Peter Ackroyd

Peter Ackroyd

YazarDerleyen
7.1/10
51 Kişi
·
154
Okunma
·
15
Beğeni
·
1666
Gösterim
Adı:
Peter Ackroyd
Unvan:
İngiliz Yazar
Doğum:
Doğu Acton, Londra, İngiltere, 5 Ekim 1949
Peter Ackroyd 1949'da Londra'da doğdu. Cambridge Üniversitesi'ni bitirdi. Yale Üniversitesi'nde araştırmacı olarak bulundu.

1973-1982 yılları arasında Spectator dergisinin yayın yönetmenliğini yapan Ackroyd, The Times gazetesinin de baş kitap eleştirmenidir. Ayrıca çeşitli gazete ve dergilerde yazıları yayımlanmaktadır.

Ackroyd'un ilk romanı 1982'de yayımlandı: The Great Fire of London (Londra Yanıyor, çev. Aslı Çelik, 2002). 1983'te çıkanThe Last Testament of Oscar Wilde (Oscar Wilde'ın Son Vasiyeti, çev. Tomris Uyar, 1994) ile Somerset Maugham Edebiyat Ödülü 'nü kazandı. Türkçeye çevrilen öteki romanları: Booker Ödülü'ne aday gösterilen Chatterton (1987; çev. Füsun Elioğlu, YKY, 1995), English Music (1992; İngiliz Müziği, çev. Oya Dalgıç, YKY, 1995), The House of Doctor Dee (1993;Doktor Dee'nin Evi, çev. Özcan Kabakçıoğlu, YKY, 2004), Dan Leno and the Limehouse Golem (1995; Cinayet Sanatı, çev. Burçin Karamercan, 2002), Hawskmoor (1985; çev. Gül Tekay Baysan-Candan Baysan, YKY, 2006) ve First Light (1989; İlk Işık, çev. Mehmet H. Doğan, YKY, 2007), The Fall of Troy (2006; Troya'nın Düşüşü, çev. Mehmet H. Doğan, YKY, 2009).

