Oktay Akbal

Oktay Akbal

YazarÇevirmen
8.3/10
89 Kişi
·
276
Okunma
·
33
Beğeni
·
4.022
Gösterim
Adı:
Oktay Akbal
Unvan:
Türk Gazeteci, Yazar
Doğum:
İstanbul, 20 Nisan 1923
Ölüm:
Muğla, 28 Ağustos 2015
Oktay Akbal (d. 20 Nisan 1923, İstanbul) Türk gazeteci, yazar. Cumhuriyet gazetesinde Evet/Hayır adlı köşenin yazarıdır.

20 Nisan 1923 tarihinde İstanbul'da doğdu. Avukat Salih Şehabettin Bey'in oğlu, ilk gerçekçi Türk romancılardan Ebubekir Hâzım Tepeyran'ın ana tarafından torunudur.
Kumkapı'daki Saint Benoit Fransız Lisesi'nde başladığı ortaöğrenimini, 1942 yılında İstiklal Lisesi'nde bitirdi. Bir süre İstanbul Üniversitesi Hukuk (1944) ve Edebiyat (1946) fakültelerine devam etti, ancak yüksek öğrenimini yarıda bırakarak kendini yazarlığa verdi. 1943 ve 1944 yıllarında Servet-i Fünun Uyanış dergisinde sekreterlik, 1947 ve 1951 yılları arasında Millî Eğitim Bakanlığı Tercüme Bürosu'nda memurluk yaptı. Fakat yaşamını asıl anlamda gazetecilik yaparak kazanmıştır.
1939 ve 1940 yıllarında Yeni Sabah ve İkdam gazetelerinde çevirileri ve öyküleri yayımlanmıştır. 1944 ve 1946 yılları arasında Vakit gazetesinde eleştiriler ve tanıtma yazıları yazmıştır. Büyük Doğu dergisinde her hafta Dünya Fikir Sanat Hareketleri sütununu yazmış, 1951 ve 1956 yılları arasında Vatan gazetesinde, düzeltmen, sekreter ve yazı işleri müdürü olarak çalışmıştır. 1956'da köşe yazarlığına başlamıştır. 1985 yılından itibaren Hürriyet gazetesi için köşe yazarlığı yapan Akbal, daha sonra Milliyet gazetesinde çalışmıştır. Halen Cumhuriyet gazetesinde köşe yazarlığına devam etmektedir.
Öykü yazmaya ilkokul yıllarında başladı. Çeşitli çocuk dergilerinde öyküleri yayımlandı. 1939'da, henüz lise öğrencisiyken yazdığı bir öykünün İkdam gazetesinde yayımlanmasıyla edebiyat dünyasına girdi. İkdam ve Yeni Sabah gazetelerinde hemen her gün bir öyküsü; Bin Bir Roman, Çocuk Haftası, Yıldız gibi gazete ve dergilerde yazıları, öyküleri ve çevirileri yayımlandı. Akbal'ın asıl anlamda öyküye yönelmesi Sait Faik'in Semaver adlı kitabını okumasından sonra başlamıştır.
Servet-i Fünun Uyanış dergisinde çalıştığı sıralarda başlayan eski yeni tartışmalarının ve yeni edebiyatın içinde yer alan Akbal'ın sanatında böylece asıl edebiyatçı dönemi açılmıştır. Kendi yaşam deneyimlerinden, çocukluk anılarından yola çıkan, küçük kent insanını da gözardı etmeyen duygulu öyküler yazmaya başlamıştır. Bunlar toplumsal olaylarla ilgili gözlemlere değil, anılara ya da düşlere dayalı, içe dönük hikâyelerdir. Akbal hikâyeleri, Behçet Necatigil'in deyişiyle "Konulu hikâyeler değil de, belli konular çevresinde oluşan anılar toplamıdır". Yazın çevrelerinde geniş ve olumlu yankı yapan Önce Ekmekler Bozuldu adlı ilk kitabını 1946'da çıkarmıştır. Onu, 1949'da Aşksız İnsanlar izlemiştir.
Garipler Sokağı ve Bizans Definesi adlı kitapları Rusçaya; Dondurmalı Sinema Sırpçaya çevrildi. Suçumuz İnsan Olmak adlı kitabı Erdoğan Tokatlı yönetiminde 1986 yılında filme çekildi.
Şu gazeteler niye bir gün de güzel, ferahlık, mutluluk duyuran bir haber vermek istemezler? Hep cinayetler, harpler ardında koşarlar. Katillerin resimlerini ilk sayfalara basarlar da insanlığa güzel şeylerden; aşktan, kardeşlikten söz edenlere, şairlere, sanatçılara kızarlar, onlarla eğlenirler?..
Oktay Akbal
Sayfa 74 - Cumhuriyet Kitapları 8.Baskı "Kalabalıktan Biri" adlı öyküden
Sabaha kavuşmak.. İlk aydınlığın pencereden görünüşü.. Umut, maviliktedir. Sonsuzluk, mutluluk güneşin beliren ilk ışıklarındadır.
İleriden bir şarkı geliyordu. Yürüdü o yana doğru. Dumanlı, şarkılı bir istasyon büfesi, öteye beriye dağınık birkaç masa... Plakta tanıdık bir kadın sesi: "Sensiz geçen her gün gecelerden de siyahtır" diyordu.
Oktay Akbal
Sayfa 134 - Cumhuriyet Kitapları 8.Baskı "Sonra Tren Kalktı" adlı öyküden
Lenin'in çalışma odasını dikkatle.inceliyorum. Bir yaşam geçmiş burada.
Masada Gorki'nin bir kitabı "Benim universitelerim ".Duvarda bir takvim :21 Ocak,takvimin üstüne Çehov'un bir fotoğrafı yapıştırılmış. Bunu kendi mi yaptı acaba ?
Demek Çehov'u bu denli seviyordu...
Oktay Akbal
Sayfa 196 - Cumhuriyet kitapları. .
Mazi sadece gelmiş geçmiş zamandı. Hatıralar da insanı üzen boş şeylerdi.
Oktay Akbal
Sayfa 29 - Cumhuriyet Kitapları "Ahşap Ev" adlı öyküden
Ölmek! Bu benim için, adım atmamak, kitap okuyamamak, bir film seyredememek, sevdiğim insanların seslerini duyamamak, onun ışıklı gözlerine dalıp gidememekti.
Oktay Akbal
Sayfa 70 - Cumhuriyet Kitapları 8.Baskı "Bir Hastalıktan Sonra" adlı öyküden
"Yaşamak gömülemezki ki yeryüzüne! "

