ve cümleler öğrenip bununla yeni rütbeler ve maaşlar almak sanılırsa ilerleme olmaz.

    Ali Süavi (1839-1878) bundan bir yüzyıl önce Türkiye’nin çağdaş uygarlık seviyesine yükselmesi için çok geçerli konulara değinmiştir. Laiklik düşüncesini ortalara ilk savuran da odur. Hilmi Ziya Ülken “Türkiye'de Çağdaş Düşünce Tarihi” adlı kitabında onun için şöyle der:
    "Namık Kemal ve Ziya Paşa, Yeni Osmanlı Devleti'nde şeriata dayanılmasını istiyorlar ve fıkhı savunuyorlardı. Ali Süavi ise dünyanın dinsel yasalarla yönetilmesine karşı çıkıyor ve laikliği savunuyordu."
    Ali Süavi, Hilmi Ziya'nın demesince, halifeliğe de saldırmıştır, "İslam Devletlerinde Siyasi Kudret" adlı yazısında Süavi, Peygamberin halife diye bir vekil bırakmadığını ve hiç kimsenin Peygambere vekil olmak savında bulunamayacağını öne sürmüş ve Halife unvanının yalnız, Hazreti Ebu Bekire ait olduğunu söylemiştir. Hilmi Ziya onun için şunları da
    "Süavi hükümdarlık yönetimine (monarchie) de saldırdı ve açıkça cumhuriyet düşüncesini savundu. Osmanlı Devleti'nin başlangıçta cumhuriyete benzer bir çeşit yönetimi olduğunu, başkanının aşiretçe seçildiğini, mutlak yönetimin sonradan meydana çıktığını söyler."
    Sarıklı İhtilalcimiz, Arap harflerinin bırakılarak Latin harflerinin alınması üzerinde de durmuş ve Batı uygarlığını yaratan kitapların Türkçeye çevrilmesini önermiştir. Ne yazık ki, çokları Süavi'yi bilgisizlik, düşünce hercailiği, yağcılık ve cücelikle suçlar. Namık Kemal bir dörtlüğünde onu şöyle hırpalayacaktır:

    Süavi dedikleri o küçük adam;
    Paris'te oturmuş, yanında madam;
    Biz onu adam sandık, o da mı cüdam?
    Aman yalnız kaldı Mustafa Paşa!

    Hilmi Ziya Ülken’e göre, Süavi: "Bu, bütün zorbaların şimdiye değin yaptıkları işti; bu, peygamberlere de yapılmıştı. Yasa, Türkleri yurtlarından kovma yetkisini yalnız, padişaha vermişti, ya bakanlara da verilseydi, o zaman Türklerin hali ne olurdu?" derken Mithat Paşa'yı değil, Abdülhamiť'i karalamaktadır.
    Gerçi, Mithat Paşa'nın arkasından yazılan bu yazılar -Mithat Cemal Kuntay bunlara pis yazılar der- Paşa'ya karşı kimi haksızlıkları da taşımıyor değildir. Yalnız, unutmamalı ki Süavi yüzde yüz bir özgürlükçüdür. O bu yolda ödün verecek, sağa sola bahşiş dağıtacak adam olamaz. Mithat Paşa'yı da, 1876 Anayasası'nda padişaha istediği kimseyi yurtdışına sürme yetkisi veren maddeyi -113. madde- kabul ettiği ve yarkurula da kabul ettirdiği için bağışlamayacaktır.

    Sözün kısası, Ali Süavi'nin şu ya da bu kusuru onun ilerici düşüncelerini ortadan kaldıramaz. Süavi öyle kolay kolay yetişecek aydınlardan değildir. Bunu kendi de bilir. Bildiğini de sözlerle ortaya koyar.
    - 800 yıl sonra Gazali arandığı gibi, elbet bir gün Süavi'yi arayanlar da çıkacaktır.
    Benim kötü usuma kalırsa, bütün bu düşünürlerin, bu yazarların, bu paşaların ortaya attığı düşünceler, Türkiye'nin kurtulmasına, Batılılaşmasına yetmemiştir.
    Burada üçüncü bir kez dikkat isterim.

    Batılılık ne Doğu’da ne de Batı'dadır.

    Onu arayacaksak dışarda değil, kendi içimizde aramalıyız.
    Biz:
    - Batı benim! Benim yaptığım şey güzel ve yararlı ise Batılıdır! diyebiliyor muyuz, diyemiyor muyuz? Diyebildiğimiz gün, bir şeyler yaratabilecek duruma geliriz. Bunun için öyle insanüstü bir güç de istemez, işlerimizi sağlam bir sağduyuya ve şaşmaz bir usa göre ayarlamak yeter de artar bile. Demek oluyor ki, başarıya ulaşmanın, ilerlemenin, kalkınmanın ilk adımı düşünmektir. Külahını önüne koyacak, başını iki elinin arasına alacak ve düşüneceksin. Kafanın suyunu iyice sıkmadan ne Batılıların katına yükselebilir ne de onları aşabilirsin. Nedir, "Batı benim!" demekle de iş bitmez.
    Çünkü Türkiye bununla da silkinemez. Türkiye'nin kurtulması, kalkınması için birtakım zorbaların, her türlü işten ellerini eteklerini çekmeleri de gerekir. Ama bu da bir çözüm biçimi değildir. Bir de kendini beğenmişler, kendilerinden başka kimseyi sevmeyenler, yani ekin itleri de raflara kaldırılmalıdır. İlhan Tarus bir öyküsünde ekin itlerini şöyle anlatır:
    "Anadolu'da kimi köpekler, ekili tarlalar içinde gezip oynaşmayı çok severler. Ama başakların kılçıkları boyunlarına, yüzlerine, gözlerine batmasın diye, tarlanın içindeyken, kafalarını yukarı kaldırıp öyle giderler.. Boyunları buna alıştığından mı yoksa bu vaziyet hoşlarına gittiğinden mi nedir, tarla bittikten ve düzlüğe çıktıktan sonra dahi, bazen saatlerce, bazen de günlerce, öyle, kafaları yukarıda yürürler. Köylü bu boynu tutuk köpekleri hemen tanır: Ekin iti. Ama ekin itlerinin toz edilmesi de yetmez. Bir de kendi resimlerini, çalıştıkları odada, tam karşılarına asan genel müdürler, genel yazmanlar da alan dışı bırakılmalıdır."
    Ne ki iş yine de bitmez. Bir de kıskanç köpeklerin dişleri sökülmelidir. Çünkü, ünlü ahlakçı Kınalızade Ali Efendi kıskançlık için, "Bundan büyük küstahlık olur mu?" der.
    Ama kıskançlığın yitmesiyle de her iş kotarılmaz. Bir de bayram olup olmadığına bakmadan ellerini öptürenleri salamuraya yatırmak gerekir. Gerçi Kınalızade elini öptürenler için hiçbir şey dememiştir ama, bunlar da kıskanç köpekler kadar tehlikelidir. Bir kez, el öpme pantolon ütüsünü bozar. Sonra eldeki yüzükler, ufff, dudakları çizer.
    Ne var, elini öptürenleri oyundan çıkarmak da yetmez. Bir de çok yiyen ve çok içenler beride tutulmalıdır. Çünkü, çok yemek ve çok içmek kıskançlıktan büyük bir küstahlıktır. Kaldı ki, haber de gelmiştir: Çok yemek anlayış ve aklı giderir.
    Adı unutulmuş bir zahit şöyle diyecektir:
    - Dünya gözünde büyük bir tat olan şeyleri yiyip içerek dirlik düzenliğimizi bozmanın, sonra da iyileşmeye çalışmanın, sonra da kazurat yoluyla temizlenmeye çabalamanın âlemi yoktur.

    Şu gizli kalmasın ki Türkiye'nin kurtulması, Türkiye'nin kalkınması, Türkiye’nin çağdaşlaşması yalnız, yazarların kafa patlatmalarıyla da olmaz. Yurttaşlarımız da siyasa adamlarımız da bunu istemelidir. Çünkü, bir işin üstesinden gelmek için ilkin o işin üstesinden gelmeyi istemek gerekir. Bu yolda, belki baş döndürecek, göz kamaştıracak şeylerden uzak durmak da gerekir ama, ne yapalım, bunun başka bir yolu yoktur.
    Salâh Birsel
    Sayfa 47 - Sel, 2. baskı
  • _Düşüncelerimiz frekans yayar. İnsan bilinci, manyetik alana etki edip gerginlik yaratabilir. Her kelimenin bir frekansı vardır. Seçtiğimiz kelimelerle, kendi dünyamızı kendimiz yaratıyoruz. DNA’nın kendi melodisi vardır. İnsanlar olağanüstü güçlere sahip. Doğal değerlere göre kendini ayarlayan beynimiz, farklı durumlarda frekans değerini değiştirir. Örneğin 12-15 Hz arasındaki değerler 'uyanmış sakinlik hali'dir. Sürekli olarak başka modlara geçiş yapmaya zorlanan beynimiz, sık yaşanan değişimlerden ötürü yorgunluk, sersemlik, üzgünlük hissedebilir. Ninninin frekansı, bebeğe geçer ve onu rahatlatır. Bulundukları alanın enerjsi değişir ve bebek rüya âlemine geçer.

    _Renk - Besin - Müzik, farklı insan modellerinin ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Algılamalarının sonucunda etkilenen insan beyninin yayımladığı frekanslar ile ruhsal ve bedensel davranış modelleri bu açıdan çok önemlidir.

