• “ Açılmış bir gül kadar bütündür solmuş bir gül. “
  • Her insanın hayatında iki adet "O kişi" vardır.Biri herşeyi darmaduman eden, yıkıp savuran,diğeriyse o yıkıntıyı toparlayan.Yaklaşık 3 aya yakın süredir günde ortalama 120 km yol yapıyorum.Avrupa ile Asya yakasını arşınlıyayıp seyri sefer yapıyorum.İki arada hissetmek gibi bir şey,bu yeni çalıştığım yer. Şöyle bir his veriyordu başlarda insana,hani böyle hayallerinin işine başlamışsın çok büyük bir firmada ,yaptığın işi çok seviyorsun ama her an işi bırakacaksın yada her an işten atılacaksın korkusuyla çalışıyorsun.Sırf bu yüzdenmi dir bilemem.Masamı ve dolabımı bir türlü düzenliyemiyorum." Ya bırakırsam" ya "Çikartılırsam"diye düşünüyorsun.O düşünce yüzünden dolayıda işini de yapamıyorsun.Yeni iş aramaya da vaktin olmuyor,Çünkü inanılmaz detay ve inanılmaz yoğunluk, mail kirliliği var.Insanlar çok kolay alakasız mailleri cc.yaparak sanki görev yaptıklarını sanıyorlar.Ne bileyim tam bu işe ve sisteme ayak uyduracağım bu işi yapacağım diyorsun.Evini taşı diyorlar ve düzenini bozuyorsun.Pat diye işten atılabiliyorsun.
    24/12/2000 00.32 cuma
  • Son dönemde neden distopik filmler yoğunluk kazanmıştır?
  • Evlilik yaşamına karşı o zamana kadar kapsamlı hazırlıklarla içinde beslenmiş nefret, şimdi daha bir yoğunluk kazanır ve söz konusu yaşama karşı tepkisini, kendisinden böyle bir yaşam biçimini sürdürmesine yönelik beklentiler karşısında açığa vurur.
  • Karabasan gibi bir gelecek atmosferi... Geceleyin sokaklara dehşet saçan, yaşamları şiddet üzerine kurulu gençler... Sosyal kehanet? Kara mizah? Özgür iradenin irdelenişi?.. Otomatik Portakal bunların hepsidir. Aynı zamanda hayranlık verici bir dilsel deneydir, çünkü Burgess antikahramanı için yeni bir dil yaratır: Yakın geleceğin argosu "nadsat"ı.

    Öncelikle belirtmem gerekir ki kitabın oldukça kısa olmasına rağmen bir oturuşta bitirebileceğim bir eser gibi gelmedi bana. Yazı ve olaylar akıcıydı tabii ama hikayenin içindeki yoğunluk ve aşırılık biraz mola vermeyi gerekli kılıyor sanki. Ki böylesi daha iyiydi bence. Yaşananları sindirebilmek, içinize çekip, yazılanların her cümlesine bayılarak daha fazlasını istemek için zaman tanımış oluyorsunuz kendinize.

    Kitap, Alex adında, şiddet yanlısı bir gencin hikayesini konu alıyor. Dört kişilik bir çetenin lideri konumunda olan küçük yaştaki Alex, arkadaşlarıyla birlikte şehir sakinlerinin korkulu rüyası olmuş durumda. Kitabın ilk bölümünde bu "kankalar grubunu" ve yaptıkları işleri detaylı bir şekilde inceleme imkanı buluyoruz. Ancak sonrasında kitap bambaşka bir hal alıyor ve bir hükumet deneyinin içinde buluyoruz kendimizi.

    Yazarın dili gerçek anlamda yakıcı, kullandığı üslup tuhaf bir şekilde etkileyici ve kendisi, kitap boyunca emin olun ki şiddetten hiç çekinmiyor. Öyle ki, bazen rahatsız edici bir durumda bile bulabilirsiniz kendinizi. Hem karakterin şiddet-severliğinden, hem de yazarın açıklıktan kaçınmayan biri olmasından süregelen bir şey sanırsam. Bunu göz önünde bulundurarak okuyun derim.