Insanlar gömülür, kentler gömülür, düşler gömülür, istekler,seviler,umutlar,ihtiraslar gömülür ...
Ama yaşamak gömülemez ,fışkırır ölümler, umutsuzluklar ,yıkıntıların arasından.
Oktay Akbal
Sayfa 67 - Cumhuriyet kitapları. .
"Yer yüzüne atılan -10 hidrojen bombası "yeniden tarih öncesine dönüş demektir"
"Ne yazikki insanin -siyasal düşüncesi -bilimsel düşüncesinden -100 kat daha az gelişmiştir "
Oktay Akbal
Sayfa 57 - Cumhuriyet kitapları. .
"Hem"dedim
"Nazım Hikmet 'i biz her zaman önemli bir şair saydık. Politika yüzünden bir süre unutulur gibi oldu .Ama şimdi kitapları bol bol basılıyor, oyunları oynanıyor, kişiliği sanatı konusunda yapıtlar yayınlanıyor
Nazım Türkçenin şairidir . .
Hiçbir politika bir dilin şairini sınır dışına atamaz.
Politikalar geçer, kişisel kavgalar geçer, ama sanat yapıtları kalır ..."
Oktay Akbal
Sayfa 162 - Cumhuriyet kitapları. .
(bkz: 7. Yazar Kitapları Okuma Etkinliği: Anton Çehov)