    _Her şeyin özü enerjidir. Kütle, enerjinin yoğunlaşmış halidir. Düşünce enerjidir. Enerji sürekli titreşerek bir salınım oluşturur. Bizler de insanoğlu olarak sürekli titreşen enerjileriz. Titreşim seviyemiz düşük olduğu için yeryüzünde çökeltilmiş şekilde yani kütle-beden olarak hayatlarımızı devam ettiriyoruz. Bizim titreşimimize uygun şekilde titreşen enerjileri de kendi titreşim dünyamızda kütle olarak görebiliyoruz (diğer insanlar, hayvanlar vs.) İnsan bedeninin doğal titreşim düzeyi saniyede ortalama 300 titreşimdir. Dünya işleriyle fazlaca ilgili olan insanlar bu titreşimin altındadırlar. Frekans yani titreşim düzeyi arttıkça kişilerin doğaüstü güçleri de artmaktadır. Şifa verme gücüne sahip olan kişilerin titreşim düzeyleri saniyede ortalama 500 titreşimdir. 800 titreşim seviyesine gelindiğindeyse medyumik güçler ortaya çıkar. 1000 titreşimin üzerinde telepati kanalı gayet akıcı şekilde açıktır. Saniyede 10 bin titreşim seviyesindeki insan astral seyahat yapabilir konuma gelir Bizler de şu anda saniyede 300 titreşimle birbirimizi görebiliyoruz ama saniyede 10 bin kez hızla titreşen canlıları göremiyoruz. Onları boyut üstü varlıklar olarak adlandırıyoruz. İçimizden pek azımız yani medyum diye tabir ettiğimiz kişiler onlarla temasa geçebiliyor. Bazen kanal olarak da onlardan gelen bilgileri aldıklarını iddia edebiliyorlar. Bu kişilerin bir kısmı şizofren hastası, bir kısmı dolandırıcı olabilir ama titreşim seviyesini saniyede 10 binin çok üzerine çıkartıp zaman mekân mefhumunu aşan insanların da var olduğu biliniyor. Şifacılar tek bir dokunuşla hastanın hasarlı olan organına en uygun frekansı vererek onu iyileştirebilmektedir. Bir insanı kalbine iyi gelmeyecek titreşimlere maruz bırakırsanız o kişi kalp krizi geçirip ölebilir. Bu şekilde uzaktan suikastların yapılması bile teoride mümkündür.

    _Etrafımızda gördüğümüz her şeyin yapıtaşı atomdur. Atomun içinde ise proton, nötron ve elektron vardır. Proton ve nötron çekirdekte bulunur. Elektronlar ise çekirdeğin etrafında sürekli dönen hareketli taneciklerdir. Protonlar pozitif, elektronlar negatif elektrik yüklü, nötron ise yüksüzdür. Atomdaki elektron ve proton miktarı birbirine eşittir. Bu eşitlik de atomun nötr durumda olmasına neden olur. Atom fazladan bir elektron kazandığında bu onu negatif hale getirir ve denge bozulur. Atom bir elektron kaybettiğinde ise bu kez de pozitif yüklü olur. Bu dengesizlik elektron akımı başlamasına yol açar ve işte bu elektron akımı da ‘elektrik’ olarak tanımlanır. Trilyonlarca atomdan meydana gelen insan vücudu elektronların hareketiyle ortaya çıkan enerjiyle çalışır.

    _İyi başlayıp kötü giden ilişkilerin sebebi frekansların değişmesi aslında. Birinin elini tuttuğunuzda bedeniniz otomatik olarak onun frekansına ayarlanıyor. İlişkilerde de asıl mesele doğru frekansı bulabilmekte. Öyle günler gelecek ki, kişiler eş seçimini yaparken sadece kan uyuşmazlığına değil frekans uyuşmazlığına da bakacaklar. Dünyanın iki ayrı ucunda da olsa en doğru frekanslar her zaman birbirlerini buluyor. Gelecek pek çok hastalığın tedavisi frekanslarla yapılabilecek. Plasebo etkisi bile aslında frekansların değişmesiyle alakalı. İnanmak denilen şey, hastanın hastalığa karşı tutumu değişince frekansının da değişmesi. Göçmen kuşların yollarını bulması gibi dünyanın manyetik haritasında hepimizin ayarlı olduğu bir frekans var ve kendimize en uygun frekansı bir göçmen kuş edasıyla buluyoruz. Bazen de bulamıyoruz. İşte o zaman hayatımızda problemler ortaya çıkıyor. Bizimkinden daha güçlü bir frekansın etkisine girdiğimizde kendi manyetik alanımızdan kopuyoruz ve kendimizi kötü giden bir evliliğin içinde ya da istemediğimiz bir işi yaparken bulabiliyoruz.

    _Albert Einstein: “Maddeyle ilgili olarak hepimiz yanlışız. Madde diye bir şey yoktur. Madde olarak adlandırdığımız şey, titreşimleri
    duyularımızla algılayabileceğimiz şekilde indirgenen enerjidir.” der.
    _Nicola Tesla’ya göre evren kocaman bir titreşimdi ve hepimiz bu titreşimin küçük birer yansımasıydık. 3, 6 ve 9, Solfeggio frekanslarının temel kök titreşimleridir. 3, 6 ve 9 rakamlarının ihtişamını ve önemini bilseydiniz, Evren’in kapılarını açacak bir anahtarınız olurdu. Eğer evrenin sırrını bulmak istiyorsan, enerji, frekans ve titreşim açısından düşünmelisin.

    _Kuantum fiziğine göre, hiçlikten enerji oluşabilir. Hiçlikten var olan parçacıklar, anlık olarak var olup yok olurlar. Bu dalgalanmalardan bir tanesi anlık olarak oluşup yok olmaz ve hızla genişlemeye başlar. İşte Büyük Patlama anı olabilir. _Evrendeki bütün maddenin ve enerjinin toplam enerjisi sıfırdır.

    _Müzik aletleri ve sesleri kitlesel histeri yaratmak üzerine akortlanıyor.
    _1770’de Rothschild ailesi, İlluminati planlarını başlattı. Amacı bankalar aracılığıyla küresel bir dünya sistemi kurmaktı. Öyle bir güç ki tüm uluslararası kurumsal şirketleri ve hatta hükümetleri yönetecekti. Bu mutlak güç, biyoenerjetik yolla, belli frekans ayarları ve elektromanyetik manipülasyonlarla “bilincimizi” kontrol altına alırken biyolojimizi, psikolojimizi ve davranışlarımızı değiştiriyor. 1.Dünya savaşı sırasında Rockefeller tarafından yönetilen askeri radyolar devreye girdi.

    _Her organa ait özel ses tonlamaları, o organa ait hücrelerin titreşimini artırarak iyileşmesini sağlamaktadır. _Beyin ve kalbin senkronize olması sonucu titreşimlerinin eşitlenmesi anlamına gelir. Bu durum insanın akıl ve duygusunun diğer bir deyişle beynin sağ-sol lobu ile kalbinin senkronize hale gelmesidir. İnsan bu konumda iken duygularını akıl ile, aklını ise duyguları ile dışarıya hissettirir, ruhsal davranışını en üst düzeye çıkarır, aurasındaki renkler en yüksek enerji moduna geçer. İnsan bu en yüksek bu enerji ile daha güçlü olur. Doğuluların 'nirvana' 'erme' 'trans' dediği aşamayı tanımlar. İlahi güc.
    _İbn-i Sina musikinin tıpta oynadığı rolü ' Tedavinin en iyi yollarından biri, hastanın akli ve ruhi güçlerini artırmak, cesaret vermek, ona en iyi musikiyi dinletmek, onu sevdiği insanlar ile bir araya getirmektir' der.

    _Ses Dalgaları, mekanik ve elektromanyetik dalgalar olmak üzere iki ana gruba ayrılır. Elektromanyetik dalgalar, yayılmak için bir ortama ihtiyaç duymazlar ve boşlukta da yayılabirler. Mekanik dalgalar ise, enerjilerini aktarabilmek için ortam taneciklerine ihtiyaç duyarlar. Bu yüzden boşlukta (örneğin uzayda) yayılamazlar. Ses, bir basınç dalgasıdır. Yüksek frekans değerleri için Hertz'in bin katı olan ‘kilohertz’ (kHz) birimi kullanılır. İnsan kulağının duyabildiği sesler 20 ile 20000 Hz (20 kHz) arasında frekansa sahip olabilir. Eğer bir frekans 20 Hz'in altında ise bu tür titreşimlere ‘ses altı’ titreşimler, frekans 20 kHz' in üzerinde ise bunlara da ‘ses üstü’ titreşimler denilmektedir. Titreştirilen bir gitar teli, yaptığı periyodik salınım hareketi ile, hava moleküllerinin belli bir frekansta sıkışmasını ve genleşmesini sağlar. Bu şekilde teldeki enerji havaya iletilmiş olur. Teldeki titreşim genliği ne kadar fazla ise ortam tanecikleri (hava molekülleri) tarafından taşınan enerji de o kadar fazladır. Enerji ne kadar fazla ise sesin şiddeti de o kadar büyük olacaktır.
    _Ton: Diatonik (doğal major) gamda bir ‘tam aralık’ olarak tanımlanan ton, belli bir frekansta üretilen saf ses.
    _Tını: Sesin ‘rengi. Kemanla bir flüt arasındakı temel fark, ‘tını farkı’dır.
    _Sesin şiddeti, ses kaynağına olan uzaklığın karesi ile ters orantılıdır. Kulağa zarar vermeden işitilebilen en yüksek sesin şiddeti ise, eşik şiddetinin yaklaşık 1 milyon katı kadardır. Eşik şiddetindeki ses ‘sıfır’ desibeldir.
    _Emar(MR) manyetik rezonans tomografi, canlıların iç yapısını görüntüleme amacıyla daha çok tıpta kullanılan bir yöntemdir.

    _Schuman rezonansı - Dünyanın kalp atışı_ 1953 alman fizikçi tarafından 7.83 hz.(teta) olarak hesaplandı. Schumann rezonansı, dünya'nın iyonosfer tabakası tarafından geri yansıtılan elektromanyetik dalgaların frekans değerine verilen isimdir. Dünyanın yüzeyi ile iyonosfer tabakası arasındaki boşluk frekans yönlendiricidir.
    _Otto Schuman_ Elektrikteki artı ve eksi gibi her yerde olayların seyrini belirleyen 2 prensip görüyoruz; ışık ve karanlık, iyi ve kötü, yaratıcı ve yıkıcı. Bu da ya hep ya hiç demektir. Bu iki soyut prensip, yani yaratıcı ve yıkıcı prensip, bizim teknik vasıtalarımızı da belirler. Yıkıcı her şey şeytani, yapıcı her şey tanrısal kökenlidir. Patlama ve yanmaya dayalı her teknik, şeytani bir teknik olarak nitelendirilmelidir.