    Holiganlıklarla, hükumetin arsızlığıyla, insanları makineleştirme isteğiyle dolu dünyadaki, Alex'in gençlikten, yetişkinliğe geçmesinin hikayesiydi bu bir nevi. Özgür iradeyi sahiplenmenin, kötünün ve iyinin, insanlığın her zamanki halinin bir tepeden bakarmışçasına, "mütevazi bir anlatıcıyla" bize sunulan eşsiz bir kitabıydı aslında. Herkesin hayatta bir kez okumasında fayda var gibi. Karakterler ve olaylar hiçbir zaman gerçekçilikten ve her ne kadar çoğu insana uzak olsa da, sanki yakınımızdaymış gibi olmaktan hiç çıkmadı. Konunun ustaca tasarlanmasıyla birlikte, yazarın kaleminin de parmağı vardı bunda.

    Sonuç olarak, oldukça beğendiğim, okurken keyif aldığım ve eksik hiçbir yerini görmediğim bir kitap oldu Otomatik Portakal. İyi ki okumuşum ve bu kitap iyi ki yazılmış.

    Keyifli okumalar.
  • Bir anda yaşanan ne kadar derinse ,deneyim, yaşantı birikimi de o kadar çoktur. Zamanın daha uzunmuşçasına yaşanması bu yüzdendir. Zaman akışının çözünmesi böylece engellenmiştir. Yaşanmış süre bir uzunluk değil, derinlik ve yoğunluk sorunudur. Proust bunu anlamıştı.
  • (İşin ilginc tatafı faili mechul cinayetler)???

    Gerçek aşkı uğruna ölümü göze alan ve 4 Eylül 1990 yılında öldürülen Turan Dursun'u saygıyla, sevgiyle ve özlemle anıyoruz.
    ***
    TURAN DURSUN'UN YAŞAMI
    1934 yılında Sivas'ın Şarkışla İlçesi'ne bağlı Gümüştepe Köyü'nde dünyaya geldi. Din eğitimini medresede alan Turan Dursun, köy imamlığı ve medrese hocalığı yaptı. Müftü olabilmek için ilkokulu dışarıdan bitirdi. 1958-1965 yılları arasında Tekirdağ, Gemerek, Türkili, Altındağ ve Sivas'ta müftülük yaptı. O dönemde kamuoyunda aydın müftü olarak tanınan Dursun, tutucu çevreler tarafından yadırgandı. Dursun, kendisiyle yapılan bir röportajda o döneme ilişkin şunları söyledi:
    "Sivas'ın Hanzar köyünde su kaynağı var. Bir süre sonra yitiyor. Bend yapılsa herkes yararlanacak. Valiye göstermek için başında fotoğraf çektirdim. Köylüler gelmeye cesaret edemediler. "Ağa ne der" diye. Ağa karşı çıkmıştı zaten, "eski köye yeni adet mi getiriyorsunuz" demişti. Daha sonra TRT"deki ilk programımın adı "Eski Köye Yeni Adet" olmuştu. Hakkımda komünist diye söylentiler çıktı. Alışılmadık bir müftüydüm. Tarık Zafer Tunaya'nın başkanı olduğu Devrim Ocakları'nın kurucuları arasındaydım. Sovyetler Birliği'nden 20 bin lira para almış diye ihbar olmuş. Diyanet müfettişlerinden Abdullah Güvenç teftişe geldi. Adama su verecek bardağımız yoktu evde. İbrikle vermiştik utana sıkıla.
    Sinop'un Türkili ilçesine sürgün edildiğimde, kentin dışında yıkık dökük bir kulübe tutmuştum. Ali Şarapçı diye bir öğretmenle karısı bana çok yardım etmişti. Ona da komünist diyorlardı. Ben de "keşke komünist olmasaymış, ne iyi adammış" diye düşünüyordum. Komünizmi kaynağından öğrenmeye karar verdim. Ali Şarapçı'ya "Şu komünist kitaplardan getirsen de okusam" dedim. Bilmediklerimi gidip soruyorum, okuyorum, ders gibi. İnanç dünyamda bir sarsıntı olmadı. Ancak ürkecek bir şey de yokmuş. Sosyal alanda bir ideolojiden çok bir bilim olarak baktım.”

