• Ebû Dâvûd Sünen'inde Ebü'd-Derdâ hadîsi olarak şöyle rivayet eder: “Ebû'd-Derdâ, Resulüllah s.a.v.'in şöyle buyurduğunu söyler: ''Şüphesiz Allah, derdi de dermanını da indir­miş, her derdin dermanını yaratmıştır. O halde tedavi olunuz fakat haram şeylerle tedavi olmayınız."

    Buhârî Sahîh'inde İbn-i Mes'ud'dan şöyle nakleder: “Allah şifanızı size haram kılınan şeylerde yaratmamıştır.”

    Sünein'de Ebû Hureyre'nin şöyle dediği rivayet edilir: “Resulüllah s.a.v., pis sayılan ilaçlarla tedaviyi yasaklamıştır.

    “Târik, Peygamber efendimize şarapla ilgili soru sordu, Peygam­ber efendimiz onu şaraptan nehiy etti. Yahut da onun şarap yapmasını hoş karşılamadı.

    Târik: “Ben şarabı ancak ilaç olarak yapıyorum” dedi.

    Peygamber efendimiz s.a.v. bu cevaba karşılık: “Şarap deva değildir, aksine derttir” buyurdu.

    Sünen'de hadisin şu şekliyle rivayeti vardır: “Peygamber Efendimize, ilaca karıştırılan şaraba ilişkin soru so­ruldu. Peygamber Efendimiz s.a.v. cevap olarak: -"Şarap derttir, deva de­ğildik buyurdu”.

    Hadisi Ebû Dâvûd ve Tirmizî rivayet etmişlerdir. Müslim'in Sahîh'inde Târik İbn-i Süveyde'l-Hadramî'den şöyle dediği rivayet edilir:

    Dedim ki: “Ey Allah'ın elçisi, bizim toprağımızda üzümler var, biz onları sıkıyoruz, ondan içelim mi?

    Peygamber efendimiz: "Hayır" buyurdular.

    Tekrar Peygambere danıştım ve dedim ki: “Biz hastayı tedavide kullanıyoruz”

    O da bana dedi ki: "Bu kullandığınız şifa değil, aksine derttir"

    Neseî'nin Sünen'inde rivayet edildiğine göre: “Bir doktor Peygamber'in yanında kurbağayla tedaviden söz et­ti, bunun üzerine Peygamber s.a.v., doktoru kurbağa öldürmekten menetti”

    Hadis, şarapla tedavinin haram olduğuna delildir. Peygamber onun bir deva değil, dert olduğu­nu en açık şekilde bildirmiştir.

    Şarap içenlerin durumu şarabın gerçekten birçok hastalıklara sebep olduğunu her zaman gözler önüne sermektedir (bkz. Müslim; Sahih: c.6, s. 206; içecek­ler kitabı. Hadis no: 12)

    Fıkıhçılar arasında pis ve haram maddeyle tedavinin bazı şartlarda caiz olabileceği hususunda geniş tartışmalar olmuştur.

    Peygamber efendimizin şöyle buyurduğu zikredilir: “Kim şarapla tedavi olursa, Allah ona şifa vermez.” (Ebu Davut, Tirmizi).

    Haram şeylerle tedavi hem akıl, hem de din yönünden çirkin görülmüştür. Dinî yönden çirkinliği, zikrettiğimiz hadislerden ve diğer­lerinden anlaşılır.

    Akli yönden çirkinliğine gelince; Allah c.c., yasakladığı şeyleri pis­liklerinden ötürü yasaklamıştır, İsrail oğullarına ceza olsun diye temiz şeyleri: “Kendilerine yasaklanan faizi almaları ve haksız yere insanların mallarını yemeleri yüzünden önceden helal kılınmış temiz şeyleri on­lara haram kıldık” ayetiyle haram kıldığı gibi, bu ümmete temiz şey­leri haram kılmamış, ancak haram kıldığı şeyleri pisliklerinden dolayı haram kılmıştır.