    _Solfeggio Skalası_
    Antik çağlarda keşfedilmiş frekanslar_528 Hz - Dönüşüm ve mucizeler (DNA onarımı), 963 Hz – İlahi Ahenk, 852 Hz – Ruhani duruma geri dönüş, 396 Hz – Kederi sevince çevirmek. 741 Hz – Kendini ifade ve çözüme erişme, 639 Hz – Bağlantılar ve ilişkileri dengelemek, 396 Hz - Korkulardan arınmamıza, 741 Hz - Farkındalığın artmasına, 582 Hz - Ruhumuzla bağlantıya geçmeye, 337 Hz - Kan dolaşımını düzene sokar, 537 Hz - Endokrin sistemini düzene sokar, 625 Hz -Böbrek fonksiyonları, 635 Hz -. Hipofiz bezi, 654 Hz – Pankreas, 662 Hz -Epifiz bezi (pineal), 696 Hz – Kalp, 751 Hz –Karaciğer, 763 Hz – Tiroid, 764 Hz - Sinir sistemi, 835 Hz - Bağışıklık sistemi, 1335 Hz - Adrenalin, stresle mücadele - 1565 Hz: Ruhsal şifa
    _528 Hz, dna onarıcı ve iyileştirme gücüne sahipken, şu anda dinlediğimiz tüm müzikler 440 Hz frekansına ayarlıdır. Bu frekans ile kitleleri sürü psikolojisi altında tutmanın, insanları asabiyete, kedere sürüklemenin, psikososyal kışkırtmalara açık hale getirmenin zeminini hazırlandı.
    _432 hertz kalbin doğal atış frekansı. Bu frekans bizi huzura ulaştırır ve çakralarımızı açar. 432 hertz’e göre akort edilmiş müzik daha doğaldır çünkü doğada var olan ”la” sesi 432 hertz’dir. Müzikte ”la” sesini 440 hertz’e göre akortlama müziğin doğallığını kaybetmesine neden olur. Tüm enstrümanlar için ”la” sesi günümüzde 440 hertz olarak belirlenmiştir.
    _440 Hz, zehirli müzik, petrokimya ve ilaç devleri tarafından 2. Dünya savaşında kullanıldı. Bu titreşimler, beyni baskılıyor ve yaratıcılığı köreltip egoları tetikliyordu. 3.Göz denen çakranın kapanmasıyla da insanoğlu farkındalığını hiçbir alanda kullanamaz hale gelecekti. 440 hz frekansı nazi döneminde insanları nasıl huzursuz ve depresif bir hale sokulacağının araştırmalarının sonucudur deniyor.
    _Şeytanın İntervali: 440 Hz ile 444 Hz arasındaki interval. Nedeni ise ahenkten uzak, iğrenç denilebilecek bir tınının bu iki notanın aynı anda çalınması.

    _Notalar_Ses Dalgaları_
    Solfeggio skalasında 6 ton bulunmaktadır.
    1- Do – 396 Hz Kederden Neşeye Geçiş, Suçluluk duygusunu temizler
    2- Re – 417 Hz Değişimi Kolaylaştırmak. travma temizler ve geçmişin yıkıcı etkilerinden arındırır. hücreyi cesaretlendirir.
    3- Mi – 528 Hz Sevgi frekansı. Dönüşüm ve Mucizeler (DNA’yı şifalandırmak) farkındalık, hayal gücümüzü aktive eder, yaratıcılık
    4- Fa – 639 Hz Ahenkli ilişkiler, anlayış, tolerans ve sevgi
    5- Sol – 741 Hz Problem Çözmek Hücreyi elektro manyetik ışınımlardan, toksinlerden arındırır saf ve dengeli bir yaşam
    6- La – 852 Hz Uyanış, Ruhsal Düzene Geri Dönüş. saklı niyetlerin, illüzyonların içinden geçip görmemizle ilintilidir. Farkındalık
    Si – 963 Hz İlahi ahenk tam ve bütün uyanış. spiritüel dünyanın titreşimsiz enerjilerine yeniden bağlanırsınız
    174 Hz Tonların en düşüğü olarak doğal bir anestezi olarak karşımıza çıkar.
    285 Hz Dokunun orijinal şekline gelmesine yardımcı olur.
    Ek frekanslar 3, 6 veya 9’a indirgenebilir,

    _11. yüzyıl keşişlerinden Guido d’Arezzo, melodi ve müzikal ahengi belirli bir düzeneğe oturtmak adına, o dönemlerde “ut, re, mi, fa, sol, la” olarak şekillenen ve bugünün müzik sisteminin çekirdeğini oluşturan notaları geliştirir. Arezzo bu adları Aziz Iohannes Battista ilahesindeki mısraların birinci hecelerinden alarak takmıştır. Notalar isimlerini John the Baptist’e ithaf edilen “Ut queant laxis Resonare fibris, Mira gestorum, Famuli tuorum, Solve polluti, Labii reatum, Sancte Iohannes” dizelerinin başlangıç hecelerinden alır. Birkaç yüzyıl sonra bu nota dizilimine “si” eklenecek ve “ut” notası “do”ya dönüşecektir. 1970’li yılların ortalarında Dr. Joseph Puleo dikkatleri notaların elektromanyetik frekansı konusuna çeker ve bu alanda spesifik araştırmalar yürütmeye başlar. Dr. Leonard G. Horowitz ile birlikte yazdıkları kitabında, Solfeggio Frekansları’nın bir çeşit numaroloji metodu ile oluşturduğunu yazmıştır. Kitabı Mukaddes incelemesinde, bir dizi kutsal sayının 3, 6 ve 9’un, tekrar eden bir kodun modeli olduğunu savunmuştur. Pisagor yöntemini kullanarak bunları deşifre ettiğinde, eski Solfeggio skalasının eksik 6 tonuna karşılık gelen, 6 elektromanyetik ses frekansı ortaya çıkarmıştır. Alman bilim adamı
    _Ernst Chladni, ses dalgalarının görünür olmasını sağlamak için farklı yollar araştırmıştır. Kumla kaplı düz bir plaka üzerinde, farklı frekanslar vererek çalışan Chladni, bu çalışma sonucunda, plaka üzerinde farklı desenlerin oluştuğunu keşfetti. Her sesin farklı bir şekli olduğu ortaya çıktı. Bugün, bu desenler ve şekillere Chaldni Figürleri denmektedir
    _Nörobilimci Dr. Candace Pert, kitabında; “Her hücre, ortamın akustik salınımları ile titreşir, yansıtır ve etkileşir. Dünya ve Güneş bile 160 dakikada bir ana ritme uyarak birlik halinde titreşir.” der ve şu minvalde devam eder; “Her müzik notası, işitilemez notalarla birleşir. Daha yüksek oktavlarda, senfoninin duyamadığımız seslerinde, hücrelerimiz salınır ve muhtemelen rezonansa girer. DNA’nın kendi melodisi vardır. Atomlardan, galaksilere kadar, nükleer maddenin müziksel doğası, artık resmi bilim tarafından da kabul edilmektedir.
    _Japon Bilim Adamı Masaru Emoto’yu ve onun “Su Deneyi”ni .. Suyun bile bir hafızası olduğunu ve kelimelerden etkilendiğini ve bu kelimelere tepki gösterdiğini. Her kelimenin bir frekansı vardır. Seçtiğimiz kelimelerle, kendi dünyamızı kendimiz yaratıyoruz. Pozitif ya da negatif.
    _Çakra_Antik zamanlarda, DNA’nın akort edilmesinde doğa sesleri kullanılırdı. Tınılar, bilinçaltı dehlizlerine nüfuz eder, şifalanma ve dönüşüm sağlanırdı. Her frekans, belirli bir renge ve belirli bir çakraya karşılık gelir, buna göre tedavi uygulanırdı. Örneğin kalp çakramız yeşildir. Sevgi çakrasıdır kalp. Yeşil, Gaia’nın rengidir. Yani Doğa Ana’mızın. Kalbimiz yeşil frekansta titreşir. Bu bilgilere sanırım en çok riayet edenler, kadim Türk şamanlar olmuştur. Şamanizm ve dinler tarihi konusunda pek çok kitabı, yazısı olan halk bilimci akademisyen yazar Mihály Hoppál’a göre ekolu, yansımalı sesler, müziğin başlangıcı sayılmalı. Buna göre, Şamanların{Kamların} ritüellerinde kullandıkları müzik{sesler, şarkılar} ilk müzik eserleridir. Tedavi ayinlerinde bu frekansları kullanmışlardır. Hoppál, “her şaman melodisi, hayvansı bir biçime sahip, yardımcı bir ruhun ezgisidir.” der. Ninniler de bize şaman geçmişimizden kalmış, çok değerli bir mirastır. Bir annenin, bebeğine sevgiyle söylediği ninninin frekansı, bebeğe geçer ve onu rahatlatır. Bulundukları alanın enerjsi değişir ve bebek rüya âlemine geçer.