Çehov'un eserlerini okuma etkinliğimiz olacağı için inceleme yazmak istemedim. Çünkü, etkinlik öncesi hiçbir okur diğerinden etkilenmeden önyargısızca okumaya başlayabilsin isterim. Yine de inceleme maksadıyla yazmıyorum, etkinlik sonrasında güncelleme yapıp tekrar paylaşacağım. Fakat vicdanım da el vermiyor. Çok isterim ki, eğer Çehov sözkonusuysa, bu kitab okunsun. Olabilir ama ben yine de zannetmiyorum ki Çehov'un bundan daha güzel "hikaye"si yazılmış olsun. Çehov severler ve etkinliğe katılacak olan okurlar için bu eser onu anlama ve yorumlama konusunda çok faydalı olacaktır. Kitabı okuma imkanınız varsa bu imkanınızı mutlaka değerlendirin derim...
27.10.2017

Zorluklar içinde büyüdü. Babasının dükkanında "denetimci"ydi. Yazar olduğunda hiç kimsenin tam şekilde anlayamadığı bir Çehov vardı ama çocukluğunda içine kapanık değildi, sefalet onu ağlatamamıştı. Şaşılacaktır, o tebessümü tercih etmişti, dik durmayı tercih etmişti, gerektiğinde maskaralığı..dışarıdan içine değil, içinden dışarıya yönelikti..(oyunculuk anlamında) taklidi severdi.. “Işıksız caddelerde karanlık bastıktan sonra kadınlar tek başına dolaşamazlardı. Anton'un kardeşi küçük Mişel Çehov bir akşam dadı ile kapının önünde dururlarken gözlerinin önünde bir kızın kaçırıldığını görmüşlerdi. Zavallının çığlıklarına rağmen bir pencere bile açılmamış, hiç kimse dörtnala giden bir arabaya atılan kadının imdadına koşmayı düşünmemişti. Dadı kulağının ardını örgü şişeyle kaşımış ve içini çekerek : - Bir kızı çaldılar, demişti. Bu kadınları esir olarak saraya gönderiyordular. Böyle hallere karşı hükümetin ve halkın lakaydisi fazlaydı." (s.31) XIX yüzyılda o bundan daha fazlasına mı şahit olsaydı?! Kederli görünmesi için yeterli değilmiydi?! Ama hiçbir şeyin itat altına alamadığı bir iç hüviyeti vardı..“harikulade bir iç hürlüğü"..“yaşayan bir şey“.. Kendisi: << Öyle sanıyorum ki çok neşeli veya çok kederli simamla insanları hep aldatıyorum.>> (s.80) demişti. Bu onun doğal yapısı mıydı yoksa bilinçli olarak mı kendini öyle yetiştirmişti fark etmez. Mesele, çözümü ağlamakta, "arabesk tavır"larda, sızlamakta, kimseden şikayet etmekte ve kimseyi övüp-kötülemekte aramayan bir Çehov yetişiyordu. Rusyan'ın Mevlanası gibiydi; "ne olursa olsun yine de umut" ölçüsünü benimsemişti. Piyeslerinde bunu görüyoruz.

Tolstoy'un bile tam çözemediği karakterdi Çehov ama onu anlamaya en yakın olanda oydu. Eğer ki edebiyat sınırlarını aşmayıp bu sınırlar içinde kalmış olsaydı. Doğal süreçti - edebiyatın islah edemediği toplum için ya din devreye girecekti ya da büyük bir devrim gerçekleşmeliydi. İşte bu yüzden Tolstoy edebiyatın dine kayan yüzü oldu, eserleri dinden izler taşıdı. Bu noktada eleştirmenlerin gözünde Çehov'la Tolstoy'un yıldızları barışmayabilir. Çehov ise edebiyat sınırlarını aşmadı. Edebiyatı edebiyatça kullandı, edebiyatla topluma ayna görevi yaptı. O sadece göstermek, yansıtmak istedi, farkettirmek istedi. Rus toplumunu tabloladı. Onun derdi işte bu "sadece"ydi; sadece ayna tutmak. İdealize edemezdi, edebiyat anlayışına aykırıydı. “Edebiyat gözlem yapmalı ama asla hüküm vermemeliydi." onun sözüdür. Çehov'un azda öz, yalın ve sade eserlerinde siz zannediyormusunuz ki Dostoyevski'nin psikolojik tahlilleri, Puşkinin romantizmi, Turgenev'in nihilzmi, Gonçarov'un oblamovculuğu, Tolstoy'un "vaazları" yoktur?! Hepsi vardır, herşey vardır!

