Oktay Akbal

Oktay Akbal

YazarÇevirmen
8.1/10
251 Kişi
·
688
Okunma
·
76
Beğeni
·
5589
Gösterim
Adı:
Oktay Akbal
Unvan:
Türk Gazeteci, Yazar
Doğum:
İstanbul, 20 Nisan 1923
Ölüm:
Muğla, 28 Ağustos 2015
Oktay Akbal (d. 20 Nisan 1923, İstanbul) Türk gazeteci, yazar. Cumhuriyet gazetesinde Evet/Hayır adlı köşenin yazarıdır.

20 Nisan 1923 tarihinde İstanbul'da doğdu. Avukat Salih Şehabettin Bey'in oğlu, ilk gerçekçi Türk romancılardan Ebubekir Hâzım Tepeyran'ın ana tarafından torunudur.
Kumkapı'daki Saint Benoit Fransız Lisesi'nde başladığı ortaöğrenimini, 1942 yılında İstiklal Lisesi'nde bitirdi. Bir süre İstanbul Üniversitesi Hukuk (1944) ve Edebiyat (1946) fakültelerine devam etti, ancak yüksek öğrenimini yarıda bırakarak kendini yazarlığa verdi. 1943 ve 1944 yıllarında Servet-i Fünun Uyanış dergisinde sekreterlik, 1947 ve 1951 yılları arasında Millî Eğitim Bakanlığı Tercüme Bürosu'nda memurluk yaptı. Fakat yaşamını asıl anlamda gazetecilik yaparak kazanmıştır.
1939 ve 1940 yıllarında Yeni Sabah ve İkdam gazetelerinde çevirileri ve öyküleri yayımlanmıştır. 1944 ve 1946 yılları arasında Vakit gazetesinde eleştiriler ve tanıtma yazıları yazmıştır. Büyük Doğu dergisinde her hafta Dünya Fikir Sanat Hareketleri sütununu yazmış, 1951 ve 1956 yılları arasında Vatan gazetesinde, düzeltmen, sekreter ve yazı işleri müdürü olarak çalışmıştır. 1956'da köşe yazarlığına başlamıştır. 1985 yılından itibaren Hürriyet gazetesi için köşe yazarlığı yapan Akbal, daha sonra Milliyet gazetesinde çalışmıştır. Halen Cumhuriyet gazetesinde köşe yazarlığına devam etmektedir.
Öykü yazmaya ilkokul yıllarında başladı. Çeşitli çocuk dergilerinde öyküleri yayımlandı. 1939'da, henüz lise öğrencisiyken yazdığı bir öykünün İkdam gazetesinde yayımlanmasıyla edebiyat dünyasına girdi. İkdam ve Yeni Sabah gazetelerinde hemen her gün bir öyküsü; Bin Bir Roman, Çocuk Haftası, Yıldız gibi gazete ve dergilerde yazıları, öyküleri ve çevirileri yayımlandı. Akbal'ın asıl anlamda öyküye yönelmesi Sait Faik'in Semaver adlı kitabını okumasından sonra başlamıştır.
Servet-i Fünun Uyanış dergisinde çalıştığı sıralarda başlayan eski yeni tartışmalarının ve yeni edebiyatın içinde yer alan Akbal'ın sanatında böylece asıl edebiyatçı dönemi açılmıştır. Kendi yaşam deneyimlerinden, çocukluk anılarından yola çıkan, küçük kent insanını da gözardı etmeyen duygulu öyküler yazmaya başlamıştır. Bunlar toplumsal olaylarla ilgili gözlemlere değil, anılara ya da düşlere dayalı, içe dönük hikâyelerdir. Akbal hikâyeleri, Behçet Necatigil'in deyişiyle "Konulu hikâyeler değil de, belli konular çevresinde oluşan anılar toplamıdır". Yazın çevrelerinde geniş ve olumlu yankı yapan Önce Ekmekler Bozuldu adlı ilk kitabını 1946'da çıkarmıştır. Onu, 1949'da Aşksız İnsanlar izlemiştir.
Garipler Sokağı ve Bizans Definesi adlı kitapları Rusçaya; Dondurmalı Sinema Sırpçaya çevrildi. Suçumuz İnsan Olmak adlı kitabı Erdoğan Tokatlı yönetiminde 1986 yılında filme çekildi.
Şu gazeteler niye bir gün de güzel, ferahlık, mutluluk duyuran bir haber vermek istemezler? Hep cinayetler, harpler ardında koşarlar. Katillerin resimlerini ilk sayfalara basarlar da insanlığa güzel şeylerden; aşktan, kardeşlikten söz edenlere, şairlere, sanatçılara kızarlar, onlarla eğlenirler?..
Oktay Akbal
Sayfa 74 - Cumhuriyet Kitapları 8.Baskı "Kalabalıktan Biri" adlı öyküden
Sabaha kavuşmak.. İlk aydınlığın pencereden görünüşü.. Umut, maviliktedir. Sonsuzluk, mutluluk güneşin beliren ilk ışıklarındadır.
157 syf.
(bkz: 7. Yazar Kitapları Okuma Etkinliği: Anton Çehov)?s=en-begenilenler

Çehov'un eserlerini okuma etkinliğimiz olacağı için inceleme yazmak istemedim. Çünkü, etkinlik öncesi hiçbir okur diğerinden etkilenmeden önyargısızca okumaya başlayabilsin isterim. Yine de inceleme maksadıyla yazmıyorum, etkinlik sonrasında güncelleme yapıp tekrar paylaşacağım. Fakat vicdanım da el vermiyor. Çok isterim ki, eğer Çehov sözkonusuysa, bu kitab okunsun. Olabilir ama ben yine de zannetmiyorum ki Çehov'un bundan daha güzel "hikaye"si yazılmış olsun. Çehov severler ve etkinliğe katılacak olan okurlar için bu eser onu anlama ve yorumlama konusunda çok faydalı olacaktır. Kitabı okuma imkanınız varsa bu imkanınızı mutlaka değerlendirin derim...
27.10.2017