    _Kuantum_
    _Atom altı parçacıkları inceleyen bilim dalıdır. Bu parçacıklara kuanta adı verilir. Elektron, foton, kuark gibi parçacıklar kuantalara örnektir.
    _Klasik mekanik, 1800'lü yılların sonlarına doğru, kara cisim ışıması, tayf çizgileri, fotoelektrik etki gibi birtakım olayları açıklamada yetersiz kalmıştır.[6] Klasik fizik, evreni bir "süreklilik" olarak modelliyordu; ancak Max Planck bazı deneysel gözlemleri açıklayabilmek adına, 1900'de enerjinin paketçiklerden oluştuğunu; 5 yıl sonra da Albert Einstein ışığın aynı şekilde paketçiklerden oluştuğunu, yani ışığın da, enerjinin de, süreksizlik gösterdiğini buldular
    _Elektronun varlığı daha önce 1897 senesinde J. J. Thompson tarafından ispat edilmişti[9]. Bu durumda, eğer negatif yüklü elektronlar pozitif çekirdeğin etrafında dairesel hareket yapıyorlarsa, klasik fiziğe göre, çok kısa bir zaman diliminde enerji kaybederek çekirdeğe düşmeleri beklenirdi.
    _Kuantum dalgalanma-titreşim_ Belirsizlik İlkesi dahilinde, enerji miktarındaki geçici değişmedir. Hiçlikten enerji oluşumuna neden olabilir. Bu yapıların çok ilginç özellikleri vardır: İlk olarak, fiziğin temel ilkelerini ihlal edebilmektedirler. Örneğin zamanda geriye hareket edebilmektedirler. Enerji korunumuna tabi değilmiş gibi davranmaktadırlar ve hatta ışıktan hızlı hareket edebilmektedirler. Bunların hiçbiri, gerçek parçacıklar tarafından yapılamaz. Sanal parçacıkların bunu yapabilmesinin nedeni, varlıklarının madde ve enerji üzerindeki toplam etkisinin her zaman sıfır olmasındandır. Araştırmalar, bu sanal parçacıkların muhtemelen Evren'in her noktasında her an oluştuğunu ve sonrasında hemen yok olduklarını doğrulamaktadır. Hiçlikten var olan parçacıklar, anlık olarak var olup yok olurlar. bu dalgalanmalardan bir tanesi anlık olarak oluşup yok olmaz ve hızla genişlemeye başlar. İşte Büyük Patlama anı, bu an olabilir. Sonrasında ise, devasa bir "sıfır" şişip genişler ve kendi içinde madde ve anti-madde oluşmaya başlar. Evrendeki bütün maddenin ve enerjinin toplam enerjisi sıfırdır. Kocaman bir sanal parçacık içerisinde yaşıyor olabilir miyiz? Ancak sanal parçacık çiftlerinin çok kısa bir süre için var olabildiğini, sonrasındaysa yok olmak zorunda olduğunu Büyük Patlama'nın bir noktada, müthiş küçük bir hacimde ve bir anda gerçekleştiği ve sonrasında müthiş hızlı bir genişleme (enflasyon) dönemine girildiğidir genişlemenin başlaması için çok çok çok küçük bir miktar enerjinin yeterli olduğudur. Tıpkı bir orman yangını gibi, ufacık bir "enerji", her şeyi başlatabilir. Araştırma, evrenin şekli ne olursa olsun (açık, kapalı veya düz), kuantum dalgalanmanın hiçlik içerisinden toplam enerjisi sıfır olan bir varlığı, kendiliğinden ve durup dururken yaratabileceğini doğrulamış oluyor. "Evren'in dışında ne var?" sorusuna da cevap veriyor olması muhtemel: kuantum dalgalanmalar ile örülü devasa bir hiçlik. Bunun içerisinde, çok sayıda var olmuş ve var olan evren. Biz, evrenin pozitif madde-enerji tarafında bulunan yapılarız

    _Mutlak sıfır_ Doğada bir maddenin ulaşabileceği en düşük sıcaklık -270.15 C. Hiçbir madde bu sıcaklığa sahip olamaz çünkü bu sıcaklığa sahip olursa enerjisi sıfırlanır. Bu sıcaklığın üzerindeki her şey birer enerji ve ışık kaynağıdır. İnsanlar da kızılötesi ışık yayar. Plank, ışığın dalga olarak değil, paketler halinde yayıldığını keşfetti ve bu paketlere kuanta dedi. Kuantum buradan gelir. Atom sistemi güneş sistemine benzer ama atoma enerji verildiğinde elektronlar sıçrayarak yörünge değiştirir ve tekrar eski yörüngelerine dönebilmek için foton yayar. Kuantum sıçraması budur.


    _Manyetizma - Elektrik tarihi_
    _Çinli bilim insanı Shen Kuo (1031-1095) manyetik pusula- navigasyon için doğa mıknatıs pusulasını kullanan Çinli olarak tanındı. Alexander Neckam 1187 de Avrupa da pusulayı ve pusulanın navigasyon için kullanımını tanımlayan ilk kişiydi.
    _Elektro Manyetizma_Elektrikle yüklü parçacıklar arasındaki etkileşime neden olan fiziksel kuvvet'tir. Bu etkileşimin gerçekleştiği alanlar, elektromanyetik alan olarak tanımlanır. Michael Faraday tarafından gözlemlenen, James Clerk Maxwell tarafından genişletilen ve Oliver Heaviside ile Heinrich Hertz tarafından kısmen yeniden formüle edilen bu kavram birleştirme, 19. yüzyılda matematiksel fizikin en önemli başarılarından biridir. Bu başarı, ışığın doğasını anlamak gibi uzun erimli sonuçlar doğurmuştur. Işık ve diğer elektromanyetik dalgalar, kuantize olan, kendi kendine yayılan manyetik alan titreşimleri diyebileceğimiz foton formunu alır. Farklı salınım frekansları, elektromanyetik radyasyonun farklı biçimlerini doğurur; en düşük frekanslardaki radyo dalgalarından, orta frekanslardaki görünür ışığa, en yüksek frekanslardaki gama ışınına. Elektrik ve manyetizma iki ayrı kuvvet olarak düşünülüyordu. Bu görüş, 1873'te basılan, James Clerk Maxwell'in, içinde pozitif ve negatif yüklerin etkileşimlerinin tek kuvvetle düzenlendiği gösterilen yayınıyla değişti
    _William Gilbert_Eliabeth in zamanından bir doktor. Elektriklenen cisimler diğer tüm maddeleri rastgele çekiyorken, aksine mangetin yalnızca demiri çektiğini de fark etti. Bu doğadaki pek çok keşfi Gilbert'a elektrik bilimi kurucusu unvanını kazandırdı. Nemin ve sıstılan cisimlerin elektriklenmeyi önlediğini de keşfetti__Franklin uçurtma ile deney yaptı. 1800’de Alessandro Volta büyük elektrik akımı üretmek amacıyla ilk aracı yaptı, daha sonra bu elektrik bataryası olarak bilinecekti. __1864'te James Clerk Maxwell ışığın elektromanyetik kuramıni duyurdu. Maxwell, Faraday’dan daha ilerisini görebiliyordu. Ona göre eğer ışık elektromanyetik bir olaysa ve cam gibi dielektrikler boyunca geçiş yapabiliyorsa, olay dielektrik içinde elektromanyetik akımın doğallığı içinde olmak zorundadır. __1887’ de, Alman fizikçi Heinrich Hertz var olan elektromanyetik dalgaların gerçekliğini bir deney serisinde, Maxwell ve Faraday’ın tahmin ettiği gibi çaprazlama serbest uzay elektromanyetik dalgaların bazı uzaklıklar üzerinde hareket edebileceğini göstererek kanıtlamıştır. Uzaydaki elektromanyetik dalgaların keşfi 19.yüzyılın kapanış zamanlarında radyonun gelişimine neden oldu. Röntgen ya da X-ışınlarının keşfine yol açacaktır.__1889’ Nicola Tesla 1889'da Evrensel bir sergide Hertz'in yaptığı deneyleri öğrendi ve böylece bu öğrendiklerini onun kendi deneyleri içine yerleştirdi. Çok yüksek frekansta ve çok yüksek potansiyel akım içinde gelişen yüksek-frekanslı ateşleme jeneratörü ortaya çıkarmış oldu.Bu ateşleme jeneratörü yaklaşık 15.000 hertz'de çalıştırıldı. Mxwell ve Hertz'in havayla gelen elektromanyetik dalgaların varlığı hakkında yanlış düşüncelere sahip olduklarını ileri sürüyordu. Maxwell'in iddiası içinde yüksek bir potansiyel gördü; Buna göre ışık ve elektrik aynı olgunun parçasıydı,o yeni tür olan kablosuz elektrik ışığının yaratılma yoluydu__1880lerde 2. endüstriyel devrim –manyetizmanın gelişimi, alternatif akım rekabeti arttıdı. Elektriğin çeşitlendirilmesi, 1871 öncesinde elektriksiz hayatın varlığına inanılmasını güç hale getirdi. Graham Bell, sayesinde icat edilen telefonun ticareti samimiyet ile başlamıştı. İskoçyalı elektrik mühendisi olan James Blyth 1887 ilk defa elektrik üretimi için rüzgar gülü inşa edildi__1900 birçok bilim adamı doğanın bütün kuvvetlerinin elektromanyetik orijin(bu elektromanyetik dünya görüşü) olduğuna inanıyorlardı.
    _Einstein_ Alman fizik dergisinde yayınlanan Mükemmel Yılın Yazıları =1. ışık, enerjinin ayrık paketleri (kuanta) olarak madde ile etkileşime girer. Bu iddia 1900’de Max Planck tarafından tamamen matematiksel olarak tanıtılmıştı. 2 küçük nesnenin rastalantısal hareketlerini açıkladı. 3 Hareket halindeki cisimlerin elektromanyetiki üzerine yazdığı yazıda radikal özel görecelik kuramını tanıttı. Buna göre, gözlemcinin hareket durumu üzerindeki gözlemlenilmiş ışık hızının bağımsızlık durumu eş zamanlılık kavramı açısından temel değişiklikler gerektirdi. Bunun sonuçlarına hareket halindeki cisimlerin zaman-uzay durumunu da dahil eder. Bu hareket halindeki cisimler gözlemcinin durumuna göre yavaşlar ve temasa geçer. 4 kütlenin çok küçük miktarları büyük miktarda enerjiye dönüştürülebilir.
    _21.yüzyıl başlamadan önce, elektromanyetik bağlamalar gezegen ve nesne arasında belli bir açıdaki yerel dikey doğrultusunda yönlendiriliyordu. Manyetik alan Dünya’nın manyetik alanın kesmekle birlikte akım yarattı; böylece dönen cisminin birkaçının kinetik enerjisini elektriksel enerjiye dönüştürdü. Tetherin sonu yüzey katmanını terk edebilir, böylece iyonosfer ile elektriksel bir bağ yaratılır ayrıca jeneratör yaratır. İtici güç sistemin bir parçası olarak, uzay araçlarının yönünü değiştirmek amacıyla güçlü ve uzun iletkenler kullanılabilir. Bu durum uzay seyahatini önemli ölçüde ucuzlaştıracak bir yoldur. O düşük bütçe ile manyetik yelken ile basitleştirilebilir. O ya hareket halindeki uzay aracını frenlemek ya da hızlandırmak amacıyla kullanılabilir.
    _2010 Higgs bozonu deneysel olarak ispatlandı.
    _Robert boyle_ Kimyanın babası İrlandalı mimar.(1627-1691) Modern anlamda ilk "element" tanımını yapmıştır. Gazın basıncıyla hacmi arasında bir bağlantı olduğunu açıklamıştır. Bu bağıntı "Boyle – Mariotte Yasası" olarak bilini. Doğar doğmaz anne diye ağladığı ve 6 Aylıkken konuşmaya başladığı 1,5 yaşında ileri derecede okur yazar olduğu bilinmektedir. Tanıdıklarına, "çok sıra dışı bir durum olmadığı müddetçe" Salı-Cuma öğleden sonraları ve Çarşamba-Cumartesi de öğlenleri rahatsız edilmek istemediği haberini saldı.
    _Robert Hooke_(1635 -1703), İngiliz doğa filozofu, çabuk öfkelenen, gururlu ve entelektüel rakiplere gücenme eğilimde olan birisiydi. Biyografi yazarı onun içn: “aşağılık bir herif, efkârlı, güvensiz ve kıskanç” olduğunu söylüyor. Ölümünden sonra itibarı kötüye gitti ve bu genellikle, Isaac Newton ile yerçekimi, gezegenler ve ışık üzerindeki çalışmaları ile olan saygınlığı konusundaki anlaşmazlığına bağlanıyor. Günlüğü ise fikirleri biraz değiştirdi. Hooke’un günlüğü, sık sık kahve evlerinde, meyhanede ve Robert Boyle ile birlikte akşam yemeklerindeki buluşmalarıyla ilgiliydi. Çay davetleri, çocuklara matematik dersleri… Esnek yaydaki uzantılı gerilimin doğrusal dönüşümünü tanımlayan esneklik kanununu keşfetti. Mikroskop ve teleskopta olduğu kadar biyolojiyle de ilgili. Hücre ifadesini türetti. Yıldıza olan uzaklığı ölçmek. Çift-yıldız sistemlerini ilk gözlemleyendi. İnsan hafızasıynı inceledi. Şifreleme, hafıza kapasitesi, yineleme, geri alma, unutma ve bileşenlerine değindiği modeldi. Kraliyet Greenwich Gözlemevi, Londra’nın Büyük Yangın Anıtı ve kötü şöhretli Bethlem Kraliyet Hastanesi’nin dizaynı üzerinde çalışmış.
    _Pusula_ manyetik veya cayroskopik olarak ya da bir yıldıza göre yön belirleme prensipleriyle çalışırlar. Cayro pusulalar, dünyanın dönüşüne göre ayarlıdır. Geminin metal aksamından etkilenmediğinden manyetik pusulalara göre daha sağlıklı sonuç vermektedirler.