Dostoyevski bireyi, Çehov cemiyeti, Tolstoy ise beşeriyeti yansıtır. Üçünü birbirinden ayırmak zor, o kadar iç içe ve o kadar bir bütündürler ki.. O kadar birbirini tamamlayıcıdırlar ki.. Petro'nun Avrupa'dan teslim aldığı "estafeti" Dostoyevski Çehov'a, o ise Tolstoy'a teslim etti. Tolstoy'dan da Lenin aldı (dikkat, Tolstoy vermedi, Lenin aldı). Dedim ya Tolstoy'da edbiyat bitiyor, din gözükmeye başlıyor. Ya o "vaazlarına" devam edecekti ya da devrim.. Yeni düzen, yeni edebiyat.. Çehov yaşayıp devrime şahit olsyadı hikayelerini arşivlerdi. Piyeslerine dokunmazdı. Çünkü piyeslerine, gizli "vaazcı" (daha doğrusu nasihatçi) sokmuştu. Bu tam olarak Tolstoy'daki gibi değildi. Daha çok bir umuttu, arzuydu. Devrim, bu arzuların zor gücüne inşasıydı. O "yaşamamalıydı". Eserleri yaşamalıydı.

Önce fert (Dostoyevski), sonra cemiyet (Çehov), daha sonra beşeriyet (Tolstoy) öldü. Nizam!..

Ne kadar büyük yazarlar vardır biliyorsunuz. Ben de biliyorum. Fakat şunu bilemiyorum ki neden Çehov? Neden o başka?

Onu bir ayrı seviyorum. Bambaşka seviyorum...

24.11.2017
Kutuphaneme bir hazine daha eklemenin tarif edilmez hazzindayim ..kitap bitti ama ben hala ilk seferini yapan sovyetler birligi trenindeyim yanımda sevgili Rifat Ilgaz tarih 15 /Eylül /1968 ...şimdi Ne alaka Hiroşima ile diyenler için soylemeliyimki ..kitabın ikinci bölümü rus topraklarına yapılan gezi ..
Bu bölüm "bal" benim için "kızarmış ekmek "benim için "zeytin peynir "demek ..o kadar sevdim o kadar begendim ki ne kadar yazsam ne kadar alıntı paylassam anlatamam ...okumak lazım, tecrübe etmek lazim, ukrayna ,moskova ,yazarlar ,şairler, taşkent ,özbekistan ,Aytmatovun gençliği ile satır arasında tanışmak ..hangi birini söyleyeyim benim kelimelerim yetmez nasıl bir heyecanla kitabı okuduğuma :)
Bana bu güzel deneyimi yaşattığı ve ucundan kıyısından bir rüyamı gerçekleştirdiği için sevgili Oktay Akbal'ı saygıyla anıyor. ..Kitap elinize geçerse okuyun diyorum ..
Sevgiyle kalın. ..
#spoiler #
"Çehov " okuma etkinliği vesilesi ile elimin altında duran bu kitabı okuma listesinde ön sıralara alıp bir solukta bitirdim :) amacım Çehov'u sevebilmek:) ..görüntü itibariyle bu kibar duruşlu ,ufak tefek sanki dünyada hiç yer kaplamıyor gibi görünen yazarın ,edebiyat tarihinde nasıl olupta bir dev'e dönüştüğünü anlayabilmek ..öncelikle hikaye sevmeyen bir okuyucu olarak üç kitabını okuduğum Çehov en favori yazarlarımdan biri değil. .bunda bir yanlışlık olmalı, mutlaka bende bir sorun olmalı diyerek arastıriyorum ..Ankara devlet tiyatrosu yönetmenlerin dinliyorum anlata anlata bitiremiyorlar martı 'yı ,visne bahçesini, vanya dayı'yı..ha birde onlar Çehov 'a - Çekov diyorlar ...niyeyse :)