    TURAN DURSUN'UN DİNE İLİŞKİN DÜŞÜNCELERİ NASIL DEĞİŞTİ?
    Turan Dursun, İslam dinine inancını nasıl yitirdiğini şöyle açıkladı:
    “… Bende inanç devrimi neden oldu? Ya da neden inançsızlık oluştu? Onu belirteyim: Doğru bilime yönelmiştim. Çok büyük kütüphanelere gittim. O zaman ben İslam'ın kökenini gördüm, okudum. Söylencelerden de okudum. Bir gün "Sümer Efsanesi" ile karşılaştım. Sümerler'de bir Tufan efsanesi. Baktım, Tevrat'ta var, Kur'an'da var. Bu bir efsane, nasıl olur da Tevrat'ta, Kur'an'da olabilir? Milattan önce 3000 yılında kaleme alındığı sanılıyor. İslam'dan, hatta Kur'an'dan çok önce. Peki, bunlarda olan, Kutsal kitaplarda ne arıyor? Sonra, Hammurabi Yasaları'nın kimi maddeleri Tevrat'a aynen geçmiş, ondan sonra Kur'an'a da yansımış, yani sarsılmalar benim öyle başladı."

    Dursun kendisiyle yapılan bir röportajda ise dinleri şu ifadelerle eleştirmişti:
    "Bence din insanlığa çok şey yitirtmiştir. Dinsizlik ne kazanır? Önce bu yitirilen şeyleri bir daha yitirme durumuna düşmemeyi kazanır. Dinler neyi yitirtmiştir? Bana göre dinler insana gözyaşı getirmiştir, ölümler getirmiştir. İslam da bunların arasındadır. Bugün Yahudiler eğer Filistinlilere birtakım zulümler yapıyorlarsa, bence bunların Yahudiliğin içindeki Yehova'nın, Tevrat Yehovası'nın insanların kafasına aşıladıklarının çok büyük etkisi vardır. "Gidin, vurun, acımayın." en büyük etkisi vardır. İslam öyle olmuştur. Muhammed döneminde de öyle olmuştur. Ebu Bekir döneminde de, daha sonraki dönemlerde de. Ebu Bekir döneminde, "Riddet" (dinden dönme) olaylarında, belgelere göre, ateş havuzları açılmıştır. O ateş havuzlarına insanlar inançlarından dolayı atılmış, yakılmışlardır. Muhammed'den sonraki dönemde, Osman döneminde bir Cemel olayını anımsıyoruz. Bu Cemel olayında, iki yanda da Muhammed' in arkadaşları vardı. Bir yanda, 400 kadar "biat-ı Rıdvan"da bulunmuş olan kişi vardı. Başlarında Ali, Muhammed'in damadı. Öbür yanda, yine cennetle müjdelenmişler vardı. İki kesim birbirine saldırıyorlardı, öldürmek için ve o olayda tarihlerin bizlere kaydettiğine göre, 15 bin kişi hayvan boğazlanır gibi boğazlanmıştır."