    _Nikola Tesla_
    Elektro-adam.(1856 – 1943) _1893 Kablosuz iletişim olasılığı hakkında açıklamalar yaptı. Dünya çapında kablosuz elektrik enerjisi dağıtım. Annesi mekanik aletler yapabilme becerisine sahipti. Askerlikten kaçıp dağlarca avcı oldu. Doğa ile olan bu temasının onu hem fiziksel hem de zihinsel olarak daha güçlü yaptığını söyledi. Profden babasına gelmiş mektup buldu. "oğlunuz ilk derecenin yıldızıydı. Mektupta okuldan çıkarılmadığı sürece Tesla'nın çok çalışarak öleceği konusunda uyarılar vardı. İlk zararlarını tekrar kumar oynayarak geri döndürdü. Okul bursu kesilince okulu bitiremedi ve bunun için evi terk etti. teknik ressam olarak çalıştı. sinir krizi geçirdi. Edison tesislerinde mühendislik sorunlarını gidermesi için yine onu gönderdiler. Tesla'nın da ABD'ye getirilmesini istedi. Bir yatırımcıyla 1887'de Tesla Electric Company'yi kurdular. Kendi indüksiyon motorunu göstermesi elektrik şirketleri arasındaki aşırı rekabet döneminde gerçekleşti. Nakit kıtlığı nedeniyle tesla motor geliştirilme aşamasında kalmıştı. Heinrich Hertz'in elektromanyetik radyasyonun varlığını kanıtlayan 1886-88 yılları arasındaki deneylerini öğrendi. Akımın demir çekirdeğini aşırı ısıttığını gördü. Bobinin farklı pozisyonlara hareket ettirilebilen bir demir çekirdek arasındaki yalıtım malzemesi yerine hava boşluklu. Tesla bobini ile çözdü. Tesla bobini ile kablosuz aydınlatma sistemi geliştirmeye çalıştı. Akkor ampullerini yakarak halka açık gösteri yaptı. Buharla çalışan pistonlu bir elektrik jeneratörü geliştirdi. Manyetik armatür yüksek hızda yukarı ve aşağı titreşti ve alternatif bir manyetik alan oluşturdu. Bu, tel bobinleri bitişik olarak yerleştirilen indüklenmiş alternatif elektrik akımıydı. Ama elektrik üretmek için uygun bir mühendislik çözümü olmadı. hidroelektrik santralleriyle alternatif akımın çok büyük güç meydana getireceğini tararladı. Niagara şelelaesi hayallerini süsledi.
    _Kendi deyimiyle zihninde çakan şimşekler rehberi olmuştur. Bu ışık patlamalarını hâlâ zaman zaman yaşıyorum. Yeni bir fikrin zihnimde parıldayıvermesi gibi durumlarda ortaya çıkıyor. Ama artık eskisi kadar heyecan verici değil bu, eskiye nazaran daha etkisiz. Gözlerimi kapattığımda, ilk önce mutlaka çok koyu ve tek tonlu bir mavi fon görüyorum. Tıpkı açık ama yıldızsız bir gecede olduğu gibi. Birkaç saniye içinde bu alan parıltılar saçan ve bana doğru ilerleyen yeşil ışıltılarla doluyor. Neden sonra sağ tarafımda birbirine paralel ve yakın ışınların oluşturduğu iki ayrı sistem görüyorum. Bu iki sistem birbirleri ile dik açı oluşturacak şekilde duruyorlar; sarı, yeşil ve altın renklerinin hakim olmasına karşın, her türlü rengi içeriyorlar. Sonra bu çizgiler daha da parlaklaşmaya başlıyor ve her yere parıltılar saçan belirgin noktalar serpiliyor. Bu resim yavaş yavaş görüntü alanımdan çıkıyor ve sola doğru kayarak yok olup gidiyor, yerini pek de hoş olmayan ölü bir griliğe bırakıyor. burayı çabucak kabaran ve kendilerine canlı formlar vermeye çalışıyormuş gibi duran bulutlar doldurmaya başlıyor. İşin ilginç yanı şu ki, ikinci aşamaya geçilinceye değin bu griliği belirgin bir şekle benzetemiyorum. Her seferinde, uyuyakalmadan az önce, gözlerimde kimi şeylerin ya da insanların görüntüleri canlanıyor. Onları gördüğüm anda anlıyorum ki bilincimi yitirmek üzereyim. Eğer ortaya çıkmıyorlarsa ya da bunu reddediyorlarsa biliyorum ki bu uykusuz bir gece geçireceğim anlamına geliyor. _New yorktataki gösterisinde 1 metrelik bir tekneyi uzaktan kumandayla kontrol etti. Mekanik ve fiziksel titreşimlerle çalışırken, Houston Caddesi'ndeki yeni laboratuvarının etrafında hakiki bir depreme neden oldu. Floresan, radar, MRI… Dünya çapında telsiz. Mantara benzeyen yapı, 62 metre yukarısındaki tepe noktasına doğru daralan, kafes şeklinde bir iskelete sahipti…..Yüksek gerilim ve yüksek frekanslı elektrik iletimi konusundaki araştırmalar, dağın üzerine Dünya'nın en güçlü radyo vericisini kurup çalıştırmaya yöneltti. ilk insan yapımı şimşeği oluşturdu .40 km uzaklıktaki kasabalarda bile bu gök gürültüsünün işitildiği kaydedilmiştir. 100 milyon Volt değerinde gerilim kullanılıyordu. Kusursuz giyinişli, birkaç dilde yaptığı kültürlü konuşması ve medeni davranışıyla gösterişli centilmen Nikola Tesla, New York sosyetesinin gözdesi oldu. iyonosferin insanlığın yararına kullanabileceğini söyleyen ve bunu ispatlayan bilim adamıdır. İyonosfer, 19. yüzyılda keşfedilmiştir, elektrik enerjisinin ve radyo, ses ve elektro manyetik dalgaların kablosuz olarak çok uzak bir noktadan diğer noktaya taşımasını sağlamaktadır. Tesla yüksek frekans alternatif akım üreteçlerini yapmıştı. 1898 yılında ilk defa uzaktan kumanda yı bota uygulamış ve herkes bunu teslanın beyin gücüyle yaptığını düşünmüş. Bir sene sonra Nikola Tesla uzaydaki hayatın varlığı ile de yakından ilgilenmiş ve uzaya ses dalgaları göndermiştir. Uzaydan kozmik ses dalgalarının kaydını yapmıştır. Bunun duyurusunu yaptığında bilim çevresinden ilgi ve destek görememesinin sebebi o yıllarda kozmik radyo dalgalarının bilim camiasında yeri olmamasıdır. 1917'nin Ağustos'unda uzaktaki cisimlerin üzerine kısa dalga darbeleri gönderip, yansıyan kısa dalga darbelerinin bir flüoresan ekran üzerinde toplanmasıyla izlenebileceklerini açıklamıştır.
    _Nikola Tesla hiç evlenmemiştir. Bekar ve aseksüel olmasının bilimsel yeteneklerine yardımcı olduğunu düşünüyordu. Gittikçe garipleşti, gerçeklerden uzaklaştı, aldatıcı hayalciliğe yöneldi. Not alma alışkanlığı edinmemişti. Her zaman tüm araştırma ve deneylerine ait tüm bilgiyi aklında tutabildiğini iddia ve ispat etti. II. Dünya Savaşı sırasında öldüğü zaman, kasasına askeri yöneticiler el koydular 150 yıl yaşamaya kararlı olduğunu ve 100 yaşının üstüne eriştiği zaman, araştırma ve deneyleri sırasında topladığı bütün bilgiyi etraflıca anlatarak, anılarını yazacağını söyledi. Thomas Edison'un 40.000 dolarlık Nobel Ödülü'nü paylaşmaya seçildikleri açıklandı. Nikola Tesla, bu ödülü de reddetti. Beş duyusunun aşırı hassaslaşması ve bundan dolayı çektiği sıkıntılar. Karanlıkta bir yarasa kadar duyarlı olabiliyordum, metrelerce uzaklıktaki bir nesnenin varlığını alnımda hissettiğim bir ürperti sayesinde fark edebiliyordum.
    Edison ona iş verir ama para konusunda ise Amerikan şakası olduğunu söyleyrek ücret ödemez ve aralarında bir rekabet başlar. Tesla'nın en büyük destekçisi J.P. Morgan bu kablosuz enerji iletimi ile şirketin ekonomisinin batacağını anlamış ve finansman desteğini kesmiştir.
    _Gelecekle ilgili öngörü_ Telgraf, telefon, haber yayını, borsa görüşmeleri, deniz ve hava trafiğine yardım, eğlence ve müzik yayını, saat ayarı, resimli telgraf, telefoto ve teleks hizmetleri ile, Nikola Tesla'nın sonradan oluşumunu gördüğü radyo sitesi anlatılıyordu. Hayatının son yıllarını borçlarından kaçmak için sürekli otel değiştirerek geçirdi.
    ___________________


