• italyan sinemasının en önemli yaratıcı yönetmenlerinden michelangelo antonioni ( 1912-2007) ferara'da dünyaya geldi. bologna'da ekonomi öğrenimi gördükten, cinema dergisinde eleştiriler yayınladıktan, roma'daki centro sperimentale di cinematografia'da okuduktan sonra gece ziyaretçilerinde rene clair'in yardımcılığını yaptı. rossellini (bir pilot dönüyor) ve fellini'nin (beyaz şeyh) filmlerinin senaryo çalışmalarına katıldı. ilk filmi gente del po (po insanları ,1943 ) po vadisindeki yaşamı konu edinen kısa bir film oldu. daha sonra nettezza urbana (çöpçüler, 1948), sette canne un vestito (yedi baston bir ceket, 1949), la villa dei mostri (canavarlar villası, 1949) gibi kısa filmler çeken antonioni, cronaca di un amore (bir aşkın güncesi, 1950) ile ilk kurmaca örneğini verdi. lucia bose ve massimo girotti'nin başrolleri paylaştıkları film, varlıklı, kıskanç bir kocanın karısını özel bir detektife izlettirmesi üzerine kuruludur. yeni gerçekçiliğin duraksadığı bir dönemde çekilen film, toplumsal çözümlemeden ruh bilimsel çözümlemeye yönelişin ilk örneğini oluşturur. yönetmenin uzun planlara dayanan çalışması, özellikle gece sahnelerinde etkileyici sonuçlara ulaşırken, film yozlaşmış burjuva ahlakının bencilliğini vurgular. yönetmen, kendi deyişiyle "ele aldığı kişilerin yaşayışlarını değil, toplumsal olguların bu kişilerin iç dünyası üzerindeki yansımalarını" inceler. milano burjuvazisinin ahlaksal çöküntüyü önleyemeyen bireylerini yansıtabilmek için, kişileri sürekli olarak alıcı ile izleyerek uzun planlar oluşturur. (örneğin filmdeki köprü sahnesinin uzunluğu 87 metredir.) avrupa gençliğinin konumuna eğilen üç bölümlü ı vinci (yenilmişler, 1952), sinema ortamının iç¬ yüzüne eğilen la signora senza camelie (kamelyasız kadın, 1953) ve cesare pavese'nin yalnız kadınlar arasında adlı romanından uyarlanan le amiche (kadınlar arasında, 1955) yönetmenin biçeminin artık belirginleştiği çalışmalardır. yenilmişler, savaş sonrası gençliğinin suça eğilimini vurgularken, yönetmen bu "yitik kuşağı" yetiştiren tarihsel ve toplumsal koşulları vurgulamayı dener. pavese'nin dostlukları, başlamadan biten aşkları, umutsuzluğa dönüşen umutları ve yalnızlıkları aktaran romanını uyarlayan kadınlar arasında ise burjuva ortamının acımasızlığını verirken, yönetmene kadınların iç dünyasına eğilme olanağı sağlar. (film, venedik film festivali'nde gümüş aslan ödülü kazandı.) sevdiği kadın tarafından terk edilen bir işçinin, çeşitli ilişkiler denedikten sonra, sevgilisinin gözleri önünde intihar etmesini konu edinen ıl grido (çığlık, 1957) sanki bir umutsuzluk bildirgesidir. film, bir burjuvaya daha yakışacak iletişimsizlik ve yalnızlık bunalımını bir emekçide inceleme yanlışını içerse de, sinema dili açısından yönetmenin bu filmi izleyen ünlü dörtlemesinin ipuçlarını içerir. po ovasının puslu görüntülerinin sağladığı hüzünlü ortam, pavese'nin italyan edebiyatına getirdiği "yaşama uğraşı" kavramının, yine pavese'nin yaptığı gibi intiharla noktalanmasını kolaylaştırır. erkeğin boşluğa atlaması üzerine kadının attığı upuzun "çığlık" ortak bir yenilginin dışavurumudur.ölüme doğru yapılan bir yolculuk olarak tanımlanabilecek çığlık'ı izleyen l'avventura (macera, 1 960), la notte (gece, 1961), l'eclisse (batan güneş, 1962) ve ıl deserto rosso (kızıl çöl, 1964) yönetmenin olgunluk döneminin dörtlemesini oluşturur. bu filmler kadının, daha geniş bir bakış açısından kadın-erkek ilişkisinin çağdaş toplum içindeki yerini sorgulayarak "duygular dünyasına" eğilir. monica yitti'nin ünlenmesini de sağlayan macera, sicilya dolaylarında ıssız bir adada aniden ortadan kaybolan bir kadının izini süren sevgilisiyle, bir kadın arkadaşı arasındaki duygusal yolculuğu konu edinir. rossellini'nin stromboli ya da italya’da yolculuk gibi filmlerini çağrıştırsa da, macera iletişimsizlik, kırılganlık ve kadının iç dünyası gibi konulara değinir. sicilya görüntülerinin desteklediği film, aza indirilmiş konuşmaları, sinemasal zamanı neredeyse gerçek zamanla örtüştüren çok ağır akışı ve suskunluklarıyla yönetmenin en çetin filmlerinden birini oluşturur. ortadan kaybolan kadının, yozlaşmış ilişkisinden yola çıkarak, yok oluşunun erkeği etkilemeyeceğine inandıağı düşünülebilir. nitekim erkek onu kız arkadaşı ile aldatacak ama bu yeni ilişki erkeğin bir sokak kadını ile yatmasını engellemeyecek ve kadın erkek iliş¬ kisinin kırılganlığı bir kez daha vurgulanacaktır. (cannes film festivali'nde jüri özel ödülü kazanan filmi seyircilerin bir bölümü alkışlarken, bir bölümü de ıslıklamıştı.) marcello mastroianni, jeanne moreau, monica yitti ve bernhard wicki'nin başrolleri oynadıkları gece, evli bir çifti ele alır. ünlü bir yazarla karısının yaşamından, bir cumartesi öğleden sonrasından, pazar gün do¬ğumuna dek uzanan bir kesit verirken, çağdaş burjuvazinin bunalımını yansıtır. yönetmen, geleneksel anlatım kurallarına sırt çevirerek, dramatik içerikten yoksun sıradan günlük olayları uzun uzadıya gözlemleyerek, bu olayların gerisindeki anlamlara değinmeyi amaçlar. (film, bedin film festivali'nde altın ayı ödülü kazandı.) monica yitti ile alain delon'un başrolleri oynadıkları batan güneş, bir kez daha bireyin yazgısının yalnızlık olduğunu ve bu yalnızlığın aşkla dengelenemeyeceğini vurgular. çağdaş insanın kendi elleriyle yarattığı bir dünyada işlevinin ne olduğunu kavrayamayışını gündeme getirir. uzun sessizlikler, geometrik görüntüler ve filmin sonunda güneş tutulmasının (filmin özgün adı güneş tutulması' dır) yansıttığı solgun ışığın etkisiyle hayalete dönüşen ıssız kent sokakları, antonioni'nin anlatımının en başarılı örneklerinden birini oluşturur. (batan güneş, cannes film festivali'nde jüri özel ödülü kazandı.) yönetmenin ilk renkli çalışması kızıl çöl ise evli bir kadının bunalımını ele alır. fabrika bacalarından çıkan dumanların donuklaştırdığı bir kuzey italya kentinde yaşayan evli ve beş altı yaşlarında bir erkek çocuk anası giuliana (monica yitti), kocasında bulamadıklarını, geçici bir sevgilide de bulamaz. canına kıymayı beceremediği bir gecenin sabahında karşılaştığı bir erkekle de arasında dil duvarı olduğunu görünce (adam türkçe konuşmaktadır) kendini kimliğinden soyutlayarak bir robot gibi yaşamayı kabullenir. filmin biçimsel özelliği, yönetmenin renklerle oynayarak, doğal renkler yerine, kişilerin iç dünyalarını da yansıtmayı amaçlayan renkler kullanmasında yatar. böylece sanayileşmenin yok ettiği doğal ortamın yerini yapay bir ortam alırken, bu yapay ortamda yaşamak zorunda kalan bireylerin de her şeye yabancılaştıkları vurgulanır. (kızıl çöl, venedik film festivali'nde altın aslan ödülü alacak ama seyirciden ilgi görmeyecektir.) yapımcı dino de laurentiis'in iran şahından boşanan prenses süreyya'yı sinema oyuncusu yapmak isteğinin ürünü olan ı tre volti'nin (üç yüz, 1965 ) la prefazione (önsöz) başlıklı bölümü antonioni'nin meslek yaşamının en başarısız çalışması sayılır. (filmin, famous lovers / ünlü aşıklar ve latin lovers / latin aşıklar başlıklı öbür bölümlerini mauro bolognini ve franco lndovina yönetti.) bu filmi izleyen blow up (cinayeti gördüm, 1966) ise arjantinli yazar julio cortazar'ın bir öyküsünü sinemaya uyarladı. 1960'lar londra'sını görüntülemeye çalışan genç bir fotoğrafçı, çektiği bir fotoğrafı büyütünce bir cinayetin ipuçlarına tanık olur ya da tanık olduğu izlenimine kapılır. ama cinayetin, belki de düşsel olduğu sonucuna varılır. çünkü fotoğraf büyütüldükçe yeni ayrıntılar ortaya çıkar ve gerçekliğe ulaşmanın olanaksızlığı anlaşılır. algılamaların öznelliğini bir gerilim ortamında vermeyi başaran cinayeti gördüm, yönetmenin seyirciden de büyük ilgi gören ilk filmi oldu. (cinayeti gördüm, cannes film festivali'nde altın palmiye kazandı.) yönetmenin abd' de çektiği ve işlemediği bir cinayetle suçlanan bir öğrencinin ölümle noktalanan serüvenini konu edinen filmi zabriskie point (1970) amerikan sinemasının bireysel başkaldırı, kaçış, ölüme yöneliş gibi öğelerini ustaca kullansa da, yine de avrupalı bir yönetmenin amerikan toplumuna bakışını yansıtır. filmin sonunda havaya uçan villa tüketim toplumunun sonunu vurguladığı gibi, düşünsel bir tükenişe de gönderme yapar. amerikalı eleştirmenlerin filmi tutmamalarını anlayışla karşılamak gerekir. raı televizyonu adına çin izlenimlerini saptayan dört saatlik chung kuo-cina (çin, 1972) belgeselinin ilk bölümü beijing'in eski mahallelerini ve akupunkturla yapılan bir sezaryen doğumu gösterir. ikinci bölümde bir çiftlik, son bölümde ise şanghay ele alınır. film, akrobatların gösterisiyle sona erer. yönetmenin bir sonraki filmi professione reporter (yolcu, 1975) bir başkasının kimliğine bürünen bir gazetecinin (jack nicholson) serüvenini konu edindi. kuzey afrika çöllerinde başlayıp, londra ve münih'ten geçerek ispanya'da ölümle noktalanan bu serüven, bireyin gerçeklikle düzgün bir ilişki kurabilmesinin olanaksızlığına değinir. filmin sonunda gazetecinin bir başkası sanılarak öldürüldüğü otelde noktalanan uzun plan, gerçekliği kavrayamayan bireyin kaçınılmaz sonunu vurgular. jean cocteau'nun iki başlı kartal adlı oyunundan uyarlanan ve yine monica vitti'nin başrolü oynadığı ıl mistero di oberwald (oberwald'ın gizemi, 1980) bir kraliçenin polisten kaçan anarşist bir şairi, ölü kocasına benzetmesi üzerine kuruludur. antonioni'nin gerçekliği yeniden yaratma denemesi sayılabilecek bu filmi izleyen ıdentificazione di una donna (bir kadının tanımlanması, 1981) macera ile başlayan çizgiyi sürdürür. film, çevireceği bir film için kadın oyuncu arayan bir yönetmenin, bulduğu oyuncunun ortadan yok olması üzerine, tiyatro oyuncusu bir kadınla birlikte onu aramaya koyulmasını konu edinir. böylece yönetmen iletişimsizlik ve kendi kimliğini arama gibi, sinema anlayışının temel sorunlarına bir kez daha eğilir. çarpıcı görüntüleri, bi¬çimsel ustalığı ve yönetmenin biçeminin en belirgin örneklerinden birini oluşturması, bir kadının tanımlanması'nın cannes film festivali'nde 35. yıl ödülü'nü almasını sağladı. antonioni'nin, konuşma yeteneğini yitirmesine de yol açan uzun bir hastalığın ardından çektiği al di la delle nuvole (bulutların ötesinde , 1995) bir yönetmenin dört ayrı kentte çektiği dört ayrı aşk öyküsünden oluşur. ilk öykü genç bir kıza aşık bir erkeğin kararsızlığını vurgular. ikinci öyküde yönetmen babasını öldürdüğünü itiraf eden bir kadına ilgi duyar. üçüncü öyküde iki çiftin eşlerinden ayrılmaları bir kadınla bir erkeği yanyana getirir. son öyküde, tanrısal aşkla dünyasal aşk karşılaştırılır. jeanne moreau, john malkovich, marcello mastroianni gibi oyuncuları bir araya getiren bu filmin çekimi sırasında wim wenders'in antonioni'ye yardımcı olduğu biliniyor. (film, venedik film festivali'nde eleştirmenler ödülü kazandı.) 1995 yılında oscar onur ödülü, 1996 yılında da istanbul film festivali'nde onur ödülü verilen michelangelo antonioni, bireyin kendini çevreleyen gerçekliğe yabancılaşmasının, tanıyamadığı, gelişen teknolojinin tanımasını olanaksız kıldığı bir dünyadaki yalnızlığının sinemacısıdır. yönetmenin, geleneksel sinema dilinin kalıplarına, sinemanın seyirlik özelliklerine sırt çevirerek, duygusallıktan arınmış akılcı bir anlatıma yönelmesi ise biçeminin en belirgin özelliğidir.
    Rekin Teksoy
    Sayfa 793 - oğlak yayınları
  • 736 syf.
    Günümüzde de pek çok örneğine rastladığımız ''Erki ele geçirme arzusu'' kendinden olmayanı sapkınlıkla yaftalar. Dışlanmışlık hissi vererek karşıdakinin fikrini doğru ya da yanlış köreltmek ister. Taraftarlarından eyyam, veryansın, karalama kampanyaları sipariş edilir ve tarih boyunca hiç şaşmayan döngü de şudur ki: Taraftarlar, taraflardan önce atılırlar meydana. Toprak, ucuz insan eti aramaya çıkmıştır... Ve dünya açık bir pazardır bunun için.

    CAST:
    ●Melkli Adso - William'ın çömezi (Anlatıcı rahip) https://klasresim.com/i/afxs6
    ●Baskerwille'li William - Araştırmacı rahip https://klasresim.com/i/afNja
    ●Fossonova'lı Abbonne - Benedict manastırı başrahibi https://klasresim.com/i/af8f3
    ●Hildesheim'li Malachi - kütüphaneci https://klasresim.com/i/afc8R
    ●Sankt Wendel'li Severinus - Şifalı bitkiler uzmanı
    ●Otranto'lu Adelmo - Minyatür ustası
    ●Casale'li Ubertino - Fransisken tarikatından sürgün (William'ın arkadaşı)
    ●Grottaferata'lı Alinardo - yaşlı rahip
    ●Varagine'li Remigio - Kilercibaşı
    ●Burgos'lu Jorge - Yaşlı,bilgili kör rahip https://klasresim.com/i/afeby
    ●Arundel'li Berengar - kütüphane yardımcısı
    ●Morimondo'lu Nicola - cam ustası
    ●Allessandria'lı Aymaro - Kitap kopyalayıcısı
    ●Upsala'lı Benno - sözbilimci
    ●Salvamec'li Venantius - Yunanca,Arapça çevirmeni
    ●Salvatore - Kilercibaşının yardımcısı
    ●Bernardo Gui - sorgucu, papanın elçisi
    ●Cesena'lı Michele - Fransisken tarikatı lideri

    TÜR: Polisiye (Öyle mi dersin?)

    YÖNETMEN: Umberto Eco

    SENARİST: Ortaçağ

    Umberto Eco'nun ismini gören okur önce durup kitabın hacmi ne olursa olsun bir düşünür. İçinde bir beklenti ile açar kitabın sayfalarını, bulduklarıyla coşar. Şimdi bu kitabın ilk romanı olduğunu öğrenip de okumaya başladıysan beklentini zayıf tutmak istersin. Oh no! Karşındaki Eco ise ondan en iyisini istemelisin. Eco gibi kendini müthiş silahlarla donatmış bir adamdan daha azını bekleyemezsin.

    Uzun zamana yayarak okudum. Müthiş hızda okuyup çıkarım yapan cemiyetin içinde büyük (k)ayıp. Kütüphanen hıncahınç okunmamış eserlerle doludur, her sabah uyandığında tatlı bir utancın gölgesinde karşılarsın günü. Üzülür ve akşam için söz vererek çıkarsın evden. Akşam yine elinde Gülün adı vardır. İyi bir okur zaten değildin şimdi sözünün altında da kaldın, boynu devrilesice bir ah işittin. Kitabın sayfalarını çevirdikçe diğerlerine olan tüm sorumluluğun da müştereken ve müteselsilen onların da omzuna bindi. Rahatladın.

    Eco, Ortaçağ ve Hristiyan tarihini yutmuş deyim yerindeyse önceki tarihlerden başlayarak yeniden yaşamaktadır. Birçok araştırma kitabı yazmasının yanısıra bölük pörçük ortaçağ tarihini tek bir kitap altında toplaması "karanlık" olan namına bir nebze ışık tutmuştur. Etrafta konuşurken insanların hep Dostoyevski mucizesinden söz ettiğini duyarım. Haklılar da keza. Benim nezdimde de asıl mucize Umberto Eco'dur. Bilgi, öyle nankör bir kavramdır ki çeşitli varyasyonların biraraya gelmesiyle ancak içimizde sabitleşir. Parça parça olması da yine bizi zorlayan unsurudur. Eco'yu mucize kılan da tüm ömrünü araştırdığı konularda etrafa saçılmış bilgileri toplayarak özgün / açıklayıcı yorumlarıyla bize aktarmasıdır. İnsan ömrü boyunca ne kadar bilgi edinebilir ki? Hayvanlar, bitkiler ve biz insanlar. Sonsuz bilgi içinde araştırma ateşi yanan insanın gözünü korkutur. Tam da bu sebeple toplayıcı araştırmalar biraz olsun içimize su serpmektedir.

    Gülün Adı, birçoklarınca polisiye bir romandır. Muhtevasına bakınca akla bunun gelmesi doğaldır ancak öze inince iş bu kitaba polisiye demek büyük haksızlık olur. Yine bu kitaba haksızlık yapmanın ön koşullarından bir tanesi de Ortaçağ Hristiyan tarikatlarını bilmemek / araştırmamak olur. Fransiskenler, Dominikenler, Dolsiyinisler vs vs. O sebeple aldığım notlardan ve topladığım bilgilerden özetle aşağıda bu tarikatlardan kısaca bahsetmek istedim.

    FRANSİSKENLER: Fransiskenler, bir İtalyan rahibi olan Assisili Francesco, İsa'nın isteğine göre yoksulluk hayatı sürmeye ant içmiş müritleri ile kurduğu tarikattır. (William, Michelle ve imparatorun desteklediği tarikat)

    DOMİNİKENLER: Aziz Dominik tarafından kurulmuş İsa'nın mesajını yaymak ve cehaletle savaşmak üzere kurulmuştur. ana doktrinleri madde kötü, ruh ise iyi idi. Halen varlığını sürdüren bir tarikattır. (Bernardo Gui'nin desteklediği tarikat)

    DOLSİNİSYENLER: Novaralı Fra Dolcino tarafından kurulan tarikat Fransisken ideallerini takip ederken, tüm Hristiyanların ilk Hristiyanlar gibi mütevazı bir yaşam sürmeleri gerektiğine inanıyorlardı ve bu nedenle gittikçe zenginleşen Katolik Kilisesi'ne karşı bir tutumdaydılar. Katolik kilisesince sapkın ilan edilen Dolsinisyenler liderleri de dahil olmak üzere yakıldılar. Kitabın önemli kısımlarında ana konu olarak ele alınmış. (Kilerci Remigio'nun desteklediği tarikat)

    Kitabın içindeki kitap olarak adlandırabileceğim Aristo'nun Poetika'sı da aslında simgedir. Eco anlatımın özüne inerken Poetika'nın ellerinden tutar, Aristo'nun kemiklerine uzanır. Hristiyan tarikatlarındaki kokuşmuşluğun ve inanışlarındaki yozlaşmanın bir nevi simgesidir bu kitap. Kierkegard'ın ünlü eseri ''Kahkaha benden yana'' bu kısmı okurken sıkça aklıma geldi. Poetika ön hazırlık olarak okunursa haz katsayınız daha da yükselebilir.

    Analar ne mucizeler doğuruyor. Binbir gece masalları, Don Kişot, İlahi Komedya, Shakespeare, Dostoyevski, Eco bunlar türlü türlü mucizelerdir. Ruhumuzu bu çalılarla dolu koridora bile isteye sürüyorsak melankoli idam edilmeli midir? Yoksa acı da bir tattır ve elzemdir mi demeliyiz? Üstünkörü, rastgele yaşamımızın tek yalpalı tortusu da bunlar işte. Okudukların. Basit hayatımızın tekdüzeliğine yumruk indirdiği için burada nöbet usulü dikilmiş cümlelerin gövde gösterisini izliyoruz. Kitabın kapağı kapanınca yeni nöbetin isterikliğiyle burun kıvırıp kokuşmuş olanları oldurmaya devam etme eğilimindeyiz.

    Düşünmeden, sormadan edemiyorum. Yalom okumayıp Gülseren Budayıcıoğlu hayranlığına soyunabiliriz. Taklitler aslını yaşatır mı yaşatmaz mı kimin umrunda? Popüler olanın gırtlağına yapışmayı maharet biliriz İyi öyleyse Eco kim? varsa popülerlik trendine takılmış eseri okuyalım (yoksa Eco yalnızca sahipsizdir, halı altına süpürülmelidir.) İşte bizim payımıza düşen mucize de bu! Yaşasın popülarizm!

    Muzice demişken Nuh'un gemisi mucizedir, Musa'nın denizi ikiye yarması, Süleyman'ın İsmail'i kurban edecekken gökten koçun inmesi, İsa'nın bir babası olmaması, Lut kavminin yok olması... İnanç esaslı bir sığınaktır. Çünkü insan yalnızdır, ruhunu kaplayan kalabalıklara rağmen yalnızdır, gördüklerine muhaliftir. Çünkü insanın elle tutulur olana, gözle görülür olana saygısı daha azdır.

    Bu kitap aslına bakarsanız polisiye falan değil. Bu kitaba salt polisiye gözüyle bakmak Eco'ya ihanet olur. Tüm yaşamını endekslediği ilmine yazık etmiş oluruz. Burada suçlar, cinayetler Ortaçağ'da neler olduğuna dikkat çekmek adına ismimizle buraya çağrılmamızdan ibarettir. Agatha Christie, Stephen King, Grange her okuyucuyu aynı çatı altında buluşturan kaynak bu: Polisiye, cinayetler, merak öğesi, korku... Haa bu yazarlara taş atmak değil niyetim. Kimsenin elinden tutup gel sana Ortaçağ'ı, Hristiyan tarikatlarını anlatayım diyemezsin. Boş gözlerin, ilgisiz kulakların lanetine uğrarsın. Tanrı samimiyetsizliğin, boş işlerin celladını çağırsın! Araştıran, sorgulayan, düşünen ırkların ruhunu arşa çıkarsın. Amen...

    Sen ki ey gül, çayırda kızarıp
    kurumlanıyorsun
    kıpkırmızı, bürünmüş allara
    kır şen ve hoş
    ama mutsuz olacaksın
    nice güzel olsan da.

    https://www.youtube.com/...channel=ParlakJurnal
  • Büyük yönetmen Federico Fellini'nin son filmleri bugünkü sonuca işaret eden bir kehanet gibiydi: Aptalca televizyon şovları karşısında uyuşturulmuş bir kitle, kahkaha makinesi efektleriyle güldürülen insanlar ve kültürün sürgüne gönderilişi...
  • Film Tavsiyesi :
    Le Diner De Cons
    Yönetmen : Francis Veber
  • Rutin bir hayatın son sahnelerini çekip filmi bitirmek isteyen bir yönetmen gibiyim...
  • Romain Gary, Fransız yazar, yönetmen, senarist, II. Dünya Savaşı pilotu ve diplomat. Dünya çapında tanınan bir yazar olan Gary, Fransa'da her yazara ancak bir kez verilen Goncourt Edebiyat Ödülü'nü alır. Sonra eleştirmenler diyorki Gary artık kitap yazmasın kendini tekrar ediyor diyorlar. Sonra birgün bir yazar çıkıyor ve ödülü o alıyor. Ve diyorlar ki kral öldü yaşasın yeni kral. Aradan yıllar geçiyor Gary karısının ölümüne dayanamayıp intihar ediyor. Bir not bırakıyor çok eğlendim. 🙃 Meğerse ikinci ödülü alan yine aynı yazarmış. 😉
  • Film Tavsiyesi :
    Richard Jewell
    Yönetmen : Clint Eastwood

    Lanet olası federallere ,sunturlu küfürler savurmak istiyorsanız , iyi seyirler dilerim...