    MÜFTÜLÜKTEN SONRAKİ HAYATI
    Turan Dursun, İslam dinine inancını yitirdikten sonra müftülükten ayrıldı.1966 yılında TRT'de dini içerikli programlarda görev aldı. On yıl bu görevine devam ettikten sonra yine TRT'de prodüktör olarak "Başlangıcından Bu Yana İnsanlık", "Vergi Programı", "Akşama Doğru" gibi programlar yaptı.
    TRT'den emekli olduktan sonra 1987’de Kuran Ansiklopedisi’ni bitirdi. 1989 yılında haftalık 2000'e Doğru Dergisi'nde yazmaya başlayan Dursun, yazılarında savunduğu Aydınlanmacı görüşler nedeniyle gericilerin hedefi haline geldi.

    Yazılarını kitaplaştırmak için birçok yayınevini dolaşan Dursun, kitaplarını yayınlamaya cesaret edemeyen yayınevleri tarafından reddedildi. Çalışmaları ölümünün ardından kitaplaştırılabilen Dursun'un yayınlanmış eserleri söyle: “Din Bu (4 cilt), Kur'an Ansiklopedisi, Kutsal Kitapların Kaynakları (3 cilt), Kulleteyn, Allah, Kur'an, Dua, Şeriat Böyle, Müslümanlık ve Nurculuk, Ünlülere Mektuplar, İlhan Arsel'e Mektuplar.”

    CİNAYETİN ARDINDAN YAYIMLANMAMIŞ ÇALIŞMALARI KAYBEDİLDİ
    Dursun 4 Eylül 1990 tarihinde İstanbul Koşuyolu'ndaki evinin yakınlarında dinci teröristler tarafından silahla vurularak öldürüldü. Cinayetle ilgili operasyonda yakalanıp tutuklanarak DGM'ye çıkartılan 15 sanık ilk oturumda tahliye edildi. Ardından cinayetle ilgili İstanbul DGM'de iki ayrı dava görülmeye başladı. Davalardan birinde örgütün üst düzey yöneticileri Kudbettin Gök, Mehmet Ali Şeker, Mehmet Zeki Yıldırım, Ekrem Baytap'ın da aralarında bulunduğu 25 sanık yargılanıyordu. Bu dava sürerken 1996 yılının Mart ayında İslami Hareket Örgütü lideri İrfan Çağırıcı yakalandı. Çağırıcı ve 12 arkadaşı da DGM'de yargılanmaya başladı.
    Cinayetin ardından Dursun'un kütüphanesinin raflarında duran çok şeyin kaybolduğu anlaşıldı. Yatağının üzerine ise "Kutsal Terör Hizbullah" kitabı bırakılmıştı. Yakınları kitabın Dursun'a ait olmadığını, eve giren kişiler tarafından bir "mesaj" olarak bırakıldığını söyledi. İstanbul Emniyet Müdürlüğü, Dursun'un evinde polislerin arama yaptığını doğruladı ancak arama tutanağında kitaplıktan alınanlara ilişkin bilgi yer almadı.
    Yazdıkları nedeniyle gericilerin kurşunlarına hedef olan Dursun'un pek çok çalışması da cinayetin ardından evine giren karanlık kişilerce ortadan kaldırıldı. Turan Dursun'un oğlu Abit Dursun yaşananları şu ifadelerle anlatıyor:
    "4 Eylül 1990'da Turan Dursun vurulduktan 40-45 dakika sonra polis geliyor. Çok daha erken gelen siviller evi darmadağın ediyor. Bir çok eseri ve çalışması siyah poşetlere konuluyor, onlar çıkarken de resmi giysili polisler içeri giriyor. Biz sivil polislerin götürdüğü eserleri ve çalışmaları Cumhuriyet Başsavcılığı'na başvurarak istedik. Ama 9 yıldır bu girişimimizle ilgili hiç bir sonuç alamadık. Kuran ansiklopedisinin 2000 sayfası, 'Kulleteyn' isimli kitabın ikinci ve sonraki ciltleri yok. Her şeyi götürmüşler. Bir yaşam boyu büyük emekle ortaya çıkarılan her şeyi. Bütün bunlar sivillerin eve girmesinden sonra kayboldu. Devlet içindeki bazı güçler, yasadışı devlet odakları bu eşyaları alıp gitti."