Zorluklar içinde büyüdü. Babasının dükkanında "denetimci"ydi. Yazar olduğunda hiç kimsenin tam şekilde anlayamadığı bir Çehov vardı ama çocukluğunda içine kapanık değildi, sefalet onu ağlatamamıştı. Şaşılacaktır, o tebessümü tercih etmişti, dik durmayı tercih etmişti, gerektiğinde maskaralığı..dışarıdan içine değil, içinden dışarıya yönelikti..(oyunculuk anlamında) taklidi severdi.. “Işıksız caddelerde karanlık bastıktan sonra kadınlar tek başına dolaşamazlardı. Anton'un kardeşi küçük Mişel Çehov bir akşam dadı ile kapının önünde dururlarken gözlerinin önünde bir kızın kaçırıldığını görmüşlerdi. Zavallının çığlıklarına rağmen bir pencere bile açılmamış, hiç kimse dörtnala giden bir arabaya atılan kadının imdadına koşmayı düşünmemişti. Dadı kulağının ardını örgü şişeyle kaşımış ve içini çekerek : - Bir kızı çaldılar, demişti. Bu kadınları esir olarak saraya gönderiyordular. Böyle hallere karşı hükümetin ve halkın lakaydisi fazlaydı." (s.31) XIX yüzyılda o bundan daha fazlasına mı şahit olsaydı?! Kederli görünmesi için yeterli değilmiydi?! Ama hiçbir şeyin itat altına alamadığı bir iç hüviyeti vardı..“harikulade bir iç hürlüğü"..“yaşayan bir şey“.. Kendisi: << Öyle sanıyorum ki çok neşeli veya çok kederli simamla insanları hep aldatıyorum.>> (s.80) demişti. Bu onun doğal yapısı mıydı yoksa bilinçli olarak mı kendini öyle yetiştirmişti fark etmez. Mesele, çözümü ağlamakta, "arabesk tavır"larda, sızlamakta, kimseden şikayet etmekte ve kimseyi övüp-kötülemekte aramayan bir Çehov yetişiyordu. Rusyan'ın Mevlanası gibiydi; "ne olursa olsun yine de umut" ölçüsünü benimsemişti. Piyeslerinde bunu görüyoruz.

Tolstoy'un bile tam çözemediği karakterdi Çehov ama onu anlamaya en yakın olanda oydu. Eğer ki edebiyat sınırlarını aşmayıp bu sınırlar içinde kalmış olsaydı. Doğal süreçti - edebiyatın islah edemediği toplum için ya din devreye girecekti ya da büyük bir devrim gerçekleşmeliydi. İşte bu yüzden Tolstoy edebiyatın dine kayan yüzü oldu, eserleri dinden izler taşıdı. Bu noktada eleştirmenlerin gözünde Çehov'la Tolstoy'un yıldızları barışmayabilir. Çehov ise edebiyat sınırlarını aşmadı. Edebiyatı edebiyatça kullandı, edebiyatla topluma ayna görevi yaptı. O sadece göstermek, yansıtmak istedi, farkettirmek istedi. Rus toplumunu tabloladı. Onun derdi işte bu "sadece"ydi; sadece ayna tutmak. İdealize edemezdi, edebiyat anlayışına aykırıydı. “Edebiyat gözlem yapmalı ama asla hüküm vermemeliydi." onun sözüdür. Çehov'un azda öz, yalın ve sade eserlerinde siz zannediyormusunuz ki Dostoyevski'nin psikolojik tahlilleri, Puşkinin romantizmi, Turgenev'in nihilzmi, Gonçarov'un oblamovculuğu, Tolstoy'un "vaazları" yoktur?! Hepsi vardır, herşey vardır!

Dostoyevski bireyi, Çehov cemiyeti, Tolstoy ise beşeriyeti yansıtır. Üçünü birbirinden ayırmak zor, o kadar iç içe ve o kadar bir bütündürler ki.. O kadar birbirini tamamlayıcıdırlar ki.. Petro'nun Avrupa'dan teslim aldığı "estafeti" Dostoyevski Çehov'a, o ise Tolstoy'a teslim etti. Tolstoy'dan da Lenin aldı (dikkat, Tolstoy vermedi, Lenin aldı). Dedim ya Tolstoy'da edbiyat bitiyor, din gözükmeye başlıyor. Ya o "vaazlarına" devam edecekti ya da devrim.. Yeni düzen, yeni edebiyat.. Çehov yaşayıp devrime şahit olsyadı hikayelerini arşivlerdi. Piyeslerine dokunmazdı. Çünkü piyeslerine, gizli "vaazcı" (daha doğrusu nasihatçi) sokmuştu. Bu tam olarak Tolstoy'daki gibi değildi. Daha çok bir umuttu, arzuydu. Devrim, bu arzuların zor gücüne inşasıydı. O "yaşamamalıydı". Eserleri yaşamalıydı.

Önce fert (Dostoyevski), sonra cemiyet (Çehov), daha sonra beşeriyet (Tolstoy) öldü. Nizam!..

Ne kadar büyük yazarlar vardır biliyorsunuz. Ben de biliyorum. Fakat şunu bilemiyorum ki neden Çehov? Neden o başka?

Onu bir ayrı seviyorum. Bambaşka seviyorum...

24.11.2017
151 syf.
·1 günde·9/10
Oktay Akbal , gazeteci ve yazar. Servet-i Fünun gazetesinde sekreterlik yaparak başladı bu iki mesleğe de. Hikaye, roman, anı, günlük, gezi, inceleme, deneme ve köşe yazısı olmak üzere birçok anlatım türünde eser verdi. Elliden fazla eser kaleme aldı ve bu eserler birçok ödüle layık görüldü. Ama en çok öykücülüğü ile tanındı.

Beyoğlu Festival Alanı'ndan geçerken yine dayanamayıp sahaf kitaplarını incelerken rastladım bu kitaba. Daha önce de bir kitabını okuduğum için Akbal'ın kitabı dikkatimi çekti. Eskiden pek uğramazdım sahaflara çünkü temiz kitaplar benim için çok daha öncelikliydi. Ancak burada yayınevlerinde bulamadığım çok değerli kitaplara rastlıyorum ve artık ilk tercihim diyebilirim sahaflar için. Kitabı arkadaşıma aldık ama ilk ben okudum.