    _Tarih öncesi devirler_
    İnsanoğlunun görülmesiyle başlayıp, yazının icadına kadar geçen dönemdir. Taş ve Maden Devri olarak ikiye ayrılır.
    _1-Taş devri :(M.Ö.600.000 – M.Ö. 5.000)
    a)- Eski Taş – Paleolitik devri = 2,5 milyon- M.Ö. 12.000_(avcı ve toplayıcı). Karain, Beldibi ve Belbaşı. Paleolitik Döneme ait ilk izlere İspanya’daki Altamira, Fransa’da Laskö mağaralarında rastlanmıştır. Yarımburgaz Mağarası Türkiye’de bilinen en eski yerleşim yeridir.
    b)- Orta Taş (Yontma Taş) – Mezolitik devri : 12 000 - M.Ö. 9.000_ Buzulların erimesiyle iklim koşulları insanların yaşayışına uygun hale gelmeye başlamıştır. bitkilerle beslenme yaygınlaşmıştır. Ateş bulunmuştur.
    c)- Yeni Taş (Cilalı Taş) – Neolitik devri M.Ö. 9000 - M.Ö. 5500_tarım hayatı başlamış ve köyler kurularak yerleşik hayata geçilmiştir. Köpek, koyun, keçi ve sığır gibi hayvanlar bu dönemde evcilleştirilmiştir. Dokumacılık halı vve elbise. ilk anıt mezarlar da bu dönemde yapılmıştır. Yeryüzü geçmişinde en azından beş başlıca buz çağı bulunmaktadır. Günümüzden yaklaşık olarak 18 bin yıl önce en üst noktasına erişen "son buzul çağı" olan vürm bundan yaklaşık olarak 10.000 yıl önce sona erdi ve yerküre ısınmaya başladı
    _2-Maden devri: (M.Ö. 5.000 – M.Ö. 3.500)
    a-Bakır (Kalkolitik) devri: b-Tunç devri: c-Demir devri: insanlık tarihinin ilk en önemli buluşu sayılır. Madeni parada ilk kez bu dönemde kullanılmıştır, bu da ticareti canlandırmıştır. Karain mağarası . Yontma taş devrine ait Anadolu’da ki ilk insan izlerinin burada bulunmasıdır. Beldibi, belbaşı, hacılar, Truva, alişar, Alacahöyük.


    _Cizvitler_
    İsa Tarikatı. (Jésuites) Mesîh’in askeri” İspanyol askeri Aziz Loyolalı 1534'te kurmuştur. misyonerlik ve eğitim kurumları. Türkiye'de "İsa'nın Askerleri"] adıyla bilinir. Tarikat üyeleri göze batmadan toplum içerisinde uyum içerisinde yaşarlardı. Kısa vadeli hedefler yerine hep uzun vadeli hedeflere yönelmiş ve özellikle insana yatırım yapmıştır. reformasyon ve protestanlığa karşı bir muhalefet oluşturmuş; hükümetleri, aydın ve entelektüel çevreleri etkileri altına almayı başarmışlardır. Katolik Kilisesinin olumsuz tepkisiyle karşılaşmış ve kabul görmemişti. Ancak Cizvitler, Protestanlara ve Anglikan mezhebine karşı sert tutumları nedeniyle Papalığın beğenisini kazandılar. Cizvitler, Kilise'ye hoş görünmek için özellikle aforoz edilenlere karşı çok acımasız oldular. Cizvitler fikirlerine karşı çıktıkları bir kurum ya da topluluk ile karşılaştıklarında asla açıkça kavgaya girmezler, sinsi ve gizlice her türlü etkinlikte bulunarak o kuruluşu yıpratırlardı. 1583 yılında İstanbul'da bulunan St. Benoit adlı bir Fransız kurumu yönetimini de üstlenmişlerdi. Aziz Joseph de Leonessa'nın Topkapı Sarayı'na giderek Sultan III. Murad'a Hristiyan olma çağrısında bulunması üzerine, Kapusen rahipler tutuklanıp sınırdışı edilmişlerdir. Papa XIV. Clement, 1773te bildiride Cizvit tarikatının feshedildiğini duyurdu. Tarikat feshedildiğinde 22,589 Cizvit, 49 eyalet, 669 kolej ve 3000'in üstünde misyonerleri ile faaliyet göstermekteydi. 1814'te yeniden yapılandırılması ile topluluk büyük bir büyümeye uğradı. Cizvitler’in Osmanlı topraklarındaki insani yardım faaliyetleri ve özellikle çocuklara ve hastalara özen göstermeleri, haklarındaki olumsuz imajın değişmesine neden olmuştur. Amaç aracı kutsal kılar. Kralın öldürülmesinden kilise yararlanacaksa bu olay kutsaldır.
    _Akıl dışı inanç sistemleriyle savaşmanın tek etkin yolu, çocukları mümkün olduğunca erken yaşta bütün akıl dışı inançlara karşı eğitmektir. Cizvit bir papaz, bir çocuğun eğitiminde ancak yedi yaşına kadar kontrol sağlayabildiğini söylemesiyle ünlüdür. Ondan sonra hiçbir etki öyle bir eğitimin etkilerini silemez.
    ____________________

    _12 hayvanlı tük takvimi_
    İslamiyet öncesi Türklerde Orta Asya'da kullanılan 12 hayvanlı Türk takvimi, Eski Türklerin fal, Kehanet ve yaşanan olaylardan, toplumun tespitlerinden yola çıkarak hazırladığı bir takvimdir. Kaşgarlı Mahmut' un Divanı Lügatit Türk' te 12 hayvanlı Türk takviminin nasıl oluşturulduğuna değinmiştir. Önemli bir Türk Hakan'ı, kendisi başa geçmeden önceki bir savaş hakkında bilgi almak ister. Danışmanlarıyla yaptığı toplantıda bu savaşın hangi yıl yapıldığı hakkında bir sonuca varılamaz ve tarih konusunda yanılırlar. Bunun üzerine Hakan, önceki tarihte nasıl yanıldıysak gelecek zamanda yapılacak savaşlarda da yanılabileceklerini, Bu sebepten 12 burç ve 12 aya denk gelecek şekilde, her yıla bir isim konulmasını ister. Hakan'ın bu teklifi kurultayca benimsenir. Ardından Sürek avına çıkılır. Daha sonra 12 hayvan nehre doğru sürülür. İlk olarak nehirden karşıya sıçan çıkar ve ilk yıla sıçan yılı adı verilir. Daha sonra sırasıyla Sığır, Pars, tavşan, balık, yılan, at, koyun, maymun, tavuk, köpek ve en son domuz (Karageyik) nehirden karşıya çıkar ve Yıllar bu şekilde isimlendirilir. Daha sonra bu yıllara fal tutulmuş, uğur sayılmıştır. Her yılın Türkler için farklı bir hikmeti olduğuna İnanılır.
    _Osman Turan: 12 hayvanlı Türk takvimi nin Türklerin takvimi olduğunu ortaya koyan Profesör. Kendisinin yazdığı 12 hayvanlı Türk takvimi tezi, pek çok ünlü Avrupalı tarihçi tarafından kaynak olarak kullanılmış olup, Cumhuriyet tarihinin ilk doktora tezi olmuştur. ayrıca Amerika'nın ve dünyanın en büyük kütüphanesi sayılan "Kongre Kütüphanesine" "List Of Subject Headings" (Konu başlıkları listesi) " Turkish Calender" adıyla listeye girerek bir ilk olmayı başarmıştır.
    _____________________


