İnci Kut

İnci Kut

Çevirmen
7.9/10
5.709 Kişi
·
18.527
Okunma
·
1
Beğeni
·
174
Gösterim
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
96 syf.
·10/10
Kitabın pek okunmadığı dolayısıyla satılmadığı bir şehirden selamlar. Gerekli incelemeler zaten yapılmış ben bu kitapla ilgili anımı anlatacağım. 3 4 sene öncesi çok az sayıdaki kitapçılardan birine girdim. Kitapçı çoktur ama kırtasiye ve sınav hazırlık kitabı satarlar. Kitap raflarınız ne tarafta diye sorulunca, hep TEOG YGS KPSS türevi kitapların olduğu raflara yönlendirirler. Ben kitap alışverişlerimi internetten yaparım ama ucuz satılan bu kitap için, kitaptan fazla kargo ödemeyeyim diyerek elden alayım dedim.


Neyse nerede kalmıştık evet kitapçıya girdim. Benim Hüzünlü O.... Kitabı var mı diye sordum. (O... diye kısaltmamın nedeni bazı üyelerin yanlış anlayıp şikayet etmeleri). Kitapçı amca hiddetlendi. Burada öyle kitaplar olmaz çık dışarı dedi. Ama roman bu amcacığım yanlış anladın dedim. Zaten torunu işletiyor kitapçıyı amca ne bilsin. Çık çık hadi dedi. Ahhh çıkayım bari dedim adam beni ne sandıysa. Başıma gelecekleri tahmin etmiştim ama bu kadarını beklemiyordum.


Çıkarken çaktırmadan rafa göz atarken aha işte burada var satıyorsun dedim. Amca hemen doğrulup yanıma geldi bir hışımla kitabı elimden aldı sayfaları çevirmeye başladı. Çıplak kadın resimleri arıyordu sanırım. Bulsaydı kitabı bir güzel parçalardı eminim ama bulamadı. Al git senin olsun. Para mara istemez dedi. Sana bide poşet vereyim kimse görmesin. Böyle şeyleri okuma ayıp demeyi de ihmal etmedi. Sağ ol amca okumam bir daha! dedim. Zaten bir kere okuyacağım bir daha okumam. Poşetin dışından ismi gözükme ihtimaline karşı ayrıca bir kaç kat ambalaj kağıdına sardığı beleş kitabımla kitapçıdan çıktım. Ey Gabriel başka isim bulamadın mı beni ne hallere düşürdün.
112 syf.
·2 günde·Beğendi·9/10
Kitap alamayan çocuklara kitaplar hediye edeceğim Youtube kanalımda, kitaplardaki alıntılar hakkında videolar hazırlıyorum. Destek olmak isterseniz abone olabilirsiniz: http://bit.ly/alintilarlayasiyorum

Ana baba bacı kardaş dar günümde el olur
Namus belasına kardaş döktüğümüz kan bizim.
Acaba Gabriel Garcia Marquez 1981 yılında Kırmızı Pazartesi'yi yazarken, Cem Karaca'nın 1968 yılında Namus Belası adı altında çıkardığı şarkıyı mı dinliyordu?

Türkçe'de "üzerine ölü toprağı serpilmiş gibi" diye bir deyim vardır bu kitabın sonuyla ve kendisiyle tam olarak uyacak şekilde. Peki Santiago Nasar'ın üstünde bulunan bu toprak, geleneklerin topluma dayatmasının kapalı bir kişileştirmesi miydi? Kitabın ilk cümlesinden beri haberi verilmiş bir cinayetin faili somut bir kişi yerine soyut sosyolojik olgular mıydı? Ya da kitabın 34. sayfasında geçen hastaların başında bekleme, ölüm döşeğinde olanlara güç verme, ölüleri kefenleme sanatında olan ustalıkların hepsinin birer amacı mı vardı?

Bazen kaderimiz bizleri görünmez kılar. Her ne kadar namus cinayetleri olmasa da daha başından beri ölecekleri ya da zarar görecekleri haber verilmiş olan Aylan Kurdi ya da Ümran Dakneş'e yapılanlar konusunda, Santiago Nasar'ın cinayetinin bir türlü engellenememesi gibi bir umursamazlıklar zinciri mi söz konusuydu? Çünkü onların bu kadar görünmez olmalarını umursamazlıklardan başka bir şey sağlayamazdı sanırım.

Biz işimizi en iyi geleneklerin topluma dayatması mevzubahis olduğunda yaparız. Toplumsal sınırlandırmalar ve ölümlerin kanıksanacak seviyeye kadar gelmesi Marquez'in çevresi kadar bizim yaşadığımız yer olan Ortadoğu'nun da ortak derdi. Öyle ki 73. sayfada da geçtiği gibi Güney Amerika ülkelerinde Ortadoğu'dan göçen Arap kökenlilere Türk gözüyle bakılır. Yani sen bir Kolombiya hostelinde eski bir gramofondan Sade'nin Hang on to Your Love şarkısını elinde Bourbon'unla sallanan sandalyende dinliyor olsan da Türksün, İsveç'te kayak malzemesi satın alırken kulağında viking metalgillerden Amon Amarth dinlerken keçi sakalını kaşırken de Türksün. Sen Türksün yani kısacası. Toplumsal sınırlandırmalara, sınıflandırmalara, adetlerin vahşi sonuçlarına, Santiago Nasarcıl cinayetlere en alışık toplumlardan birisin.

Kırmızı Pazartesi değil kıpkırmızı haftalarımız oldu bizim de bu ülkede. Sadece haftanın tek günü değil, bazen haftanın her günü uğraşıyoruz ölümlerin önüne geçememelerimizle. Sırf bundan dolayı da ülkenin adını değiştirebiliriz Kırmızı Kader ile.
112 syf.
Gabriel García Márquez bu romanında, çocukluğunu geçirdiği kasabada gerçekleşmiş bir namus cinayetini kaleme almış. Orijinal adı (İspanyolca) Cronica de Una Muerte Anunciada (İlan edilmiş ölümünün kronolojiği), Türkçe’ye Kırmızı Pazartesi olarak çevrilmiş.