Birçok yazara rağmen edebiyat derslerinde daha az adı anılan bir yazar olması aklıma takıldı bu kitabını da okuduktan sonra çünkü baktığınızda en az Peyami Safa kadar iyi ve daha ölçülü daha tarafsız yazdığını düşünüyorum. Elliden fazla eser kaleme almış olması, dönemini böyle güzel yansıtması ve dili bu kadar akıcı ve sade kullanması beni bu düşünceye yöneltti. Belki de gazeteci yanı ağır basıyordu bilemiyorum ama ben romanını da günlüğünü beğendiğim kadar çok beğendim.

Karamsar bir kitap okumak istersem aklıma gelecek yazarlardan oldu Oktay Akbal. Sevdiğim bir diğer yanı da aforizmalar barındırması. Yaptığı betimlemeler, duygu tahlilleri çok gerçekçi ve yerinde. Ben o evi, o yeşil önlüğü, kaynanayı, Selmin'i hayal edebiliyorum. O sokaklarda onları yürürken izleyebiliyorum. O trende onlarla yolculuk edebiliyorum.

Kitaba geçecek olursak Oktay Akbal'ın romanlarından "Suçumuz İnsan Olmak" ilk baskısını 1957 yılında yapmış, Varlık Yayınları tarafından. Benim elimdeki eser ise 1985 yılında Can Yayınları tarafından basılmış 8. baskı. Kitap başlarken herhangi bir önsöz veya bilgi karşılamıyor okuru. Ben bunu büyük bir eksik olarak görüyorum. Her ne kadar " Önsöz okunur mu? " gibi bir algı olsa ya da yayınevleri " Sevgili okur sen önsöz okumazsın biliriz. "diyerek başlasalar da sözlerine ben buna katılmıyorum. Kitaptan önce bir ön okuma yapma, kitaba ve yazara ısınma fırsatı tanıması açısından önsöz eksikliğini fazlaca hissettiğimi söylemeliyim.

İsmi ve içeriğiyle bana daha okumadan "İçimizdeki Şeytanı"ı anımsattı. Orada şeytana yüklenen sorumluluk burada da insan olmaya bağlanarak omuzlardan atılıyor. Olanlar olmuştu bir suç varsa bu sadece insan olmaktı.

Atilla Özkırımlı, Oktay Akbal için: " aydınlık özlemini yitirmeyen bir karamsar" demiş. Yazarın üslubunu anlatacak en güzel cümleyi kendisi kurmuş. Gerçekten daha önce okuduğum günlüğü de şimdi okuduğum romanı da çok karamsar kitaplardı. Özellikle benzetmek gibi bir çabam yoktu ancak bana başka iki yazarı okuyormuşum hissi verdi. Bunlardan biri Dostoyevski idi. Okurken hissettiğim karamsarlık, içe oturan kasvet tam onun kitaplarındakiler gibiydi. Diğer yandan anlatım şekli, ruh tahlilleri, iç konuşmaları ve diliyle, günümüzde de çokça okunan ve okurlarını etkileyen Zweig'a benziyor. Kitap sadece Nedret veya Nuri'yi anlatsa bu kitap kesin bir Zweig kitabına dönüşürdü.
Çünkü o kitapların kendi aralarında adı henüz konulamamış başka bir tür kitap olduklarını düşünüyorum.

Karakterlerden bahsederek olayı özetlemeye çalışacağım. Bu kez daha somut bir tahlil yapmak istiyorum. Olaylarla birlikte gideceğim. Birbirine benzeyen Nedret, Nedim, Nuri, Sevim, Selmin, Hamdi isimleri arasında bazı zamanlar kaybolsam ve Nedret ismini kadına yakıştıramasam da Nedret ile başlamayı uygun buluyorum.

Nedret, mutfağında yeşil önlüğü içerisinde meşguldür. Sarı saçları oradan bir anlık geçen Nuri'nin fevkalade dikkatini çeker. Kadını izlemeye başlar, kadın onu fark edince ikisi birden korkarlar. Nuri hızlı hızlı uzaklaşır ama bu sarı saçlı kadını bir türlü hafızasından çıkaramaz. Kadın ise bu yabancıyı yıllardır gelmesini beklediği, o hayallerini kurduğu kişi yerine koyar. Olay da buradan doğar zaten. Bir insanın bir insanı hayalindeki insan sanmasından.

Nedret, kendinden 18 yaş büyük bir erkekle evli. Adam işine de eşine de bağlı. Çocukları yok ve rutin bir hayat sürüyorlar. Adam kadının iç dünyasından hayallerinden haberdar değil. Kadınsa mutfağına, evine, kaderine hapis ve razı olmuştur. Sadece hayal kurmuş, bu zamana kadar yalnız hayalleriyle avunmuştur. Okuduğu, hayal ettiği aşka ulaşamayacağını kabullenmiştir. Ama eksik bir şeyler var yaşamında bu okurken dahi yoğun bir şekilde hissediliyor. Kocasıyla aynı filmden zevk almıyor, aynı duyguları hissetmiyorlar. Bir aradalar ama bir değiller.

Nedret ve Hamdi arasındaki ilişki güven ve saygıya dayalı. Adam kadına sadık ve onu seviyor. Kadın da adamı seviyor ama bir alışkanlıkla. Kendisi de anlatırken, onun yanındayken herkesin yanındakinden güvendeyim ama bu dünyada en yakınım olan insan bana öyle uzak ki diyor. Çünkü onlar aynı hayalleri kurmuyor, paylaşmıyor.

Bana kalırsa Nuri'nin durumu daha zor. Karşımıza Ankara'da yaşayan bir memur olarak çıkıyor. Kaynanası ile aynı evi paylaşan ve karısını hiç memnun edemeyen, çocuklarına yetmekte zorlanan bir hayalci memur. Zamanında şiirler de yazarmış. Bunlar yoğun bir kasvet içinde anlatılıyor. Öylesine sıradan bir olay ki işe gidişi, gelişi, yaşayışı... Ama yazar bunu ustalıkla anlatıyor. O bayağı hayatın içine giriyor ve o bunaltıcı havayı siz de soluyorsunuz.

