Bugün, Kürt şiirinde, Balulî Dana’yı izleyerek sonraki yüzyıllara sarkan onlarca erkek ve kadın Yaresan şairi ve âşığı bilinmektedir. Bu erkek şair ve âşıklar, Kürtçenin yanı sıra Fars, Türk, Rus ve Romen dillerine de yansıyan ve dinsel bir makam olan “Babe/Baba” unvanıyla anılmaktadırlar. Bilindiği gibi “Bab” Alevilikte de “Kapı” anlamında bir kutsallık ifade etmekte ve Kalenderilik, Haydarilik, Bektaşilikte dini unvan olarak kullanılmaktadır. Anadolu’daki ilk Alevi önderlerinin Baba İlyas, Baba İshak gibi şahsiyetler olduğu ve bunların önayak olduğu XIII. yüzyıl isyanının da Babaî Hareketi olarak adlandırıldığı unutulmamalıdır. Kürt kökenli olup, Osmanlıca, Farsça ve Arapça gibi üç dilde önemli divanları bulunan Alevi edebiyatının en büyük temsilcilerinden büyük divan şairi Fuzulî gibi önemli temsilciler, eserlerinde yazı dili olarak Kürtçeyi kullanmadıkları için burada anılmamaktadır.
Eski Bakü'nün en önemli tarihi eserlerinden biri, silindir şeklindeki Kız Kulesi. 12. yüzyılda yapılan Kız Kulesi'nin yüksekliği 30 metre. 8 katlı tarihi eserin her tarafında gözetleme pencereleri var. Mesut Bin Davut, Kız Kulesini, 12. asırda tam denizin kıyısına oturtmuş. Zamanla Hazar'ın suları çekilince Kız Kulesi, geniş bir caddenin arkasında kalmış. Kız Kulesi'ni şimdi benim kitap kapağım süslüyor. Bakü'yü 30 metre yüksekten görmek isteyenler kulenin 8. katına çıkıyorlar. Ben de şehri o noktadan görmek istedim. Dikkatimi önce, eski Bakü'nün surları çekti. Bin yıl kadar önce, şehri üç taraftan çeviren surlar artık çoktan yıkılıp gitmişler. Ayakta kalan surların uzunluğu 5 0-60 metre civarında. Kız Kulesi'nin tepesinden bakılınca, eski Bakü'nün Şirvanşahlar Saray Külliyesi , bütün heybetiyle dikkatimi çekti. Gördüm ki, o Saray Külliyesi'nin hemen yakınlarında, eğri büğrü dar sokaklarıyla, üzerleri çatısız tek katlı veya iki katlı yorgun evleriyle çömelip kalan bir mahalle, eski Urfa'nın, eski Diyarbakır'ın veya· eski Erzurum'un bir parçası gibi. Evliya Çelebi, 1 645 yılının Bakü'sünü şöyle anlatıyor: "Bakü Kalesi, Hazar Denizi kıyısında, yüksek bir tepe üzerinde dört köşe bir kaledir. İç kalenin, batıya bakan bir kapısı, Nahcivan demirindendir. Yetmiş kule, altı yüz bedendir. Kale içinde toprak damlı yetmiş kadar ev vardır. Haydar Şah Cami namı ile bir de cami varsa da minaresi yoktur. Han, hamam, vesaireden nişan yoktur. Lakin derya kenarındaki büyük ribatı (bağlık yer) bin kadar evli, bağ ve bahçeli, cami, han ve hamamlı, çarşı pazarlı bir şehirdir ki, üç tarafı surla muhafazalı olup üç kapısı vardır. Bu ribattan yedi adet büyük minare görülmekte idi. Üç hamamı varsa da Mirza Han Hamamı gayet hoştur. Çarşı ve pazarı, o kadar müzeyyen değildir. " Evliya
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
XIII. Kapı: Gülümsemek Üzerine
"Ne gülüyorsun deli gibi? " deriz ya; aslında psikolojik problemi olanların %90'ı somurtur. Aklınızda hiçbir şey yoksa gülümseyin, herkes "Ne düşünüyor?" diye merak eder. Gülümsemek zekâ belirtisidir.
Sayfa 93 - Elma Yayınları·Kitabı yarım bıraktı
Felsefe-Düşünce
Anadolu’da tasavvufun gelişmesi XIII. yy.‘a rastlar. Moğol istilasından kaçan şeyhlerin Anadolu’ya sığınmaları halkın fakirlik ve zor günler yaşıyor olması, siyasî ve sosyal ‘Bayattaki entrikalar, XIII. yy. Anadolu’sunda yönelecek tek kapı bırakmıştı. O da tasavvuf idi. Gerek gezginci gerekse yerleşik tasavvuf kuruluşları bir anda Anadolu’yu kapladı.
Sayfa 59 - Kapı Yayınları·Kitabı okudu
Divan Edebiyatı
XIII. Kapı
"Ne gülüyorsun deli gibi" deriz ya; aslında psikolojik problemi olanların %90'ı somurtur.
Sayfa 97·Kitabı okudu
1K
İstediğiniz kadar oyalanıp çevrenize bakının, sonunda evin çatısı yine de gözüküyordu. Tepede ilk pencere, gözlerini üzerinize dikiyor, orada ola ki birisi duruyordu. İçlerinde bütün gün bekleyip büyümüş köpekler, fidanların arasından gürültüyle fırlıyorlardı ve siz toparlanıp onların istediği oluyordunuz. Ve gerisini ev tamamlıyordu. Dolgun kokusu içine ayak basmanız yeterdi yalnızca; sonuç az çok belli oluyordu. Ufak tefek şeyler değişebiliyordu henüz; aslında artık onların farz ettikleri insandınız: ufak geçmişini ve gönüllerindeki kendi emellerini kullanıp şahsına çoktandır bir hayat kurdukları bir insan; gece gündüz muhabbetlerinin telkini altında, ümit ve şüphelerinin arasında, yergi veya övgülerinin karşısında orta malı bir varlık. Böyle birisi için, merdivenleri tarifsiz kollayışlarla çıkmanın hiçbir faydası yok. Hepsi oturma odasında olacaklardır ve kapı açılmayagörsün, dönüp bakarlar. O, karanlıkta kalır, sorularını bekler. Ama sonra sıra en kötüsüne gelir. Onu ellerinden tutarlar, onu masaya çekerler ve kaç kişiyseler hepsi merakla lambaya doğru eğilirler. Onlara ne, karanlıkta onlar ve bir çehreye sahip olmanın bütün utancı, ışıkla birlikte yalnızca onun üzerine düşer. Gitmeyecek ve kendisine yükledikleri o kabataslak hayat yalanını oynayacak ve bütün çehresiyle tekmil oradakilere benzeyecek mi? İradesinin ince dürüstlüğüyle, bu dürüstlüğü bizzat kendisine zehir eden, kaba sahtekârlık arasında bölünecek mi? Ailesinin, o kalpleri zayıf kişilerine dokunabilir bir şey olmaktan vazgeçecek mi? Hayır, başını alıp gidecek. Örneğin her şeyi bir daha düzeltebilecek, o isabetsiz seçilmiş öteberiyle dolu doğum günü masasını hazırlamaktalarken. Sonsuza dek çekip gitmek. kimseyi sevilmek durumuna, o korkunç duruma düşürmemek için o zamanlar, asla sevmemeye ne çok
Sayfa 197 - 198, 199, 200, 201, 202 Can Klasik·Kitabı okudu