Bence, her kitaba konsantre olmalı ve öyle okumalı, ama “Kırmızı Pazartesi” biraz daha fazla konsantrasyon gerektiriyor. Eğer konsantre olmadan okunursa, örgüde ve karakterlerde bir karmaşa yaşayabilirsiniz. Kitap sürükleyici, konu sürekli birilerinin ağzından anlatılıyor. Kısa bir zaman dilimidir “Kırmızı Pazartesi”, ama yoğun bir içeriği vardır. Bazen sohbet ediyormuşsunuz hissi uyandırmıyor değil.

Evet bir namus cinayeti hikayesi bu, bir öldürülen ve öldüren de var ortada; bunlar da açıkça ve bilinen. Bunları belirtmiş olmam kitap içeriği hakkında bilgi verdiğimi göstermez, yanılmayınız sakın. Okurken dikkat ediniz, tüm bunlar hemen hemen kitabın başında verilmesine rağmen, asıl üzerinde durulması gereken şaşırtıcı başka bir durum söz konusudur.

Aslında biliyor musunuz, bir cinayet romanı olmasına rağmen, cinayeti kimin işlediği çok fazlaca kimsenin umurunda değil, zira bu belli zaten. Cinayetin işlenme süreci, öncesi ve sonrasıyla, irdelenmekle birlikte, cinayetin işleniş biçimi daha çok ele alınmış ve konu edilmiş. Bununla birlikte sosyoekonomik, sosyokültürel yapısıyla toplumu da irdeliyor Márquez romanda. Kadınlara biçilmiş görevler vardır, yeri ve görevleri bellidir, erkeklerin de öyle.

Ancak, bizde olduğu gibi onlarda da bekâretin önemi çok büyüktür, ne yazık ki uğruna cinayet bile işlenebilir bu nedenle, gözünü kırpmadan ve acımasızca. Prudencia Cotes'in annesinin şu sözü bu konudaki hassasiyeti göstermeye yetiyor: "Tahmin edebiliyorum, çocuklar, namus meselesi beklemez."

Toplumun önem verdiği, kız ve erkeğin yetiştirilmesi, beklentisi ile kadın ve erkeğin yeri ve durumu aşağı yukarı yine bize benziyor sanki. Ana’nın koruma içgüdüsünü görebilirsiniz kızı için ya da erkeğin adamlığı gibi. "Çek elini kızımdan, beyaz adam! Ben hayatta oldukça sen o pınardan içemezsin" diyerek kanatlarını kızının üzerine koruma kalkanı gibi açan Victoria Guzmân’ın annesinin hiddetli tepkisi açıkça bunu ortaya koyuyor.

Romanda oldukça fazla karakter olmasına rağmen asıl önemli karakter 22 yaşındaki Santiago Nasar’dır. Babası İbrahim Nasar, iç savaşların ardından Kolombiya’ya Araplarla birlikte gelmiştir (Güney Amerika ülkelerinde Orta Doğu’dan göç eden Arap kökenlilere Türk gözüyle bakılır. Çev.Notu). Özgür, gözü pek, yakışıklı bir gençtir Santiago. Hovardaydı tabiri caizse. Ancak ne var ki Angela yanlış bir adres, sonucu da hayatına mal olmasıydı.

Ama şu kanaate de vardım: Suçlu (bilinmesine rağmen) katil/katiller değil şehrin tamamı. Finalde "Santiago, yavrum! Neyin var?" diye bağıran Wene Hala’nın sorusuna yanıt içinizi acıtabilir...
112 syf.
·Beğendi·10/10
UYARI : İncelemelerimde spoiler yoktur .. Bu platformda okuduğunu anlamayan ve yazdıklarımı spoiler sanan bir takım "ÇOK AKILLI" insanlar vardır !!! Ben spoiler olduğunu düşünmüyorum ama sen olduğunu düşün ve ona göre oku ..

"Tuco Herrera , kendisini jandarma karakoluna götürüp gözaltına alacakları o uğursuz Pazartesi gününün sabahında , iki gün önce Mersin' den Adana' ya aile dostunun düğünlerine giden ailesini karşılamak için kalkamamıştı .. Esasen hiç yatmamıştı!! Bu yüzden ne litrelerce kırmızı tuborglarla dolu güğümlerin çevresinde koştururken , ne kajularla dolu havuzlara dalıp çıkarken , ne de bir yanı soğuk su diğer yanı rakı akan ve birbirine hiç karışmayan o mucizevi bal ırmakları kıvamındaki akarsu yataklarında kadehlerini doldururken de görememişti kendisini rüyasında... Neler olduğunu dahi anlayamadan mavi bir jandarma minibüsünde buldu kendini ...Dört jandarma eri ve en önde oturan araç komutanı başçavuş ile " TEZGAHIN" içinde yer alan tüm arkadaşları idi tüm görüp görebildikleri.. Bir de pimapen bir tabure , bir adet ingiliz anahtarı ve bir salkım üzüm .."

Kafanız mı karıştı? Gelin en başa alalım =)) O günlere uzanalım .. Ve en baştan anlaşalım .. Bu bir Tuco Herrera gezi gözlem kolu incelemesidir .. Bol miktarda HURAFE , inanılmaz bir insanlıktan çıkmışlık , trajikomik olaylar ve yuh artık dedirtecek ölümüne işsizlik aroması ihtiva etmektedir ..