Adam karısını severek evlenmiş, hem de çok severek. Onu güzel sözlerle, mektuplarla kandırmış. Onunla olmak onun için başlarda büyük mutluluk sebebiymiş. Ama sonraları bu büyü bozulmuş. Kadın yaşlanmaya, hiçbir şeyden memnun olmamaya başlamış. Ondan bahsederken onu artık sadece çocuklarımın annesi olarak görüyorum diyor. Aynı evde olmalarına rağmen aralarında uzak mesafeler birikmiş. Kadının şikayetleri hiç bitmiyor, adam boyun eğiyor.

O uzun süre sessiz kalan insanların yaşadığı patlamayı yaşıyor Nuri. Eve geç geliyor, kimseye bir kelime etmiyor. Özgürce, kafasına göre bir hayat sürmeye başlıyor. Ne zamanki böyle uzaklaşıyor kocası, kadın o zaman adama eskisi gibi olabileceklerini anlatmaya çalışıyor. Adam bir an hem sarışın kadını, hem bunca sıkıntıyı unutacağını zannediyor ilk başta ama görüyor ki değişen bir şey yok. Çünkü geçim sıkıntısına hapsolan hayatları sevgiye yer açamıyor.

Bazen olur öyle bir an ufacık bir an geçmişe gidilir. Zannedilir ki geri geldi geride kalanlar. Ama o rüyadan kolay uyanılır. Kolayca belki de bir kaç kelimeyle tekrar gerçeğe dönülür. Nuri ve Selmin arasında olan da budur. Eskiye bir bakıp geri dönmüş yine çekilmez hayatlarına devam etmişlerdir. Nuri de artık karısından teselli bulamayacağını anlar ve daha da Nedret'e yanaşır.

Karşılaşmaları ise Sevim ve Nedim'in vasıtası ile oluyor. Bir sergide karşılaşıyor Nedret ve Nuri. Sonrasında Nuri Nedret'e bir mektup yazıyor ve o günden sonra görüşmeye başlıyorlar. Ufak yürüyüşler yapıyorlar. Kadın bu yaptığında bir bayağılık olmadığına kendini inandırmış ne adamın karısına ne çocuklarına ne de kendi eşine haksızlık yaptığını düşünüyor. İş çok ileri boyutlardayken bile böyle düşünüyor. Sanki bu zamana kadar aç olduğu aşkı bulmuş olması her şeyi normal kılabilirmiş gibi bir tavrı var. Yine de bana Nedret daha temiz göründü. Nedense en suçlu Nuri gibi hissettim. Ona fazla ısındığımı da söyleyemem. Çünkü sonuçta karısını da severek evlenmiş bir adam ancak hevesi geçtikten sonra bu kadına sadece çocuklarımın annesi olarak görüyorum diyerek bir değersizleştirmede bulunuyor. Oysa bir şeyler paylaştığımız, ortak sevinçlere sahip olduğumuz insanları daha çok sarmalı, öyle değil mi? Geçici güzellikler ardında aşkı aramak, aşkı aramak sayılır mı?

Aslına bakılırsa ikisi de içinde sıkışıp kaldıkları, kabullenseler de memnun olamadıkları hayatlarında bir kaçamak bir heyecan arıyorlar. O bilinmeyenin merakı yakıyor içlerini. Tanımadıkları bir ruha karşı o tüm duyguları göstermek istiyorlar. Anlaşılmak sevilmek ama en çok da aşık olmak. Oluyorlar da. Gizli buluşmalar, özleyiş, bekleyiş. Onları her defasında daha da hayata bağlayan bir birliktelik bu. Herkese rağmen onları suçlu hissettirmeyen bir duygu, engel olamadıkları bir tutku. Özlemini duydukları o derin duyguların yerini birbirleriyle doldurmaya çalışıyorlar. Kendi hayal dünyalarını gerçeğe uydurmaya çabalıyorlar devamında.

Bir zaman sonra yalnız uzaktan görüşmeler, konuşmalar yetmiyor. Dile getirmeden sözsüz bir anlaşma yapıyorlar. Bir apartman dairesine gittiklerinde ikisi de orada sergi bulamayacaklarını biliyor. Kadın pişman oluyor. İlk kez rahatsızlık duyuyor. Hayaller, gerçek dünyanın kiri ile kirlenecek, bana kalırsa bu onu ürkütüyor. Gitmek istiyor ama geri dönüşün de mümkün olmadığını fark ediyor. Hem adam da farkında bir şeyler yaşanacak ve bitecek. Arada hiçbir şey kalmayacak.

Karıncalar ne kadar küçükse onlar da küçükler, kıymetsizler aslında şu dünyada. Bir uçaktan aşağı bakıldığında nokta halinde görünüyorlar ne güzellikleri ne hayalleri anlamlı kalıyor. Kendileri de bunun farkına varıyor o ilk yakınlaşma da ilk ve en büyük aldatışta... Birbirlerine bağlılıkları ne görünüşleriyle alakalı ne de başka bir şeyle. Yalnızca yıllarca kurulan hayallerin bir görünümü zannediyorlar.

Kadın gitmek istiyor ama geç kaldı. Artık tek düşündüğü ne olacaksa olsun ve gideyim. Çalan bir kapı zili ile başlamadan bitiyor her şey. Kadın giyinip gidiyor. Adam kalıyor.

İkisi de evlerine gidiyor. Hiçbir şey olmamış gibi yaşayacaklar. Nedret mutfağında yemek pişirecek, Nuri dairede çalışacak, gece karısının şikayetlerini dinleyecek. Belki de ikisi de bu yaşananları sadece diğer hayallerinden biri olarak hatırlayacaklar. Hayal kurmaya devam edecek bir daha da böyle işlere kalkışmayacaklar.

Eğer ki pişman olacak olurlarsa yaşananlardan ikisinin de hazır cümleleri. Tek suçumuz diyecekler, tek suçumuz insan olmak.

Bir ders vermeye çalıştığını düşünmüyorum ama böyle bir arayışa girecek olursak bence şöyle bir sonuca ulaşabiliriz. Hayal edilenler her zaman gerçeklerden daha güzel, daha özeldir. Hayaller sizindir. Her hale siz getirir her şeklini siz verirsiniz. Hayaller yaşamak için sürdürmez varlığını. Hayali kurulası en güzel şey aşk belki de. Aşk bu dünyanın icadı ise de yeri bu dünya değil. O yüzden onu yeryüzüne indirmeye çalışmamalı.