    _Söz Sanatları_
    _Tecahül-i arif_Bildiğini bilmezlikten gelerek nükte yapmak
    _Leff ü neşr_Birinci dizede en az iki şeyi söyleyip ikinci dizede bunlarla ilgili benzerlik ve karşılıkları verme sanatıdır
    _Hüsn-i ta'lil_ gerçek nedenini bir yana bırakıp; onu hoşa gidecek hayalî bir nedenle açıklama
    _İstiare_Kendi anlamı dışında kullanarak, benzediği başka varlığının adıyla anma sanatı. Diğer adı eğretilemedir.
    _Teşbih_ Bbenzetmek.
    _ Mecaz-ı Mürsel (Ad Aktarması): Benzetme ilgisi söz konusu olmadan, bir sözün başka bir söz yerine kullanılmasıyla oluşturulan mecazlardır Dün Ömer Seyfettin'i okudum.
    _____________

    _Sendrom_
    _Bir arada görülen belirtilerin tümü. Tek başına belirti ise semptom olarak adlandırılır.
    _Stokholm sendromu_ Rehinenin rehin alan kişiye sempati duyması. Banka soyguncusu tarafından altı gün boyunca rehin tutulan bir kadın, soyguncuya duygusal olarak bağlanır. Serbest kaldığında soyguncuyu savunmakla kalmaz, nişanlısını terk ederek kendisini rehin alan banka soyguncusunun hapisten çıkmasını bekler.
    _Televizyon bağımlılığı_ Uyuşturucu gibi rahatlama ve coşku yaratır. Uzaklaşınca kızgınlık, depresyon.
    _ Aşırı empati sendromu_ "başkası bu konuda ne düşünür", "elalem ne der" düşüncesi. Bir nevi kendi kişiliğini eritip başkaları için yaşamaktır.
    _Peter Pan sendromu_Büyüme korkusu olan çocuklarda ve olgun oldukları halde çocuk gibi davranan insanlarda görülen davranış bozukluklarına.
    _Amok sendromu_ Cinnet halinde olma, sonuçlarını hesap edemeden şiddet kullanma durumudur.
    _Hayalet uzuv_Kesilen bir vücut parçasının sanki yerindeymiş gibi hissedilmesidir.
    _Asperger sendromu_sosyal etkileşimde zorluklar. Dar kapsamlı bir konuyla yoğun ilgilenme, tek yönlü laf kalabalığı. Empati eksikliği. Avusturalyalı dr. hans asberger
    _Lazarus sendromu_Başarısız kalp masajından sonra dirilme, isadan…
    _Orta yaş sendromu_ Kadınlarda menopoz, erkeklerde ise andropoz süreci öncesi değişen hormonal faaliyetlere bağlı olarak kişilerin cinselliğe karşı aşırı istek artışının oluşmasına verilen genel addır.
    _Öğrenilmiş çaresizlik sendromu_ Kazanılmış başarısızlık
    _Sallanmış bebek sendromu_
    _Down sendromu_genetik düzensizlik sonucu 21. kromozom çiftinde fazladan bir kromozom bulunması
    _Dorian Gray sendromu
    _Kassandra sendromu

    ____________________

    _Atmosferin katmanları_
    Yerçekiminin etkisiyle dünyayı saran gaz ve buhar tabakasına atmosfer denir… % 78’ini azot % 21’ini ise oksijen
    1- Troposfer: Ekvatorda 15 km. En önemli katman. Gazların %75′i, buharın tamamı,,,
    2- Stratosfer: Troposferden 50 km yüksekliğe kadar uzanır. Yatay hava hareketleri (rüzgarlar) görülür
    3- Mezosfer: 80 km. Gök taşları buharlaşarak kaybolur. Ozonosfer ve Kemosfer 2 ye ayrılır.
    A: Ozonosfer: ozon gazları. B:Kemosfer: Gazların iyonlara ayrılmaya başladığı yerdir
    4- Termosfer: 640 km gazlar iyon halinde bulunur ve elektron alışverişi fazladır. Haberleşme sinyalleri
    5- Ekzosfer: En üst katıdır. 10.000 km. Yapay uydular.
    _İyonosfer – aurora: Elektromanyetik dalgaları yansıtacak miktarda iyon'ların ve serbest elektronların bulunduğu 70 km ile 500 km lik kısmı. Bazı radyo dalgalarını yansıtmasıdır
    _Manyetosfer: Mıknatısküre” ya da “çekimküre” …
    _Yeryüzü yoğun bir radyasyon alanıyla kaplı olup, bu radyasyon alanına Van Allen Alanı adı verilmektedir
    _Kimyasal Olarak: Homosfer:100 km_ Heterosfer 100 km ile 1000 km_ Egzosfer 1000 km den sonra
    _____________________


    _Makamlar_
    _Makam: Alaturka müzikte bir dizinin işleniş biçimine verilen ad.
    _Gam: Bir müzik parçasının kuruluş şekline göre (majör, minör) belirli bir kalıpta dizilen notalar topluluğu. İnici gamda ses giderek kalınlaşır yani pestleşir. Ama çıkıcı gamda ses incelir, yani tizleşir.Türk musikisinde, kullanılan ses dizilerinin (gam) belli kurallar çerçevesinde kullanılmasıdır.
    _Asma Karar, eser içerisinde başka bir makama hatırlatma yapmak için kullanılan kısa süreli kalışlardır.
    Makamlar, inici, çıkıcı veya inici-çıkıcı bir seyre sahiptir. Basit, bileşik ve şed makamlar olmak üzere üçe ayrılır
    _1_Basit Makamlar: Tam dörtlü ve tam beşlilerin birleşmesiyle meydana gelen makamlardır. Genellikle birleşme yerindeki ses makamın güçlüsüdür. Türk müziğinde 16 adet basit makam vardır. Bunlar: Çargah Makamı, Buselik Makamı, Kürdî Makamı, Rast Makamı, Uşşak Makamı, Hicaz Makamı…
    _2_Bileşik Makamlar: Çeşitli makamların birleştirilerek farklı bir makam haline gelmiş makamlardır. Ferahfeza, Dilkeşide, Ruy-i Irak bu makamlara örnektir
    _3_Şedd (Göçürmeli) Makamlar: Makamın yapısı bozulmadan karar sesinin farklı bir sese göçürülmesinden oluşan; kendine özgü geçkilerle ve seyir yapısı ile ait olduğu basit makamdan ayrılan makamlardır. Örneğin: Acemaşiran, Nihavend vs.
    _Basit Makamlar_
    _1. Rast makamı: Türk Müziğinin en temel makamı. Rast makamına durak sesinden başlanır. Ya durakta ve ya güçlüde asma karar yapılır. sonra tizdeki dörtlüsünde de gezinildikten sonra durak sesi olan SOL ile karar verilir. Yine bir gül-nihal, aldı bu gönlümü (Dede Efendi) Nihansın dideden ey mest-i nazım (Hacı Faik Bey) Bir gece ansızın gelebilirim
    _2. Çargâh makamı: Türk müziğinde do perdesinin adı ve bu perdede karar kılan makamdır. Klasik Batı müziğinde tam karşılığı do-majördür.
    _3. Buselik: İnici - çıkıcı seyre sahip olan makam dizileri genellikle güçlü sesi civarından seyre baslar. Buselik Makamının seyrine de orta seslerden başlanır. Zülfündedir benim bahtı siyahım (Dede Efendi)
    _4. Uşşak Makamı: Musikimizde uşşak dörtlüsüne buselik beşlisi ilâvesiyle meydana gelen ve dügâh (la) perdesinde karar kılan basit makamdır. Yangın olur biz yangına gideriz (Anonim) Akşam oldu hüzünlendim ben yine (Semahat Özdenses) Gamzedeyim deva bulmam (Kemani Tatyos Efendi) Mehtaplı gecelerde hep seni andım (Sevim Şengül) Telgırafın tellerine şuşlar mı konar (Anonim)
    _5. Hicâz makamı makamlar arasında, Yılmaz Öztuna'nın verdiği bilgiye göre 2052 eserle birinci sırayı almaktadır. İnici - çıkıcı seyre sahip olan Hicaz Makamının seyrine genellikle güçlü sesi olan Neva perdesinden başlanır.
    Söyleyemem derdimi kimseye derman olmasın diye (Şükrü Tunar) Ben gamlı hazan sense bahar (Melahat Pars)
    Gönül penceresinden ansızın bakıp geçtin (Muzaffer İlkar Nasıl geçti habersiz o güzelim yıllarım (Teoman Alpay)
    _6. Uzzal: Musikimizde hicaz beşlisine uşşak dörtlüsü ilâvesiyle meydana gelen, hicaz makamına çok yakın ve dügâh (la) perdesinde karar kılan basit makam. Hicaz ailesinin bir başka makamıdır. İndim yarin bahçesine gülden geçilmez
    _7. Hümayun: Cennet kuşu ya da uğurlu demektir. Dinleyicide derin keder hissi uyandırır. Hicaz Ailesi makamlarındandır.
    Zirgüleli Hicaz Makamı, özellikle yeden perdesinin değişik olması nedeniyle diğer Hicaz Ailesi Makamlardan farklıdır. İnici – çıkıcı seyre sahip olan Zirgüleli Hicaz Makamının seyrine orta seslerden başlanarak, dizinin seslerinde gezinilir.
    _8. Neva. Aheng demektir. Musikimizde uşşak dörtlüsüne rast beşlisi ilâvesiyle meydana gelen basit makamdır
    _9. Kürdi: Musikimizde kürdi dörtlüsüyle buselik beşlisinden meydana gelen ve bu beşli ile dügâhta karar kılan basit makamlardan biridir. Ağır yapılı bir makam olduğu için az kullanılmış makamlardan biridir. Gülü susuz seni aşksız bırakmam (Zekai Tunca) Güz gülleri gibiyim hiç bahar yaşamadık. Bir sevda geldi başıma (Arif Sami Toker) Dün akşam yine benim yollarıma bakmışsın (Selami Şahin)

