• 152 syf.
    ·2 günde·Beğendi·9/10
    "Çok güzel bir kurgu olan bu betiğin sonunu beğenmedim. Saçma bir sonla bitti demektense ikinci betiğe yeşil yakan bir son demeyi yeğlerim. Akıcılık, sürükleyicilik ve merak uyandırıcılığın uyumla birbiriyle dans ederken özünüzü Haluk olarak sezeceksiniz. Sevişme sahneleri tadındaydı. Fazla detay vermeden o sahneyi sezmek önemlidir. Ne zaman başladığı belli olmayan düş izkovarcılığı (dedektifliği) için çözümü ancak o apartmandan taşınmaktır. Haluk, çevirilerden dolayı asosyal hayatını törpülemek için Nejat'ın yaşamını merak etmesiyle başlar. Benim yorumumla betiğin sonu; Haluk bu gördükleri hep bir kabus olduğunu anlar. Uyandığında Selin'e sarılmış bir şekilde TV karşısında uyuyakalmış olduğunu anlar. Düşler çok karmaşık bir alemdir. Elbette hepimizin enterasan düşleri olabilir. Haluk'un yerinde olmayı hiç istemem. İlk bir betik yorumum yazmakta zorlandım. Betiği %95 beğendim. %5 beğenmedim çünkü basit bir sonla bitiyor. Heyecanlı bir son bu betiğe çok yakışırdı. Sonuna rağmen betik, dizi uyarlaması olarak izlemek isterdim. Şiddetle okumanızı tavsiye ediyorum."

    #BetikEli #RüyaGünlüğü #HakanBıçakçı #Haluk #Cemal #Selin #Nejat #Ünsal #Selim #Alp #Ahmet #Okan #Zeynep #Ömer #Mehmet #Leyla #Emre #Meral #Esra #Ali #İletişimYayınları
  • BİR MAYIS günü, artık orta yaşlılığa terfi etmiş biri olarak yollardaydım. Hava, tam bir bahar havasıydı. ‘Ahir zamanda çocuk olma'nın bütün ağırlığını yaşayan çocuklarımızı, biraz hafiflemeleri arzusuyla, erkenden ninelerine götürmüştü hanım. Çocuklar hem nine, hem de toprak yüzü göreceklerdi. Ben ise ihtida öyküleriyle meşguldüm. Hayatında ilk kez üniversitede iken bir Müslümanla, üniversite bitiminde ise İslâm'la tanışan bir hanımın önyargılarla cebelleştiği nice yıllardan sonra İslâm'a gelişinin öyküsünü Türkçe'ye aktarmaya çalışmış; bu arada, bir hayli bunalmıştım. Hava güneşliydi ve güneş yakmıyordu. Bahar beni dışarıya davet ediyor, yorgun zihnim yeni bir ihtida öyküsünün tercümesine elvermiyordu.

    Çoluk çocuk emin ellerde, hava da günlük güneşlik olduğuna göre, birçok yazımın doğum vesilesi olagelmiş bir işe gönül rahatlığıyla koyulabilir; ilk anda nereye çıkacağı belirsiz biçimde, sokaklar arasında rasgele bir yolculuğa çıkabilirdim.




    Çıkmıştım da. Yolun daha ilk adımında karşıma çıkan gazete manşetleri keyfimi kaçırmıştı lâkin. Zihnim bu manşetlere takılmış halde, sokaklar arasında yürümeyi sürdürdüm. Dar sokaklar, arabaların işgali altındaki kaldırımlar, arabalar arasından selametli bir geçit bulma çabası derken Kadıköy meydanına çıktığımda, bir sürprizle karşılaştım. Bayram değil, seyran değil, hafta sonu hiç değildi. Ama meydan ve meydanı çevreleyen her yer kalabalıktı. Kafeler, kafeteryalar, muhallebiciler, pastaneler, mağazalar, fast-food mekânları, dükkanlar, otobüsler, dolmuşlar, banklar, vapur iskelesi, otobüs durakları. her yer doluydu. Her yaştan insan, ama özellikle de gençler doldurmuştu meydanı. Cep telefonuyla oyalanarak arkadaşını bekleyenleri de vardı, arkadaşına kavuşmuş halde gezip dolaşanı da. Kimi bir kafede tek başına oturuyor, kimi gruplar halinde gülüp eğleniyordu.

    Hafta ortası bu meydanda bu kadar genç olmazdı aslında. Yoksa bir gösteri, bir olay, ya da bir konser filan mı vardı?

    Neden sonra anladım ki, bugün hafta ortasıydı, ama yine de tatil günüydü. Bugün, vaktiyle bayram olarak gençlere adanmış bir Mayıs günüydü.

    Günün anlam ve önemine gecikmeli de olsa intikal ettikten sonra, bugün bu meydanı gençliği esas alarak gözlemleme düşüncesi içimde belirdi. Bir gözüm denize, bir gözüm meydana yakın vaziyette bir banka oturdum. Vaktiyle bana ‘meydan okumaları' yazısını düşündüren bu mekânda gençliğe adanmış bir Mayıs günü ‘gençlik okumaları'na başladım. Neye niye bakacağımı aşağı yukarı biliyordum. Ne niyetle bakmayacağımı da. Gözüme ilişen kareler arasında “Gençliğimiz acınacak halde” gibisinden hükümlere ulaşmayı sağlayacak bir seçmecilik yapmaya niyetim yoktu meselâ. Hem, “Gençliği eğitmek lâzım” gibi pedagoji özürlüsü cümleleri oldum olası sevmiyordum. “Gençler kötü durumda” demek kolay, ama genç olmak zordu; bunu çok iyi biliyordum. Rudyard Kipling gibi, ben de, “I know what it is to be young” diyebilirdim, zira vaktiyle ben de bir gençtim, gençliğin ne demek olduğunu iyi bilirdim. Ayrıca, birilerine tepeden bakmak, kişileri yönetilecek ve yönlendirilecek nesneler olarak görmek, hiç sevemediğim tavırlar arasındaydı. Dahası, her hal ve şartta, Allah'ın insanı temiz bir fıtratla yarattığına dair inancım vardı. Her insanın aynı temiz fıtratla dünyaya geldiğini, sevgili Peygamberimden öğrenmiştim zira. O yüzden, fetret manzaralarının hakim olduğu durumlarda dahi, fetrete karşı fıtrata itimadım tamdı.

    Ne var ki, bu ülkede sittin senedir ‘durumdan vazife' çıkaranların ‘vazife'den çıkardıkları ‘durum' da meydandaydı işte ve bende uyanan düşünce, meydandaki bu ‘durum'dan bir ‘vazife' çıkarmaktı.

    O gün o meydanda o banka oturmuş halde, bu ülkede birilerinin kendi tekellerinde zannettiği bir şeyi yaptım. Ortadaki ‘durum'a baktım ve bu durumdan bir ‘vazife' çıkardım. Ne ki, kelime anlamı dahi ‘selam' ve ‘barış' olan İslâm'a savaş açanların yaptığı türden bir sosyal-siyasal mühendislik görevi değildi çıkardığım. Bilakis, ‘empati'ydi. Otuz altı yaşına gelmiş, evlenip barklanmış, gençlikle gelen bir dizi soru ve sorundan bir şekilde kurtulmuş biri olarak gençlere dair ahkâm kesmek kolaydı; ama aslolan, empatik olmak, kendisini o gençlerin yerine koyup onları anlamaya çalışmaktı. O yüzden, o meydanda, kendi gençlik günlerime dair hafıza arşivimde kayıtlı notlardan da istifade ile, kendimi yirmi yaş genç olarak düşündüm. On beş, on yedi ya da on dokuz yaşında olsaydım şu ortamda ne yapardım, ne düşünürdüm, neden nasıl etkilenirdim, neye nasıl tepki verirdim; anlamaya çalıştım. Meydanda bu düşünceyle gezindim, vitrinleri bu nazarla seyrettim; mağazaları, gazete bayilerini, seyyar CD tezgahlarını, kitapçıları, kasetçileri bu nazarla taradım; yol boyu gelip geçen arabalara, insanlara bu nazarla baktım. Vâkıa ortadaydı: Genç olmak her zaman zordu ama, ahir zamanda genç olmak zorun zoruydu.

    Ahir zamanda genç olmak, bir bakıma, her şeyin maddeye indirgendiği bir çağda, maddenin olanca ağırlığı ve duygusuzluğu ile üzerine çöktüğü bir karabasan yaşamaktı. Lisede ya da üniversitede okuyan ya da şu ya da bu işyerinde çalışan veyahut çalışacağı iş arayan bir genç, genç olarak heveslerin ve heyecanın zirveye tırmandığı bir süreci yaşarken, her gün bir üst modeli çıkan arabaların metalik ağırlığı altında eziliyordu meselâ. İnsanların araba modeli, gömlek markası ve beden ölçüsü ile değerlendirildiği bir zamandı yaşanan.

    Böyle bir zamanda ‘genç' denince anlaşılan şeyin ne olduğu, ‘gençlik'in neye indirgendiği, öncelikle ‘gençlik ve spor' bakanlığının adından; ilaveten, sözüm ona gençlik filmlerinin birbirinin tekrarından öteye geçmeyen ana temasından; keza, gençlik adına çıkarılan dergilerin ruj-blucin-jöle-parfüm-gömlek reklamları arasına serpiştirilmiş bol resimli yığınla şarkıcı-manken-oyuncu-kim kiminle-in'ler ve out'lar haberinden rahatlıkla anlaşılabilirdi. Maamafih, gerek gençlik dergilerinde, gerek diğer dergilerin, gazetelerin, TV'lerin, internet sitelerinin ve radyoların gençlikle ilgili yayınlarında ‘gençliğin sorunları'na değinilmiyor değildi. Gelin görün ki, buralara bakınca, gençliğin ‘cinsel sorunlar'dan öte bir derdinin olmadığını, genç olmanın da ‘cinsel sorunlu olmak'tan ibaret olduğu pekâlâ sanılabilirdi. Sergilenen, gençliği cinselliğe indirgemekten ibaretti.




    O gün o meydanda dolaşan blucinli ya da mini etekli kızların, göz ucuyla onlara bakan delikanlıların, hatta o kızlar gibi giyinmeye utanan genç kızlar ile o şekilde giyinmiş kızlara bakmaya utanan delikanlıların sorunları arasında ‘cinsellik'in olmadığı söylenemezdi elbette. İnsanın ete-kemiğe indirgendiği bir zamanda; gençlik adına yapılan her etkinliğin ve her yayının ‘cinsellik' boyutunu muhakkak içerdiği bir zamanda; gözlerin, gönüllerin ve zihinlerin bu yöne adeta zorla ve ısrarla sürüklendiği bir zamanda, ortada bir ‘cinsel sorun'un varlığı kaçınılmazdı. Ne ki, helâlinden çözüm yolunu Rabbimizin bize rahmetiyle bildirdiği bu sorunun ötesinde, gençlerin başka bir dizi sorunu vardı. Ama bunlar aklı fercine inmiş ahir zaman ukalalarınca asla yazılmazdı. İnsanların ‘para'sı kadar değerli olduğu şu ortamda kendisini ‘para'sızlıktan dolayı değersiz bilen kaç genç vardı acaba; bilemezdiniz. Hem, kaç gencin hayatının gayesi, ‘bu zamanda her şeyin anahtarı' olduğu hükmünden hareketle, ‘para'ya kilitlenmişti kim bilir? Dün caddeden son model Ferrari'yle lastikleri öttüre öttüre yol alan züppe, kaç gencin aklını çelmelemişti acaba? Babası kapıcı olduğu için kendisini değersiz zannederek okula giden kaç genç vardı? Babasının dürüstlüğünün, yumuşak huyluluğunun, dindarlığının, temizliğinin beş para etmediğini hissederek kendi geleceğini böylesi gerçek değerlere bedel ‘hakim değerler'e göre kurma yönünde şeytanî iğvalara maruz kalan genç sayısı acaba ne kadardı? Hem bu sabah kaç genç kız, aynaya bakarken siyah saçı ve esmer teni için üzülmüştü? Bugün kaç genç kız, saçını sarıya boyatmak üzere kuaföre uğramıştı? İnsanlar nazarında ‘değerli,' yani ‘manken gibi' olabilmek için fazladan on santim boy kazanmaya kendini mecbur bilen, o yüzden her türlü ortopedik felaketi göze alarak on santimlik topuklu ayakkabılarla yollara düşen genç kız sayısını kim biliyordu? Bu gençlerin her birinin yüreğinde kopardığımız hoyrat fırtınaların bedelinden haberdar mıydık?




    Gençliği cinselliğe, genç kızlığı sarı saçlı beyaz tenli 1.70'lik manken görüntüsüne, delikanlılığı ise asgari 1.75'lik atletik bedene ve spor arabaya indirgeyen hakim anlayışın yol açtığı sorunların her biri, başlı başına bir inceleme konusuydu. O sorunların her biri, dünyanın her yerinde her gün binlerce, yüz binlerce, hatta milyonlarca genci mutsuz ediyor; binlerce, yüz binlerce aileyi kavga, öfke ve gözyaşı içinde mutsuzluğa sevk ediyordu. Babası kendisine Reebok ayakkabı alamadı diye intihara yeltenen gençlerin olduğu bir dünyadaydık da, bu dünyanın bir ayakkabıyı uğrunda intihara teşebbüs edilecek hale nasıl getirdiğini analiz edebilmiş miydik?

    Oysa, birilerine kalsa, liseli Neşe'nin sorunu ‘kepek sorunu'ndan ibaretti. Filan şampuan üç artı bir formülüyle bu sorunu çözerdi. Genç dediğin, bir cep telefonuyla özgür olur, bir şişe kola'yla kolayca özgürlüğün tadını bulur, karşısındaki insana değil, arabasına veyahut blucinine aşık olurdu!

    Bırakalım ötesini; sadece bu örnekler dahi, ahir zamanda genç olmanın zorluğunu ilk elden bildiren işaretlerdi.

    Kendime bir bilimsel uzmanlık alanı seçsem, galiba ‘semiyotik'i, yani ‘göstergebilim'i seçer; sonra, böylesi bin türlü ‘gösterge'yi alıp, yaşadığımız günlerin ‘genç'liğe yüklediği anlamı ayrıntısıyla gösterirdim. Maamafih, bir semiyolog olmadan da, gençliğe yüklenen bu anlamın, özetle, ‘görüntü ve gösteriş budalası bir tüketim kölesi' olmaktan öteye geçmediğini söyleyebilecek durumdaydım. Hayır, gençlik hiçbir çağda bu kadar aşağılanmış olamazdı. Genç olmak, hiçbir çağda bu kadar ucuz biçimde harcanmış olamazdı!

    Hem, bir Foucault ya da Baudrillard olsam, sözde bir özgürlük görüntüsü altında alttan alta zihinlere kazınan modern dayatmaların analizine girebilirdim. Bütün bir dünya gençliğinin kıyafeti blucin ve tişörte indirgenmişse, bu, bilince dokunmuyor gözüküp bilinçaltına hükmeden bir modern despotizmin eseri değil miydi?



    Ahir zamanda genç olmak zor, hem de çok zordu. Zira, ahir zamanın despotizmi, evvel zaman despotları gibi doğrudan dayatmalara kalkışıp direnç üretmiyordu, kendi tercihini size sizin kendi tercihinizmiş gibi hissettirerek dayatan sofistike teknikler kullanıyordu. Özgür olduğunuzu hisseden bir köle, kendi kararını verdiğini zanneden bir güdümlü kılıyordu sizi. Fark edemiyordunuz.

    Kendimi herhangi bir gencin yerine koyduğum, sonuçta ‘ahir zamanda genç olma'ya dair bir yazıyla ilham olunduğum o günlerin üstünden haftalar, aylar, hatta neredeyse bir yıl geçmişti ki, yine aynı mekânlardaydım. Özel bir sebebi olmasa da, özellikle kitapçıları, kasetçileri, sahafları, CD satan dükkanları, seyyar CD ve kitap tezgahlarını dolaşmak gelmişti içimden. Yüzlerce dergi, on binlerce kitap, binlerce kaset ve CD arasından ruhuma uygun bir şeyler bulmaya çalışmış, böylece müthiş bir sorgulama yaşamıştım. İnsan, bu kadar çeşidin ve bu denli büyük bir enformatik kalabalığın ortasında, aradığı şeyi nasıl bulabilirdi? Ne aradığını az çok kestirir halde dahi aradığı şeyi bulmak öylesine zorken, yalnızca ‘aradığı'nı bilen, gerçeği aramak için yollara düşen, ama henüz gerçeğin ne olduğunu dahi kestiremeyen biri bu labirentin içinden nasıl çıkabilirdi?

    O gün kendimi bir keşmekeşin ortasında bulduğumda, ahir zamanda genç olmanın zorluğu bir kez daha pekişmişti zihnimde. Ahir zamanda genç olmak zor, ahir zamanda arayan genç olmak daha zor, ahir zamanda aradığını bulabilmiş genç olmak ise çok daha zordu.




    Kendimi bir labirentin ortasında hissettiğim o kitap-kaset-CD-dergi yolculuğumun sonrasında vardığım sonuç buydu. Karamsar bir sonuca ulaştığımı biliyor; ancak “Bu kalabalığın, bu keşmekeşin, bu çukurlar, girdaplar ve çıkmaz sokaklar yüklü labirentin hakikate çıkan yolunu bulmayı kim nasıl becerebilir ki?” sorusuna bir türlü olumlu cevap veremiyordum.

    O günüm bu karamsar sorgulamanın getirdiği mahzun ve müessif ruh haliyle geçmiş; sıkıntılı ve muzdarip bir hal, gece yarısı gözümü kapayıncaya kadar bana eşlik etmişti. O sıkıntı yüzünden pek uykumu alamamış olmakla birlikte, ertesi gün sabah namazına kalkabilmiştim neyse ki. Gözüm yorgun, ruhum daha da yorgun olsa bile, namazdan sonra yatma isteği hissetmedim ve bir günü daha sıkıntıyla geçirmeyi de istemediğim için, daha önce kaldığım yerden Kurân okumayı sürdürerek uyanık kalmayı yeğledim. Kehf sûresine gelmiştim! İlk anda, yaşadığım ruh haliyle sıranın bu sûreye gelişi arasındaki tevafuku hissedebilmiş değildim gerçi. Ne ki, âyetler arasında ilerleyip sayıları bizce meçhul gençlerin anlatıldığı kısma geldiğimde, uyanmış sayılırdım. Bütün bir toplumun şirkten yana durduğu bir zamanda hidayet üzere kalabilmiş Ashab-ı Kehf'in tamamının genç olması bir tesadüf müydü? Yoksa, şartlar ne kadar ağır, küfür, şirk ve şehevât ne kadar baskın olursa olsun, bunların üstesinden gelerek hakikati bulmanın imkânına ve bu imkâna en yakın olanın her şeye rağmen gençler olduğuna dair bir ders, iz, işaret ya da telmih yok muydu bu sûrede?




    Evet, vardı. İçtenlikle ve ısrarla aramayı sürdüren bir gencin en ümitsiz şartlarda dahi aradığını bulabileceğine dair bir ders, bu sûrede kesinkes vardı. Hem, Resulullah'ın Deccal fitnesine karşı ümmetine bu sûreyi tavsiye buyurmasının elbette bir anlamı ve hikmeti olmalıydı.

    Kehf sûresinin karamsarlık iklimini dağıtan bir ümit ışığı olarak karşıma çıktığı o günle birlikte, yine Kurân'dan, gençliğe dair başkaca ümit ışıkları da girecekti dünyama. Kavminin topluca putlara taptığı bir zamanda hakikati bulan İbrahim, ateşler içine atılıp ateşler içinde yanmayan İbrahim, Firavun sarayında Musa, Züleyha karşısında Yusuf, sapanlar ve saptıranlar arasında Yahya ve İsa. Her birinin sergilediği hal, mutlak derecede ümitsiz bir durumun asla söz konusu olmadığının; en zor zamanlarda ve en ağır imtihan ortamlarında dahi bu zamanın ve ortamın kabını ve kalıbını kırıp hakikati bulmanın ve hakikat üzere olmanın pekâlâ mümkün olduğunun delilleri değil miydi? Put yapıcı babanın evinde puta tapmayan, putperest toplumun içinde putperestliği zerre miskal bulaşmayan ve de ateşler içinde olup ateşte yanmayan İbrahim'in bir orta yaşlı ya da yaşlı değil de bir genç olması ‘ahir zamanda genç olma'nın zorluğuna dair gözlemlerle bunalan zihnime bir yol, bir iz sunamaz mıydı?

    Açıkçası, zorlukta biri diğerinden geri kalmayan ortamların her birinde İbrahim de, Musa da, Yusuf da, Yahya da, İsa da, bir genç iken bu ortamların karanlığını aşmış, bir genç olarak hakikate ulaşmış, bir genç olarak aydınlanmış ve aydınlatmışlardı.

    Öte yandan, bir hükümdar nebinin, Davud aleyhisselam'ın oğlu olarak servet ve şöhret içinde, bilginin ve iktidarın zirvesinde dururken Süleyman, servetin, şöhretin, bilginin ve iktidarın her hal ve şartta yozlaşma sebebi olmadığının; bir gencin bütün bunların içinde pekâlâ hakikat üzere kalabileceğinin örneğiydi.

    Hem, yine Kurân'da, bozulmuş bir ortamda bozulmadan kalabilen genç kızların da örneği vardı. Annelerin dahi bütün bir kavmin yoluna uyup yoldan çıktığı bir vasatta Lût'un kızları, yine sonunda haklarında azap inmesine sebep olan sapkınlıklarıyla Medyen kavmi içinde Şuayb'in kızları, ayrıca İmran'ın kızı Meryem bu örneklerin başındaydı.

    Ahir zamanda genç olmanın zorluğuna mukabil, ahir zamanda mümin genç olarak sapasağlam durmanın pekâlâ mümkün olduğuna işaret eden, yalnızca bu Kurânî örnekler de değildi. Onların yanı sıra, Asr-ı Saadette de buna dair bir dizi örnek vardı. Hz. Peygamber, biiznillah, kötülüğün her türlüsüne bulaşmış Cahiliye toplumunun gençleri arasından cihana ve asırlara örnek olacak şahsiyetler çıkarmıştı. Ali, Cafer, Zübeyr, Talha, Ammar, Abdullah b. Mes'ud, Zeyd, Mus'ab, Sa'd b. Ebi Vakkas, bu vâkıanın Mekke'deki en parlak örnekleriydi. Bu tablonun Medine cephesinde de Zeyd b. Sabit, Muaz b. Cebel, Sehl d. Sa'd, Cabir b. Abdullah, Zeyd b. Erkam, Seleme b. Ekvâ gibi yüzlerce, binlerce isim vardı. Hasan, Hüseyin, Üsame, Abdullah b. Ömer, Abdullah b. Zübeyr, Abdullah b. Abbas, Enes b. Malik, Abdullah b. Cafer gibi örnekler de, Hz. Muhammed'in elinde yetişmiş gençler olarak, bize onun gençlerle nasıl muhatap olduğuna, dolayısıyla bizim bir gence ne şekilde muhatap olmamız icap ettiğine dair ipuçları sunuyorlardı.

    Bütün bu isimleri Hz. Muhammed'in yanına çeken unsur, elbette onun elçisi olduğu hakikatti. Ancak, burada dikkat gerektiren bir husus, Hz. Muhammed'in o kudsî hakikati hakikatli bir biçimde gençlere sunmuş olmasıydı. Zorlayan, dayatan, suçlayan, hor gören biri değildi Resulullah. On yaşında tanıştığı Hz. Peygambere on sene hizmet eden Enes b. Malik, o on sene boyunca kendisinden bir kere “Niye bunu böyle yaptın? Niye şunu şöyle yapmadın?” diye bir azarlama ve tersleme duymadığını; kendisi zaman zaman unuttuğu, beceremediği, oyuna dalıp kaldığı halde bunun böyle olduğunu anlatıyordu meselâ. Amcası Abbas'ın oğlu Fadl, Veda haccı esnasında, Hz. Muhammed'in şefkat ve hikmet yüklü terbiyesinin bir örneğiyle tanışmıştı. Fadl'ın gözü az ötede gördüğü bir genç kıza kaymış, karşılıklı, bakışmışlardı. Bunu fark eden Resulullah “Sözde hacca gelmişsin, yaptığın işe bak!” kabilinden bir sözü asla sarf etmemiş, Fadl'a tek kelime dahi etmemiş, sadece elini Fadl'ın yanağına koyup yüzünü hafifçe başka tarafa çevirmişti. Namaz ve Kurân öğrenmek için kabileleri tarafından Medine'ye gönderilmiş bir grup genci, ana-babalarını özlediklerini hissettiği gün, başlarını okşayıp sırtlarını sıvazlayarak, memleketlerine göndermişti. Medine'de yetişmiş nice genç sahabinin hatırasında, Resulullah'ın sefer dönüşü kendilerini devenin terkisine alması, koşu yarışı ve güreş gibi oyunlarında kendilerine tezahüratta bulunması, kendisine getirilen turfanda meyveyi onlara sunması, gençliğin getirdiği toylukla meramlarını en uygunsuz dille ifade ettikleri durumda dahi sabır ve tahammülle kendilerini dinlemesi. Gibi bir dizi hadise vardı.

    Ve, gençlere yönelik bu nebevî tavrın belki en manidar veçhesi, onun gençlere güvenmesi ve kendilerine güven vermesiydi. Kendisi henüz Mekke'de iken Mus'ab b. Umeyr'i İslâm'ı tebliğ için Medine'ye gönderdiğinde, Mus'ab yirmi dört yaşındaydı ve Medineli kalpler onun vesilesiyle İslâm'la tanışmışlardı. Üsâme b. Zeyd'i hazırladığı son sefere kumandan yaptığında, Üsâme'nin yaşı yalnızca on dokuzdu. Attâb b. Esîd'i Mekke'ye vali tayin ettiğinde, Attâb'ın yaşı ya yirmi, ya da yirmi birdi. Ashabı arasında fıkhı en iyi bilen kişi olarak tarif ettiği Zeyd b. Sabit, Resûlullah'ı on dört yaşında tanımıştı ve hakkında bu söz söylendiğinde en fazla yirmi üç-yirmi dört yaşındaydı.

    Kısacası, Resulullah'ın Cahiliye'yi Asr-ı Saadet'e çeviren süreçte bize verdiği derslerden biri, gençlere nasıl ve ne şekilde muhatap olunacağının dersiydi. O heyecanlı taze ruhlardan iman kahramanları çıkması için nasıl bir incelikle, hangi hikmetli üslupla kendileriyle ilgilenileceğinin dersiydi. Fetret ortamında fıtrat tohumlarını ezmeden ve kırmadan uyandırma dersiydi. Hakikatli bir biçimde sunulmak şartıyla hakikati kabule en yakın olanların, her şeye rağmen, gençler olduğunun dersiydi.

    İşte bu bakımdan, Hz. Muhammed'in hayatına dair heyecanla okuduğum ilk kitaplardan birinin yazarı olarak Martin Lings'in bir sözü, hâfızamda silinmez bir yer edinmişti. Genç yaşta, yanılmıyorsam yirmi bir yaşında İslâm'ı seçmiş bir İngiliz olarak Lings, yaşlılar, zenginler, ünlüler ve soylular İslâm davetine karşı direnirken gençlerin İslâm'a daha kolay biçimde yönelişlerini, yönelemeyenlerinin dahi İslâm'a diğerlerinden daha yakın duruşunu, şairâne bir duyarlılıkla, şöyle tarif etmekteydi:

    “Elbette gençlerin ve zayıfların hepsi hemen ilâhî daveti kabul etmemişti; fakat hiç olmazsa küçük yaşamlarını bir klarnetin notaları gibi bölen davetin önem ve şiddetine karşı kulaklarını tıkamalarına neden olacak kendini beğenmişlikleri yoktu.”

    Vâkıa, her zaman için, buydu. Gençliğin hislerin ve heyecanın zirvede olması, toyluk, tecrübesizlik gibi bir dizi zorluğu olduğu gibi, bu zorlukların üstesinden gelmeyi mümkün kılacak karşı-ağırlıkları da vermişti Rabb-ı Rahîm. Genç demek, öte yandan, arayan adam demekti. Genç olmak, arayış içinde olmaktı. “Ben bileceğimi zaten biliyorum. Kimseden öğreneceğim bir şey yok” türünden bir tavır, bir gencin tavrı olamazdı. Bir genç, böylece, kendisine takdim olunan bir hakikate daha baştan kulağını kapayamazdı. Bilmeye yönelik merak, öğrenmeye duyulan açlık, hayat yolculuğunun başlarında olduğunu bilmekle gelen iddiasızlık, bir genci hakikati kabulde avantajlı kılan unsurlardı.

    ‘İsyan çağı' idi gençlik. ‘Ergenlik dönemi' denilen şey, o güne kadar kendisine öğretilen her şeye karşı kuşku ve itiraz dönemiydi. Rabb-ı Rahîm, gençliğe adım atarken insana böyle bir halet-i ruhiye veriyordu ki, aklını başka akılların cebine koymasın, kendisi düşünüp tartsın, hakikate gitmesini engelleyen bütün maniaları ve dayatmaları aşsın.

    Putperest bir kavimde, put yapıcı Azer'in evinde İbrahim'in bir tevhit eri olarak belirmesi, bu sırdandı. Firavun sarayında Musa'nın bir muvahhid olarak yükselişi de bu sırdandı. Yine bu sırdandır ki, Mekke'nin reisi Utbe'nin oğlu Huzeyfe, Mekke'nin ileri gelenlerinden Süheyl'in oğlu Abdullah ile kızı Sehle, Ebu Süfyan'ın kızı Remle, dedesi Resûlullah'a ‘ebter' der ve babası İslâm'a karşı taktikler geliştirir iken Amr b. Âs b. Vâil'in oğlu Abdullah, Ebu Uhayha Saîd b. Âs'ın oğulları Halid ve Amr, ilk Müslümanlar arasındaydı. Medine münafıklarının reisi İbn Ubey'in oğlu Abdullah'ın, Medineli en amansız İslâm düşmanlarının başında gelen Ebu Âmir Fâsık'ın oğlu Hanzale'nin ciddi ve samimi birer Müslüman olmaları da bundandı.

    Ne var ki, yine bu ‘isyan ruhu,' doğrunun yanlış biçimde sunulduğu yerde, ters sonuçlar getirebilmekteydi. Sunulan bir doğru doğru biçimde sunulmamış; dayatmayla, zorla, zorbalıkla kabulüne çalışılmış ise, aynı genç ruh bu kez doğruyu reddedebiliyordu da. Nitekim, meselâ şu topraklarda, dinî hayatın uzağındaki birçok ailenin çocukları dine yönelebilmiş iken, doğruyu doğru biçimde sunamamış olan dindar ailelerin çocukları dindarâne bir hayatın uzağına düşebiliyordu.

    Yaşadığımız çağ kalplerin esir, nefislerin ise vezir edildiği bir dönem olsa bile; şu zamanda köpekler serbest bırakılıp taşlar bağlanmış olsa bile; akıllı uslu durmanın çılgınlık, ‘çılgınlar gibi eğlenme'nin ise akıl kârı bilindiği bir dönemde yaşanıyor olsa bile; ahir zaman genci, hakikati yine de bulabilir. Ahir zamanın şartlarını en yoğun biçimde yaşıyor olan; nefislerin en çok serbest olduğu ve istediğini yapabilecek maddî imkânlara en çok kavuştuğu Batıda şu halde bile milyonlarca gencin İslâm'ı seçmiş olması, sayıca daha da fazlasının ise gerçeği bulmak için yollara düşmesi, bize bu gerçeği haykırıyor. ‘Dindar' olmanın maddî-manevî mahrumiyet ve horlanma sebebi olabildiği şu ülkede dahi, böylesi binlerce, yüz binlerce, belki milyonlarca genç aramızda dolaşıyor. Bu ülkede, üzerine kapı kilitlense, kendisine deli muamelesi yapılsa dahi namazından vazgeçmeyen; ulaşabildiği ve ancak gizlice okuyabildiği kitaplar saklandığı yerlerden bulunup yakılsa dahi iman yolunda yolculuğunu sürdürebilen genç erkekler; üniversite kapısında bin bir mihnetle yüz yüze kalabileceğini bildiği ve ailesinde tek bir mesture olmadığı halde Rabbinin rızasını gözeterek örtünebilen genç kızlar bulunuyor.

    Ahir zamanda genç olmak zor, biliyorum. Ahir zamanda mümin genç olmanın daha kolay olmadığını da biliyorum. Ama doğuda batıda yaşanıp nazarımıza ilişen böylesi milyonlarca örnek, bize ‘zor' olanın ‘imkânsız' da olmadığını açıkça gösteriyor.

    Ve, fetrete karşı fıtratın, hazır cevaplara karşı soruların, yanlış kapılara karşı doğru arayışların eşliğinde yaşanan bu vâkıaya bakıp, kim olursa olsun bütün gençlere arkadaş nazarıyla baktığını söyleyen bir şefkat ve hikmet erinin ruh haliyle donanalım istiyorum. Arayan her gence bu nazarla bakarken, bin türlü engeli aşıp hakikati bulabilmiş her bir gence, ‘ahirzaman evliyası' gözüyle bakalım istiyorum.

    Zira, ahir zamanda genç olmak, ateşler içinde olmaktır. Ahir zamanda mümin genç olmak, ateşler içinde yanmamaktır.

    Ahir zamanda mümin genç, ateşler içinde İbrahim misalidir açıkçası. Firavun sarayındaki Musa, çağın Züleyha'ları karşısında Yusuf misalidir.

    Ve, ateşler içinde İbrahim'i yakmayan, Firavun sarayında Musa'yı saptırmayan, Züleyha karşısında Yusuf'u kandırmayan sırra erildiğinde, ahir zamanda mümin genç olmanın yolu elbette görülecektir.
  • 126 syf.
    ·19 günde·9/10
    Bazı kitaplar vardır tam yüreğinize dokunur ve etkisinden kurtulamazsınız. Bu gibi kitapların böyle hissettirmesini seviyorum.
    “ Fareler ve İnsanlar, birbirine zıt karakterdeki iki mevsimlik tarım işçisinin, zeki George Milton ve onun güçlü kuvvetli ama akli dengesi yerinde olmayan yoldaşı Lennie Small'un öyküsünü anlatır. Küçük bir toprak satın alıp insanca bir hayat yaşamanın hayalini kuran bu ikilinin öyküsünde dostluk, dayanışma, fedakârlık, güven duygularını da ön plana çıkarır.” Kendi yaşamından da izlerin barındığı bu romanda Steinbeck, insanın insanla ilişkisini anlatmakla kalmaz aynı zamanda insanın doğayla ve toplumla kurduğu ilişkileri de anlatmaktadır.
    Her yaştan insanın rahatlıkla okuyacağı, herkesin kendince bir anlam çıkarabileceği güzel bir eser. Kimine göre harika bir dostluğu, kimine göre ihaneti, kimine göre kendi hayatını rahatça yaşamak için ayağına dolanan kişiden kurtulmaya çalışan bir adamdan bahsediyor olabilir. Ben bu kitapta çaresizliği, çaresizliğin getirdiği mecburiyetleri ama her şeye rağmen bir insan bir insanı nasıl sevebilir onu gördüm. Hayal kurmanın insanı verimli ve dinç tuttuğunu gözlemledim. Sizlere de tavsiye edebileceğim muhteşem bir kitap. Mutlaka okunması gerektiğini düşünüyorum.
  • 264 syf.
    ·11 günde·Puan vermedi
    #kitapyorum
    #tavsiyekitap
    #okudumbitti
    #vatanyahutinternet
    #mustafakutlu
    #dergahyayın
    Mustafa Kutlunun 20 yıldır yenişafak gazetesinde yayınlanan denemelerinden derleme bir kitap vatan yahut internet. Kitapta bilimden sanata, tarımdan kadına, edebiyattan kuşlara , arabalardan televizyona kadar bir çok konuda zamanının güncel denemeleri var. İlginç tespitleri var Mustafa Kutlunun. Ve hepsi yerinde tespitler. Kendisinin araba ve telefon kullanmayışı ilginç şu zamanda ve takdire şayan bir irade örneği zannımca. Bu kitapta farklı bir mustafa kutlu bulacaksınız. Deneme seviyorsanız tavsiye olunur.
  • 280 syf.
    "Ve insanları sadece düşündüren bir kitap yazmak şüphesiz en zoru."

    Psikoloji alanına ilgi duyan biriyim. Bir toplumun içine girdiğim zaman, o topluluğu oluşturan her birey, benim için bir hazine mahiyetini taşır. Jest ve mimikleri tıpkı o hazinenin bir haritası gibidir; ne düşünüyor şimdi, kurduğu cümle söylemek istediği şeyleri yansıtıyor mu, tek başınaykenki ruh hali ve buradaki ruh hali aynı kümenin elemanları mı, şu anda burada bulunan bedenin beyni içinde ne gibi senaryolar dönüyor, tepkisiz dururkenki o anda düşünüyor mu, düşlüyor mu? gibi,belki de bir psikopat için olağan olan bu çeşit cevapsız sorularım olur kendi içimde.Cevapları olmasa da, düşünmeye sevk eder beni... (:

    Bu kitap, tam olarak böyle bi duygu durumun tekrarı oldu. İçine girdiğim tüm hikâyeler ve örnekleri çıkmaz sokaklara götürdü beni. Bazen durdu, o yolculuk sırasında, sıradışı sorular sordu. Bazen de " al sana cevap, bul bunun sorusunu" dedi. Psikopatlar ve olağan düşünenler arasında bilgi yarışması yapmak gibi bişiydi sanki. Ve bu sınavın sonucunda, 'psikopatlar' diye sınıflandırılanlar, 'olağan düşünenler' diye sınıflandırılanlardan daha olağan bı psikoloji içindeydiler. Bunu kanıtladı sanki, kitabın çok yerinde.

    Liyakatın olmadığı bu çağda, bir işi ehline sunmak/ danışmak zan ediyorum lüks niteliği taşır.
    Bu nedenle, okumak istediğim alanla ilgili, alanında nitelikli kişilere danışmayı huy edindim galiba.. (:
    Evet, hayat kötü kitapları okuyarak tecrübe edecek kadar uzun değil. Dolayısıyla danışmak, ilerlemek istediğimiz yolda ivme kazandırıyor.
    İşte bu kitabı da, yakın zamanda kendi kitabı çıkacak olan, alanında uzman bir kişiden/ hocamdan tavsiye aldım. İyi ki de almışım.

    Yazar ile ilgili olarak ise, kıvrak zekası ile dramı tragedyanin üst geçidinden komedi kaldırımına ulaştırmış ve biz psikoloji meraklılarına mükemmel bir eser sunmuş, diyebilirim..

    Okunası kitaplardan...
  • 214 syf.
    ·Beğendi·9/10
    #okudumbitti️ #kitapyorum
    #osensin ️ 214 Sayfa

     "Üzerindeki miskinliği at!
    Toparlan ve başla! Gerekiyorsa tekrar başla! Yine, yeniden başla!
    Tekrar denemekten asla vazgeçme!
    Unutma! Başarı asla pes etmeyenlerindir!"
    Amerikalı piyanist ve besteci “Eubie Blake” öldüğünde 104 yaşındaydı ve 102 yaşındayken televizyonda bir söyleşi yaparken şöyle sordular:
    “102 yaşında olmak nasıl bir duygu?”
    Blake cevapladı:
    “Yaşın pek tadı yok. Yaşamanın tadını çıkartmaksa çok güzel…”
    .
    Herkese Merhaba
    Bugün sizlere muhteşem bir kişisel gelişim kitabı bırakıyorum. Bugüne kadar okuduğum kişisel gelişim kitapları arasında en iyisi diyebilirim. Yazarın kalemine, anlatım diline ve her bölümün sonunda düştüğü kısa kısa anlamlı ve yüreğe işleyen cümlelere bayıldım. Kitabın tamamını çizmek istedim ve çoğu yerinde yazarı gönülden kutladım. Kısa kısa hikayeler ve güzel anlatımıyla bizlere ders niteliğinde bir başucu kitabı #osensin . Düşüncelerimiz, hedeflerimiz, hayallerimiz, isteklerimiz, sevgi, mutluluk başarı ve b.g bir sürü bilgi var bu kısacık kitapta. Okurken çokça düşündüren, biz okurlarına örneklerle ve eğlenerek yol gösteren bu takdire şayan kitap benim baş ucu kitabım olarak kitaplıgımda yerini aldı. Yazarın okuduğum ilk kitabı oldu ama bundan sonra tüm kitaplarını okuyacağım. Emeğinize, yüreğinize sağlık Hakan bey. Ben bu kitabı büyük bir keyifle okudum ve içtenlikle herkese tavsiye ederim. Bu kitabı mutlaka OKUYUN efendim...

    #kitaptanalıntılar
    ️"Unutma, hala yaşıyorsun ve hayatını kökünden değiştirmek için hala çok zaman var! NOT: 102 yaşında olsan bile!
    ️"Hayat, açılmamış kapıların ardındaki gizemdir ve onun anlamı senin ona yüklediğin değerden ibadettir."
    ️"Şimdi kalem de sende silgi de. İstediğini yaz istediğini sil. Geçmiş arkanda gelecek önünde. Geçmişe mi takılıp kalırsın bilmem ama gelecek uçup gidiyor saatin akrebinde..."

    .
    Sevgi, sağlık ve kitapla kalın canlar... Sorgulatan, düşündüren ve hayatı anlamlandıran okumalarınız olsun...
  • 224 syf.
    ·9/10
    On küçük zenci
    (Bazı yazılarım ego kokabilir,ama bu anlatım olarak mizahi bir tarzı seçmemin sonucudur.Okurken bunu dikkate alın lütfen)
    Bu türle ilk ilişkim.
    Ufkumu genişletmek ve kitap dünyasının tüm çeşitliliğine ve cazibesine kapılmak için okuma alışkanlığımda bir değişiklik etmem gerekiyordu.Bu kitabı okuduktan sonra diye bilirim ki,artık bu zengin ortamı daha büyük pencereden gözlemleyebiliyorum.Umud ediyorum ki, bununla kitap seçme kararsızlığımı bir şekilde engelleyebileceğim.
    Her neyse anlayacağınız bu benim adamakıllı okuduğum ilk polisiye kitap.
    Polisiye türünde çığır açmış yazarlar kimlerdir diye sorsanız ben sadece Arthur Conan Doyle ve Agatha Christie’yi söylerim.Çünkü her yerde onların adına rastlıyorum.Ben de bir deneyeyim dedim.Robert Downer Jr’un baş rolünü oynadığı
    Sherlock Holmes filmini izlemeye karar verdim.Ne diyebilirim ki,taş gibi film.Bu tamamen farklı aynı zamanda heyecan verici bir deneyimdi benim için.Sonra ekran başına kitlendim.Başladım araştırmaya.Kitap okumadan önce film ve dizi izleyecek,kitap okumak için beklentimi ona göre ayarlayacaktım,yani basitçe planım buydu.Sonra "kimler?", "hangi kitapları var?","beyaz perdeye uyarlanmış olan kitapları hangisi?" sorularına cevap bulmaktı amacım.Daha sonra da tüm bir haftayı netflix’de dizi ve film izleyerek geçirdim.Ama bunlar başka konular.Polisiye kitaplarına olan ilk normal yaklaşım yolumu bu vasıtayla sağladıktan sonra(buna evin ilk tuğlasını dikmek olarak düşünebilirsiniz)geriye uygun kitabı seçmek kalıyordu.Bu noktada baya dikkatli olmalıydım.Bu konuda birikimi olan insanların birikimi olmayanlarla aynı yanılgıya sebep olabileceklerini tam dikkate almalıydım.Başarılı olan bir kurgu aynı oranda zenginliğe sahip olduğundan bazı betimleme ve anlatıma yabacı olma olasılığım hayli yüksekdi.Bu konuda övgüyle bahseden biri sayesinde de birikiminizi zorlayacak bir kitabın havasına kapıldığını farzedin.Gidip alıyorsunuz o kitabı,sonra okuyamıyorsunuz.
    Neyse anladınız zaten.
    (O zaman buna hazırlıklı olduğum için "kendi kitabını kendin seç" mantığıma bir puan daha ekliyorum.)
    Daha önceki tecrübelerimden biliyorum ki çok okunma=iyi eser mantığı tamamen saçmalıktan ibaret.Fakat arkadaşım On küçük zenci kitabının tam bana uygun uygun olduğunu ve 80 mln rakamını hakeden bir kitap olduğunu söyledi.Nihayetinde ikna oldum.Bu kitabı okudum.Sonuç mükemmel."Vampir edebiyatına olan ilk giriş" hüsranlığım burada yaşanmadı.(Ki o zaman alacakaranlık kitabını okumuştum.).
    Nihayet gelelim kitabın asıl incelemesine.
    İsim itibariyle bir az önyargım vardı.Çünki genelde mantıklı olarak kitabın kapak fotoğrafının ve isminin içeriği yansıtması gerekir.Bazı polisiye kitaplarında isim kitapla ilgili anlaşılmaz bir önyargıya sebep olabiliyor ki, tavsiyem ilk adımda ya bunu ya bir metafor olarak kabul etmeniz ya da hikayede karşınıza çıkmasını beklemeniz gerekir.Bu iki ihtimali her zaman göz önünde bulundurun.Yani ben bunu yapmayı düşünüyorum.Bu kitapta işe yaradı.
    Hikayemiz 10 kişinin birbirinden farklı sebeplerle Zenci adasına davet edilmesi minvalinde başlar.Baş karekter denilen bir şey yok ve biz her karakteri ayrı ayrı tanıyor ve yaşayacakları durumda nasıl tepki vereceklerini ve düşünce değişimlerinin hepsini okuyoruz.İşin güzel tarafı bu karakterlerin hiçbiri birbirinin karbon kopyası deyil ve hikayenin hiç bir yerinde de sırıtmıyor.Günümüz acemi yazarları farklı karakterlerin konuşma tarzını
    bile doğru düzgün yansıtamazken Agatha ablamız hikayedeki karekterlerin düşüncelerini anbean ustalıkla ortama,duruma göre ilerletiyor ve bu da gerçekçiliğin tavan yapmasına sebep oluyor.Bu gerçekten de böyle.Bu karakterlerin başta olan masum ve kendi hallerinde görünüşleri fazla yanıltıcı olabilir.Çünkü gerçekler ortaya çıkarken karektere iç dünyası yavaş yavaş ortaya çıkıyor ve hikayenin sonu vurucu bir hal alıyor.
    Bir spoiler vermem gerekirse bu karakterler hepsi suçlu ve adaya davet edilme sebepleri psikopat birinin bunları öldürme derdinde olduğu mu?Sherlock tarzına benzer olarak burada karakter okuyucuya bildirilen bir eylem yapıyor hikayede bu şey bizi sırra yakınlaştıran şey oluyor.Mesela klişe bir örnekle pekiştirmek gerekirse örneğin

    Bu kitabı daha heyecanla okumak istiyorsanız tüm karakter eylemlerine bir anlam yükleyin ve kendi polisiye kurgunuzu hayalinizde canlandırın.Hikayenin sonunda etkilenmiyorsanız "bunu ben de tahmin etmiştim zaten" diyorsanız tebrikler.Dedektif filmi için senaryo seçmelerine katılmanızı tavsiye ederim.(Öyle bir şey varmı ya)
    Teknik konulardan devam edelim.
    Hikayenin baymak süreci hangi sayfalarda?
    Hikaye sıkıyor mu?
    Cevap:Hayır,hiç bir sayfa sıkmıyor.
    Tamamen gerçekçi bir hikayeye sahip.Uçuk kaçık hiper zekalı varlıkların dolaştığı karmakarışık ve içinden çıkılmaz bir olay örgüsü olanı hiç değil.Bu özetliyor zaten.
    Karekterlerin olaya yaklaşımları farklı dedim ya bu hikayede şekillenen olaylara farklı gözlerle bakmamız işini kolaylaştırıyor.Bunu da bizim için karakterler yapıyor.Zeki olanı da var doktor olanı ve diğerleri.Bundan sonrasını da kendiniz okursunuz artık.
    Ben olabilecek en az tanıtımla bu kitabı ilk elden(ikinci elden de olur.Sadece okuyun)deneyim etmenizi tavsiye ediyorum.
    Beğenmediğim nokta:
    Yok.Sadece finali böyle böyle daha vurucu olsaydı 9 verirdim.Ama vermiyorum.
    Puan 8.8
    İncelemenin sonu.
    Bu arada bazen bir kitabın incelemesini düzenleyebiliyorum.Çünki okuduktan sonra kitapla ilişkili kesmiyor bazen tekrar okuyor yeni detaylar keşfediyorum.