Romanları yanında William Blake, Thomas More, Charles Dickens ve T. S. Eliot gibi ünlü yazar ve düşünürleri, çağları ve çevreleriyle birlikte ele aldığı biyografileriyle de tanınan Ackroyd'un ayrıca şiir ve deneme kitapları da vardır.
“Her birimizin,” diyordu de Quincey, “bu kadar küçük bir varlık merkezi olmasından nefret ediyorum. Ben. Benim düşüncelerim. Benim zevklerim. Benim eylemlerim. Varsa yoksa ben. Bir hapishane bu. Dünya tamamen bencil insanlardan oluşuyor. Başka hiçbir şeyin önemi yok. (…)
“Kendimin ötesine geçmek isterdim.”
Peter Ackroyd
Sayfa 160 - Can Yayınları - 1. Basım
291 syf.
·8/10
Doktor Dee'nin Evi ile yeni bir yazarı tanımış ve bununla kalmayıp Peter Ackroyd'u kitaplığımın "Tanıdığıma Memnun Olduğum" yazarlar bölümüne eklemiş bulunmaktayım. Gerek İngiltere'ye ve İngiliz yazarlarına olan ilgim gerek simya, büyücülük konularına olan ilgim beni kitabı okumaya iten nedenlerimdi ve sonuç, iyiki okumuşum diyorum.
Matthew Palmer babasından miras kalan evin farklılığını hisseder ve arkadaşı Daniel ile birlikte evin geçmişini araştırır. Buldukları bilgiler onları şaşkınlığa uğratır çünkü bu ev, 16. yüzyılda yaşamış kendini simya ve karabüyüye adamış, evrenin sırlarına hakim olmaya ve sonsuzluğu ulaşıp büyük yaratıcı olma uğraşlarına varını yoğunu veren yapay insan üretmeye kadar işi götüren matematikçi, astrolog ve filozof Doktor John Dee'nin evidir. Bu noktadan itibaren Matthew hem kendisiyle ilgili hem de John Dee ile ilgili bir takım garip, gizemli olaylar içerisinde buluyor kendisini ve büyük sarmal başlıyor.
Genel olarak kitaptan büyük keyif aldım. Yazar, tarihi ve biyografik unsurları harmanlayıp Londra temalı hikayeler kuruyor. Londra, Dee'nin ve Palmer'i anlatırken çok çok detay veriyor. Tıp terimleri, felsefi terimler ya da Londra'nın cadde, sokak, müze ve kütüphane isimleri. Ben çoğu zaman bilgisayar başında okudum kitabı bilgileri ararken kolaylık olsun diye. Bu kadar detay veriliyor ve akıcılıktan bir şey kaybetmiyor eser; hatta yazarın cümlelerle Londra'yı çizmesini ben çok sevdim, anlatılan yerlerin görselleri i görmek ayrı bir keyif oldu, olayları daha iyi oturttu diyebilirim. Tek eleştireceğim nokta bilimsel terimlerin anlamlarının dipnot olarak verilmemesi olabilir ki buna bile çok takılmadım.
Doktor Dee'nin güç ve kudret karşısında kendini kaybetmesini, sevgisizliğini ve küstahlığını Parmel'in hayatının karanlık noktalarını içeren; yazarın karışık, anlaşılması zor tarzına rağmen (birçok yeri birden fazla okudum) bu kitabı çok sevdim, çok beğendim, detayları son altmış sayfada oturtması, sonunun beklediğim gibi çıkmaması kitabın beni deyim yerindeyse felç etmesi, kitap hakkında anladım ya da anlamadım diyememem çok farklı ve beklenmedik bir okuma yaşattı bana. Başka sosyal platformda kitabı sıkıcı bulanlara kesinlikle katılmıyorum. Konu olarak ilgisi olanlara tavsiye ediyorum.
504 syf.
·Puan vermedi
Geoffrey Chaucer'in Canterbury Hikâyeleri , İngiliz dilinin ilk eserlerinden kabul ediliyor. Peter Ackroyd bu anlatıyı günümüz İngilizcesine düzyazı şeklinde taşımış ve harika bir kitap ile okuyucusunu buluşturmuş.
Canterbury'ye doğru yolculuk yapan bir hacı kafilesi , yolculuk boyunca birer hikaye anlatıyor ve hikayesi en çok beğenilen bedava yemek ödülünü kazanacak.
Her bir hikayenin anlatıcısı ile bağlı bir tarafı olması, on dördüncü yüzyıl İngiltere'sine bir bakış sağlaması açısından önemli. Her hikâyede çıkarılacak bir ders var. Özellikle o dönemin kadın erkek ilişkileri, evlilik kurumu üzerine anlatılan hikayeler dikkatimi çekti. Yüzyıllar boyunca değişmeyen bakış açısını maalesef günümüz ilişkilerinde, evliliklerinde görmek çarpıcıydı. Cengiz Han, İskender, Neron, Julius Caesar, Hercules gibi isimleri hikayelerde görmek ayrı keyifliydi.
Özellikle o dönemde yapılacak her iş için gök ,gezegen, yıldız haraketerinin gözlemlenmesi de dönem ile ilgili bilgiler vermekte. Pagan inanıştan tek Tanrılı din inancına geçilmesi süreci de hikayelerde göze çarpan anlatılardan.
Anlatılacak , üzerine konuşulacak çok fazla konu var ama burada bırakıyorum. Okumadan geçmeyin diyorum, sonsuz sevgiler.
270 syf.
Bu ilginç kitapta yer alan "eserin gerçeği/ sahtesi/ esinlenilmişi" konusuna kitap kahramanı Charles ve ona çok benzeyen oğlu Edward da dahil bence. Ve şu paragraf beni kalbimden vurdu: "Önemli olan inançtı. Kağıtlar taklit, resim sahte olsun varsın; o zaman Charles'ta, şimdi de Vivien'da uyandırdığı duygular, herhangi bir gerçekten daha önemliydi." Sanat eserinin -sahte bile olsa- ondan etkilenende yarattığı duyguların gerçekliğine, düş gücünün ölmezliğine bağlanan bu çözüm ne kadar da hoş. (Bu ifade bana, artık hayatta olmadığını bildiğim hâlde dedeme çok benzeyen birini gördüğümde yaşadığım sevincin ve heyecanın gerçekliğini hatırlattı.)
240 syf.
·4 günde·3/10
19. Yüzyıl dönemi İngiltere ' sine ait çok fazla bilgi ve tartışmaların olması bana göre kitabı boğucu bir hale getirmiş. Aksiyon yok ilginç bir kitap. 19. Yüzyıl İngiltere dönemine ilgi duyuyorsanız okuyun derim.
270 syf.
·8/10
Tarihsel gerçeklikle kurgunun, resim sanatıyla edebiyatın harmanlandığı, İngiliz Edebiyatına bol göndermeler yapan bir roman Chatterton. Ancak bazı karakterlerin hâl ve hareketleri, anlamlandıramadığım cümleleri oyuncuların çok büyük oynadığı bir tiyatro oyunu izliyormuşum izlenimi yarattı bende. Bu yazarın üslubu mu yoksa çeviri kaynaklı çözemedim. Yazarın okuma listemdeki bir diğer kitabı olan ve farklı bir çevirmenin elinden çıkan Doktor Dee'nin Evi'ni okuduktan sonra bu konudaki fikrimin daha net olacağını düşünüyorum. Kitapta konuşma çizgilerinin ya da tırnak işaretlerinin eksikliği diyalog sırasında yapılan eylemlerle birleşince aynı cümleleri birden fazla okumayı zorunlu kıldı. Çevirilerde beni en çok rahatsız eden, başka dilde olan kelimelerin dipnot bile kullanılmadan olduğu gibi bırakılması bu kitapta da karşıma çıktı ancak Fransızca ve Latince söz öbeklerinin anlamı değiştirmediğini düşündüğümden görmezden geldim.
YKY kitabın ilk baskısını 1995'te, ikinci baskısını 2006'da yapmış. Üçüncü baskısını -şayet yaparsa- daha özenli yapacağını umuyorum. Sözünü ettiğim durumlar sizi rahatsız etmiyorsa kesinlikle okumanızı tavsiye ederim. Okuduktan sonra üzerinde saatlerce konuşabileceğiniz kitaplar arasında yer alacaktır.
291 syf.
·6 günde·5/10
16.yüzyılda yaşamış bilim insanı Dee,hayatını simya,kehanet, Hermetik felsefeye adamış. Roman kahramanına Dee'nin evi babasından miras kalıyor ve evle birlikte, Dee'yi ve kendini araştırmaya başlıyor. Tam güzel bir hikaye yakalandığını düşünürken, roman karmaşıklaşmaya, neden anlatıldığını kavrayamadığım detaylarda boğulmaya başlıyor. Bu karmaşanın içinde romanın ana fikrini tam olarak anladığımı, severek okuduğumu söyleyemeyeceğim.
224 syf.
·5 günde·7/10
https://www.instagram.com/mimirtells/ (Kitap incelemeleri, önerileri, eleştirileri ve alıntılar için.)