    _Makamlar_ Acemaşiran = Yaşam coşkusu, Sultaniyegah = Gece mutluluğu, Ferahfeza = Mutluluk veren lütuf, Şedaraban = Aşkla güzelleşmek, Kürdilihicazkar = Yakıcı hüzün, Hicazkâr = Aşkta sebat, Nihavend = Aşk sevinci, Neveser = Gönül ferahlığı, Acemkürdi = Lütfedilen mutluluk, Muhayyer = Ayrılık, feryadı Hisar = Sevgilinin nazı, Şehnaz = Sevgilinin güzelliği, Ferahnâk = Bahar neşesi, Şevkefza = Hüzün içinde lütuf, Suzidil = Gönül yangını, Çargah = Aşkta yok olmak, Dügah = Derdin içindeki derman, Bestenigar = Sevgiliye hasret Suzidilârâ = Ateş saçan aşk, Rast = Sevincin zirvesi, Acem = Ruh yüceliği, Isfahan = Aşka feda olmak, Buselik = Aşk sırlarını açmak, Hicaz = Aşktan yanmak, Segah = Sonsuzluğa çağrı, Müstear = Dünyaya susmak, ötelere konuşmak Saba = Sonsuzluk esintisi, Eviç = Yücelik, Yegah = Aşk suskunluğu, Nikriz = Aşkın verdiği cesaret, Neva = Sevgiliye çağrı, Uşşâk = Aşkın verdiği şevk, Karcığar = Mutluluğu arayış, Hüseyni = Aşk ağıtı, Gerdaniye = Aşk çilesinden şikayet, Hisarbuselik = Tatlı buseler, Hüzzam = Parlak hüzün
    ____________
  • 576 syf.
    ·10/10 puan
    Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş,genç yıllarının,yükseliş dönemlerinin en yakın şahitlerinden biri olan, cumhuriyet ve gelişimi için onlarca fedakârlık yapan ve hizmet eden, İsmet İnönün'ün eşi,Çankaya'nın ikinci kadını, halkın “melek yüzlü “dediği Mevhibe Hanım'ın hayat hikâyesi.Türkiye'nin birçok siyasi,sosyal hayat,dış politika gibi tarihi ayrıntılarını da taşıyan kitap, birçok yanlış bilgiye uyarı niteliği de taşıyor.
    Kitabın oluşmasına büyük katkı sağlayan şey bizim kültürümüzde pek yapılmayan arşivcilik;Belge,evrak, günlük,mektup,özel günlere ait davetiye ve yazışmalar,not vs.Mevhibe Hanım savaş görmüş biri olarak eski kıyafetlerini saklayan, notlar alan, aile bütçesine kadar kayıt tutan biri.Haliyle tüm bunlar birer belge ve bu kitap için kaynak oluşturmuş.
    Türkiye'nin merkezindeki hayatlardan birini okurken,haliyle Türkiye'nin tarihiyle ilgili geniş bir bölümünü de okuyoruz.Özellikle Trakya topaklarının bir bölümünü savaşsız aldığımız,ülkemizin tapusu ve bizim şartlarımıza göre şekil alan Lozan görüşmlerinin ikinci kısmında Avrupa tarafından da tanınan ve sevilen Mevhibe Hanım'ın hayatı ülkesi ve ailesi için verdiği emeklerle geçmiştir.
    Mevhibe İnönü’nün çocukluğu ile başlıyor kitap.Çocukluğu 2.Abdülhamid ve Mehmet Reşat zamanlarında geçer.Osmanlının son zamanlarındaki ev,sosyal hayatı hakkında da bilgi verir bu bölüm,2.Meşrutiyet ve karşıtı 31 Mart olayları hakkında da kısa bilgiler sunuyor.Kitap ilerledikçe Dünya Savaşı,savaşı kaybeden Osmanlı,İstanbul ‘un işgali, milli mücadele yılları,yıkılan bir imparatorluğun ardından yeni bir devletin  kuruluşu ve sonrası,Atatürk ve İsmet İnönü'nün emekleri anlatılırken,bu süreçlerin her birinde fedakarlık gösterir Mevhibe Hanım.
    Evliliği boyunca,cephede olan, memleketiyle ilgilenen eşine çoğu zaman hasret kalan Mevhibe Hanım ,evladının ölümünü cephede olan eşinden saklar;memleketi için.
     
    Milli mücadele başarı kazandıkça saltanatın bunu küçümsemesi, İtilaf Devletlerinin ülke içinde çıkardıkları isyanlar, Sakarya Meydan Muharebesi, Milli Mücadelecilerin ve yakınlarının saltanata karşı asi ilan edilmeleri, İnönü zaferlerinin halka ümit oluşu...Bu süreçlerin hepsinin uzağında ve yakınında yer alır, Mevhibe Hanım.
    1934 yılında İnönü soyadını alan İsmet İnönü'nün, hem eşi hem hayatındaki her alanının yoldaşıdır. Evliliklerinin ilk yıllarında eşine ,ecdadı gibi gerekirse cepheye gelebileceğini yazar mektuplarında.
    İstanbul’da, İtilaf Devletlerinin taşkınlıklarına, bir devletin yıkımına, yeni bir devletin kuruluşuna şahit olan Mevhibe Hanım, cumhuriyet ve sonrasındaki yıllarda devleti için çalışmış bir kadındır.
    Ankara'nın henüz kent olmamış halinden büyük dönüşümüne tanıklık ederken, sade, iddiasız, bir yaşam sürmüş, çocuklarını da bu şekilde yetiştirmiştir. Aile üyelerinin de mektuplarının bulunduğu kitaptan anlaşılıyor ki, yapılan harcamalar, hayat biçimleri mütevazidir.
    Hobisi binicilik olan Mevhibe ile eşinin aşk ve saygı bağları ile kurmuş oldukları evlilikleri acı, vatan için emeklerle doludur.
    Bir devletin kuruluşundan sonra, Türk siyaset hayatına imza atan İnönü'nün özel ve siyaset hayatı ile ilgili birçok bilgi mevcut. Hatta iktidar yılları sonrasına ait olaylar, aileye atılan iftiralar ayrıntılı bir şekilde anlatılır. Çok partili dönem, Adnan Menderes'in idamı, siyaset sahnesine adım atan Demirel, Ecevit dönemleri, ihtilaller, muhtıralar, İnönü'nün 34 yıllık genel başkanlığından istifası,72 yılında milletvekilliğinden istifası, Pembe Köşk kitabın ayrıntılarından.
    Mevhibe Hanım hayatını hiçbir zaman maddi manevi mevki üzerine kurmaz. Eşi zaman zaman siyasetten görev olarak uzaklaştığında ise bocalamaz. Kendisi ise siyasetin içinde hiçbir zaman yer almaz.
    Atatürk'ün, yol arkadaşı olan İnönü ve ailesi ile ilişkisinin de yer aldığı kitap fotoğraf albümü, Mevhibe Hanım'ın yemek tarifleri ile bitiyor.
    Çok etkilendiğim bir hayatı okudum.73 yılında İnönü'nün vefatı ile Anıtkabir’e gömülmesi kararlaştırılır. Oysa Mevhibe, hayat boyu ayrılmadığı eşiyle kendi ölümü sonrasında da birlikte olmak ister; aile kabristanında. Mevhibe Hanım yine bir fedakârlık yaparak bunu kabul eder. Hayatı boyunca her şeye soğukkanlılıkla yaklaşan Mevhibe Hanım Adnan Menderes’in idam kararı öncesi dualarla, Deniz Gezmiş idamında gözyaşlarıyla soğukkanlılığını koruyamaz.
    Oğlu Erdal İnönü'nün siyasete girişi ile Pembe Köşk ve Mevhibe yine bildik bir yaşantının içindedir,92 yılında vefat edene dek...”Paşam biz beraberken ne kadar güzeldik " dediği eşine kavuşur.
     
  • Türkiye Nasıl Kalkınır?

    Ahmet Mithat'a göre, yolculukların en tatlısı serserilik üstüne olanıdır. O, dünyada en yararlı, en eğlenceli şeyin yolculuk olduğuna inanır. Yolculuklarda iki gözü bir çifte dürbün, iki kulağı da telefon alıcısı kesilir.

    Burada dikkat isterim: Ahmet Mithat, Avrupa'yı görmeden Avrupa'yı öğrenmiş biridir. O, “Hasan Mellah”, “Paris'te Bir Türk” gibi romanlarını yazmadan önce Avrupa şehirlerini öylesine incelemiştir ki, yabancılar bunları okuduğu vakit onun oraları daha önce görmemiş olmasına inanmamışlardır. Buna Teodor Kasap Efendi, kendi kulakları ve gözleriyle tanık olmuştur. Olay, Paris'te Doğu Dilleri Okulu'nda geçer. Teodor Kasap “Paris'te Bir Türk”ten kimi parçaların Fransızca'ya çevrildiğini görünce çeviriyi yapan öğretmene romanın yazarıyla tanışıklığını çıtlatmıştır. Öğretmen de ona şöyle demiştir:
    - O yazar da herhalde Paris'i iyi tanıyan Türklerdenmiş.
    Ama Kasap Efendi "Tam tersi, Osmanlı sınırlarından dışarı çıkmamıştır" karşılığını yapıştırınca adamın benzi simsiyah kesilmiştir.
    Salâh Birsel
    Sayfa 38 - Sel, 2. baskı
  • "Almanya, İngiltere ve Rusya hariç olmak üzere, bütün Avrupa kıtasını işgal edebilecek bir orduyu kısa zamanda oluşturabilir, bundan dolayı savaş 1940-1946 yıllarında başlayabilir."

    –mustafa kemal atatürk / 27 eylül 1932