An itibarı ile okuduğum Vasili Grossman'ın "yaşam ve yazgısınında " Çehov ve Tolstoy övgü ile anılıyor..merakım daha da artıyor
ve kitaba nihayet başlıyorum..
... "Bir yazarın romanı " nin yazarı İrene Nemirovski nin yaşamı daha çok dikkatimi çekiveriyor 1942 de bir nazi kampında ölen Irenenin bir başka kitabı olan "Fransız suiti'ni de hemen alıp okumaya başlıyorum :)
Anton Çehov 'un yaşam öyküsü , çok sıkıntılı ve zor yaşam koşullarında başlıyor. Dindar bir baba ,6 çocuk ve yorgun bir anne ...uykusuz geceler, hasta bir hayat ki ölümü'de veremden oluyor ...ölüm anında kalbinin üzerine buz kırıp koymaya çalışan Olga'ya "boş bir kalbin üstüne buz konulmaz " diyor ...
hep bir boşluk duygusu hissettiriyor Çehov bende...sanki çok ta umurunda değilmiş hiç bir şey gibi ......yoksul rusyada evden eve koşan bir hekim ..oyunları ilk gosterimlerinde başarısızlığa uğrayan bir tiyatro yazarı. .Olga Knipper in pesinden koştuğu, tel çerçeveli gözlüklü, gülüşü yalan olan adam ...sürgün kentlerinde gönüllü gezen bir maceracı. ..

Kitap elinize geçerse mutlaka okuyun :..benim size söylemediğim çok şey var daha :))
Bazen ne okuyacağıma karar veremeyince kütüphaneme gidip rafları karıştırıyorum. Canımı en çok sıkan şeylerden biri orada yarıda bıraktığım ve bu yüzden hikâyelerinin geri kalanını ve nihayetini bilemediğim eserleri görmek oluyor..meselâ Murakamiler, meselâ Orhan Pamuklar, Yaşar Kemaller, ya da çok severek başladığım ama işte sonra bıraktığım Ursula K. Le Guinler...dün gece de aynı şey oldu, bari uyumadan birkaç sayfa okusam diye rafları dolaşırken elim Oktay Akbal'ın çok seneler önce aldığım bu kitabına dokundu. Elime aldım kitabı, sayfaları çevirdim. En sevdiğim şeylerden biri sararmış sayfalardır. Akbal'ın kitabı sararmış sayfalarıyla beni çağırıyordu...ben de davete icabet ettim. Kimbilir neden senelerce okumamış ve onu rafların arkalarında bir yerlere öylesine sıkıştırıvermiştim?