Puanım 3.5/5.

Elimdeki kitaplar ya ağır ya da bir seriye ait olduğu için araya bir kitap sıkıştırmak istedim. Can Yayınları 7 TL indirimden aldığım bu kitabı tek alma sebebim kapağında Shakespeare olmasıydı. Shakespeare varsa güzeldir diye başladım.

Kitabın başlarında olayların gelişmesi ve bu sırada karakter tanıtımı oldukça başarılıydı. Ayrıca 19. yüzyıl Londra'sını da çok güzel anlatmış Ackroyd. Fakat kitabın ortalarına doğru klişe aşk hikayesi girmeye başlayınca yavaştan sıkılmaya başladım. Neyse düzelir umarım umuduyla devam ettim ve bitirdim kitabı. Çok düzeldi mi bilmiyorum ama kitabın sonları çok güzeldi. Daha düşük puan vermeyi düşünürken bir anda kurtardı yazar.

Kitap daha çok William Ireland ve Mary Lamb üzerinden geçiyor. Nedense bana Aşk ve Önyargı'yı hatırlatan bir kitap oldu. Ireland babasının yanında kitapçıda çalışan bir genç. Lamb ise varlıklı bir ailenin kızı ve sıkıcı bir hayatı var. İki genç birbiriyle tanışıp aşık olduktan sonra hayatları değişmeye başlıyor. Bunun üzerine Shakespeare'e ait olduğu tahmin edilen bir metin bulununca karışıyor her şey.