İyi okumalar!
177 syf.
·13 günde
"Çıngıraksız, rehbersiz deve kervanı nasıl,
İpekli mallarını kimseye göstermeden,
Sonu gelmez kumlara uzanırsa muttasıl,
Ömrüm öyle esrarlı geçecek ses vermeden.

Ve böylece bu ömür, bu ömür her dakika,
Bir buz parçası gibi kendinden eriyecek.
Semada yıldızlardan, yerde kurtlardan başka,
Yaşayıp öldüğümü kimseler bilmeyecek!"

Cahit Sıtkı Tarancı


Bu iki dörtlükle başlamak istedim. Yaşayıp öldüğü bir avuç insan tarafından bilinen onlarca yazarımız var. En iyi, en aydın yazarlar olmalarına rağmen o unutulma bunalımına sürüklenen ve edebiyata verdikleri o yüce değerin karşılığı olarak bir avuç insandan karşılık göremeyenlerin anısına bu iki dörtlükle başlamak istedim.


Nurullah Ataç ölümünden sonra gerçekleşecek olan sahte üzüntüleri, sahte yas yazılarının önüne geçmek için günlüğüne şöyle bir uyarı ekleyecek:
"Benim için yazı yazmasın beni değerli bulanlar. İki yıl beklediler, iki yıl sonra unutmazlarsa, beni gene değerli bulurlarsa, ilk üzüntü de geçmiş olur, yazsınlar düşündüklerini, ölçüyü aşırmazlar, "Kaybettik"... "Yitirdik". Ölüler arkasından söylenen bu söz tiksindirir beni. Ben kaybolmam, yitmem, ölürüm. Öldü desinler."


Evet siz kaybolmadınız, yitmediniz sadece öldünüz...

Kaybolan, yiten aslında biziz. Çünkü kaybettik sizi, kaybettik ışık saçan insanları. Dört elle sarıldık karanlığa görmez olduk hiçbir şeyi. En ufak tökezlemede kalkamaz olduk. Çünkü en büyük destekçilerimizi yitirdik. Onları tarihin tozlu sayfalarına hapsettik...

Oktay Akbal çağdaş düşüncelere sahip yazar ve eserlerin kenara itilişi üzerine şöyle yazar:

"Laiklik, devrimcilik, çağdaşlık, insancıllık gibi ilkeler sağcı yönetimlerce bir yana itildi, yurttaşlarımıza çağdaş uygarlık düzeyinin yapıtları sunulmaz oldu, klasik yapıtları okutmak, sevdirmek yerine Türk-İslam sentezi denilen acayip bir görüşle yazılan kitaplar ön yerleri almaya başladı. Eğitim yöntemimiz akıla, bilgiye dayanmayan, içeriksiz, tutucu, çağdışı bir niteliğe kavuşturuldu."

Bazı yazarların yazdığı her cümleye katılırım. Oktay Akbal'da o yazarlardandır. Bunun sebebini Simone de Beauvoir'un gençlik anılarını giderek anlatmak istiyorum: Döneminin büyük yazarları ile hep aynı doğrultuda düşüncelere sahip olmasını; onlarla birlikte aynı yöne doğru, aynı gemide seyretmesi olarak tanımlar dil, ırk, yer farketmeden üst akılda buluşan ve evrensel iyiliğe inanan bütün insanlar aynı gemidedir. Ve bu gemi binlerce yıldan gelme yazarlar, düşünürler, aydınlar bilinçli kadın ve erkekleri barındırıyor. İki bin yıl önce Cicero boşuna "Kitapsız ev, ruhsuz bir gövdedir" dememiş okumamız gerekiyor. Okumadığımız zaman bizi bir şeylerin rahatsız etmesi gerekiyor. Bu öyle bir rahatsızlık olmalı ki uyutmamak şöyle dursun kabuslara sebep olmalı içimizde...

Milton'da 17. Yüzyılın başında şöyle yazıyor:

"Kimilerinin yaşaması yeryüzüne gereksiz bir yüktür, ama iyi bir kitap, usta bir zekanın, yaşamdan sonraki yaşam için mumyalanmış, bir gömü gibi saklanmış en değerli bir yaşam öğesidir. Düşünceler dört duvarın arasına kapıtılamaz. Herkesi ilgilendiren konular üstünde açık açık konuşmanın zamanıdır şimdi."

Lakin biz hiçbir şeyi konuşamaz hale geldik Milton'dan 400 yıl sonrasındayız hâlâ siyasi bir kısıtlamaya dini bir korkuya tabi bir hayat sürüyoruz. Bu durumu Oktay Akbal çok iyi anlatıyor. Tabii karamsarlık boyutuna varabilir lakin bu dünyada düşünen beyinlerin mutlu bir geleceği hiç olmayacak açık açık konuşmak gerekir.

"Hep böyle oldu, hep böyle düşünüldü: Biz acı çektik, savaşım verdik, hapislerde yattık, sürgünlerde süründük, ama çocuklarımız mutlu bir yaşam sürecekler! Bir daha böyle yanlışlıklar, çirkinlikler olmayacak. Bu toplumda insan gibi yaşanacak... Ama hep yanlış çıktı bu umutlar! Her kuşak yeniden başladı özgürlük arayışlarına. Kimi zaman ılımlı kimi zaman sert tutumlarla... Olumlu birikimler çöllere aktı, bir anda yok oldu..."

Lakin bu düşünme ve sorgulama yeteneğini bir kenara bırakmak anlamına gelmez. Her halükarda geçmişin hazinelerini bilmek ve aktarmak gerekir ki daha onurlu bir yaşam sürebilelim. Oktay Akbal'ın yetkim olursa zorunlu olarak okutacağı denemecilere bir göz atalım. Kaç tanesini biz şuan okuyoruz diye bir soralım kendimize.

"Bana bıraksalar liselerimizin yazın derslerinde Montaigne, Bacon, Gide, Valery, Ataç, Eyüboğlu, Birsel, Günyol, Anday gibi deneme yazarlarımızın insanla, yaşamla, sanatla, yazınla kısacası insanoğluyla ilgili yazdıklarını okuturdum."


Oktay Akbal severek okuduğum bir yazardır. Bir tane deneme kitabını daha okumuştum var olan birikimi, duyarlılığı gerçekten kendisine hayran bıraktırıyor. Lütfen okuyalım, özellikle deneme yazarlarını ihmal etmeyelim. Onlar ki her konuda bizi olgunlaştıracak en büyük kaynakların başında gelir. Ben incelemelerimi sadece ihmal edilen yazarlara ayırıyorum. Onların bu ihmal edilişlerini dile getirerek var olan üzüntümü paylaşmak adına...


Oktay Akbal'ın bir alıntısı ile sonladırayım:


"Dışımız zaten karanlık... Bir de içimize birikti mi, yaşamak tatsızlaşıyor, anlamsızlaşıyor."

https://youtu.be/whCG0LWPwVk
272 syf.
·5 günde·Beğendi·9/10
Kutuphaneme bir hazine daha eklemenin tarif edilmez hazzindayim ..kitap bitti ama ben hala ilk seferini yapan sovyetler birligi trenindeyim yanımda sevgili Rifat Ilgaz tarih 15 /Eylül /1968 ...şimdi Ne alaka Hiroşima ile diyenler için soylemeliyimki ..kitabın ikinci bölümü rus topraklarına yapılan gezi ..
Bu bölüm "bal" benim için "kızarmış ekmek "benim için "zeytin peynir "demek ..o kadar sevdim o kadar begendim ki ne kadar yazsam ne kadar alıntı paylassam anlatamam ...okumak lazım, tecrübe etmek lazim, ukrayna ,moskova ,yazarlar ,şairler, taşkent ,özbekistan ,Aytmatovun gençliği ile satır arasında tanışmak ..hangi birini söyleyeyim benim kelimelerim yetmez nasıl bir heyecanla kitabı okuduğuma :)
Bana bu güzel deneyimi yaşattığı ve ucundan kıyısından bir rüyamı gerçekleştirdiği için sevgili Oktay Akbal'ı saygıyla anıyor. ..Kitap elinize geçerse okuyun diyorum ..
Sevgiyle kalın. ..
99 syf.
·Beğendi·8/10
oktay akbal‘ın insanın yüreğindeki bir yerlere dokunan kıymetli bir öykü kitabı oldukça akıcıydı gün içinde bitirmistim.Dili çok içten hem insanla, hem doğanın tümüyle konuşur gibiydi.Her şeye sevgiyle, dostlukla bakıyor.Özellikle öykülerdeki "varoluşçu "yönü en sevdiklerim arasında.
Cumhuriyet gazetesinde olan köşe yazıları da yine ne kadar değerli biri olduğunu gösteriyor zaten.

Oktay Akbal Zülfü ve Garipler başlığını taşıyan 18 tane hikayede çocukluk ve gençlik anılarını, yalnızlık ve boşluk duygusu, ve hepsinde evvelce var olanı şimdi bulamayisina yakınmalar var.

Öykülerde Oktay Akbal ;özgür, aylak, düşler içindeki kahramanı kalabalıklar içinde dolaşır. Aralarında dolaştığı insanları, aşklı insanlar-aşksız insanlar olarak ikiye ayırıp âşık insanları yüceltir. Çünkü aşksız insan; hayalsiz, umutsuz, arzusuz, sıradan, herhangi biridir.çoğunlukla da geçmişe, çocukluğa döner; nostaljik bir bakışla, çocukluğun, ilk gençliğin güzel günlerine özlemle bakar. Ağırlıklı olarak değişim ve değişimin duygularda yarattığı tahribat işleniyor

Oktay Akbal Sait faik'in izinde "ben anlatım"a yaslanan, toplumsal/sosyal endişelerden çok, bireyin içsel dünyasının öne çıktığı bir öykü anlayışı eserinde hakim İnsan sevgisine dayalı hümanist bir çizgide, hayatın, yaşama coşkusunun yüceltildiği öyküler var.Şehir insanı olması da yine baskın.

Su gibi akıp giden üsluba sahip. yazarı ölen kitaplar okunmayınca üşürmüş, roman, hikaye, deneme veya anlatı hangi türü tercih ediyorsanız mutlaka okunması gereken bir yazardır akbal kesinlikle. En azından suçumuz insan olmak okunmalı diye düşünüyorum.Öykü denince d dili akla gelmesi gereken değerli bir yazarımız.

Akbal, yitirilmiş zaman parçalarına eğilir öykülerinde. Orada hep bir boşluk vardır. En derin boşluğu ise aşklar oluşturur. Çünkü aşklar hep hüsranla sonuçlanmış. Kavuşma asla yoktur. Bu kavuşamamanın aslında belli bir nedeni de yoktur. Ayrılınmıştır, o kadar. Şimdi, anlatım ânında bu yitirilmişliklere bakılır.

Bir oyun gibidir aşk öykülerde . İlk gençlik çağının zorunlu bir ritüeli gibi. Bu sevgililer, farklı insanlarla evlenirler. Kimi öykülerde bu insanlar yıllar sonra bir araya gelirler. Aşk bittikten yıllar sonra o duygular bugünden değerlendirilir. Çoğu mutsuzdur. Ama bu yeni durumu da doğru dürüst bir yere koyamazlar. Kırık dökük konuşmalardan sonra yollar yeniden ayrılır. Öyküler kahramanlar aşk için yaşadığını söylese de, aşk ilişkilerini bir türlü yoluna koyamaz. Bir iki diyaloğa yaslanan kırık dökük ilişkiler, sinema kaçamağı, uzaktan uzağa düş kurmalar, komşu kızının pencereden görüntüleri... Ancak aşk arayışları boşunadır, sokakları dolduran insan kalabalıkları gibi olamaz, karşı komşunun kızıyla sinemaya gittikten sonra kendini yeniden sokaklara, meydanlara vurur, bir yalnız olarak dolaşır, dolaşır...

Oktay Akbal çoğunlukla geçmişe, çocukluğa döner; nostaljik bir bakışla, çocukluğun, ilk gençliğin güzel günlerine özlemle bakar. Öykülerinde bir şekilde sözü çocukluğuna getirir. Bazen neden bile gerekmez: "Ne zaman vapurda giderken cam titreşimi duysam çocukluğun o uzak gününde bulurum kendimi." O pek çok olayı, çocuk gözünden anlatmayı tercih ediyor.

Türk edebiyatının önemli isimlerinden biri Allah rahmet eylesin..

Tavsiye eder iyi okumalar dilerim.
157 syf.
·2 günde·Beğendi·9/10
#spoiler #
"Çehov " okuma etkinliği vesilesi ile elimin altında duran bu kitabı okuma listesinde ön sıralara alıp bir solukta bitirdim :) amacım Çehov'u sevebilmek:) ..görüntü itibariyle bu kibar duruşlu ,ufak tefek sanki dünyada hiç yer kaplamıyor gibi görünen yazarın ,edebiyat tarihinde nasıl olupta bir dev'e dönüştüğünü anlayabilmek ..öncelikle hikaye sevmeyen bir okuyucu olarak üç kitabını okuduğum Çehov en favori yazarlarımdan biri değil. .bunda bir yanlışlık olmalı, mutlaka bende bir sorun olmalı diyerek arastıriyorum ..Ankara devlet tiyatrosu yönetmenlerin dinliyorum anlata anlata bitiremiyorlar martı 'yı ,visne bahçesini, vanya dayı'yı..ha birde onlar Çehov 'a - Çekov diyorlar ...niyeyse :)

An itibarı ile okuduğum Vasili Grossman'ın "yaşam ve yazgısınında " Çehov ve Tolstoy övgü ile anılıyor..merakım daha da artıyor
ve kitaba nihayet başlıyorum..
... "Bir yazarın romanı " nin yazarı İrene Nemirovski nin yaşamı daha çok dikkatimi çekiveriyor 1942 de bir nazi kampında ölen Irenenin bir başka kitabı olan "Fransız suiti'ni de hemen alıp okumaya başlıyorum :)
Anton Çehov 'un yaşam öyküsü , çok sıkıntılı ve zor yaşam koşullarında başlıyor. Dindar bir baba ,6 çocuk ve yorgun bir anne ...uykusuz geceler, hasta bir hayat ki ölümü'de veremden oluyor ...ölüm anında kalbinin üzerine buz kırıp koymaya çalışan Olga'ya "boş bir kalbin üstüne buz konulmaz " diyor ...
hep bir boşluk duygusu hissettiriyor Çehov bende...sanki çok ta umurunda değilmiş hiç bir şey gibi ......yoksul rusyada evden eve koşan bir hekim ..oyunları ilk gosterimlerinde başarısızlığa uğrayan bir tiyatro yazarı. .Olga Knipper in pesinden koştuğu, tel çerçeveli gözlüklü, gülüşü yalan olan adam ...sürgün kentlerinde gönüllü gezen bir maceracı. ..

Kitap elinize geçerse mutlaka okuyun :..benim size söylemediğim çok şey var daha :))
144 syf.
·2 günde·10/10
İlk defa Oktay Akbal okudum ve yazarın tertemiz,akıcı yazı diline hayran oldum.Öyküde ki karekter e betimlemeler son derece başarılıydı.Derli toplu etkileyici bir roman,etkileyici ve duygusal açıdan fazlasıyla sarsıyor.Tekrar tekrar okuyup bitirmek isteyeceğiniz bir roman,Aylak adam romanında bay C'ye tehlikeli oyunlar romanında Hikmet'e hissetmiş olduğum her şeyi bu romanda ki karekter olan Nuri icin hissediyorum.
250 syf.
·2 günde·10/10
Bazen ne okuyacağıma karar veremeyince kütüphaneme gidip rafları karıştırıyorum. Canımı en çok sıkan şeylerden biri orada yarıda bıraktığım ve bu yüzden hikâyelerinin geri kalanını ve nihayetini bilemediğim eserleri görmek oluyor..meselâ Murakamiler, meselâ Orhan Pamuklar, Yaşar Kemaller, ya da çok severek başladığım ama işte sonra bıraktığım Ursula K. Le Guinler...dün gece de aynı şey oldu, bari uyumadan birkaç sayfa okusam diye rafları dolaşırken elim Oktay Akbal'ın çok seneler önce aldığım bu kitabına dokundu. Elime aldım kitabı, sayfaları çevirdim. En sevdiğim şeylerden biri sararmış sayfalardır. Akbal'ın kitabı sararmış sayfalarıyla beni çağırıyordu...ben de davete icabet ettim. Kimbilir neden senelerce okumamış ve onu rafların arkalarında bir yerlere öylesine sıkıştırıvermiştim?

Az önce kitabı ara ara, kısa uykularla dinlene dinlene bitirdim. Çok beğendim Oktay Akbal'ın bu eserini. Bu kısa hikâyeler kitabın sararmış sayfalarıyla birbirine öylesine uyuyor ki... Yazar bize kısa kısa bir çok hikâyeyle hem 70 sene önce gencecik bir yazarın sevinçlerini, acılarını anlatıyor; hem de bizi kendisiyle beraber farklı semtlerde, bulvarlarda, otobüs duraklarında, parklarda dolaşmaya çağırıyor. Akbal'ın hikâyelerinde Sait Faik havası seziliyor; aynı onunki gibi bir insan sevgisi, hayat sevgisi seziliyor. Sait Faik hikâyelerin birinde, biz kelimelerin üzerinden geçerken kendi hikâyesini yazıyor üstelik. Bütün hikâyelerde şehrin kalabalığını, adlarını sanlarını bilmediğimiz insanları görüyor, onları takip ediyor, merak ediyor ve hep beraber koca bir hikâyenin içerisinde dönüp duruyoruz. Yazarın üslûbu kesinlikle çok güzel, çok lezzetli, edebî; hayali ya da gerçek olsun her kelimesini samimiyetle yazan bir yazar Oktay Akbal. Hikâyelerde olaylar yok gibi, ama hisler, duygular sürekli, hep beraber akıyor, bir an olsun durmuyor, sürekli olarak o duygu akışına dahil ediliyoruz. Böyle yaparak Akbal bizi bir yandan yolda yürürken kimlerin aşksız insanlar olduğunu yüzlerinden hallerinden tahmin etmeye, bir yandan hayata olan tepkisini ve küskünlüğünü evinin dış yüzeyini bir gazete manşeti gibi kullanarak gösteren bir emekliyle beraber hayata bakmaya, bir yandan yeni kiraladığı dairesine çıkarken apartmanda elektrik olmadığı için yüzünü göremediği bir kadına gönlü kayan bir gence duygudaş olmaya çağırıyor; bizler de Akbal'la beraber şehrin çeşitli sokaklarında binalara, özellikle de akşamları ya da geceleri bakıp hikâyelerini hissetmeye çalışıyor ya da en sevdiğim hikâyesinde olduğu gibi ücra bir köşedeki bir otobüs durağının duvarına hayattan çektiklerini, acılarını gizli gizli yazan, yazar için adı sanı bilinmeyen ama artık dost kabul edilen bir gizli şairi bulmak, ona rastlamak için umutla o durakta bekliyoruz...