Az önce kitabı ara ara, kısa uykularla dinlene dinlene bitirdim. Çok beğendim Oktay Akbal'ın bu eserini. Bu kısa hikâyeler kitabın sararmış sayfalarıyla birbirine öylesine uyuyor ki... Yazar bize kısa kısa bir çok hikâyeyle hem 70 sene önce gencecik bir yazarın sevinçlerini, acılarını anlatıyor; hem de bizi kendisiyle beraber farklı semtlerde, bulvarlarda, otobüs duraklarında, parklarda dolaşmaya çağırıyor. Akbal'ın hikâyelerinde Sait Faik havası seziliyor; aynı onunki gibi bir insan sevgisi, hayat sevgisi seziliyor. Sait Faik hikâyelerin birinde, biz kelimelerin üzerinden geçerken kendi hikâyesini yazıyor üstelik. Bütün hikâyelerde şehrin kalabalığını, adlarını sanlarını bilmediğimiz insanları görüyor, onları takip ediyor, merak ediyor ve hep beraber koca bir hikâyenin içerisinde dönüp duruyoruz. Yazarın üslûbu kesinlikle çok güzel, çok lezzetli, edebî; hayali ya da gerçek olsun her kelimesini samimiyetle yazan bir yazar Oktay Akbal. Hikâyelerde olaylar yok gibi, ama hisler, duygular sürekli, hep beraber akıyor, bir an olsun durmuyor, sürekli olarak o duygu akışına dahil ediliyoruz. Böyle yaparak Akbal bizi bir yandan yolda yürürken kimlerin aşksız insanlar olduğunu yüzlerinden hallerinden tahmin etmeye, bir yandan hayata olan tepkisini ve küskünlüğünü evinin dış yüzeyini bir gazete manşeti gibi kullanarak gösteren bir emekliyle beraber hayata bakmaya, bir yandan yeni kiraladığı dairesine çıkarken apartmanda elektrik olmadığı için yüzünü göremediği bir kadına gönlü kayan bir gence duygudaş olmaya çağırıyor; bizler de Akbal'la beraber şehrin çeşitli sokaklarında binalara, özellikle de akşamları ya da geceleri bakıp hikâyelerini hissetmeye çalışıyor ya da en sevdiğim hikâyesinde olduğu gibi ücra bir köşedeki bir otobüs durağının duvarına hayattan çektiklerini, acılarını gizli gizli yazan, yazar için adı sanı bilinmeyen ama artık dost kabul edilen bir gizli şairi bulmak, ona rastlamak için umutla o durakta bekliyoruz...

Bu güzel, ince; edebiyatla, hayatla dolu eseri herkese öneriyorum.
Suçumuz insan olmak diyip tüm sorumluluğu üzerimizden atmanın ne kadar doğru ya da yanlış olduğu tartışılır ancak zaman zaman herkesin içine düştüğü/ düşebileceği bir boşluğa ışık tuttuğunu, benzer duyguları size yaşatacak/hissettirecek kadar sağlam betimlemelerin olduğunu düşündüğüm bir kitaptı. Gayet akıcı ve samimi anlatımı bizden/ içimizden biriymişcesine.
Hepsi bir kaç en fazla beş altı sayfadan oluşan küçük hikayelerden oluşuyor.Bir olaydan ziyade yazarın gerektiğinde geçmişine dönerek gerek o eski kendisinden bahsetmesiyle oluşur .Aslında kendisi bizizdir,kendisinden bahsederken bizden bahseder.Bir olaya pek rastlanmaz .Dış dünya ile insan arasında sıkı benzerlik olduğundan sıkça bahsetmistir .Ben sevdim
Bir garson tarafından cehennemde karşılanıyorsunuz, ve sizi bir odaya götürüyor, asla seçimlerinizde yer almayacak olan mobilyalar karşılıyor sizi. Kazıkları, kızgın ızgaraları merak ediyorsunuz, onlar nerede? İçiniz rahatlıyor, öyle rahatlıyor ki, diş fırçanızı merak ediyorsunuz bir anda.
Bir süre sonra gelmeye başlıyorlar... insanlar... önce bir kadın, sonra diğeri, ve siz çiçeklerle karşılamak istiyorsunuz, evet, biliyorum, henüz tanımıyorsunuz, zaten ben en çok tanımadıklarımı severim.
Şimdi artık sonsuza dek diğerlerinin varlığını duyuyorsunuz, iliklerinizde ve sonsuza dek. Keşke herkes hep elimizde çiçeklerle karşılamak isteyeceğimiz halde kalsa, bir merhabada, daha ötesi değil.
Kapıları yumrukluyorsunuz, kaçıp kurtulmak istiyorsunuz, acıyı, ateşi istiyorsunuz. Kapı açılıyor ve arzularınız yüzünden dışarı çıkmıyorsunuz, aslında o kapının açılmayacağını bilerek yumrukları indiriyordunuz, ama açıldı, afalladın ve kalmak istedin...
Kızgın ızgaranın ne gereği var: Cehennem başkalarıdır. Şimdi, sonsuza dek, ne korkunç!
Daha önce Oktay Akbal'ın köşe yazılarının birkaçını okumuştum. Kalemi hoşuma gitmişti. Elime bu kitabı geçince okuma listemde 100 küsur kitap olmasına rağmen hemen öne almaya karar verdim.