'99 yazı .. Yaş 18.. Mersin' de Silifke yakınlarında sessiz sakin bir yazlık muhitindeyim.. Günler belli bir yerden sonra yazlıkta sinir zorladığı için olur olmaz herşeyden kendimize eğlence çıkardığımız dönemler.. Muz kabuğundan atom bombası yapıp neşeye koşuyor değiliz pek tabii .. Nedir kendimize meşgale olarak edindiklerimiz ? Sitenin bekçisinin Kadir ismindeki parmak çocuğuna, onun SADDAM adını verdiğim ve bize sürekli terlikler fırlatan annesine, ayrıca bir kaç küçük çocuğa daha salça olmaktayız .. Gece gündüz nerde görürsek korkutuyor ya da uğraşıyoruz .. Misal sitede malatyalılar olarak bilinen ailenin Memoş isimli minnak bir oğlu var .. Paytak paytak yürüyor .. Ne zaman görsek burnunda akan sümükleriyle gezen malatya aksanıyla ve "r" leri "y" sesiyle seslendiren , gözü yaşlı dolanan bu 5 yaşındaki inanılmaz tatlı çocuğun, aynı apartmanda oturan komşuları kurmay albayın yaşıtı olan kızına abayı yaktığını öğrenmişiz.. Durmaksızın kızı öpmesi ,çıkma teklif etmesi, ona açılması konusunda telkinlerde bulunup çocuğu kızın üzerine sürüyoruz.. Yüreklendiriyoruz .. Sevgiden yanayız anlayacağınız .. Niyetimiz kötü değil =)) Velhasılkelam kalbi sevgi dolu bu minik aşk neferi hijyenden kotaramadığı için her daim tokat yiyip yanımıza dönüyor .. Ona dondurma , kola ısmarlıyor tekrar güvenini kazanıyoruz kendine olan güvenini de refresh ederek..Biliyoruz ki kaybolan güven bir dahaki sefer dondurma ve abur cuburla tekrar geri gelmez .. İşsizlik ve eğlence döngüsünün sürmesinin bedeli, dostmuş gibi görünen ellerle gelen rüşvet.. (Kadir' e yaptıklarımızı anlatmayacağım ... Sadece şu kadarını bilin ki kışın biz sitede yokken Tuco ismini duyan bu çocuk ağlamaya başlıyordu...HATTA TELEFONDA SESİMİ DUYDUĞUNDA DAHİ!! )Onu buna , bunu da ona düşürüp birayı da katık edip gündüzlerimizi geçirmekteyiz gülerek.. Üçüncü çoğul şahısla konuşuyorum çünkü 3 kişiyiz .. Kendi kafa dengim olan 2 metalci daha bulmuşum ..Tam bir KÖTÜLÜKLER KUMPANYASI, MOSKOVA DEVLET SİRKİNİN KÖTÜLÜK SAÇAN VERSİYONU OLMUŞUZ.. Yüz göz eğme !! Yazlık yerde büyük nimet kafa dengini bulmak!! Hele de metal dinliyorsan.. Keyfim gıcır anlayacağınız .. Gündüzler bu şekilde geçiyor ama peki ya geceler ? Geceleri şekillenen eğlence sektörü, siteyle hiç alakası olmayan ve bizleri hiç tanımayan kiracıların ,ağımıza düşen çocukları etrafında gelişiyor .. Daha doğrusu CİN ÇAĞIRMA SEANSLARINDA..İşte cehenneme giden yolun taşlarını bu şekilde sermekteyiz kendi ellerimizle o günlerde =)) Kitabımızın incelemesine konu olan olaylar silsilesi de işte bu gece kısmında start almakta.. Olanları anlatmadan önce az da kitabımızdan bahsedeyim .. Az diyorum zira spoilerdan yana değilim bildiğiniz üzere...

Kırmızı Pazartesi ' yi okuduğunuz da göreceksiniz ki ortada gerçekten yaşanmış bir cinayet vakası var.. Kurbanımızın ismi Santiago Nasar..Bu arada bu cinayetin işleneceğini herkes bilmekte .. Cinayetin tanığı olan tüm bu şahıslar ama öyle ama böyle bu işin bilincindeler.. Hatta cinayet işlendikten sonra bu bilinçli vatandaşlar olayı soruşturmak adına bölgeye gelmiş savcıya koşa koşa gidip ifade veriyorlar .. Yalnız bir kötü şans ve tesadüfler zinciri de olaya dahil ..Bunun yanı sıra olayın yaşandığı Kolombiya ' nın katolik nüfusunun çoğunlukta olduğu bu yörede pek tabii insan ilişkileri , örf ve adetler ve dini kurallar çok çok daha baskın ve farklı .. Din ile şekillenip ,yüzyıllarca bu insanlara yön veren namus kavramı ve sonrasında olanlar okuyacaklarınız .. Gabriel amca bu kısa romanıyla beraber hem toplum içindeki bireylerin sosyokültürel ilişkilerini hem de o toplumda yaşayan kadınların toplumdaki yerini sunuyor size satırlarında .. Benim size anlatacaklarımın burda yazılanlarla kesişim kümesine düşen konu başlıkları ise şunlar .. Bu olayın er geç gerçekleşeceğini "hepimizin bilmesi" ama olayların bu boyuta varacağını hiçbirimizin kestirememesi .. "Dini ve örfi kuralların hayatımızdaki rolü" ve bugün dahi anlayamadığımız bir "tesadüfler zincirinin" içine düşmüş olmamız .. Ha bir de Santiago Nasar rolünü istemsizce üstüne alan bizden iki yaş küçük Urfalı gencin kendince "ölümden" dönüşü..

Eveeeeet !! Hazırsanız kaldığımız yerden devam edelim .. Geceleri türlü nedenlerle CİN ÇAĞIRMA RİTÜELLERİNE dahil ettiğimiz bu insanlara uygulanan adımlar nelerdi ? Birincisi onu bu işin tehlikelerine karşı uyarıp merakını cezbedeceksin .. Ağzına bir parmak balı çaldıktan sonra sebat edeceksin ..Sabırlı olacaksın ki o gelsin katılmak istesin... Gel katıl bize dersen korkutup kaçırırsın .. Korkarak katıldıysa zaten elinin içindedir .. Hemen bir karton kutuyu yırtıp cadı tahtası hazılamalısın .. Ciddi olmalı , kendini tutamayıp gülen olursa onu hemen esas TEZGAHIN döneceği birinci ekipten çıkarmalısın .. Bu arada bu ekiplerden de bahsedeyim size .. Birinci ekip ÇAĞIRANLAR =)) İkinci ve üçüncü ekip ise ÇAĞIRILANLAR .. Yani makyaj yapıp olaya doğa üstü süs veren ekipler.. Nedir bunların görevi ? Kapalı bir ortamda çağırdığın ruhu "ortama entegre etmek"!!! =)) Biz misal sitenin ta en dibinde yeralan ve sahanın ışıkları da dahil tüm ışıkların kapatılabildiği diskoda kuruyoruz tezgahımızı ..Bu arkadaşların görevlerinden biri, "Eeeey bilmem kimin ruhu geldiysen bir işaret ver !" sözüne mütakip diskonun içine taş toprak yağdırmak .. Yere öncesinde yanıcı madde döküldüyse onu ateşe vermek. falan fistan. Tüm gidişat 3 aşağı 5 yukarı bellidir .. Bu olanlar girizgahtır .. Korku pompalamaktır amaç herşeyden habersiz şahısa .. Çünkü korktukça kontrolünü kaybeder .. Bu arada biri sözde korkar ve cadı tahtasının üstündeki fincanı eliyle savurup kırar.. Sonrasında çağırılan ruh , cin her ne ise sözde SERBEST KALIR =)) Olanlar bundan sonra başlar .. Kartopu gibi büyüyen korku çığına sebep herkes kendini dışarı atar .. Ama biri vardır ki onun içine artık kötü ruh girmiştir.. Dışarı çıkar çıkmaz kurban hariç herkesi tokatlayıp dövmeye başlar .. Kurban artık aklını kaçırmıştır ama karanlıkta eve gidemez .. Evi başına yıkılan depremzedeler gibi çöreklenir yanınıza .. Göz ucuyla takip eder hatta onu da teselli edersiniz korkmaması için .. Lakin fitil ateşlendiği için siz de takdir edersiniz ki bu mümkün değildir !! Siz kurbanı teselli ederken yerde yatan arkadaşınıza çaktırmadan verilen "DÜŞ" macununa sebep artık köpükler ve nöbetler de devreye girer.. Bu dakikadan sonra kurban kaçacak korkusunu üzerinizden atmalısınız .. İşte bu özgüvene sebep , yerde yüzünü yıkadığınız arkadaşınız kalkar ve kurbana saldırmaya kalkar .. Araya girip savunmaya geçilir .. 2 - 3 tokat ve yumruk yenir ..Bu arada 2. ve 3. ekip karanlıktan istifade diskoya 30 40 metre uzaktaki gazinoya yerleşmişlerdir .. Hemen yardıma gelmeleri için o ekipten birine haber verilir .. Kollardan bacaklardan tutularak gazinoya taşınır .. 2 masa birleştirilir üstüne yatırılır .. Tüm bunlar olduğunda takribi olarak gece saat bir buçuk iki olduğundan ortalıkta harbi in cin top oynamaktadır .. Daha sonrasında bir kaç numarayla burda da olaylar ilmek ilmek işlenir ve sitenin dışına doğru gidilir .. Amaç arkadaşınız fenalaşırsa onu yoldan geçecek bir arabaya bindirmektir .. VEEEEE EN GÜZEL KISIM !!! Tüm bunlar olurken biri kurbana abdestinin olup olmadığını sorar .. Muhakkak ki yoktur .. Varsa da zaten bu korkuyla bozulmuştur =)) Kurban duşların orada elini ayağını yıkayıp abdest alır .. Ora olmazsa küçükler havuzuna sokulur falan ... Fantazide sınır yok !! Daha önceki tecrübelerime ve gördüklerime dayanarak söylüyorum ki o duşların altına elbiseleriyle girenleri gördü bu gözler .. Bu sırada gazinoda kalan 2. ve 3. timden bir kısım apartman çatılarına çıkıp aşağı taş falan atar ..Ben bu kısımda kurban şöyledir böyledir demek istemiyorum =))) Varın gelin siz hesap edin o korkuyu =)) Esas ekipten biri yağan taşa sebep eve gideyim geleyim de birilerini çağıralım diyerek ayrılır ..

İŞTE O GECE SAAT 4 CİVARINDA EVE ÇIKMA GÖREVİNİ ÜSTLENEN O KİŞİ BENDİM !! Olanların bu kısmından sonrası tamamen bir fecaat =))

Çıktım eve .. Gülmekten süblimleşmişim .. Bizim çatıya çıkan ekipte hemen bizim eve geldi .. Evde kimse yok bizimkiler düğüne gitmiş zaten ... Sabahına gelecekler ama meydan şimdilik bize kalmış .. Kakara kikiri!! Bir bira açtım mutfağa gidip .. Yalnız o sırada elektrikler gitti .. Bu kez bir anlık "sanırım hakkaten geldiler" moduna girdiysekte olaya ışıldakla müdahale ettim hemen ..Zaten kesintilere yazlık yerde alışığız.. Tam bu sırada arka yolda bir bağırış çağırış koptu.. Hiçbirimizin aklına dahi getiremeyeceği birşey olmuştu o sırada .. Bizim ekip, biz inip bir bakalım diyip indiler aşağı .. Ben de biramı bitirip inerim diyip kaldım yukarda .. Meğerse bu sırada aşağıda bizim içine cin kaçmış eleman olayı doğaçlamaya vuruyor .. Alıyor bir eline oturduğu pimapen tabureyi , diğerine de sitenin girişindeki müracaatta duran ingiliz anahtarını .. Bunlar başlıyorlar kovalamacaya .. Benim biramı içerken arka yoldan gelen sesler işte bu sesler .. Bizimki arkada , kurban önde derken soteye yatmış jandarma GEEEEEEL diyor bunlara .. Çocuğun kalbi delikmiş .. İşte bizim hiç bilmediğimiz bir etken!! Jandarma arabasının dibine gidiyor . " CANA KASIT VAR ! BUNLAR BENİ ÖLDÜRMEK İSTİYORLAR " diyip korkudan kısa bir baygınlık geçirince ,bizim eleman da elinde ingiliz anahtarıyla götüm götüm siteye kaçınca jandarma başlıyor bunu kovalamaya ..Çocuğu yaraladı sanıyorlar.. Jandarma minibüsü o sırada karanlıkta sahilden dönenlere , yoldan gecenlere kimlik falan sorarmış .. Minibüs işbu sebebten dolayı hareket etmediği için bizimkiler de mevzuya uyanamıyorlar .. Dolayısıyla çatıdaki ekip , bizim kaçan cinci elemanın arkasından gelen jandarmaları TEZGAHA ALDIĞIMIZ KURBAN SANARAK ( KALBİM AĞRIYORRRRR DÜŞÜNÜRKEN BİLE!!!!!)) başlıyorlar mı TAŞLAMAYA ?!?!?! JANDARMA SİLAHIN AĞZINA MERMİYİ VERİYOR MU BİR GÜZEL ?!?! Tabii ben bunları karakola giderken yolda öğrenebildim .. Zili çaldıklarında elimde bir tas içinde bir salkım üzümle karşımda jandarma erlerini görünce kalakaldım MAHMUT HOCA diyerek .. O üzümler neyin nesi dersen .. SÖZDE okunmuş üzümdü onlar.. Bizimkine yedirip ayıltacaktık =))) Elimde üzümlerle indim aşağı .. Dalından armut toplar gibi topladılar bizim ekibi evlerden ..Tıktılar minibüse .. Haydi buyur burdan yak .. Ne denir şimdi sorsalar bize diye düşünürken yarı yolda bahsettiğim kurmay albay aldı bizi askeri kimliğini göstererek .. Jandarma bizi alınca uyandırmış sitedekilerden biri ..
112 syf.
·Beğendi·10/10
Nerden başlayacağım bilmiyorum Kırmızı Pazartesiyi anlatmaya.. dünden beri kafamı toparlamaya çalışıyorum çünkü.. Santiago nun ölümünü izlemek beni derinden sarstı açıkçası.. o kasabada yaşayan herkes gibi sanki seyrettim onun ölümünü elimden bir şey gelmeyerek.. sonrasında ise tıpkı olanı biteni anlamak için parçalanmış bir aynanın parçalarını toplayıp puzzle in tamamını görmeye çalışan anlatıcı kişi gibi dönüp tekrar tekrar okudum bazı yerleri.. faciayı tüm ayrıntılarıyla okumak dehşete düşürdü beni.. bir şey yapamamak da ayrı.. müdahil olan ve olmayan, seyreden, duyan, az çok dahli olan herkesin olaya bakışı, olayın içinde duruşu, olayın seyri içindeki davranışını hayata baktığı yerden görmek gerçekten çok dehşet görünüyordu.. en ufak ayrıntının bile bir şey ifade ettiği bu anlatımda kırılan hatta paramparça olan o aynanın parçalarını birleştirirken caN kırıklarının dehşet sonucu, kanayan elleriniz herşey aslında son cümlede gizli.. Beni öldürdüler Wene Hala!!

Çok fazla spoi vermeden genel anlamda okurken hissettiklerimle daha doğrusu yazarla birlikte parçalanmış cam kırıklarının birleştirilmesi ile gördüklerimden bahsedeceğim size.. olayın Marquez in memleketinde bir kasabada yaşanan bir olay olduğunu ve yıllar sonra bunu anlatmaya çalıştığını da belirteyim öncelikle.. 1928 yılında Kolombiya da doğan Marquez bir gazeteci ve 2014 yılında hayata gözlerini yumdu.. yani olayın aydınlanmayan yönlerini daha 3 yıl öncesine kadar sorabilirdik kendisine.. cevap verir miydi bilmiyorum Angela Vicario nun Santiago ile derdinin ne olduğunu??

Başka milletlerden okuyanlar bu kitap hakkında ne düşünür bilmiyorum ama ben bir Türk olarak 1928 -38 li yıllarda Kolombiyadaki bir kasabada Türk diye anılan Arapların yöre halkıyla olan yaşantısını ve namus cinayeti adı altında işlenen olayı okurken oralarda da böyle olaylar olabileceğini hiç düşünmemiştim.. Olaylar o kadar bildik tanıdık töre cinayetlerini anımsatıyordu ki olayın sanki Kolombiyada değil de bir Türk kasabasında geçtiği hissine kapılmamak elde değildi.. Tek farkla tabii ki o da kasabada yaşayanların Katolik olması burda yaşayanların ise Müslüman olması.. gizli kapaklı işler hep aynı yoksa.. sadece kendini bir inanca yamamış ama aslında aynı hisleri paylaşan, aynı tepkileri veren sıradan halk..
Halk demişken aklıma şu an okumaya devam ettiğim Şems'in Not Defteri kitabında Şems Hz.ne Mevlana Hz.nin halk ile Hakk arasındaki farkı sorduğu ve Şems'in ona verdiği cevapta '' Halk , peygamberleri dahi diri yakmaktan ve kesmekten çekinmeyenlerdir. Halk, hakikate kör kalabalıklardır.'' kısmını da anımsadım..daha yeni okuduğum bu kısma bu kitapla uzun bir şerh yapıldı sanki.. sen anlamadın halk hak ayrımını der gibi... nitekim Santiago o sabah gördüğü rüyada bir sürü kuşun üzerine pislediği dehşetiyle uyanmış ve üzerine yapışmış kuş pisliği hissi ile limana gelen piskoposu selamlamaya halkın arasına karışmıştı..Herkesin bildiği ve uyarmadığı, sevenlerinin de onu kurtarmaya gücü yetmediği 20 yaşlarında zengin zampara, kibirli ve neşeli, debdebe ve eğlenceyi çok seven Santiago yu o yapmıştır diye çoğu kişi sormadan izlemişti çünkü.. acı olan şey ise son noktayı annesinin koyması.. elbirliğiyle topluca üzerine pislemişler kısacası annesi dahil.. ve o anne çocuğuna o kadar uzak ki ezelden beri, herkesin rüyasını yormaya ayırdığı vakit kadar oğlunun gördüğü rüyanın yorumuna vakit ayırmayacak kadar ve kapı arkasından gelen feryadı uzaktaki balkondan geliyor gibi duyacak ve iki saniye öncesinden kapıyı kilitleyecek kadar..

Hayata nerden baktığına bağlı davranışların sonu.. acı.. çok acı..

Değinmek istediğim başka konular da var aslında.. beni derinden yaralayan düşüncelere garkeden.. hayvanlar ve insanlar arasındaki o müthiş örgü..Marquez bunu o kadar akışında ve dozunda veriyor ki herşeyi anlamak mümkün nerdeyse.. Arap kökenli baba İbrahim Nasar ın bir şahin eğiticisi olup bu vahşi hayvanlarla avlanmaya çıktığı ve bunu oğlu Santiago ya öğretmesi.. ve Santiago'nun dağ bayır gezip yalnız ve savunmasız keklik gibi avladığı zavallı kızlar..bu zavallı kızlara evcilleştirme zamanın gelmiş diye bakması..
kitabın başında sabah kahvaltısı olarak parçalanan tavşanların barsaklarının köpeklere yedirilmesi ve Santiagonun karnı deşildiğinde onun da barsaklarını yemeye gelen aynı köpekler..
gece gündüz domuz parçalayan ikizler ve o ikizlerin sanki domuz parçalar gibi Santiago'yu parçalaması hatta kalbi domuzlarınki gibi koltuğunun altındadır diye oraya vurmaları..
bir de otopsi yapacağım diye Santiago'nun yüzünü tanınmayacak hale getirip beynini söküp beyninin gramını bile tartan, karaciğerinin büyük olmasına sarılık teşhisi koyup zaten iki yıla kadar ölecekti diyen ve sonunda bütün iç organlarını tıpkı bir çorba için ibiğini kesip horozu çöpe atan PİS kopos gibi çöpe atan bir rahip.. insana verdiği değer bu işte.. Halk işte yine de onu sabahın köründe kalkıp tenezzül edip inmediği gemiyi selamlamaya gidiyor.. soruyorum kendime nedennnnn nedenn giderler ki.. hele de vejeteryan olmak işten bile değil..
Ha bir de malum evdeki panter kadın var..körpe oğlanları çıtır çıtır yiyip, acısını ve ağlamasını Babil kulesi gibi beş on kişilik yemeği yiyerek atlatan.. evdeki melez kızların da kediye benzetildiği..

Dikkat çekici bir şey ise mektup davası.. tüm kitap boyunca mektup yazan kişi sadece Angela Vicario değil aslında.. o kadar ince detaylar var ki bu mektup konusunda.. herşeyi anlamamı o sağladı diyebilirim.. Aşk ve nefret duygusunun saplantılı evrilişi dehşetti..

Daha yazacak çok şey var sevgili okuyucular.. her detay içler acısı.. verilen tepkiler dehşet.. başdöndürücü akış içinde mağdur kızın annesi babası, mağdur kız Angela vicario!!( mağdur?? mu aceba demekten kendinizi alamıyorsunuz ) mağdur damat ve ailesi, Santiago'nun Arap nişanlısı ve arap yakınları, sütçü kadın, belediye başkanı, soruşturan savcı,bıçak bileycileri, sır saklayan Angela nın kız arkadaşları ve sonrasında postacı kızlar, hatta olay günü kapıyı açıp sadece Santiago'yu gören biri bile var...kimler kimler.. kadına verilen değer nedir ondan hiç bahsetmedim bile..hele de namus algısı ve evlilik kıstasları çok iyi vurgulanmış..

Buraya kadar okumuşsanız Santiagoyu siz de merak ettiniz değil mi..
neden vahşice katledildi.. babasının ve kendinin yaptıklarının kader planında cezası mıydı bu engellenemeyen öldürülüşü..
yorumlar size bağlı..
puzzle parçalarını birleştirir o olayı seyreder misiniz, hayata bakış açınıza göre ne görürsünüz bilemem..

diyeceğim en son şu ki Nobeli sonuna kadar haketmiş Marquez.
90 syf.
·2 günde·8/10
“Delifişek” Şeker Portakalı kitabının son serisi diyebileceğimiz bir eser. Aslında kitap bende Şeker Portakalından daha derin duygular çağrıştırdı. Çünkü üniversite yıllarımız. Sene 2013… “Çocuk Edebiyatı” diye bir dersimiz var. Bu dersi işleyen hocamızda gayet birikimli bir insandı. Ders içinde Dünya ve Türkiye’de Çocuk edebiyatı üzerine yazılmış en seçkin kitapları okuyor. Bilimsel bir şekilde analiz ediyorduk. Bu incelemeler için sınıf içinde belirli sayıda gruplar oluşturulmuştu. Bizim grubu da Şeker Portakalı serisinin son kitabı olan Delifişek düşmüştü. Bizden iki hafta önce ise başka bir grup Şeker portakalının tanıtımını ve incelemesini yapacaktı.

Tam o günlerde gazetelerde ve internet haber sitelerin de söyle bir haber başlığı gördük. “Şeker Portakalı müstehcen, Fareler ve İnsanlar sakıncalı bulundu!”. Tabi ister istemez şaşardık. Haberin detaylarına baktım. Detayları şöyle idi:
“Milli Eğitim Bakanlığı'nın (MEB), 100 Temel Eser listesi içinde yer alan "Şeker Portakalı" kitabını derste ödev olarak okutan bir öğretmene kitabın müstehcen olduğu gerekçesiyle soruşturma açıldı. Öte yandan Fareler ve İnsanlar kitabı da İzmir Milli Eğitim Müdürlüğü İnceleme ve Değerlendirme Komisyonu tarafından ‘sakıncalı’ bulundu. İstanbul Bahçelievler'deki Behiye Doktor Nevhiz Işıl İlköğretim Okulu'nda görev yapan 7. sınıf Türkçe öğretmenine "Şeker Portakalı" kitabını okuttuğu için soruşturma açıldı. Tüm dünyada çocukların ilgiyle okuduğu Brezilyalı yazar Jose Mauro de Vasconcelos'un Şeker Portakalı kitabı Milli Eğitim Bakanlığı'nın (MEB) İlköğretim okullarında okutulacak 100 Temel Eseri arasında yer alıyor. 1968 tarihli roman, fakir bir aile çocuğu olan Zeze'nin yaşadıklarını anlatıyor. Nilay Vardar'ın bianet'te yer alan haberine göre, Behiye Doktor Nevhiz Işıl İlköğretim Okulu'ndaki 7. sınıf Türkçe öğretmeni de öğrencilerine performans ödevi olarak bu kitabı okumalarını istedi. Velilerden biri, kitabı okuduğunu ve şok olduğunu belirterek kitabın Türk örf ve ananelerine aykırı içeriğe sahip olduğunu, içinde birçok argo sözcük ve küfür içerdiğini belirterek öğretmen hakkında soruşturma açılmasını istedi. İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü de öğretmen hakkında kitabı neden tavsiye ettiği ile ilgili olarak soruşturma açtı. Soruşturma henüz tamamlanmadı.”

Daha sonra bu soruşturmanın akıbeti ne oldu bilmiyorum. Ama konu baya Türkiye’de gündem oldu. İşin en ilginç yanı o günden sonra Şeker Portakalı satışlarının tavan yapmasıydı: D.

Beklenen gün geldi. Arkadaşlarımız Şeker Portakalını tanıtmaya başladı. Aslında çok iyi hazırlık yaptıkları belliyi. Ama onlarda gündeme ayak uydurmuştular. Yasaklanan bir kitap diye söze başladılar. Neden yasaklandığını ve bu kitabın okutulmaması gerektiğini uzun uzun anlattılar.