    "EVİMİZE GELEN BAZI MEKTUPLARIN İÇİNE MERMİ ÇEKİRDEĞİ KOYMUŞLAR"
    “Rahat yaşamak uğruna gerçeği mezara mı götüreyim halka gerçeği anlatmak uğruna ölümü mü göze alayım?" sözleriyle yazdıklarının bedelini canıyla ödeyebileceğinin farkında olduğunu ifade eden Dursun, uğradığı cinayet öncesinde çok kez ölüm tehdidi almıştı. Oğlu Abit Dursun babasının daha önceki dönemde aldığı tehditleri şöyle anlatmakta:
    “Babama yönelik ilk öldürme girişimi, 1960'lı yılların başlarında yapıldı. O zamanlar Türkeli Müftüsü idi. Türkeli, Sinop'un şirin, küçük bir kıyı kasabasıdır. Babam, Atatürkçü Müftü diye oraya sürgün gönderilmişti, bense 6 yaşlarında bir çocuktum. Nurcular babamı öldürtmek için, Ankara'dan bir talebe göndermişler. Sonra babam onu ikna etti. Yardım toplattı o öğrenci için.
    Sonra, 1968 Yılında TRT'ye geçti. Ankara Radyosu'nda prodüktör olarak Din ve Ahlak Programları yapmaya başladı. Önce engellemeler sonra sürgünler başladı. Bu arada evimize yüzlerce, binlerce mektup geliyordu. Övgü dolu olanlar da vardı elbette. Ama çoğunlukla tehdit içerikliydi. Hatta bazılarının içine mermi çekirdekleri koymuşlar, ''bunu kabak çekirdeği zannetme'' diye de yazmışlardı mektuplarına.

    Bizleri korumak için yerleştiği İstanbul'da gece gündüz üretiyordu. Tehditler de durmak bilmiyordu tabi ki... Telefon, mektup, ne olursa. Çok ilginçtir, telefonunu (basın tercihli) değiştirip gizli olmasını yazılı olarak talep ettiği halde, ne hikmetse bir kaç saat sonra tehdit telefonları almaya başlamıştı. Yine o sıralar yaşanan ama ölümünden sonra arkadaşlarından öğrendiğimiz bir kaçırılma olayı da var. Tüm bunların yanında yurt dışından konferans talepleri de yoğunluk kazanmıştı. Londra, Paris, Berlin gibi… Biz Türkiye'ye dönmesini -en azından uzun bir süre- istemiyorduk. Yurt dışına çıkmadan bir gün önce yaşandı o meşum gün.”

    TURAN DURSUN NEDEN ÖNEMLİ
    Turan Dursun, Aydınlanma mücadelesiyle Türkiyeli sosyalistlere değerli bir miras bıraktı. Dursun’un bizim açımızdan önemini ortaya koymak için Aydınlanma mücadelesini sürdüren bir başka mecraya, Bilim ve Gelecek dergisinde yayınlanan “Turan Dursun’u anımsamak” başlıklı sunuş yazısına kulak verelim:
    “Aldığı eğitim onu dinci yaptı, kendi sorgulamaları ise aydınlanmacı. Büyük aydınlanma filozoflarını okuyarak ve benimseyerek aydınlanmadı; din âlimlerini okuyarak ve sorgulayarak aydınlandı. Farkı budur. (…)
    En dipteki adamın sorunuyla boğuşurdu; çünkü kendisi de en dipten gelmişti, boğuşa boğuşa… Bu nedenle çok etkiliydi. Sıradan insanı dönüştürmenin ustasıydı. Onun kafası nerede örümceklenmiş, nerede takılmış, nerede donmuş… bunu çok iyi bilirdi. (…) Emekçi Aydınlanmasının neferiydi.”