Kitap deneme tarzında yazılmış yazılardan oluşuyor. Yazarımız bazı denemelerinde şairlerin, hikaye ve roman yazarlarının hayatlarından kesitler sunuyor . Bu kısımların oldukça etkileyici olduğunu söylemeliyim. Özellikle Tolstoy'un, Emile Zola'nın, Virginia Woolf'un, Sait Faik'in , Özdemir Asaf'ın, Behçet Necatigil'in.

Kitapta yazarımız çağının sorunlarını masaya yatırıyor ve onlara çözümler sunuyor.

Denemelerinde konu edindiği bazı başlıklar şunlar: Açlık, Kalıcılık, Sanatçı olmanın sorumluluğu, Yazmak Uğraşı, Düşünmenin Anatomisi, Şiir, Yeniden Okuma Uğraşı, Yaşamın Anlamı.

Ayrıca yazarımızın bize tanıttığı öylesine güzel eserler vardı ki onları okuma listeme almadan duramadım. Bunlardan ilgimi çekenlerden birkaçı: Elian Kazan'ın "Uzlaşma", Boris Vian'ın "Günlerin Köpüğü", Virginia Woolf'un "Kendine Ait Bir Oda" , Sait Faik Abasıyanık'ın "Seçme Hikayeler" kitapları.
Oktay Akbal, 1980- 1987 yılları arasında yaşadıklarını, hayallerini, düşlerini, Düz yazı ile değil de şiirsel ifadelerle, anlatım tarzın da küçük küçük anı notları gibi kaleme almış bu kitabı. Hemde adını Ahmet Muhip Dıranas'ın "EY GECE KAPINI ÜSTÜME KAPAT" şiirinin başlığı ile.
Zaman zaman yazım üzerine fikirlerini, kendi içinden gelen bir sorgulama gücü ile, yazım dünyasını masaya yatırıyor, Zaman zaman Arkadaşı, tanıdığı, ya da sadece bildiği yerli, yabancı yazar, şairler ve fikir adamlarını kendi yolculuğunda yoldaş edinmiş kendine. Zaman zaman şiirlerini de paylaşmış bizler okuyalım diye. Ama ben biliyorum ki Sayın Akbal biz okurları o dünyanın içine bizleri de atmak için yapmış bunu. Ben bu tuzağa düştüm açıkcası. Her bahsi geçen şair, yazar, hakkında bilgilerimi tazeledim. Bilhassa Dıranas ı dikkatlice inceledim.
Yazarın soy adındaki bal gibi tat verdi bana kitap.
Bu tarzı beğenmeyenler sadece 80/ 87 arasını meraklarını gidermek için faydalanabilirler diyorum.
Hapishanede mahsur kalmış bir yazarın,ruhunun özgürlüğünü gözler önüne seren tüm psikolojisi hissi ve davranışlarıyla hür bir ruhun hikayeleridir bu kitabı bana sevdiren

Yazarın biyografisi

Adı:
Oktay Akbal
Unvan:
Türk Gazeteci, Yazar
Doğum:
İstanbul, 20 Nisan 1923
Ölüm:
Muğla, 28 Ağustos 2015
Oktay Akbal (d. 20 Nisan 1923, İstanbul) Türk gazeteci, yazar. Cumhuriyet gazetesinde Evet/Hayır adlı köşenin yazarıdır.

20 Nisan 1923 tarihinde İstanbul'da doğdu. Avukat Salih Şehabettin Bey'in oğlu, ilk gerçekçi Türk romancılardan Ebubekir Hâzım Tepeyran'ın ana tarafından torunudur.
Kumkapı'daki Saint Benoit Fransız Lisesi'nde başladığı ortaöğrenimini, 1942 yılında İstiklal Lisesi'nde bitirdi. Bir süre İstanbul Üniversitesi Hukuk (1944) ve Edebiyat (1946) fakültelerine devam etti, ancak yüksek öğrenimini yarıda bırakarak kendini yazarlığa verdi. 1943 ve 1944 yıllarında Servet-i Fünun Uyanış dergisinde sekreterlik, 1947 ve 1951 yılları arasında Millî Eğitim Bakanlığı Tercüme Bürosu'nda memurluk yaptı. Fakat yaşamını asıl anlamda gazetecilik yaparak kazanmıştır.
1939 ve 1940 yıllarında Yeni Sabah ve İkdam gazetelerinde çevirileri ve öyküleri yayımlanmıştır. 1944 ve 1946 yılları arasında Vakit gazetesinde eleştiriler ve tanıtma yazıları yazmıştır. Büyük Doğu dergisinde her hafta Dünya Fikir Sanat Hareketleri sütununu yazmış, 1951 ve 1956 yılları arasında Vatan gazetesinde, düzeltmen, sekreter ve yazı işleri müdürü olarak çalışmıştır. 1956'da köşe yazarlığına başlamıştır. 1985 yılından itibaren Hürriyet gazetesi için köşe yazarlığı yapan Akbal, daha sonra Milliyet gazetesinde çalışmıştır. Halen Cumhuriyet gazetesinde köşe yazarlığına devam etmektedir.
Öykü yazmaya ilkokul yıllarında başladı. Çeşitli çocuk dergilerinde öyküleri yayımlandı. 1939'da, henüz lise öğrencisiyken yazdığı bir öykünün İkdam gazetesinde yayımlanmasıyla edebiyat dünyasına girdi. İkdam ve Yeni Sabah gazetelerinde hemen her gün bir öyküsü; Bin Bir Roman, Çocuk Haftası, Yıldız gibi gazete ve dergilerde yazıları, öyküleri ve çevirileri yayımlandı. Akbal'ın asıl anlamda öyküye yönelmesi Sait Faik'in Semaver adlı kitabını okumasından sonra başlamıştır.
Servet-i Fünun Uyanış dergisinde çalıştığı sıralarda başlayan eski yeni tartışmalarının ve yeni edebiyatın içinde yer alan Akbal'ın sanatında böylece asıl edebiyatçı dönemi açılmıştır. Kendi yaşam deneyimlerinden, çocukluk anılarından yola çıkan, küçük kent insanını da gözardı etmeyen duygulu öyküler yazmaya başlamıştır. Bunlar toplumsal olaylarla ilgili gözlemlere değil, anılara ya da düşlere dayalı, içe dönük hikâyelerdir. Akbal hikâyeleri, Behçet Necatigil'in deyişiyle "Konulu hikâyeler değil de, belli konular çevresinde oluşan anılar toplamıdır". Yazın çevrelerinde geniş ve olumlu yankı yapan Önce Ekmekler Bozuldu adlı ilk kitabını 1946'da çıkarmıştır. Onu, 1949'da Aşksız İnsanlar izlemiştir.
Garipler Sokağı ve Bizans Definesi adlı kitapları Rusçaya; Dondurmalı Sinema Sırpçaya çevrildi. Suçumuz İnsan Olmak adlı kitabı Erdoğan Tokatlı yönetiminde 1986 yılında filme çekildi.

Yazar istatistikleri

  • 33 okur beğendi.
  • 276 okur okudu.
  • 8 okur okuyor.
  • 279 okur okuyacak.
  • 5 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları