• Dayanamaz yeniden yazarsın; hiç bir şey olmamış, o bırakıp gitmemiş gibi.Hayallerin seni süreklediği için, belki bu sefer olur umuduyla..Sahi bu sefer olur mu?Sever mi beni gerçekten?Elimi tutup bir ömür boyu bırakmaz mı bu kez?Başını göğsüme dayayıp, birlikte güzel hayaller kurar mıyız gerçekten?Ya da yine çekip gider mi öylece, hiç bir şey demeden?
  • ...ellerin büyümeyi ne güzel unutmuş
    Bana bekledim deme bebek sevgilim
    Yeniden sarilsan geçecek gibi değil
    Çiçek kurumuş kaburgalarımda
    Şarkılar hasta olmuş
    Şiirler yarım kalmış
    ....
    Tanrı omzunu bana çok görmüş
    Sana bir şiirler olmus
    Beni bi hasret sarmış
    Haziran temmuzu öpmeden ölmüş
    Geçen yine sana koşasim gelmiş
    Rolan Aybey (Kurdikan)
    Sayfa 157 - Cenevre fikir sanat
  • İnsan bir zaman tüketicisidir. Üstelik bize ayrılan bu zaman oldukça sınırlıdır da. Ama yine de çoğumuz yapmak istediklerimizi sonsuza dek zamanımız varmışcasına erteleriz. Yaşamımız boyunca yitirdiğimiz bazı şeyleri yeniden elde edebilir ya da yerine başka şeyler koyabiliriz. Ama tükettiğimiz zamanı asla.
    Engin Geçtan
    Sayfa 105 - Metis Yayınları
  • Çıkabiliyor. İnanamıyorsun.
    O kadar düşük bi oran var ki. Şaşırıyorsun. Boşluğa bakıp dalıyorsun. Açılıyor göz kapakların. Gözlerin kocaman oluyor. Sonra bir anda kendine geliyorsun. Bilincin tam yerine gelene kadar sanki uykudan uyanıyor gibi oluyorsun.
    Tekrar aklına geliyor . Çıkabiliyor diyorsun. Senin gibi düşünen olabiliyor. Tam anlamıyla tanımamış olsan bile, çoğunlağa yakını sana uyan birini bulabildim diyebiliyorsun. Piyango çıkmış gibi oluyorsun. Yine yeniden inanamıyorsun. O şansı yakalamışsınya tuhafına gidiyor her saniye ve yaşadıkların.
    Zaman geçer ve farklılık gösterir diye yaşama yayıyorsun ve bekliyorsun. O düşüncelerin doğruluğunu görmeyi zamanın akıp gitmesine yeğliyorsun ve bu içsel, yargısal düşüncelerin bitiveriyor.
    Sonunda yaşama dönüp nefes aldığının farkına varıyorsun.
  • Daha önce burada açtığım bir adresimi kapatmıştım. Dayanamayıp yeniden açtım. Şimdi yine kapatmak istiyorum ama gidemiyorum da 😭
  • “Hiçbir şey kalıcı değil; kafandaki düşünceler bile. Kaybolanı aramaya kalkışarak boşuna zaman harcamamak gerek. Bir şey kayboldu mu gitti, gider.”
    Son Şeyler Ülkesinde kaybolan yalnızca nesneler değil, düşünceler, imgeler, idealar. Varolan hiçbir şeyin varlığının garantisi yok. Bugün olan şey yarın birden yok olabilir.
    Paul Auster bu distopik dünyada bizi her gün muhatap olduğumuz yıkımın toplulaştırılmış bir sunumuna götürüyor. Anna Blume isminde genç bir kadının arkadaşına yazdığı bir mektuptan; onun ismi hiçbir şekilde zikredilmeyen ancak girenlerin mutlak bir kayboluşa mahkum olduğu çökmekte olan bir ülkede yaşadıklarını öğreniyoruz. Bir süre önce bu adı verilmeyen ülkeye gelen ve ortadan kaybolan abisi William’ı aramaya gelen Anna, bir arayış hikayesinin kaybolan öznesi oluyor. Auster’in çizdiği yıkım içindeki ülkede yaşam mücadelesi veren insanlar aslında süratle çöküşe geçmiş olan dünyamız içinde yaşam amacını arayan insanın bir prototipi oluyor. Dünyaya gelme amacının peşinde koşmakta olan insanın dünyanın yıkıcı zorlukları ve hayat gailesi içinde yaşam amacını unutup kaybolmama gayretine düşmesi benzeri Anna da abisini aramak için geldiği bu son şeyler ülkesinde asıl amacından koparak sadece hayatta kalmanın çaresine bakmaya başlıyor.