    Allah-u Teâlâ'nın pis şeyleri haram kılması bu üm­mete acıdığı ve pis şeylere bulaşmaktan bu ümmeti koruduğu içindir. Haram şeylerle hastalıklardan kurtulmayı istemek uygun değildir. Ha­ram bir madde hastalığı gidermekte etkili olsa bile, kendisinde bulu­nan pisliğin gücüyle kalpte açtığı daha büyük bir hastalıkla sonuçla­nır. Böyle olunca onunla tedavi olan kimse vücut hastalığını kalp hastalığıyla gidermek için çaba harcamış olur. Ayrıca bir şeyin haram kılınması, ondan kaçınmayı ve her yolla ondan uzak olmayı gerekti­rir, onu ilaç olarak kullanmakta ise harama teşvik etmenin ve ona bulaşmanın payı vardır. Bu ise yüce Allah c.c.'in gayesine ters düşer. Yi­ne Peygamber Efendimizin de buyurduğu gibi, haram madde derttir, derdin deva kabul edilmesi caiz değildir.

    Aynı şekilde haram madde, bünyeye ve ruha pis olma niteliği kazandırır, çünkü bünye açık bir şekilde ilacın durumundan etkilenir, ilacın yapısı pis ise bünye ondan pislik kazanır, ilacın kendisi pis ise durum ne olur? İşte bu nedenle Allah, kullarına pis olan yiyecekleri, içecekler ve giyecekleri haram kılmıştır. Çünkü nefis bunlar aracılığıyla yapısı ve niteliği yönünden pisleşiyor. Bunun gibi, nefislerin ha­rama eğilim gösterdikleri sırada haramla tedavinin serbest bırakılma­sında, özellikle nefisler haramın kendilerine faydalı, hastalıklarını gi­derici ve hastalığın şifasını celbedici olduğunu bildikleri zaman, şeh­vet ve lezzetle harama yönelmeye yol açma vardır. Şehvet ve lezzet ise nefsin en çok sevdiği şeylerdir. Hâlbuki Cenab-ı Hak c.c., kötülüğe yol açan iş ve davranışları mümkün olan her şeyle engellemiştir. Kötülü­ğe giden yollan kapamakla açık bırakmak arasında şüphesiz bir çe­lişki ve çatışma vardır. Aynı zamanda haram maddeyle tedavide, fay­dalı olduğu sanılan, hastalığı artırıcı bir özellik de vardır.

    Sözün, Al­lah'ın bizim için kendisinde asla şifa yaratmadığı "kötülüklerin ana­sı" hakkında olduğu kabul edilirse, bu madde (şarap), doktorlara, fakihlerin çoğuna ve kelam bilginlerine göre, aklın merkezi sayılan di­mağa şiddetle zararlıdır.

    Hipokrat, azgın hastalıklar hakkında konu­şurken şöyle demiştir: “Şarabın başa verdiği zarar şiddetlidir, zarar hız­la başa doğru ilerler, bu sırada bedeni işgal eden salgılar da yükselir, şarabın zihne verdiği zarar bu yüzdendir.”

    Kâmir adlı eserin yazarı da şöyle der: “Şarabın özelliği, zekâ ve sinire zarar vermesidir.”

    Tedavide kullanılan haram maddelerden, şarabın dışındakilere gelince, bunlar iki türlüdür: Birincisi, nefsin üstün geldiği maddedir ki, bünye hastalığı atmak için onun desteğini beklemez. Zehirler, enge­rek etleri ve diğer tiksinti duyulan şeyler bu türdendir. Bu maddeler bünyede bitkinlik yaratarak bünyeyi ağırlaştırırlar, bu takdirde der­man değil de dert olurlar. İkinci tür maddeler de nefsin yenemediği maddelerdir. Taşıyıcıların örnek olarak kullandıkları şarap gibi, bunun zararı faydasından daha çoktur. Böyle olunca akıl, bu şarabın haram kılınmasını gerektirir. (Tiksinti ve zarar birleşince) akıl da fıtrat da ha­ram maddeyle tedavinin yasaklanması konusunda din ile uyum halindedir.

    Haram maddelerden şifa beklenmemesinde ince bir sır vardır. Hastanın ilaçtan fayda görmesinin şartı, ilacın iyi olduğunu kabul et­mesi ve faydasına inanmasıdır. Allah c.c. haram maddede şifa bereketini yaratmamıştır.

    Faydalı bir şey aynı zamanda bereketlidir. Eşyanın en faydalısı, en bereketli olanıdır. İnsanlardan mübarek olanlar da bulun­dukları yerde helal yollardan kendilerinden yararlanılan kişilerdir. Bi­lindiği gibi Müslüman’ın inancı, bu maddenin bereketine ve faydasına inanmakla, iyiliğine inanmak ve bünyesinin o maddeyi kabulle karşı­laması arasında dolaşan tereddütler haram olduğu yönündedir. Hatta Müslüman’ın inancı ne kadar büyük olursa, haramdan o derece iğre­nir, kötülüğüne o derece inanır, yapısı İtibarıyla haram, en çok tiksin­diği şey hâline gelir. Bu durumda hasta haram maddeyi aldığı zaman hasta için derman yerine dert olur. Ancak hastanın, maddenin pisliği­ne olan inancı, kötü zannı ve tiksintisi, sevgiyle yer değiştirirse o za­man faydalı olabilir. Haramı sevmek de inanca aykırıdır. Mü'min, tedavi maksadının dışında asla harama yönelmez. Allah her şeyi en iyi bilendir.

    İbn-i Kayyim El Cevziyye’nin Tıbbu’n Nebevi (s 190-195) adlı eserinden alınmıştır.

    Günümüzde alkol, domuz yağı, domuz deri veya kemiği veya helal kesim olup olmadığı tartışmalı sığırlardan elde edilen jelâtin gibi hayvansal maddeler birçok ilaç veya aşılarda kullanılmaktadır. Bu nedenle hastaların doktorlarından bu tür ilaçları yazmamalarını talep etmelidirler.

    http://www.gidahareketi.org/...-Mi--65-sayfasi.aspx
  • "Göz yaş döker, kalb teessür duyar. Biz, Yüce Rabbimizin râzı olacağı sözden başkasını söylemeyiz. Vallahi, ey İbrahim! Senin ayrılığın bizi fazlasıyla mahzun etti!"

    Bir erkek evlâda doyamamanın hasretli gözyaşlarını akıtan Efendimiz, daha sonra karşısındaki dağa bakarak şöyle buyurdu:

    "Ey dağ! Eğer, bendeki üzüntü sende olsaydı, muhakkak yıkılmış gitmiştin. Fakat biz, Allah'ın bize emrettiğini söyleriz: 'İnnâ lillahi ve İnnâ ileyhi râciûn"'

    (Muslim)
  • Resûlullah sav şöyle buyurdu.
    Yüce Allah Teala ya göre komşuların en hayırlısı , komşusuna faydalı olandır.
  •  


    Değerli kardeşlerim … ! unutmayalım ki la ilahe illallah’a imanın keyfiyeti, ne bu kelimelerin lafızlarını saymak ve ne de onu ezberlemekten ibarettir.

    Bu, anlamlı bir düsturdur. Bu yüce düstüra iman, sadece kelimelerde kalan ve manasını bilmeden, anlamadan şuursuzca söylemekle meydana gelecek bir iman değildir. 

    La ilahe illallah, kalplerin derinliğine inen bir inanç, bir his ve bir hareket haline dönüşmedikçe gerçek manasını bulmuş olamaz. Çünkü bilmeden, anlamadan yapılacak iman iddiası boştur ve yalandır. Ve hiçbir sağlam akıl da, bilinmeyen ve anlamayan bir şeye inancın geçerli olduğunu asla kabul etmez.


    Anlaşılmayan şeylerin insan zihninde inanç haline dönüşeceği, gerekleri bilinmeyen bir ifadenin insan hayatında pratik olarak yaşanabileceği hiçbir mantığa sığmaz.


    La ilahe illallah’a imanın keyfiyeti ve geçerliliği ;  Kur’an ve sünnet’ten kaynaklanan bir anlayışla anlanıp kavranmadan, geçerliliğinin şartları bilinip onları ortaya koymadan ve amel sahasında ona uygun bir hayat yaşamadan la ilahe illallah’a iman asla gerçekleşmez… Onun içindir ki basiretli bir Müslüman olmanın tek yolu,  bu tevhidi ifadenin şartlarını öğrenmekle mümkündür.

    La ilahe illallah’ın birinci ve ilk şartı … “ İlim “

    Değerli kardeşlerim … ! unutmayalım ki bu ifadenin geçerliliğinin ilk şartı  ilim’dir. Yani la ilahe illallah’ın bir  manasının olduğunu bilmektir. 


    Allah’u azze ve Celle şöyle buyurmaktadır :


    فَاعْلَمْ أَنَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ


    “ İyi bilmemiz gerekir ki Allah’tan başka ilah yoktur… "  Muhammed : 19.Ay

    “ Ancak bilerek Hak için şehadette bulunanlar bundan müstesna “ 

    Zuhruf : 86.Ay

     

    “ … Allah Resulü s.a.v ise bir hadislerinde şöyle buyurmaktadır : Her kim la ilahe illallah’ın manasını bilerek ölürse cennete girer. “

    Müslim : 1.c. 26.n

    İşte zikredilen bu Ayetlerden ve hadisten açıkça anlaşılıyorki bu kelimenin kendine has bir manası ve onun geçerliliği için bir takım şartlar vardır. Nasıl olmasın ki … ?


    Eğer bu kelimeyi tevhidi kabul ve ona iman, onun sadece telafuzu ve ikrarı ile biten bir iş olmuş olsaydı Allah resulü s.a.v’in müşrikler arasında bu denli söylenmesi kolay olan bir kelime için çaba sarfedip eziyet çekmesine gerek kalmazdı.


    Yani sadece ve sadece bir kelimenin telafuz edilmesi için yirmi üç sene boyunca çaba sarfetme, eziyet ve çilelere katlanma gayet mantıksız olurdu.


    Diğer taraftan ;  “ kimin  son sözü la ilahe illallah olursa cennete girer “ ifadesi sadece dil ile telafuzdan ibaret olmuş olsaydı, kızıl denizde boğulurken firavun’un sözü de geçerli olması gerekirdi. Çünkü hatırlayacağınız gibi o şöyle demişti :


      ……..”ً حَتَّى إِذَا أَدْرَكَهُ الْغَرَقُ قَالَ آمَنتُ أَنَّهُ لا إِلِـهَ إِلاَّ الَّذِي آمَنَتْ بِهِ بَنُو إِسْرَائِيلَ وَأَنَاْ مِنَ الْمُسْلِمِينَ


    “ … Fravn  boğulacağını anlayınca dedi ki : İsrail oğullarının iman ettiğinden başka ilahın olmadığına ben de iman ettim. Ben de müslümanlardanım. “

                                                                                                                                               Yunus : 90.Ay

     

    Bu kelimenin ilk muhattabı olan Mekkenin cahil insanları dahi  la ilahe illallah’ın bir manasının olduğunu ve o sözle neyin kasdedildiğini çok iyi biliyorlardı.


    Allah Rasulü s.a.v ile müşrikler arasında geçen şu vaka, bu kelimenin bir sözden ibaret olmadığını ve bunun kendisine has bir manasının olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.


    “ … Ebu Cafer ibn cerir derki : bize Ebu kureyb ve ibn veki’nin … ibn Abbas‘tan rivayetine göre o şöyle anlatıyor : ebu Talip hastalandığı zaman kureyş’ten bir grup insan yanına girdiler. Ebu cehil’de bu gurubun aralarında idi. Ebu Talibe şöyle dediler :


    - Şüphesiz senin kardeşinin oğlu bizim ilahlarımıza sövüyor şöyle şöyle söylüyor, ona birisini göndersende bundan menetsen.

    Ebu talip Peygamberimize haber gönderdi de Peygaber s.a.v geldi ve eve girdi. Onlar ile ebu Talip arasında bir kişi oturacak kadar boşluk vardı. Ebu Cehil peygamber s.a.v’in ebu Talib’in yanına oturmasından ve ebu Talib’in de ona karşı dikkatli ve yufka yürekli olmasından korkarak yerinden sıçradı ve o boş yere oturdu. Allah Resuulü s.a.v amcasının yanında oturacak bir yer bulamadı ve kapının yanına oturdu. Ebu talip kendisine :
    -- Ey kardeşimin oğlu ! Senin kavmine ne oluyorda senden şikayet ediyorlar ? senin onların ilahlarına sövdüğünü şöyle şöyle söylediğini sanıyorlar, dedi.


    Onlar tekrar peygamber s.a.v hakkında sözlerini çoğalttılar. Allah Rasulü konuşmaya başlayıp dedi ki :


    -- Ey amuca ! ben onların bir tek kelime söylemelerini istiyorum. O kelimeyi söyledikleri taktirde Araplar onlara boyun eğer ve bu kelime ile acemler kendilerine cizye verirler “


    Onlar hemen Rasulullah s.a.v’in söylediği bu söze kulak kesilerek dediler ki :


    -- Bir tek kelime mi ?  Evet baban aşkına on kelime bile olsa söyleriz, nedir o kelime ? . Ebu Talip dedi ki :


    -- Ey kardeşimin oğlu nedir o kelime ? . Allah Rasulü s.a.v :


    -- la ilahe illallah kelimesidir, buyurdu. Bağrışıp çağrışarak elbiselerini silkeleyip kalktılar ve :


    -- İlahları tek bir ilah mı yapıyor ? Doğrusu bu acayip bir şey dediler.

    Tirmizi : 5.c 3447.n – İbn kesir : 12.c 6845

    Görüldüğü gibi kelime olarak on kelime söylemeye hazırlanan mekkeliler ne zaman ki la ilahe illallah sözünü duydular, hemen o sözü söylemeye yanaşmadılar. Neden ? … Çünkü bu kelimeyle onlardan bir şeyler istendiğini ve yine onlardan bir şeylerin de inkar edilmesini anladılar.


    Yani bu kelimeyi söylemek veya onu kabullenmek, onlar için kabenin içerisinde ne kadar Allah’a yakınlaşmak için tazimde bulundukları şeyler var ise, onların iptali demekti ve onların inkar edilmesi demekti.


    Sözlerinin nihayetinden de anlaşıldığı gibi  “ … Bu kadar ilahları bir kenara koyup onları inkar ederek mi Allah’a kulluk edeceğiz,  bu gerçekten acayip bir şeydir … “ dediler.

    Yani onlar bu kelimeyle bütün ilahlaştırılan şeylerin inkar edilmesi ve onların terk edilmesi gerektiğini gayet güzel anlıyorlardı.


    İşte La ilahe illallah‘ın bir manasının olduğu, onu söyleyenin de bir çok şeylerden vaz geçmesi gerektiği  bu olayda açık bir şekilde anlatılmaktadır.


    Hulasa değerli kardeşlerim … ! sohbetin girişinde de ifade ettiğim gibi ; La ilahe illallah kelimesinin şer’i anlamı öğrenilip ona uygun hareket edilmediği sürece, bu sözün sadece ve sadece dille söylenmesi insana faide sağlamaz. Bu kelimenin kula fayda sağlaması için şartları ve gerekleri bilinip onların tatbik edilmesi ve onu bozacak şeylerden de uzak durulması gerekir.

    Diğer bir ifadeyle ; bu tevhid kelimesinin gerçekliliği için zikredilen şartlarından birisi eksik olduğunda veya onu ortadan kaldıracak bir söz veya   amelde bulunulduğunda, artık bu tevhid kelimesi gerçek manasını bulmadığı gibi bu kelimeyi söyleyenin cehennemden kurtulup cennet’e girmesi de mümkün değildir.

    La ilahe illallah’ın kemalinden olan ikinci şart … “ Yakin “

    Değerli kardeşlerim … ! La ilahe illallah’ın kemalinden olan ikinci şart Yakin’dir. Yakin, şek ve şüpheyi yok edici tereddütsüz bir iman demektir.


    Rabbimiz kerim kitabında şöyle buyurur :


    “ Mü’minler ancak Allah’a ve Resulüne iman edip, sonra da imanlarında şüpheye düşmeden Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad eden kimselerdir. İşte sadık olanlar bunlardır. “ 

    Hucurat : 15.Ay

    “ Allah'a ve ahiret gününe iman edenler, mallarıyla ve canlarıyla cihad etmekten - kaçınmak için - senden izin istemezler. Allah takva sahiplerini bilendir. Senden, yalnızca Allah'a ve ahiret gününe inanmayan, kalbleri kuşkuya kapılıp, kuşkularında kararsızlığa düşenler izin ister. “  

    Tevbe : 44 – 45.Ay

    “ … Ebu Hureyre r.a'dan, şöyle dedi : Resûlullah s.a.v buyurdu ki : “ … Ben Allah’tan başka ilah olmadığına ve benim Allah’ın elçisi olduğuma şehadet ederim. Bu iki hususta şüphe etmeyerek Allah’a bu iki şehadetle kavuşan her kul muhakkak cennete gire. “

    Müslim : 1.c.27.n

    Öyleyse Allah’tan başka hak bir ilahın olmadığına şeksiz şüphesiz iman etmemiz, bu kelimenin bizden istediği en önemli şeylerden birisidir.

    La ilahe illallah’ın kemalinden olan üçüncü şart … “ İhlas “

    Değerli kardeşlerim … ! La ilahe illallah’ın kemalinden olan üçüncü şart ihlas’tır. Kul ihlaslı bir şekilde Allah’tan başka ilah olmadığına iman etmesi ve ibadetlerini de samimi bir şekilde Allah’a has kılması gerekir.


    Rabbimiz kerim kitabında şöyle buyurmaktadır :


    أَلَا لِلَّهِ الدِّينُ الْخَالِصُ وَالَّذِينَ  


    “ Halis din ancak Allah’ındır …  “  Zümer : 3.Ay

    وَمَا أُمِرُوا إِلَّا لِيَعْبُدُوا اللَّهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ  


    “ Onlar dini Allah’a has kılarak ibadet etmekten başka bir şeyle emrolunmamışlardı … “  Beyine : 5.Ay

    “ … Ebu Hureyre r.a'dan. : Resûlullah s.a.v buyurdu ki : “ … Kıyamet günü halk içinde şefaatime en ziyade  mazhar olacak kişi, kalbinden ihlaslı olarak la ilahe illallah diyen kimsedir. “

    Buhari : 1.c.255.s – Ahmed : 1 / 173-174

    “ … Ebu Hureyre r.a'dan. : Resûlullah s.a.v buyurdu ki : “ Kim kapten ihlasla ve yakin bir imanla la ilahe illallah’a şehadet ederse, ateşe girmez cennete girer. “

    Ahmed : 5/236 - 21959 - Hakim : 1/503 – T. Kebir : 20/41-63 - İbni Hibban : 1/211 - 200.n

    “ … Resûlullah  s.a.v şöyle  buyurdu : “ Kul la ilahe illallah kelimesini ihlaslı olarak söyleyecek olursa, büyük günahlardan kaçındığı sürece gök yüzünün kapıları açılır ve Arş’a kadar bu devam eder. “

    Sahihu’l Cami’ : 5524.n

    “ … Resûlullah  s.a.v şöyle  buyurdu : “ Kim ihlas ile  la ilahe illallah derse cennete girer. Dediler ki : ihlasla söylemek nasıl olur ? Allah resulü s.a.v buyurdu ki : Söyleyeni Allah’ın haramlarından alıkoymasıdır. “

    Terğib ve Terhib : 364.s.5.n

    La ilahe illallah’ın kemalinden olan dördüncü şart … “ Sıdk “

    Değerli kardeşlerim ! La ilahe illallah’ın kemalinden olan dördüncü şart Sıdk’tır.  Sıdk, yalanın zıddı olan nifaka mani bir haldir.  Çünkü munafıklar dilleriyle hakkı söylemekte, fakat kalben inkar etmektedirler. Onun içindir ki imanın esası sıdk, nifakın esası ise yalandır denilmiştir.


    Rabbimiz kerim kitabında şöyle buyurmaktadır :


    “ Allah elbette sadıkları da bilecek, yalancıları da bilecek. “ Ankebut : 3.Ay

    “ Doğruyu getiren ve onu tasdik edene gelince, işte onlar sadıklardır. “

    Zümer : 33.Ay

    “ … Ebu Musa el Eşari r.a dan. Resûlullah  s.a.v şöyle  buyurdu : “ Kim sadık olarak  la ilahe illallah’a – yani Allah’tan başka ilahın olmadığına – şehadet getirirse cennete girer. “

    Ahmed : 4 / 402- 19486.n

    La ilahe illallah’ın kemalinden olan beşinci şart … “ Muhabbet “

    Değerli kardeşlerim ! La ilahe illallah’ın kemalinden olan beşinci şart ise Muhabbettir. Bu ise, Munafıkların yaptıklarının tam tesi Allah’ı ve Allah’ın sevdiklerini sevmektir. Allah’ı ve Allah’ın sevdiklerini sevmeyen akşama kadar La ilahe illallah dese neye yarar ki. Rabbimiz kerim kitabında şöyle buyurur :


    “ İnsanlardan öyleleri var ki ;  Allah’ tan gayri eşler edinerek, Allah’ı sever gibi onları severler. İman edenler ise en çok Allah’ı severler. “  

    Bakara : 165.Ay

     

    “ …  Enes r.a dan gelen bir rivayette Allah resulü s.a.v şöyle buyurmaktadır : “ üç haslet vardır ki bunlar kimde bulunursa o kimse imanın tadını almış olur: Allah ve resulünün o kimseye her şeyden daha sevimli olması. Sevdiğini sadece ve sadece Allah için sevmesi ve ateşe atılmaktan nasıl korkuyor ise Allah kendisini kurtardıktan sonra takrar küfre dönmekten de öylece korkması. ”

    Buhari  :  1.C.171.S - Müslim : 1.C.43.N - Tirmizi  :  4.C.2759.N - Nesei : 8.C.4956.N

    “ … Ebu Umame r.a dan. Allah resulü s.a.v şöyle buyurmaktadır : “ Kim sevdiğini Allah için sever, buğz ettiğine Allah için buğz eder, verdiğine Allah için verir ve men ettiğini de Allah için men ederse imanı kemale erer. “ 

     

    Ebu Davud : 5.C.4681.N

    “ … İbn Abbas r.a dan. Resulullah s.a.v şöyle buyurdular : ” İmanın en güçlü ve güvenilir kulpu, Allah için sevmek ve Allah için buğzetmektir. ”

    İbni Ebu Şeybe Musannef : 5.235-849 – el Albani Silsiletü’s Sahiha : 998

    La ilahe illallah’ın kemalinden olan altıncı şart … “ İnkiyad “

    Değerli kardeşlerim … ! La ilahe illallah’ın kemalinden olan altıncı şart ise İnkiyadtır. Bu ise, zahiren ve batinen emirlere imtisal nehiylerden de içtinab etmektir. Diğer bir ifadeyle ; bu kelimenin gerekleriyle amel etmektir.


    Rabbimiz kerim kitabında şöyle buyurur :


    اتَّبِعُواْ مَا أُنزِلَ إِلَيْكُم مِّن رَّبِّكُمْ وَلاَ تَتَّبِعُواْ مِن دُونِهِ أَوْلِيَاء قَلِيلاً مَّا تَذَكَّرُونَ


    “ Rabbinizden size indirilen – Kur’ana ve Sünnet – e tabi olun, O nun dışında dostlar edinip de onlara tabi olmayın. Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz. “ 

    A’raf : 3.Ay

    “ Rabbinize yönelin ve O’na teslim olun. “  Zümer : 54.Ay

     

    “ Kim ihsan sahibi olarak özünü Allah’a teslim ederse, o kopmak bilmeyen bir kulpa - yani la ilahe illallah’a - yapışmış demektir. “  Lokman : 22.Ay

     

    Allah’u Azze ve Celle bizlere bu kelimeyi hakkıyla anlamayı, lazımlarını yerine getirmeyi ve onu bozan söz ve tavırlardan da uzak durmayı nasip eylesin.


    Değerli kardeşlerim … ! buraya kadar anlatılanlara rağmen - anlayış ve muhakeme hussunda problemleri olanlar, hala Allah resulü s.a.v’in mutlak ifadeli hadislerini ileri sürerek – yani sadece dili ile de olsa La ilahe illallah diyen müslümandır, cennetliktir -  iddalarını savunmaya devam ederlerse onlara söylenecek tek söz :

             “ Allah sizlere anlayış ve hidayet versin …” sözüdür .



            
  • İMAM CAFER SADIK BUYRUĞU

    Abdullah b. Fadl el- Haşimi Ebu Abdullah’tan (İmam Cafer Sadık aleyhi selâm) şöyle rivayet etmiştir:

    İmam Sadık’a (aleyhi selâm) “Neden en yüce melekût âleminde bulunun ruhlar, sonradan bedenlerde karar kılındı?” diye sordum. İmam Cafer Sadık (aleyhi selâm) şöyle buyurdu: “Çünkü Allah Tebarek ve Teâlâ ruhların o şekilde yüce ve şerefli oldukları halde kendi hallerine bırakıldığında bir çoklarının Allah’ın karşısında rububiyyet ve ilâhlık iddiasında bulunacaklarını biliyordu. Bu sebepten dolayı takdirinin başlangıcında onlara olan teveccüh ve rahmetiyle kudretiyle onları bedenlerde karar kıldı. Bazılarını bazılarına ihtiyaç duyan, bazılarını bazılarına bağlı, bazılarını bazılarından derece açısından üstün, bazılarını bazılarına yeterli karar kıldı. Onlara elçiler gönderdi ve müjdeleyici ve uyarıcı olmaları için kendi hüccetlerini onlara ulaştırdı. (Allah’a) Kulluk çerçevesinde ibadet etmeleri ve Allah’ın onlar için uygun gördüğü çeşitli ibadetleri tevazu ve alçak gönüllülükle yerine getirmeleri için onlara emirlerde bulundu. Onlar için dünya ve ahirette azap ve sevap karar kıldı, böylelikle onları hayra teşvik ederek şerden uzaklaştırmış olsun, geçim ve (helâl) kazanç peşinde koşmaları için onları zorlayarak, bununla yetiştirilmiş ve yaratılmış kullar olduklarını bilmeleri sağlanarak kulluğa yönelmeleri, böylelikle onunla (ibadetle) ebedi nimetlere ve kalıcı cennetlere kavuşmaları sağlansın ve hakları olmayan şeyleri istemekten güvende kalmış olsunlar.” Daha sonra imam (aleyhi selâm) şöyle buyurdu: “Ey İbn Fadl! Hakikaten Allah Tebareke ve Teâlâ, kullarına kendi nefislerinden daha iyidir. Acaba onları görmüyor musun? Her biri diğerlerine karşı üstün olmaktan hoşlanmakta öyle ki onlardan bazıları ilâhlık, bazıları hakları olmadığı halde nübüvvet ve bazıları da hakları olmadığı halde imamlık iddiasında bulunarak niza ederek tartışırlar. Hâlbuki nefislerinde eksiklik, acizlik, zayıflık, düşüklük, ihtiyaç, fakirlik, peş peşe gelen dertler ve kendilerine galip gelerek hepsini kahredecek ölümü görmektedirler.
  • Allah’ın mümin kuluna karşı olan bağış ve fazileti o derece yüksektir ki, bu kul “Elhamdülillah (Hamd Allah’a mahsustur)” dediğinde, ona bütün ölçülere baskın gelen ağırlıkta sevap yazar. Nitekim Sünen-i ibn-i Mace’de, Abdullah bin Ömer’e dayanarak kaydedildiğine göre Peygamber efendimiz şöyle buyuruyor: “Allah’ın kullarından biri “Ya Rabbi, sana zatının ululuğuna, saltanatının yüceliğine yaraşır biçimde hamd ederim” dedi. Bu sözün değerini ölçemeyen kulun amellerini yazmakla görevli melekler ne yazacaklarını bilemediler. Bunun üzerine Allah’ın huzuruna çıkarak: “Ya Rabbi! Senin kullarından biri öyle bir söz söyledi ki, onu nasıl değerlendirip yazacağımızı bilemiyoruz” dediler. Yüce Allah, -kulunun ne dediğini daha iyi bildiği halde- meleklere: “Kulum ne dedi?” diye sordu. Melekler: “Ya Rabbi! O, `Ey Rabbim! Sana zatının ululuğuna ve saltanatının yüceliğine yaraşır biçimde hamd ederim’ dedi” diye cevap verdiler. Bunun üzerine Allah o meleklere: “Kulumun o sözünü ağzından çıktığı gibi yazın. O sözün karşılığını, kulum kıyamet günü huzuruma geldiğinde bizzat ben kararlaştırıp veririm..” buyurdu…