Kitaptaki en sevdiğim ve yazarın da aslında kitabı üzerine kurduğu şey Shakespeare. Shakespeare'in sanırım bütün oyunlarından, hayatından, sonelerinden ve birçok özelliğinden bahsediliyor. Özellikle William'ın yerli yersiz Shakespeare alıntılarını çok beğendim. Kitaplar içinde büyüyen bu gencin yaşına rağmen olgun ve zeki olması da Shakespeare ile alakalı. Pek okumadığım bir türden bir kitaptı hatta tam olarak ne tür oluyor ondan bile emin değilim fakat Shakespeare seviyorsanız okumanız gereken bir kitap. Romantik elementler de seviyorsanız 5 üzerinden 5 vereceğiniz bir kitap olabilir.
240 syf.
·7/10
Sıradan bir "Katil Kim?" romanı değil. Viktorya döneminde geçen kitaptaki karakterlerden bazıları döneminin tanınmış kişilliklerinden. Hatta Karl Marx bile şüphelilerden biri. Bunların ağzından fikirleri de paylaşılmış.
Golem'in ortaya çıktığı Londra'nın o zamanki sefil bölgesi Limehouse. Bu sefaletin kol gezdiği bölge baş karakter Golem'den bile rol çalıyor gibi. Adeta onun cinayet sanatını icra ettiği ve izleyenlerini coşturduğu ışıklı bir tiyatro sahnesi. Zaten Golem'i yetiştiren de aynı şehir. Böylelikle roman suç, şehir ve yoksulluk üzerine bir bağıntı kuruyor.
Ne yazık ki ben kitabını okumadan filmini izlediğimden okuma zevki bir tık düştü. Siz öyle bir hata yapmayın. Gerçi kitabını okuyunca da filmin zevki kaçıyor ki filminin de oldukça iyi olduğunu belirtmek isterim. Bu kısır döngünde seçim sizin...
208 syf.
Troya'yı bulan Heinrich Schliemann'ın macerasından yola çıkılarak yazılmış bir roman. Ackroyd olayları Heinrich'in evliliğiyle başlatıyor. Yunanistan'dan Osmanlı topraklarına geçen hikaye çeşitli yerel söylencelerle zenginleştirilmiş. Özellikle Semele Mağarası'nı anlattığı kısımlar kitabın zirvesi olabilir. Kitabın ilk yarısı mükemmel fakat yazar gerçeklikten saptıkça gücü azalmış. Gerçeklikten epeyce sapması bunu bir Yunan tragedyasına çevirme isteği olduğu anlaşılıyor. Kitabın her sayfasında Homeros atıflarının olması hatta karakterlerin sürekli İlyada'yı konuşması buna işaret ediyordu. Ama kurgu gerçeğin yanında zayıf düşmüş bu roman için. Arkeolojiden bir trajedi yaratmış neredeyse. Ama iyi anlamda olduğu söylenemez. Güzel bir başlangıç yapması ve çok ilginç bir tarihi figür seçmesine rağmen ortalamanın altında kalan bir kitap oluyor.
136 syf.
·Puan vermedi
Müslüm 1, Poe 2... Adam için çile, her sabah alınan ekmek gibi düzenli aralıklarla tüketilen bir malzemeymiş anlaşılan. Hayatını okuyunca Selahattin Özdemir'in sesinden şu cümle yankılandı beynimde: "Feryadım yaşarken ölenler için." :)

Yazarın biyografisi

Adı:
Peter Ackroyd
Unvan:
İngiliz Yazar
Doğum:
Doğu Acton, Londra, İngiltere, 5 Ekim 1949
Peter Ackroyd 1949'da Londra'da doğdu. Cambridge Üniversitesi'ni bitirdi. Yale Üniversitesi'nde araştırmacı olarak bulundu.

1973-1982 yılları arasında Spectator dergisinin yayın yönetmenliğini yapan Ackroyd, The Times gazetesinin de baş kitap eleştirmenidir. Ayrıca çeşitli gazete ve dergilerde yazıları yayımlanmaktadır.

Ackroyd'un ilk romanı 1982'de yayımlandı: The Great Fire of London (Londra Yanıyor, çev. Aslı Çelik, 2002). 1983'te çıkanThe Last Testament of Oscar Wilde (Oscar Wilde'ın Son Vasiyeti, çev. Tomris Uyar, 1994) ile Somerset Maugham Edebiyat Ödülü 'nü kazandı. Türkçeye çevrilen öteki romanları: Booker Ödülü'ne aday gösterilen Chatterton (1987; çev. Füsun Elioğlu, YKY, 1995), English Music (1992; İngiliz Müziği, çev. Oya Dalgıç, YKY, 1995), The House of Doctor Dee (1993;Doktor Dee'nin Evi, çev. Özcan Kabakçıoğlu, YKY, 2004), Dan Leno and the Limehouse Golem (1995; Cinayet Sanatı, çev. Burçin Karamercan, 2002), Hawskmoor (1985; çev. Gül Tekay Baysan-Candan Baysan, YKY, 2006) ve First Light (1989; İlk Işık, çev. Mehmet H. Doğan, YKY, 2007), The Fall of Troy (2006; Troya'nın Düşüşü, çev. Mehmet H. Doğan, YKY, 2009).

Romanları yanında William Blake, Thomas More, Charles Dickens ve T. S. Eliot gibi ünlü yazar ve düşünürleri, çağları ve çevreleriyle birlikte ele aldığı biyografileriyle de tanınan Ackroyd'un ayrıca şiir ve deneme kitapları da vardır.

Yazar istatistikleri

  • 15 okur beğendi.
  • 154 okur okudu.
  • 9 okur okuyor.
  • 209 okur okuyacak.
  • 5 okur yarım bıraktı.