    Yıkım içindeki bir dünyada hayatta kalmanın başlıca kuralı, gereksinimlerini en aza indirmek, arzularını bastırabilmek, açlığını kendini terbiye edebilecek şekilde kabullenmek. Alışkanlıklara yer yoktur bu dünyada. Çünkü alışkanlık körlüğe neden olur. Körlük ise bilinmezlerle dolu bu ülkede nereden geleceği belli olmayan tehlikelere açık hale getirir insanı. Bu zor şartlar altında tüm umutları elinden çalınmış insan artık hayaller ve masallarla yaşamaya başlar. Geçmişe duyulan özlem git gide artar. Dün kesinlikle bugünden daha güzeldir. Bu artık iman derecesinde inanılan bir gerçek haline gelir. Ne kadar geçmişe gidersen hayat o kadar güzeldir. Tıpkı o tamamlanmamış çocukluğa özlem gibi bir his duyar insanlar geçmişe yönelik. Nostalji duygusu bugüne olan inancın sarsılması yarına duyulan ümidin bitmesi ile en ağır basan duygu olur. Bu kıskaçtan kurtulmak isteyenler ise kendilerine yakışıklı bir ölüm seçme çabasına girişirler. Zira Anna’nın da dediği gibi her şeyin yok olduğu bir dünyada kendi ölümümüz kendimizi ifade edebildiğimiz tek yol olur. Bu nedenle atların koşarken çatlayıp ölmesi misali koşarak ölümlerini hazırlayan Koşucular vardır bu şehirde. Estetik bir ölümün bile müthiş bir kondisyon ve disiplin gerektirdiği bilincinde olan bu topluluk işi bir ritüel şekline getirip hayatlarını saygı duyulası bir şekilde sonlandırıyorlar. Ölüm hayatın rengini kaybettiği yerlerde bir gösteri aracına dönüyor.
    Şunu iyi biliyoruz insan zor şartlar altında elindeki imkanları kullanmasını daha iyi öğreniyor. Yıkımın baş gösterdiği yerlerde en ufak bir çöp bile kıymet kazanıyor. İnsanlar doğayla daha barışık yaşamak zorunda kalıyor. Her şeyi yeniden ve yeniden değerlendirmek için ellerinden gelen her türlü çabayı gösteriyorlar. Çöplükler en zor şartlarda hazinelerin arandığı yerler haline geliyor. Ölüler bile ölü olmaktan ziyade geri dönüşüm için kullanılan nesneler haline dönüşüyor. İmkanların kısıtlandığı yerde her şey nesneleşmeye başlıyor. Yırtık bir ayakkabı eski bir gazete ile onarılır hale geliyor. İşe yaramaz kitaplar yakacak oluyor.
    Fakat tüm bu kaosun içinde sevgi –aşk değil sevgi- ve karşılıksız iyilik yapma arzusu yine de var olmaya devam ediyor. Hikayenin anlatıcısı ve baş kahramanı Anna, abisinin bu adsız ülkede kaybolmasının ardından abisinin çalıştığı gazete tarafından yine bu ülkeye gönderilen Sam ile karşılatıktan sonra aralarında doğan sevgi –yine aşk değil bana göre sevgi- ile felaket anında nasıl kocaman bir sığınak oluşturulabileceğini gösteriyor. Zira sevgi, zorluklar içinde bilinç açık bir şekilde kurulmuş bir sevgi bağı insanların en büyük zorluklar karşısında mücadele gücünü en üst seviyeye kadar çıkarıyor. Anna’nın da Sam’in de dayanma gücü ilişkilerinin kuvveti ile büyüyor. Hayatta kalmak çekilir bir durum haline geliyor. Sadece o anı yaşamak hissinin tekrar kendini göstermesi değil, ileriye yönelik umutların da yeşermesini doğuruyor.
    Bununla birlikte Woburn Köşküne ayrı bir parantez açmak gerekiyor. Dr. Woburn’un hasta ve ihtiyaç sahibi insanlara yardım etmek için kendi varlığını bir iyilik hareketine adaması, ölümünden sonra bu işi kızı Victoria’nın inatla sürdürmesi, ellerindeki tüm mal varlığını bu uğurda harcamaları ancak yine bu köşkte yardım görenler tarafından ihanete uğramaları günümüz Türkiye’sinde herhangi bir iyilik hareketinin karşılaşabileceği umutsuz çabanınkine eşdeğer ütopik bir çaba. Çöküş kaçınılmazsa ve çürüme toplumun her katmanına bir kanser gibi yayılmışsa, kurtarılabilecek birkaç hücrenin kıymeti nedir sorusu ana problem olarak karşımıza çıkıyor. Zira bu çaba da bir yanılsamadan ibaret kalıyor, yardım gören insanlar sadece geçici bir hayalin içinde yaşayıp sonra tekrar gerçek dünyanın sert yüzüyle yüzleşmek zorunda kalıyorlar. Peki tüm bu sefalet içinde karşılıksız bir iyiliğin iyilik olduğunu söyleyebilir miyiz? Peki tüm bu yıkım içinde hayaller ve masallar içinde geleceğe yönelik hayaller kurmanın ahlaki olacağından bahsedebilir miyiz? Yahut tüm bu yıkım içinde bir ahlaktan bahsedebilir miyiz?
    Anna abisini bulmak için çıktığı yolun sonunda abisini bulmaya bel bağlamaması gerektiği sonucuna ulaşıyor. Ya peki biz bu yıkımın içinde aradığımızı bulabilecek miyiz?
  • 1)Artemis Yayınları

    “Bu sabah Ellen nerede?” diye sordu Bayan Tarleton.
    “Çiftlik kahyamızı gönderiyor da, evde kalıp onunla birlikte hesapların üzerinden geçmesi gerekti. Bay Tarleton’la oğlanlar nerede?”
    “Ah, onlar saatler önce On İki Meşeler’e gittiler. İçki yeterince sert mi diye bakacaklarmış, sanki yarın sabaha kadar vakitleri yokmuş gibi! John Wilkes'tan onları bu gece ahırda bile olsa misafir etmesini isteyeceğim. Sarhoş beş adamla uğraşamam doğrusu. Üçe kadar iyi idare ediyorum ama...”
    Gerald aceleyle konuyu değiştirmek için Bayan Tarleton’un sözünü kesti. Kızlarının geçen sonbaharda Wilkeslar’ın evindeki barbeküden ne halde geldiğini hatırlayıp gülüştüklerini hissediyordu.
    “Siz neden bugün atınızın üstünde değilsiniz Bayan Tarleton? Nellie olmadan kendiniz gibi görünmüyorsunuz. Halbuki siz stentorsunuzdur.”
    “Stentor mu, seni cahil adam!” diye bağırdı Bayan Tarleton, Gerald’ın aksanını taklit ederek. “Sentor demek istedin herhalde. Stentor tiz mitolojideki gür sesli adama denir.”
    “Ha stentor, ha sentor,” diye karşılık verdi Gerald, hatasından gocunmayarak. “Hem tazıların peşindeyken sizin sesiniz de ondan farklı değil.”
    “Lafı gediğine koydu anne,” dedi Hetty. “Ne zaman bir tilki görsen Kızılderililer gibi bağırdığım söyledim sana.”
    “Dadı kulaklarını temizlerken senin bağırdığın kadar bağırmıyorum hiç olmazsa,” dedi Bayan Tarleton. “Hem sen on altı yaşındasın! Bugün neden atımın üzerinde olmadığıma gelince, Nellie bu sabah bir tay doğurdu.”
    Atlara duyduğu İrlandalı tutkusuyla gözleri ışıl ışıl yanarak, “Gerçekten mi!” diye bağırdı Gerald gerçek bir ilgiyle. Scarlett annesiyle Bayan Tarleton’u kıyaslarken hissettiği şoku bir kez daha yaşadı. Ellen’a göre kısraklar ve inekler hiç yavrulamazdı. Tavuklar bile yumurtlamazdı. Ellen bunlarla hiç ilgilenmezdi. Ama Bayan Tarleton’un bu konu açılınca sustuğu görülmemişti.
    “Küçücük dişi bir tay değil mi?”
    “Hayır, bacakları iki metreye yakın, güzel, küçük bir damızlık. Gelip görmelisiniz Bay O’Hara. Tam bir Tarleton atı. Rengi de Hetty’nin saçları kadar kızıl.”
    “Hetty’ye de benziyor zaten,” dedi Camilla. Sonra da uzun yüzlü Hetty ona vururken birbirine karışan eteklerin ve havada uçuşan şapkaların arasında haykırarak gözden kayboldu.
    “Benim taylar fazla tepişiyorlar bugün,” dedi Bayan Tarleton. “Bu sabah Ashley’yle Atlanta’dan gelen küçük kuzeni hakkındaki haberleri öğrendiğimizden beri yerlerinde duramadılar. Melanie miydi, neydi kızın adı? Tanrı kutsasın tatlı, küçük bir kızdı ama ne adını, ne de yüzünü hatırlıyorum. Bizim aşçı Wilkeslar’ın Uşağının karısı olur da, geçen gece gelip nişanın bu akşam duyurulacağını söylemiş, aşçı da bu sabah bize söyledi. Kızların hepsi nedense çok heyecanlandı. Zaten herkes yıllardır Ashley’nin ya Macon’daki -Burr ailesinden- kuzenlerinden biriyle, ya da o kızla evleneceğini bilir. Honey Wilkes da Melanie’nin erkek kardeşi Charles’la evlenecek mesela. Söylesenize Bay O’Hara, Wilkeslar’ın aile dışından biriyle evlenmesi kanuna aykırı mı? Çünkü eğer...”
    Scarlett, güiüşmelerin geri kalanını duymadı. Bir an için güneş soğuk bir bulutun ardına gizlenip her şeyin rengini alıp götürmüştü sanki. Yemyeşil ağaçlar hastalıklı, kızıl çubuk solgun görünüyordu; bir dakika önce pespembe olan çiçekli arsız otlar sararıp solmuştu. Parmaklarını arabanın döşemesine batırdı, şemsiyesi sallanıp duruyordu. Ashley’nin nişanlı olduğunu bilmekle insanların bunu öyle rahat konuştuğunu duymak farklı şeylerdi. Sonra bütün gücüyle cesaretini topladı Ve güneş yeniden parlarken yeryüzü kendine geldi. Ashley’nin kendisini sevdiğini biliyordu. Bu kesin bir Şeydi ve bu gece nişan duyurulacakken aşıkların gizlice kaçtığını duyunca Bayan Tarleton'un nasıl şaşıracağını düşünerek gülümsedi. Kendisi Melanie'den konuşup dururken sinsi Scarlett'ın orada oturup nasıl dinlediğini komşularına anlatacaktı. Kendi düşüncelerine dalmış gülümserken, dikkatlice annesinin sözlerinin etkisini izleyen Hetty şaşkınlıkla kaşlarını çattı.
    “Ne derseniz deyin Bay O'Hara,” dedi Bayan Tarleton kesin bir ifadeyle. “Bu kuzenlerle evlenme işi çok yanlış. Ashley’nin Hamilton kızıyla evlenmesi neyse de, Honey’nin o soluk yüzlü Charles Hamilton’la evlenmesi yazık doğrusu.”
    “Honey Charlie’yle evlenmezse başka kimseyi bulamaz,” dedi zalim ve kendi popülerliğinden emin olan Randa. “Ondan başka sevgilisi olmadı ki. Charlie'nin de nişanlandıkları günden beri ona çok yakın davrandığını görmedim. Scarlett geçen Noel nasıl peşinden koşmuştu hatırlıyor musun?”
    “Sus bakayım,” dedi annesi. “Akrabalar, ikinci kuşaktan kuzen olsalar bile birbirleriyle evlenmemelidirler. Yoksa ırk zayıflar. Durum atlardaki gibi değil ki. Bir kısrağı kardeşiyle veya babayı kızıyla çiftleştirebilirsin ve kan bağlarını biliyorsan iyi sonuçlar alırsın ama insanlarda durum farklı. İyi sonuçlar da çıkabilir ama dayanıklı olmak. Siz...”
    “Bu konuda sizinle aynı fikirde değilim hanımefendi! Wilkeslar kadar iyi insanlar tanıyor musunuz? Oysa Brian Boru’nun küçüklüğünden beri aile içinden kız alıp veriyorlar.”