Bu güzel, ince; edebiyatla, hayatla dolu eseri herkese öneriyorum.
144 syf.
·Beğendi·8/10
Yazarın okuduğum ilk kitabı oldu. Sevdim ama. Güzel bir eser olmuş. Okumaya değer bence. Tavsiye ediyorum. İçerik hakkında bilgi vermek istemiyorum. İzlenimimi aktarmak yeterli bence İyi okumalar. Var olun
59 syf.
·Beğendi·9/10
Oyun öldükten sonra cehenneme gelen üç kötü niyetli karakterin yaşantısını ele alır. Buraya geldiklerinde onları karşılayan bir de '' Garson'' karakteri vardır. Buraya gelen üç ana karakter ''Garcın'' , ''Estelle'' ve '' İnes'' dünyada çeşitli kötülükler yapmış olan ancak bunlardan pişman olmayan karakterlerdir.
-
İnsanların birbirlerinin cehennemi olması, kendinin cehennemi olması, özgürlüğü, korkuları ve özünü oluşturmak için yaptığı seçimler bunların hepsi bilincin bir ürünüdür.
-Kesinlikle etkileyici ve ciddi anlamda ders cikartilacak , kìsa bir oyun.

Yazarın biyografisi

Adı:
Oktay Akbal
Unvan:
Türk Gazeteci, Yazar
Doğum:
İstanbul, 20 Nisan 1923
Ölüm:
Muğla, 28 Ağustos 2015
Oktay Akbal (d. 20 Nisan 1923, İstanbul) Türk gazeteci, yazar. Cumhuriyet gazetesinde Evet/Hayır adlı köşenin yazarıdır.

20 Nisan 1923 tarihinde İstanbul'da doğdu. Avukat Salih Şehabettin Bey'in oğlu, ilk gerçekçi Türk romancılardan Ebubekir Hâzım Tepeyran'ın ana tarafından torunudur.
Kumkapı'daki Saint Benoit Fransız Lisesi'nde başladığı ortaöğrenimini, 1942 yılında İstiklal Lisesi'nde bitirdi. Bir süre İstanbul Üniversitesi Hukuk (1944) ve Edebiyat (1946) fakültelerine devam etti, ancak yüksek öğrenimini yarıda bırakarak kendini yazarlığa verdi. 1943 ve 1944 yıllarında Servet-i Fünun Uyanış dergisinde sekreterlik, 1947 ve 1951 yılları arasında Millî Eğitim Bakanlığı Tercüme Bürosu'nda memurluk yaptı. Fakat yaşamını asıl anlamda gazetecilik yaparak kazanmıştır.
1939 ve 1940 yıllarında Yeni Sabah ve İkdam gazetelerinde çevirileri ve öyküleri yayımlanmıştır. 1944 ve 1946 yılları arasında Vakit gazetesinde eleştiriler ve tanıtma yazıları yazmıştır. Büyük Doğu dergisinde her hafta Dünya Fikir Sanat Hareketleri sütununu yazmış, 1951 ve 1956 yılları arasında Vatan gazetesinde, düzeltmen, sekreter ve yazı işleri müdürü olarak çalışmıştır. 1956'da köşe yazarlığına başlamıştır. 1985 yılından itibaren Hürriyet gazetesi için köşe yazarlığı yapan Akbal, daha sonra Milliyet gazetesinde çalışmıştır. Halen Cumhuriyet gazetesinde köşe yazarlığına devam etmektedir.
Öykü yazmaya ilkokul yıllarında başladı. Çeşitli çocuk dergilerinde öyküleri yayımlandı. 1939'da, henüz lise öğrencisiyken yazdığı bir öykünün İkdam gazetesinde yayımlanmasıyla edebiyat dünyasına girdi. İkdam ve Yeni Sabah gazetelerinde hemen her gün bir öyküsü; Bin Bir Roman, Çocuk Haftası, Yıldız gibi gazete ve dergilerde yazıları, öyküleri ve çevirileri yayımlandı. Akbal'ın asıl anlamda öyküye yönelmesi Sait Faik'in Semaver adlı kitabını okumasından sonra başlamıştır.
Servet-i Fünun Uyanış dergisinde çalıştığı sıralarda başlayan eski yeni tartışmalarının ve yeni edebiyatın içinde yer alan Akbal'ın sanatında böylece asıl edebiyatçı dönemi açılmıştır. Kendi yaşam deneyimlerinden, çocukluk anılarından yola çıkan, küçük kent insanını da gözardı etmeyen duygulu öyküler yazmaya başlamıştır. Bunlar toplumsal olaylarla ilgili gözlemlere değil, anılara ya da düşlere dayalı, içe dönük hikâyelerdir. Akbal hikâyeleri, Behçet Necatigil'in deyişiyle "Konulu hikâyeler değil de, belli konular çevresinde oluşan anılar toplamıdır". Yazın çevrelerinde geniş ve olumlu yankı yapan Önce Ekmekler Bozuldu adlı ilk kitabını 1946'da çıkarmıştır. Onu, 1949'da Aşksız İnsanlar izlemiştir.
Garipler Sokağı ve Bizans Definesi adlı kitapları Rusçaya; Dondurmalı Sinema Sırpçaya çevrildi. Suçumuz İnsan Olmak adlı kitabı Erdoğan Tokatlı yönetiminde 1986 yılında filme çekildi.

Yazar istatistikleri

  • 76 okur beğendi.
  • 688 okur okudu.
  • 18 okur okuyor.
  • 549 okur okuyacak.
  • 14 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları