• 128 syf.
    ·9/10
    Kitap 3 hikayeden oluşmakta.
    #bir delinin hatıra defteri
    #palto
    #burun
    Ben direkt palto ve burun hakkında bahsedeyim çünkü onların üstüne konuşulabilecek şey daha fazla.
    Okurken günümüzle bağdaştırırsanız hikayeleri daha iyi olur sizin için.
    Palto hikayesinde günlük yaşantısında iş ortamında dikkat çekmeyen , herkesin görmezden geldiği bir karakterimiz var. Paltosu eskimiştir ve parasıda yoktut.Yeni palto diktirmek zorunda kalır. Yeni paltosuyla işe gittiği gün çok ilgi görür herkes paltosunu çok beğenir. Bir anda sanki sınıf atlamış gibi davranılar. Palto için parti bile düzenlerler. Daha sonra hasta paltosu kaybolur,hasta olur,yataklara düşer.
    Bana kuzenimin bi sözünü hatırlattı bu durum.
    Gelirin arttıkça giderinde artar. Ben öğretmenim benim çevrem torosa binmemi kaldırmaz ,ben bunu almak zorundayım demesine benzettim. Günümüze çok uyumlu bence araba alınca bir kutlamalar ,hayırlı olsunlar illaki oluyor.
    Hiç arabası olmasa ve toplu taşıma kullansa çok dedikodu döner eminim.
    Burun hikayesinde sabah kalktığında adamın burnu yerinde yoktur , burnunu sokak sokak arar ama bulamaz.sonra burnuyla karşılaşır insan halindedir ve kendinden daha rütbeli bir konumdadır. Bürokrosiye göndermeler yapılmış kısacası.
  • 164 syf.
    ·2 günde
    Kitapseverlik nedir? Kime denir? Nasıl olunur? cevaplarını bulacağınız çok güzel, samimi bir uzun hikaye Tahir Sami Bey'in Özel Hayatı. Eserlerinin yarısını (şimdilik) okumuş biri olarak artık bir Mustafa Kutlu kitabı elime aldığımda neyle karşılaşacağımı çok iyi bilir oldum. En son yeni kitabını okumuştum ve bir gün bir kitap yazsaydım böyle bir kitap yazardım demiştim. Aynen öyle artık Kutlu'nun kitaplarının giriş kısmını okuduğumda devamını tahmin edebiliyorum en azından akışını. Bu can sıkıcı mı? Asla. Mustafa Kutlu'nun insana huzur veren okuyucuyla hasbihal ediyormuşçasına yazdığı kitapları her zaman ilgi çekicidir ve de okuyucularını tahmin eder. Ama bu kitap bir başka kitaptı. Şöyle söylüyeyim on altı kitabını okumuş biri olarak ben bu kitabı ilk dörde bilemedin ilk beşe koyarım. Öncelikle yazar bu kitabında farklı bir teknik kullanmış kendisini de kitabın içine katmış. Gazeteci yazar Mustafa Bey olarak bilhassa giriş bölümünde kendisini sıkça görüyoruz. Daha sonra sahneyi asıl sahibi olan Tahir Sami Bey'e bırakıyor. Ah Tahir Sami ahh. Okuyucuyu hüzünlendiren bir hikayesi var hem de baştan sona, özellikle de sonda. Tahir Sami Bey'in Özel Hayatı Mustafa Kutlu'nun her zamanki yaptığı gibi taa dedesinin dedesinden falan başlıyor. Bilin bakalım nereliler. Evet Erzincan diyenleri duyuyorum doğru tahmin. Erzincan Kemaliye'den İstanbul'a göçen bir aile.. Tahir Sami'nin özelde hayatıyla beraber genelde toplumsal yapı ve insanımızın hayata kitaplara bakışını gösteriyor yazar bize. Tahir Sami tam bir sahafçı, arşivci, kitap sevdalısı. Öyle ki kitaplar için evlenmiyor, kardeşiyle kitaplar yüzünden kavga edip evden ayrılıyor falan. Tahir Sami Bey’in hayat
    yolculuğunda aslında bir dönemin panoraması çizerek o dönemin eleştirisini yapıyor yazar, Sami Bey'in hayatında ve iç dünyasında ortaya çıkan bir huzursuzluk yahut hüzünü anlatarak. Hikayede görülen sade hayat, aslında içinde devam eden bir keder bir hüznü barındırıyor. Dışardan bakınca sıradan tekdüze bir hayat. Ama asıl hikayeler böyle kişilerden çıkıyor ya zaten. Mustafa Kutlu'da Tahir Sami'den muhteşem bir uzun hikaye çıkarmış. Ve hikayenin sonunda kafalarda yine deli sorular. En önemliside hikayelerinde gerçekçi taraf sürekli olan Mustafa Kutlu, Tahir Sami'yi yazarken kimden esinlendi ve onun çalıştığı yer bina neresiydi. Öğrenmesem çatlıcam. Ee İstanbul'da uzun süre yaşamış ve Kutlu'yu da az çok tanıyan biri olarak bir tahminim de yok değil hani.
  • Öperek uyandırdım bu sabah ayrılığı…
    Fırından yeni çıkan bekleyişler satın aldım..
    Kırmızı mavi ekoseli yalnızlığımı serdim masaya…

    Manzaraysa ayrılığa sıfır!

    İşte her şey hazır..
    Acılarımla iki lafın belini kırdık…
    Yokluğunda bir kuş sütü eksik..

    Yalnızlığım ve ben…
    Seni çok bekledik…

    Cemal Süreya
  • Gözlerimi araladığımda hava daha karanlıktı. Yanımdaki lambanın ışığını açıp duvardaki antika saate baktım. Alarmın çalmasına henüz on beş dakika vardı. Tik takları ninni gibi gelirken biraz daha uyumak istiyordum. Fakat uzun zamandır sınav haftasının yoğunluğu nedeniyle aksattığım planların düşüncesi içimi coşkuyla doldurunca uyku geri plana gitmekte gecikmedi. Ayağa kalktım ve solumdaki pencereye doğru ilerleyip perdeyi açtım. Hava bulutluydu. Bu moralimi bozmak yerine yüzüme bir tebessümün yayılmasına sebep oldu. Yağmuru oldum olası severdim. Abdestimi alıp üstümü değiştirdim ve şemsiye almadan dışarı çıktım. Sevmezdim gökten ayrı kalmayı. O yağmurlar gökyüzünden rahmet olarak yağarken izlemek isterdim. Hasta olmak pahasına... Hava benim gibi kan değerleri düşük bir insan için yeterince soğuktu. Başımdaki bereyi bir kez daha düzeltip ensemi kapatmaya çalıştım. Nefesim buhar olup dağılırken aheste adımlarla yürümeye koyuldum. Evimizin yakınında cami olsa da her seferinde ille merkezdeki camiye gideceğim diyen iç sesim yine kendini belli etmişti. İtiraz etmedim. Gerçi şehrin her camisi ayrı güzeldi.

    İlerlerken aklıma yine düşünceler doluştu. Bu devirde yaşamıyordum. Bu sokaklarda, bu caddelerde dolaşırken mümkün de gözükmüyordu. Tarih kokuyordu bu şehir. İliklerime kadar soluyordum onu. Gözümün değdiği her mimari yapıyla, ayaklarımın altındaki her metrekare toprakla birlikte ben de bu tarihin bir parçası oluyordum. Çoktan ölmüş insanların nefeslerinin, adımlarının sesiyle yanlarında yürüyordum. Fakat hissettiğim ne korku ne de huzursuzluktu. Yaşadığımı hissediyordum. Bu şehir bana büyük haz veriyordu.

    Çoğu insan kıymetini bilmiyordu. Gerçi neyin kıymetini biliyorduk ki? Bazen çevreye, tarihe verilen bu zararı gördükçe canım acıyordu. Keyifli halimin solduğunu hissedince hemen bu konuyu rafa kaldırdım.

    Sokağı süpüren görevlilere başımla selam verip biraz daha hızlandım. Ezan şimdi okunurdu. Yavaş yavaş aydınlanıyordu hava, kara bulutlar ne kadar izin verirse işte. Karnımdaki ziller gittikçe seslerini duyururken Hüseyin Abi’ nin kan kırmızı çayının ve o meşhur böreğinin kokusu çoktan burnuma ulaşmıştı. Sırf onları yemek için bir şeyler atıştırmadan çıkmıştım evden. Namazdan sonra uğrayacaktım. Yaklaşık yirmi dakikanın ardından camiye vardım ve ilk kez görüyormuşçasına hayranlıkla gözlerimi gezdirdim her minaresinde, her kubbesinde. Avluya açılan taş kapıdan içeri girerken çoktan buz kesmiş ellerimi duvarda gezdirdim. Güzeldi, zamanında her bir insanın emek emek işlediği bu taşlara dokunmak. Onlarla bir bağ kuruyormuş gibi hissediyordum.

    Sabah namazı olduğundan cami pek kalabalık değildi. Namaz başlayana dek gözlerim sürekli cami süslemelerine, ışıklandırmaya, minbere ve daha nicesine kaydı. Eski insanlar işini daha bir özene bezene yapıyordu sanki. Ya da ben yanlış zamandaydım. Bilemiyorum.

    Namazımı eda ettikten sonra fazla oyalanmadan camiden yaklaşık iki yüz metre uzaktaki Hüseyin Abi’ nin dükkanına gittim. Karnımı o güzelim yiyecekleriyle doldurup diğer durağım olan kütüphaneye doğru yavaşça ilerledim. Acelem yoktu nihayetinde.

    Modern binalarla iç içe geçmiş külliye, konak ve medreselerin önünden geçtim. Kimi yıpranmıştı. Kimi restore edildiğinden yeni gibiydi. Yağmur atıştırmaya başladığında bahçesi, adını bilmediğim ağaçlarla dolu kütüphaneye girmiştim bile. Vakit Hüseyin Abi’ yle muhabbet ettiğimizden hayli ilerlemişti. İçerinin sıcak havası ellerimin katılığını çözdüğünde rahatladım. Eşyalarımı koymadan kağıt kokan eski rafların arasına daldım. Biraz dolaştım ve dikkatimi çeken bir şiir kitabı seçtim. Bahçeyi ve caddeyi gören bir masayı gözüme kestirdim ve oraya ilerledim. Yerime yerleştiğimde rastgele bir sayfa açtım kitaptan.

    ‘*Ya Üç şerefeli, ya Eski Cami,
    Ya Sultan Selim, ya Sultan Süleyman,
    Geziyorum burda sabahtan beri,
    Sürüklüyor beni tarih ve zaman.

    Boş sokaklar, hüzün, vehim, heyecan...
    Sanki her şey birden unuttu beni;
    Asesler geliyor işte arkamdan,
    Kovalıyor beni bir yeniçeri.

    Kaçıyorum, şurda ulu bir çınar,
    Ötede yolumu kesen bir konak;
    Ne tarafa gitsem beni kovalar,
    Ucu topuğuma değen bir mızrak.

    …’

    *Ahmet Kutsi Tecer
  • 512 syf.
    ·20 günde·Beğendi·10/10
    Yazarın okuduğum üçüncü kitabı ilk Psikoanalist’i okumuştum. Sonrasında Şizofren’i okudum. Bunları okurken kısmen zaman zaman sıkıldığım yerler olmuştu. Ama Profesör de sıkılmak da ne demek şimdi ne olacak heyecanı ile iki gündür o kadar işin arasında kitap okumaya fırsat yarattım. Kitabın sonunda bütün karekterlerin sonu belli oldu da istismarcıya ne oldu?
    Ben beğenerek okudum. Çok severek sıkılmadan okuyabileceğiniz olayların içerisinde hissedebileceğiniz bir kitap.
    Yeni kitabımı seçmeden önce bir kahve sigara yapayım artık.
  • çok şey beklediğimi biliyorum her zaman da bekledim her yeni tanıştığım insandan tanışır tanışmaz neler bekledim o daha adımı öğrenmeden ben onunla ilgili hayaller kurdum ümit etmeye başladım hemen ve o insan yanımdan bir dakika bile ayrılınca ben öyle yerlere varmıştım ki hayalimde bu ayrılmayı bir ihanet saydım gücendim hayır benimle başa çıkılmaz
    Oğuz Atay
    Sayfa 495 - İletişim
  • Sabahın dördünde gelip Dostoyevski'yi uyandırdılar, bir şahaser yazmış olduğunu söyleyip kutladılar. Nekrasov bunlan Belinski'ye verirken,
    "yeni bir Gogol doğdu" diyordu. Üç gün sonra Dostoyevski Belinski'ye tanıştınldı. "Anlıyor musun?" diye bağırdı Belinski, "yazdığın şeyin ne olduğu-
    nu anlıyor musun? .. Yirmi yaşındayken bunu anlaman olanaksız." Ve karşısındaki mutlu, şaşkınlıktan ağzı açık kalmış genç
    yazara eserinin önemini anlatmaya başladı. "Ben gerçekten bu kadar büyük müyüm?"; Dostoyevski kendisine böyle soruyordu ve otuz yıl sonra, bu sahneyi hayatının "en mutlu, en büyüleyici anı" olarak nitelendiriyordu.