    “Ama artık buna son vermelerinin zamanı geldi, çünkü her şey ortada. Hadi Ashley’yi geçelim, yakışıklı şeytanın teki gerçi o da... Ama o iki küçük, soluk yüzlü Wilkes kızlarına bakın. Zavallılar! Hoş kızlar tabii ama ayakta duracak halleri yok. Ya Bayan Melanie? Çöp gibi, üstelik ruhu çekilmiş sanki. Üfleseniz uçacak. Kendine ait bir fikri bile yoktur. İşi gücü “hayır efendim, evet efendim’ deyip durmak. Ne demek istediğimi anlıyor musunuz? Bu ailenin yeni bir kana ihtiyacı var; benim kızıllarım veya sizin Scarlett’ınızınki gibi güzel, güçlü bir kana. Beni yanlış anlamayın. Wilkeslar kendilerine göre iyi insanlar, onları sevdiğimi de bilirsiniz ama gelin dürüst olalım. Fazla yakın akraba ilişkileri olmuş. Kuru toprak üzerinde iyidirler ama inanın Wilkeslar'ın çamurlu bir toprakta koşabileceklerini sanmıyorum. Dayanıklılıklarını kaybetmişler; beklenmedik, zor bir durum olduğunda üstesinden gelebileceklerine hiç inanmıyorum. Kuru havada iyiler tamam ama ben her havada koşabilen iyi bir at isterim! Hem kendi aralarında evlenmeleri onları buralardaki diğer insanlardan farklılaştırdı. Sürekli piyano çalıp kafalarını kitaplarına gömüyorlar. Ashley avlanmaktansa kitap okumayı tercih ediyordur eminim. Evet, buna eminim Bay O’Hara! Kemiklerine bakın, inceciktir. Aile dışından güçlü kuvvetli eşlere ihtiyaçları var.”

    2) Yayınevi belirsiz, e-kitap:

    Mrs. Tarleton: "Ellen nerede?" diye sordu.
    "Bizim ırgatçıbaşını işten çıkarmak ve onunla beraber hesapları incelemekle uğraşıyor. Mr. Tarleton'la oğullarınız nerede?"
    "Ah, onlar saatlerce önce Oniki Meşeler'e gittiler. Punçu kontrol edip yeteri kadar sert olup olmadığına bakacaklardı. Sarhoş olmak için yatmaları pahasına da olsa, onları bu gece alıkoymasını söyleyeceğim. Beş sarhoş adama katlanamıyorum. Üçe kadar idare edebiliyorum ama..."
    Gerald konuyu değiştirmek için aceleyle onun sözünü kesti. Kızlarının, kendisinin Wilkesler'deki geçen ziyafetten ne halde döndüğünü hatırlayarak arkasında kıkırdamakta olduklarını hissetti.

    İrlandalıların atlara karşı duydukları büyük tutku gözlerinden okunuyordu. Scarlett yine annesini Mrs. Tarleton'la kıyaslayarak dehşete düştü. Ellen için, ne atlar, ne de inekler yavrulardı. Hatta tavuklar bile yumurtlamazdı. Ellen bu gibi şeyleri tamamen görmezlikten gelirdi. Ama Mrs. Tarleton'un böyle huyları yoktu. Gerald: "Mellie dişi bir tay mı doğurdu?"
    "Hayır, hayır uzun bacaklı bir erkek tay doğurdu. Gelip onu görmelisiniz. Mr. O'Hara. Gerçek bir Tarleton atı. Hetty'nin bukleleri gibi kırmızı."
    Camilla: "Zaten biraz Hetty'e benziyor," dedi ve vahşi kahkahalarla arabayı dolduran kumaş kalabalığı arasına saklandı.
    Mrs. Tarleton: "Kızlarımızın bu sabahki deliliğini hoş görün," dedi. "Ashley'in Atlantalı küçük kuzeni ile nişanlanacağını duyduklarından beri tepinip duruyorlar. Neydi adı o kızın? Melanie mi? Tanrı beraberinde olsun, kesinlikle iyi bir kız, ama hiçbir zaman ne yüzünü, ne de adını hatırlayabiliyorum. Bizim aşçının kocası Wilkesler'in uşağıdır. Dün gece gelip nişanının bugün ilan edileceğini söyledi. Cookie de bu sabah haber verdi. Sebebini bir türlü anlayamıyorum, ama bu haber kızları pek heyecanlandırdı. Herkes yıllardan beri Ashley'in, Maconlu Bunlardan biriyle evlenmediği taktirde o kızla evleneceğini biliyordu. Aynı şekilde. Honey Wilkes de Melanie'nin erkek kardeşi Charles ile evlenecek. Söylesenize Mr. O'Hara, Wilkesler'in kendi ailelerinin dışında biriyle evlenmeleri prensiplerine aykırı mıdır?"
    Scarlett bu sözlerin gerisini duymadı. Yelpazesini hırsla sallamaya başladı. Ashley'in evleneceğini bilmek başka, insanların bundan olağan bir şeymiş gibi konuştuğunu duymak başkaydı. Sonra yeniden cesaretini kazandı. Ashley, Scarlett'le kaçar ve evlenirse Mrs. Tarleton ne kadar şaşıracaktı. Herkese gidip anlatacaktı Scarlett'in ne sinsi bir kız olduğunu, Ashley ile işi pişirmişken, büyük bir soğukkanlılıkla Ashley ile Melanie'nin evleneceklerinden söz edilirken dinlediğini... Kendi düşüncelerine gülümsedi. Mrs. Tarleton, kesinlikle: "Ne derseniz deyin, Mr. O'Hara," diyordu. "Ben, aile içinde evlenmeye karşıyım. Zaten Ashley Hamiltonlar'ın kızıyla evlenmekle hata ediyor. Bir de Honey, ne diye evlenecek o solgun yüzlü Charles Hamilton'la?"
    Mrs. Tarleton konuşmasına devam etti: "Akrabalar evlenmemeli. Uzak akrabaların evlenmesi bile doğru değil. Kanı zayıflatır bu. Atlardaki gibi olmaz her şey insanlarda. Eğer kanlarını biliyorsanız, iki kardeşi çiftleştirip gayet iyi sonuçlar alabilirsiniz. Ama insanlar başka. Belki kibar ve asil bir aile geliştirebilirsiniz böylece, ama sağlık ve kuvvet aramayın."
    "Peki, ama bana Wilkesler'den daha mükemmel insanlar gösterebilir misin? Brian Boru'nun çocukluğundan beri kendi aralarında evlenirler. Bu yüzden, sizinle aynı fikirde olduğumu söyleyemeyeceğim. Hatta aksine bahse girerim."
    "Wilkesler'in bu işten vazgeçmelerinin zamanı geldi de geçiyor bile. Çünkü sonuçları görülmeye başladı. Ashley'i bir yana bırakalım, o yakışıklı bir şeytandır; ama Wilkesler'in solgun yüzlü kızlarına bakın! Zavallıcıklar! Küçük Miss Melanie'ye bakın. Tüy gibi ince. sert bir rüzgârla uçacak kadar çelimsiz ve ruhsuz! Hiçbir konuda kendine ait bir fikri yok. Ancak, "Evet, efendim", "Hayır, efendim," diyebiliyor. Başka bir söz çıkmıyor ağzından. Bu ailenin, benim kızıl saçlı kızlarım ya da sizin Scarlett'iniz gibi yeni, güçlü, hayat dolu bir kana ihtiyacı var. Beni yanlış anlamayın sakın. Wilkesler kendilerine göre çok iyi insanlardır; onları pek severim, ama doğruyu söylemek gerekirse, yaptıkları hiç de akıllı bir şey değil! Çok becerikli görünüyorlar, ama sözlerime kulak verin, o kadar da becerikli olduklarını sanmıyorum. Cesur, atak, güçlü bir yanları kalmamış onların. Beklenmedik bir şeyle karşılaşacak olsalar ne yaparlar acaba? Hareket kabiliyetlerini kaybetmişler sanki. Yağmur, çamur, güçlükler onlara göre değil. Kuru hava insanları olup çıkmışlar. Bana herhangi bir havada değişmeden dörtnala gidecek iri yarı bir at verin! Onunla üstesinden gelemeyeceğim iş yoktur. Ama Wilkesler'in kendi aralarında evlenmeleri, onları bu çevredeki bütün ailelerden farklı bir hale getirmiş. Ya piyanoyla uğraşır ya da kitap okurlar. Eminim ki, Ashley ava gitmektense kitap okumayı yeğler. Evet, evet, bunun böyle olduğuna inanıyorum, Mr. O'Hara! Bir de kemiklerine bakın onların. Ne kadar ince. Onlara güçlü kuvvetli kızlar ve erkekler gerek."