• Hayat uzaklaşmış ve anlamsızlaşmıştı ama şimdi yeni bir anlam kazanmıştı, buna "Hayat" demek dışında aklıma başka bir kelime gelmiyor.
  • Hayat radyo gibidir,karşına yeni insanlar çıkar ve hepsini sevmezsin.
  • Fransız Devrimi'nden bu yana insanlık idealleri arasında en önemli yeri tutan özgürlük kavrami,sarkilarda,şiirlerde ve marşlarda büyük kitleleri costurmuş,felsefecileri de yeni tanimlar geliştirmeye itmiştir.
    Yıllar önce herkes, "Bireyin özgürlüğü, bir baska bireyin özgürlüğünün başladığı sınıra kadardır "tanimina sarılmıştı. Çetin Altan çok takılırdı buna:
    "Arsanız nerede ve nekadar diye sorsam,Ahmet Bey'in arsasında biter diye mi cevaplarsiniz?Böyle tarif olur mu?
  • 207 syf.
    ·9 günde·Puan vermedi
    Ursula Le Guin'in usta kalemini her cümlesinde hissettiğim Yerdeniz serisini okumaya devam ediyorum.

    Serinin birinci kitabı olan Yerdeniz Büyücüsü'nde, Çevik Atmaca'nın yani kadim dildeki adıyla Ged'in, büyüyle tanışmasını, Yerdeniz'in başbüyücüsü olmasını ve kendi gölgesiyle karşılaşarak hayattaki konumunu ve görevini netleştirmesini; yani büyümesini anlatıyor Le Guin.

    Atuan Mezarları'nda ise Tenar'ın körü körüne bağlandığı inançlarından Ged sayesinde kurtularak kendine yeni bir hayat kurmasını anlatıyor. Bunu anlatırken de aynı zamanda üzerine düşünmeden bağlanılan inanç ya da fikirlerin ne kadar tehlikeli olabileceğinin de altını çiziyor.

    Serinin üçüncü kitabı olan En Uzak Sahil'de ise, hem ölümü ve ölümden korkmayı hem de Arren'ın büyümesini kaleme almış. Ölmekten korkan, kaybolmayı kabullenemeyen karakterleri konuşturarak bu iki kavram üzerinde hem düşündürmüş hem de bunlara çözüm üretmiş. Ürettiği çözüm ise şöyle: kabullenmek, dünyadaki var olan dengeyi her şeyin üstünde tutmak ve korkularımızın üstüne yürümek.

    Ursula Le Guin fantastik dünya ile gerçek dünyayı birbiri içinde o kadar güzel yoğurmuş ki Yerdeniz dünyasında ejderhalar ve büyüler arasında gezinirken olayların hayatımız üzerine düşündürüp, onu yönlendirmesi kaçınılmaz oluyor.
    Ve Le Guin'in kitapları arasında bu seri, pırlanta gibi parlıyor!
  • Pazartesiler karışmış Salılara
    ve hafta bütün bir yılla:
    kesemez zamanı
    bezgin makaslarınız sizin
    ve günün bütün adları
    yıkanıp gider gecenin sularıyla.

    Kimse ben Pedro’yum diyemez,
    Rosa değil, Maria değil kimse,
    ya tozuz, ya kumuz hepimiz,
    hepimiz yağmuruz yağmur altında.
    Venezuelalardan söz ettiler bana,
    Paraguaylardan, Şililerden,
    bir şey anlamıyorum dediklerinden:
    yeryüzünün derisini biliyorum yalnız
    ve onun adsız olduğunu.

    Kökler arasında yaşarken
    çiçeklerden daha zevk duyduydum,
    çan gibi çalardı
    ne zaman bir taşla konuşsam.

    Çok uzundur kış boyu
    sürüp giden bahar:
    zaman kaybetmiş ayakkabılarını:
    bir yıl dört yüzyıl eder.

    Uyurken beni her gece
    nasıl çağırırlar ya da çağırmazlar?
    Ben ben değilsem uykuda
    uyanınca peki kimim ben?

    Diyorum, güçbela
    ayak bastığımız şu yaşamda,
    gelelim yeni doğmuş gibi,
    doldurmayalım ağzımızı,
    bir sürü belli belirsiz adla
    bir sürü kasvetli resmiyet
    bir sürü cafcaflı kelam
    senindiyle benimdiyle
    bir sürü kağıt imzalamakla.

    Her şeyi karıştıran bir kafam var benim,
    birleştirip hayat veren
    içiçe sokan, soyan,
    ta ki dünyanın ışığı
    okyanusun birliğine varsın,
    bir esirgemez bütünlüğe,
    bir çatırdayan miskokuya.
  • 960 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Yoksulluk veya fakirlik, günlük temel ihtiyaçların tamamını veya büyük bir kısmını karşılayacak yeterli gelire sahip olmama durumudur. Özellikle, yiyecek, içecek, barınma, giyim-kuşam gibi temel ihtiyaçlara zor erişmek veya erişememek yoksulluk olarak tanımlanabilmektedir.

    Memur-Sen, 2017 Eylül ayı açlık ve yoksulluk rakamlarını açıkladı. Buna göre, Türkiye’deki 4 kişilik bir ailenin açlık sınırı bin 717 TL, yoksulluk sınırı ise 4 bin 847 TL olarak tespit edildi. Kaynak: Memur-Sen'den açlık ve yoksulluk sınırı açıklaması.

    Ülkemizin çeşitli bölgelerinde yapılan Yoksulluk ve açlık üzerine sosyal ve psikolojik kapsamlı bir araştırma.Bu kitap 7 araştırmacı yazarın uzun zaman alan,ülkemiz geneli ve çeşitli bölgelerdeki yoksulluk çeken vatandaşlarla yapılan röportajlar,çektikleri sıkıntılar,hayattan beklentileri,çocukları,neden yoksulluk çektikleri,zengin ve elit kesim hakkında düşünceleri,eziklikleri detaylı ve iç paralayıcı bir şekilde anlatılıyor.Yazar grubunu hakikaten tebrik etmek gerek,şu anda yaşadığımız ülke şartlarında insanların neden bu denli zorluklarla karşı karşıya olduğunu,bunun üstesinden nasıl gelinebileceğini,yoksul çocuklarının yokluk utançlarını,kendilerini nasıl avundurduklarını geniş bir şekilde anlatmaya çalışmışlar.

    Kitapta bahsi geçen bazı kadın,erkek ve çocukların öyle bir anlatımı varki yürek paralayıcı,hem kahrediyorsunuz,hem üzülüyorsunuz ama elinizden bir şey gelmiyor.Siz hiç benim neden yok diye kendi kendinize kinlendiniz mi?Siz hiç aç karnına çocuğunuzu yatırırken atasözlerinden avuntu buldunuz mu?Siz hiç tek göz gecekondudan karşıdaki apartmanlarda oturanlara bakıp iç çektiniz mi?Siz hiç anne ve babanıza,siz bu haldeyken neden bizi de dünyaya getirdiniz diye düşman oldunuz mu?

    Bu konuda konuşulacak o kadar çok şey varki kitaplara sığmaz,Necmi Erdoğan editörlüğünde 7 araştırmacı yazarın bir araya gelip 960 sayfa yazıp,onlarca 960 sayfa daha yazsalar yinede anlatmakla bitiremeyecekleri Yoksulluk,yokluk,açlık,sefalet,eğitimsizlik.

    Bayramda çocuğuna yeni elbise veya ayakkabı alamayan babalar,gece çocuklarını kuru ekmekle evet sadece ekmekle doyurmaya çalışıp uyutan ve aç yattığı yatağında göz yaşı döken anneler,Paramız yok ama onurumuz var diye kendilerini avutmaya ,rahatlatmaya çalışan insanlar.

    Kalkınma sürecinin en önemli unsurlarından olan yoksulluğun azaltılması hikayesi söylenedursun,bizde kalkınmaya devam ededuralım.Kalkındıkça yoksullaşan bizden başka bir halk varmıdır acaba?Buda ayrı bir araştırma konusu sanırım.

    Ülkemizdeki yoksulluk olgusunun,toplumsal görünümleri işlenen kitapta geniş bir şekilde araştırılan yüzlerce kişi ile yapılan mülakatlarla,yoksulun toplumda kendine biçtiği değer,kendini gördüğü yer/sınıf,kültürel temsilleri,aile içi yardımlaşmalar,fark yaraları,kadınların yoksulluğu ve evleri,milli değerlerle olan ilişkileri,dinsel inanç ve beklentileri,kökene dayalı dayanışmaları,süreç olarak yoksulluğu sorgulamaları araştırılmış.Genelde kadınlarla yapılan mülakatlarda çocukların eğitimi,beslenmeleri,gelecek kaygıları sorgulanıyor,yaygın düşünce şu şekilde;Çocuklarımı okutabilseydim bu halde olmazdık,en azından okusalar kendi hayatlarını kurtarırlar.

    Nette biraz araştırma yaptım Türkiye'de Yoksullukla mücadele için bayya bi işler yapılıyormuş,ama sanırım yoksullar göremiyor bu çalışmaları,çünkü bizi yöneten bazı toklar elit kesimden bazı insan müsvettelerine "şimdi milletin şurasına burasına koyacağız" dedirtebilecek kadar rahat ve onursuzlar,neyse siyasete girmeyeyim,psikolojim bozuluyor yanlış kelimeler kullanıyorum.Birde dikkat çeken konu şu mülakat yapılan büyük bir çoğunluğun devletten yardım beklemesi,genellikle doğu kökenli yoksul vatandaşların (bu cümle sakın ola yanlış anlaşılmasın,kitapta görünen bu çünkü) beklentileri hep devletten,bu beklentiler öncelikle iş,erzak ve para yardımı şeklinde.

    Eğitimin ve Din olgusunun ekonomik durum ve yoksulluk üzerindeki dolaylı ve doğrudan etkileri de incelenmiş,ekmek alacak parası bile olmayan yüzbinler var bu ülkede,Okul?O ne ki... önce ekmek!Biraz mendil satalım...Oradan da Cuma'ya gideriz.Camii mi dedin İstanbul'un 10.000 camiiye daha ihtiyacı var(İstanbul Müftüsü 2 Ekim 2017'de söyledi bu lafı),okulu kim ne yapsın yaa.Okursanız kendinizi doyurursunuz,oranıza buranıza da koydurmazsınız...("eğitim seviyesi arttıkça bize güven azalıyor" Enerji bakanı çok çok sayın Taner Yıldız 16 haziran 2013'de bu lafı söyledi).

    ("Bizde de şimdi okuma oranı arttıkça beni afakanlar basıyor. Ben açıkçası korkuyorum, ben her zaman cahil halkın ferasetine güveniyorum,Ülkeyi ayakta tutacak olanlar okumamış cahil halktır" bu lafları söyleyende Sebahattin Zaim Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Bülent Arı),evet!!bir üniversitede Rektör Yardımcısı bu yaratık.

    Uzay çağına geldiğimiz şu günlerde dünyada doyurulamayan,açlık ve yetersiz beslenmeden hayatını kaybeden çocuklar,çocuklarına daha iyi bir hayat verebilmek için köylerini bırakıp metropollere göç eden eğitimsiz,ne yapacağını bilmeyen ve geldiği metropol de dahada sefilleşen anne ve babalar,çaresizlik,intihar düşünceleri,karnını doyurmak adına kötü yola düşmek,hırsızlık yapmak,madde bağımlısı olmak ve hatta yokluk hissini,utancını ve öfkesini bir an bile olsa unutabilmek adına kendisini kesip,kesiklerde ki acıya odaklanarak başka bir şey düşünmemeye çalışmak (burası bana biraz saçma geldi,ne kadar yoklukta çeksen akıl sağlığın varsa eğer nasıl birşeyleri unutabileyim diye kendini kesebilirsin ki?) Neyse oda onun rehabilitasyon şekli sanırım.

    Neyse incelememize Nietzsche'nin şu cümlesiyle son verelim "Zenginler fakirlere Allah'tan başka bir şey bırakmadılar"
  • 38 syf.
    ·11 günde
    "Hayat kısa,
     Kuşlar uçuyor. "

    Kafka Okur' un bu sayısında şair
    Cemal Süreya' nın hayat hikayesine tanıklık ediyoruz.

    Bu sayıda şairin çocukluğuna, mülkiye yıllarına, evliliklerine, ikinci yeni sürecine, soyadından " y " harfinin  atılmasının hikayesine ve şairin bir çok şiirine yer verilmiş. Dile gelen şiirleri daha da anlamlanıyor artık...

    Ayrıca dergide Ezgi Ayvalı' nın Cennette Bir Konak adlı yazısını çok beğendim. Bu yazı iyilik üzerine. Daha doğrusu iyilik olarak atfettiğimiz şeylere bir özeleştiri niteliğinde yazılmış...

     " Yardım istemeyen birine yardım ederken aslında onun ayakta kalma çabasını engellediğimi, arkasını getirip getiremeyeceğimi hesaplamadığım küçük dokunuşların, nasıl beklentiler ve alışkanlıklar doğurduğunu yeni yeni anladım. İyilik yapmakla , borçlandırmak arasındaki o çizgiye basa basa, kime iyilik yaptıysam bana kötülük yaptı diye bağırıp durdum. "