Hocamızın da onayıyla kitap kendi okuma listemizden çıkartıldı. Üniversitede öğrencilerimize okutmak için bir kitap listesi hazırlamıştık bu derste. Bu sene öğrencilere kitap aldırmak için listeyi tekrar açtım. Gerçekten de o yıllarda kitabın üstüne çizgi atılmış ve kenarına da bir not koymuşlardı: “Sakıncalı”. Biraz hüzün duydum şahsen. O zaman hangi kafaydık anlamaya çalıştım ama bir türlü hatırlayamadım. Sıranın bize geldiği hafta arkadaşlar kendi aralarında ufak bir istişare yapıyorlardı. Ben pek ödev yapmadığım için beni davet etmediler. Sonuçta arkadaşlarım karar vermişlerdi. Kitabı okumaya gerek yok. Sadece bir arkadaşımız içindeki sakıncalı kısımları bulup onları sınıfta açıklayacak ve kısadan ödevi halletmiş olacaktık. Aradan beş yıl geçtikten sonra Delifişek kitabını bu duygular ile açıp okumaya başladım. Özelikle merak ettiğim konu bizim sakıncalı bulduğumuz yerler neresiydi? Kitabı bir kez okuyup iki kez üstünkörü baktım. Fakat bir türlü kitabın hangi kısımlarına sakıncalı dedik bulamadım. Az değil Times New Roman yazı karakteri ve 11 puntoluk harfler ise tamı tamına 3 sayfa sakıncalı kısım bulmuştuk. :D :D

Gel gör ki bugünler de kitabı okuduğumda o 3 sayfayı bir türlü bulamadım. ( Sadece Zeze kardeşimiz biraz içkiye başlamıştı. O kısmı hala çok beğenmedim ve sakıncalı buluyorum. )

Bu duygular içinde kitabı okuyup bitirdim. Kendi listemi düzenledim ve Şeker Portakalını tekrardan okutulacak listesine ekledim.

Kitaba dair yorum yapacak olursam.
Güneşi Uyandıralım kitabı ile sanki Zeze'nin o muhteşem hayal ve sıcak dünyasından uzaklaşmıştık. Delifişek te tekrar Zeze ve onun dünyası ile kavuşmuş gibi hissettim. Zeze kendini burada bildiğimiz Zeze gibi daha çok hissettirdi. Gerçi artık büyümüştü ve eski güzel arkadaşlar birer birer gitmişti. Artık her şey daha gerçekçiydi.

Kitabın bir kötü yanı varsa o da kısa sürmesiydi diyebilirim. Çünkü tam kendinizi kitaba vermeye tam içine dalmaya başlıyorsunuz. Bir bakıyorsunuz ki kitap bitti. Bu yüzden açıkçası kitap böyle yarım kalmış gibi hissetim. Her ne kadar kitap yarım kalmasa da Zeze’nin hayatı yarım kalmış. Yazar ucu açık bırakmış ondan sonrasını. Ben yazarın bir sonla bitireceğini düşünmüş ve bu beklenti içine girmiştim. Sonuçta benim şahsi kanaatime göre bir son olması daha güzel olacaktı.
Sonuç olarak başta söylediğim şeyi tekrar ediyorum. Şeker portakalını beğenip okuyan herkes seriyi bitirmeli. O güzel havaya devam etmeli…

Bu duygular içinde Zeze’ye veda ediyorum. Hayatımda aklımda ve yüreğimde kalan karakter sayısı çok azdır. Bunlar: Piç Vedat, Küçük Kara Balık, Nur Dağındaki Çocuk ve Rodion Romanoviç Raskolnikov. Aramıza hoş geldin Zeze… :)
96 syf.
·7 günde·Beğendi·8/10
VE TANRI ERKEĞİ YARATTI

BU ERKEK:
YAŞLI, ÇİRKİN, 90 YAŞINDA, YALNIZ BİR ERKEK

Ne kadar ömrün kaldı ey okuyucu?
Kaç yaşındasın?
Hayattaki amacın ne?
Aradığın aşkı buldun mu?
Söyle buldun mu? :)
Yapayalnız ölmek mi daha korkutucu?
Hiç âşık olmadan ölmek mi?

Arıyoruz....
Ömrümüz aramakla geçiyor...
Aşkı....
Huzuru...
Mutluluğu...
Ruh ikizimizi ( öküzümüzü buluyoruz o mevzu ayrı )

20 yaşında “Aşkımdan çıldırıyorum .”yazılı bir pankartla bir öğrenci gösterisinde en önde yürürseniz sizi herkes alkışlar.
23 yaşında sevdiğiniz için bir bahçeden çiçek çalarsanız kimse sizi ayıplamaz.
30 yaşında sevdiğiniz kadının güzelliğini saatlerce seyretmekten divane olsanız görenler tebessüm eder.

Peki ya bunları 90 yaşında bir adam yaparsa?
Peki ya bunları yaptığı kişi daha 14 yaşında bir çocuksa?

90 yaşında her an ölümü bekleyen bu adam ölüme bu kadar yakınken 90. yaş gününde kendine bir hediye sipariş verir geneleve:Bir bakire ile tek gece.
Genelevde bulduğu 14 yaşındaki bu bakireye bir gecede ( sadece seyrederek) deli gibi aşık olur....

Aşk bu , şişede durduğu gibi durmuyor elbet. :)
Yaşlı ama romantik şövalyemiz aşk acısından şikayet etmek yerine aşkı tanıyarak ölmenin mutluluğunu yaşar coşkuyla.

Kitapta eleştirebileceğim tek şey aşık olduğu kişinin 14 yaşında bir çocuk olarak kurgulanması.

Gerisi Marquez’in sihirli sözcükleriyle çizdiği rengarenk dünya ; gezdim, duydum, sevdim, büyülendim ....

https://youtu.be/aeZ8iOG8sdY
112 syf.
·6 günde·5/10
Spoiler uyarısı...

Sevemedim... Benim için Gabriel Garcia Marquez ile özdeşleşen kitap yani Marquez ismini duyduğumda aklıma gelen ilk kitap Yüzyıllık Yalnızlık. Ancak bana göre bu yazarı henüz hiç okumamış birinin Yüzyıllık Yalnızlık'la Marquez okumaya başlaması yanlış olur. Ben de yazar ile tanışmamış kesimden olduğum için ilk olarak yine ismini fazlasıyla duyduğum, ince bir diğer kitabı Kırmızı Pazartesi'yi seçtim. Ancak maalesef Kırmızı Pazartesi benim için çok iyi bir deneyim olmadı. Kırmızı Pazartesi'nin konusundan kısa bir şekilde bahsedecek olursam: Kitabımız kitabın tüm karakterleri tarafından işleneceği bilinen bir cinayeti konu alıyor. Bir "namus" cinayetini. Cinayetin yaşandığı yer ise Marquez'in çocukluğunu geçirdiği kasaba. Kitabın başından beri ölen ve öldüren kişiler belli. Yirmi yaşlarının başındaki Santiago Nasar gerçekleştirmiş olduğu bir eylem nedeniyle Vicario ailesinin ikizlerinin hedefi haline gelir. Vicario kardeşler ellerinde bıçaklarla her yerde Nasar'ı öldüreceklerini ilan ederler ki bu düşüncelerini de gerçekleştirirler. Peki bu cinayetin failleri sadece ikiz kardeşler midir, yoksa kardeşlerin planlarını bildikleri halde herhangi bir tepki göstermeyen kasaba halkı da bu cinayete ortak mıdır?

Evet Kırmızı Pazartesi'nin ilgi çekici bir konusu var, evet Marquez rüştünü ispatlamış usta bir yazar, evet bu kitap oldukça beğenilen bir kitap. Evetler uzayıp gider ancak bu noktalar Kırmızı Pazartesi'yi okurken sıkıldığım ve özellikle son elli sayfayı artık bitsin diye düşünerek okuduğum gerçeğini değiştirmiyor. Belki ilk kez bu yazarı okuduğumdan, belki de bu tür bir kitabın bana hitap etmediğindendir bilmiyorum ancak Kırmızı Pazartesi'yi okurken kitaba bir türlü ısınamadım, keyif almadım. Kırmızı Pazartesi sadece yüz sayfalık bir kitap ancak bu kadar az sayfa sayısına rağmen içinde birçok karakter var ve bana göre bu durum gereksizdi. Daha fazla sayfa sayısına sahip bir kitap için karakter fazlalığını anlayabilirim ancak ince bir kitapta bu kadar karakter beni rahatsız etti. Bu karakterlerin duyguları da bana hiç geçmedi, belki Nasar'ın son cümlesi hariç, kitabın benim için tek etkileyici kısmı da orasıydı.

Bunlar dışında verilmek istenen mesaj tabii ki dikkat çekiyor. İnsanların "Bana dokunmayan yılan bin yaşasın," düşüncesi Santiago Nasar'ı ölüme sürüklüyor. "Kötülüğe engel olabileceğin halde olmuyorsan senin de o kötülükte payın vardır," tıpkı o kasabada yaşayanlar gibi. Evet Nasar ölüyor ancak ölmeden önce suçlu olup olmadığı ile ilgili bir kesinlik yok. Vicario kardeşler, kız kardeşlerinin ağzından Santiago Nasar adını duyar duymaz, sorgusuz sualsiz sözde namuslarını temizlemeye çalışıyorlar. Gerçeği bilmeden, sorgusuz sualsiz, ön yargılarla... Çünkü Marquez'in söylediği gibi, "Bana bir ön yargı verin, dünyayı yerinden oynatayım."

Kırmızı Pazartesi'yi severek okumadım ancak tabii ki yazarı okumaya devam edeceğim. Bir kitapla herhangi bir yargıya varmak zaten doğru olmayacaktır. Bir sonraki Marquez kitabım ise Yaprak Fırtınası olacak, mutlu günler.
112 syf.
·2 günde·Beğendi·9/10
Gabriel García Marquez’in okuduğum ilk kitabı eğer sizinde ilk ise yanınızda bir kalem ve not defteri bulundurup karakterleri tek tek yazın, yoksa hiçbir şey anlamazsınız, 50 tane karakter var nerdeyse:)

Kitabın isminden ve kapağından anlaşıldığı gibi cinayet, cinayetin sebebi ise namus :) evet, bildiğimiz gibi kızın namusunu temizleyen abileri. Cinayeti kimin işlediği her şey kitabın en başlarında verilmesine rağmen o cinayet işlene kadar gelinen kısmı yazar kendi ağzından anlatır gibi anlatmış. Yazarın anlatımı, olağanüstü kurgusu muazzam. İlk defa okuyacaklara tavsiyem yavaş yavaş okusunlar olaylar birbiri ile çok bağlantılı ve ince detaylara sahip.

Kitapta insan vicdanını,tabuları,ötekileştirmeyi, örf ve adetlere bu denli bağnaz olmaları söz konusu, insanı okurken bile rahatsız ediyor. İnsanların cinayetin işleneceklerini bilmelerine rağmen kimsenin umursamayıp duyarsız kalması toplumun kültürel yapısını göz önüne çıkarmaktadır. Bunlar kadın ve erkek ayrımcılığı, erkeğin üstünlüğü, ekonomik unsurların sınıflandırılması.

Ben kitabı severek okudum okumak isteyenlerde tereddüt etmesinler ve bana hala Santiago Nasar masum yere öldürülmüş gibi geliyor.




Ve kitaptan bir alıntı ile sonlandırmak istiyorum.

Bana bir önyargı verin, dünyayı yerinden oynatayım.


İyi okumalar..
96 syf.
·Beğendi·8/10
"Kız doğmuş gibi kısa bir sessizlik olduktan sonra pastayı keseyim diye..." Marquez'in sanırım 3. kitabıdır bu tabiri görüyorum: Kız doğmuş gibi bir kısa sessizlik. İlginç, düşündürücü, biraz da iç yakıcı bir tabir...
Kitapta ise Marquez'in kaleminin klasik tadını alabiliyorsunuz. Güzel bir kitap. Öneririm.

Yazarın biyografisi

Yazar istatistikleri

  • 1 okur beğendi.
  • 18.527 okur okudu.
  • 364 okur okuyor.
  • 9.087 okur okuyacak.
  • 302 okur yarım bıraktı.