• İsmet İnönü, Ulus gazetesinde yayınlanan hatıratında "Proje" tabirini kullanmıştır. [2]

    Amerikan arşivlerinde bulunan, "Türk-Fransız Anlaşmasını" çeşitli yönleriyle inceleyen Fransızca bir belge var elimde... [3]

    Belgeye göre Fransa ve Türkiye'nin dostlukları çok eskiye dayanmakta ve Türkiye zaten büyük savaşta Fransa ile değil Ruşya ile savaşmaktadır. İşgal durumunda ise Fransa ve Fransızlarla karşılaşan Türk halkı onlarla eskiden olduğu gibi dost olmuştur. Fransa gerçekçi bir yaklaşımla Türkleri bir uşak durumuna düşüren Sevr andlaşmasını reddetmiş ve kendi mirasının kalıntıları olan topraklan böylece Türklere geri vermiştir.

    Fransa böylece kendisini İngiltere'nin doğu siyasetinden ayırmış ve Yunanlılar gibi maceracı olmadığını göstermiştir. Fransa zaten Türkleri parçalamaya yönelik anlaşmalara Spa, Hythe ve San Remo'da karşı çıkmış ve Lloyd George'a Tüık halkının hayatına dokunmaması ve onu kendi topraklarında hür bırakma konusunda verdiği sözü hatırlatmış. Yunanlıların maceracı davranışı mareşal Foch, general Gouraud ve albay Georges tarafından iyi karşılanmamış. Fransa böylece Türklerin meşru isteklerini kabul etmiş.

    Yani, Fransa Sevr'i ciddiye bile almamış ve reddetmiştir.

    KAYNAKLAR:
    [2] İnönü hatıraları, Ulus gazetesi, 24 Temmuz 1968.

    [3] Fotoğrafa bakınız.
  • hangi ulus yasa koymaya elverişlidir öyleyse? [...] kısacası, eski bir ulusun dayanaklılığıyla yeni bir ulusun uysallığını birleştiren bir ulus.
    Jean-Jacques Rousseau
    Sayfa 48 - iş bankası kültür yayınları
  • Martin Luther King Jr., bir konuşmasında şu düşünceyi ifade etmiştir:
    "Bu dünyada fakirlik olduğu sürece, bir milyar dolarım da olsa, hiçbir zaman kendimi zengin hissedemem.Milyonlarca insan hastalıktan ölürken, ben Mayo Kliniği'nde tam sağlam raporu da almış olsam, kendimi tümüyle sağlıklı hissedemem.Sen olman gerekeni olamadan,ben olmam gerekeni gerçekleştiremem.Bizim dünyamız böyle yaratılmıştır.Hiç kimse ya da ulus, kendisinin tamamiyle bağımsız olduğu ile övünemez.Biz birbirimize mecburuz."(King, 1993, s.21)
  • Will Kymlicka'ya göre günümüz dünyasında 184 tane bağımsız devlet, 600 adet yaşayan dil grubu ve 5.000 civarı etnik grup var. Uluslararası Carnegie Vakfı'na göre (1910 yılında kuruldu. Kurucusu 101 milyar dolarlık servetiyle ABD tarihinin en zengin 6. adamı kabul edilen Andrew Carnegie idi. Carnegie mezar taşına "Burada kendisinden daha akıllı insanları çalıştıran birisi yatıyor" diye yazdırmıştı) hali hazırda 60 civarında ulus devletin altında aktif etnik yapılar kendi bağımsızlıkları için mücadele etmeye devam ediyor. Ortalama her devlette 27 etno-kültürel grup bulunmaktadır. Daha ihtiyatlı bir tahminin ortalaması alındığında ise ortalama her devlet 7 ana etnik grup barındırmaktadır. Bugün kendi içinde farklı etnik yapı barındırmayan bir ya da iki ülke (İzlanda gibi) bulunmaktadır.

    Örneğin AB ülkelerinde 24 resmi dil konuşuluyor. Azınlıklar ve yerel diller de hesaba katıldığında bu sayı 60'ı buluyor. Avrupa Birliği 300'ün üzerindeki azınlığı da kapsıyor. Her yedi Avrupalıdan biri dilsel-kültürel bir azınlığın parçası durumunda ve bunların (sonradan göç edenler hariç) 100 milyon kişiden fazla olduğu ifade ediliyor. Çin'de resmi olarak tanımlanmış 56 etnik grup var. Bu rakamın gerçekte 300 civarında olduğu tahmin ediliyor. Rusya 100 civarı etnik grubu bünyesinde barındırıyor. Latin Amerika ve Karayipler 400'den fazla etnik grubu içeren 50 milyondan fazla insanı barındırıyor. Yapılan araştırmalar tüm etnik grupların yarısından fazlasının tamamen bir ülke sınırları içinde bulunduğunu; belli başlı etnik grupların ise %40'ından fazlasının iki ya da daha fazla ülkeye dağıldığını gösteriyor.
    *
    Buradaki soru şudur: bu kadar farklılık/çeşitlilik, çatışma, savaş ve çatışma potansiyeline rağmen uluslararası düzen (ekonomik/siyasi/hukuki) varlığını nasıl devam ettirebiliyor? "Ötekinin hakkı"nın kutsal bir söylem olarak yerleştirildiği bir dünyada nasıl oluyor da "biz ve öteki" aynı uluslararası kalıplar içinde idare edilebiliyoruz?

    Hardt ve Negri'nin İmparatorluk kitabındaki şu paragraf bu soruya bir cevap bulmak ve dünyanın işleyişine ilişkin bir çerçeve oluşturmak açısından yararlı olabilir:

    "Emperyalizmin aksine imparatorluk, toprak temelli bir iktidar merkezi yaratmadığı gibi, sabit sınırlara ya da engellere dayanmaz. İmparatorluk, giderek bütün yerküreyi kendi açık ve genişleyen hudutları içine katan merkezsiz ve yertsizyurtsuzlaştırılmış bir yönetim aygıtıdır. İmparatorluk, değişken komuta ağları yoluyla melez kimlikleri, esnek hiyerarşileri ve çoklu mübadeleyi idare eder. Emperyalist dünya haritasındaki ayrı ulusal renkler, İmparatorluğun küresel gökkuşağı içinde eriyip kaybolmaktadır."

    Ve ekliyor Hardt ve Negri:
    "Bütün çatışmalar, bütün krizler ve anlaşmazlıklar [emperyal otoritenin] bütünleşme sürecini hızlandırır."
    *
    Mezhep, meşrep, hizip, ırk, cinsiyet, tür, etnisite vb. merkezli hemen her türlü çatışma küresel imparatorluğun temel düzenleyici normlarını gerektirir ve meşrulaştırır. Küresel imparatorluğun bitmeyen iç savaşlara ihtiyacı vardır; her alanda! Dolayısıyla herkesin herkese karşı savaşabileceği en az bir "meşru" sebep gerekiyor...

    Herkesin herkesi yıkıp devirdiği dümdüz bir dünyada sermaye yağ gibi akacak, imparatorluk kendini bu çatışmaların yarattığı belirsizlik ve kırılganlık içinde inşa etmeye devam edecektir.

    Mücahit Gültekin
  • ''Ulus karşıtı'' söylem de ABD'yi askeri ve polisiye bir süper dünya gücü olarak kabullendirme amacı taşıyor.
  • Alfred Fouillee tarafından yazılan Avrupa Milletleri Ruhiyatı isimli kitabı çok enteresan bulmuştu.
    Kitabın son sayfasına "bir gecede okudum, 4/5 eylül" diye not düşmüştü.
    1923'te okuduğu bu kitapta, şu satırların altını çizmişti.
    •  Her ulus, kendine özel duyguya sahiptir.
    •  Her ulus, dini kendine uydurur.
    •  Din felsefesi, ulusun hayata ne gözle baktığını gösterir, hayata ve evrene verdiği değer, o ulusun mutluluk ve felaketi üzerinde etki yapar.
    •  Yoksul bir ulus, parlak nutuk ve hutbelerden çok, işe muhtaçtır.
    •  Bazı nüfuzlu aileler, bireylerinin bir kısmını bir partiye, bir kısmını diğer partilere sokarak, iktidar mevkiine hangi parti gelirse gelsin, aileden bir kısmının yüksekte kalmasını sağlarlar.
    •  Burjuva, büyük politikacıdır, siyasidir, hilekâr hesapçıdır, menfaat sağlıyorsa nefretini bile saklayabilir.
    •  Uluslar asla unutmamalıdır ki, ulusal büyüklüğün tek koşulu, dayanıklı ahlak karakterine sahip olmaktır.
    •  Bir ulus, ancak vicdan sahibi olarak yaşayabilir.
  • ''...fakat bu insanlar hayatın bütün güzelliklerine karşı duygusuz, bu ulus sanki baştan başa can sıkan bir yapmacıklı halin lanetine uğramış.''