• 144 syf.
    Öyle bir eser okuyacaksınız ki ama durun bir dakika okumadan evvel uymanız gereken kuralları anlatmalıyım. Kitapta mı yazıyor bu kurallar ? Tabii ki de hayır, sadece benim yaşadıklarımı yaşamamanız adına ufak bir hatırlatma.
    Okumaya başlamadan , yapmanız gereken tüm işlerinizi bitirin, randevularınızı tamamlayın sadece kitaba ait zaman yaratın. Niye mi? Ben şöyle bir göz gezdireyim diye elime aldım ve esiri oldum bitirene kadar bırakamadım. Tüm gün boyunca yaptığım tek şey bir sonraki sayfayı merakla çevirmek not almak ve alıntılara bakarak paylaşmak oldu. Rutin işlerimin tamamı aksadı, hiçbir mesajıma bakamadım. Dünya ile irtibatım kesildi tek iletişimim roman oldu.
    Sigara içenler , okurken kaç tane daha ekleyecek günlük limitine , artış olacak endişe etmeyin fark bile etmeden kendiliğinden gelişen bir durum.
    Çay severler ya da benim gibi kahve tiryakisi olanlar , çayınız kahveniz de hazır ve nazır pozisyonda size eşlik etmek için beklesinler. Haa unutmadan hiç denemediyseniz türk kahvenizi kulpsuz fincanda bir kere de olsa için. Neden mi? Spoiler yok , kusura bakmayın Boşnak olduğum için senelerdir bu şekilde içtiğim kahvenin kulpsuz fincanda olma sebebi eserin içinde, okuyun anlayın ve lütfen tekrar ediyorum bir kere deneyin.
    Evet gelelim romana;
    Yazarımız her ne kadar ‘’ ben size bazılarının hayatlarından ve bazı acılardan bahseden bir hikaye anlatacağım , siyahın da bulaştığı fazla renkli bir hikaye ‘’ diye başlatsa da Mavi Otobüs yolculuğunu mütevazilik ettiğine inanıyorum. Onlarca hikaye var, onlarca acı, onlarca ‘’ at otobüsten kurtul şu yolcudan, lanet olsun senin gibisine ‘’ dedirten onlarca karakter var.
    İsminin anlamından bi haber, varlığından rahatsız Avni Kaptanın otobüsünde kimler yok ki?
    Şehit çocuğu, tıp öğrencisi, akıllı duyarlı, aşkına sahip çıkan korumacı adam gibi adam. İyi ki varsın dedirten, geçmişini unutmayan, Bahar’a olan hakiki aşkın tarafı insan evladı Kemal.
    Şeytanın insanda yansıyan hali . Bir gün göz göze gelirsek dedim yüzüne tüküreceğim dünyaya gelişi bence ihmal kaynaklı ancak ne yaparsınız ki kazalarda zarar tazmini maalesef yok . İnsanlığın yüz karası ‘’ Çokta tınnn’’ Zararın, yalanın , kötülüğün, şerrin işgal ettiği tüm alanın zehir abidesi Reis Musa..
    Yapma, ne olur aldanma öyle üç beş fiyakalı hediyeye, süslü cümlelere görünüşe kanma diye diye hikayesini inşallah umduğum gibi sonlanmaz umuduyla okuduğum ancak öteki olmanın kaderini kendileri yaratan , yalan ilişkilerde asıl olmaktan ziyade öteki olmanın farkına varmak istemeyen Merve ahh be Merve ahh..
    Eleştirel ve vicdansız, ukala ancak güvensiz, kibirli küstah buna rağmen yakışıklı ve eğtimli olmayan , başkalarının onun hakkındaki en ufak düşüncesine bile dikkat etmeyerek saygı duymayan, toplumun yalaka kısmının eseri sahtekar Abdullah Sami..
    Her birinin ayrı kişilikleri , öyküleri ve yanlarında anlatılan karakterlerin de bir o kadar daha ibret alınacak , acınılacak ya da aferin dedirtecek eşlikleri..
    Demiştim en başta onlarca öykü, onlarca empati, kızgınlık , hayranlık yaratacak duygular içinde kalacaksınız.
    Hele ki Ömer , Balkan kökenli Ömer’in nelerin görmezden gelindiğinin, lafla klavye ya da televizyon haberleri karşısında kuru laf kalabalığından başka hiçbir icraatın olmadığının yüzümüze tokat gibi çarpılacak hikayeleri.
    Aida Spahiç, Novi Pazar doğumlu, tıpkı annem ve babam gibi. Benim ailem de Boşnak. Aida’nın yaşadıklarını birebir yaşayan onlarca akrabam oldu. Dünyanın sessiz kaldığı katliamda, annemin her gün bir yakınım daha öldürülmüş ağıtları arasında bizim evde hiç sessizlik olmadı. Katliam öncesi ve sonrasında defalarca gittiğim topraklardaki farkı, bakışları, duyguları sıradan turistik bir geziye giderek anlamanız imkansız.
    Aynen Ceylan Maaruf’un
    Dil, din, ırk ayrımı gözeterek eziyetten kaçınmayan , istediğin gibi yaşayabilirsin ancak benim onayımdan geçtiği müddetçe dayatmasıyla bakışları , duyguları insan olmayanların acıttıkları canları yaşadıklarını anlayabilmemiz gibi.
    Ben olsam ne yapardım dediğim defalarca empati kurmaya çalışsam da sonlandıramadığım ‘’ Amca ve Yeğeni ‘’ hikayesini ve İlyas Dede ile Aysel Ninenin aşkını bahsetmeden geçmek çok büyük ayıp olurdu.
    Otobüs yolculuğu sona ererken yani roman da biterken vücut organlarımın işlevlerinde aksaklıklar oldu. Öyle yaralar oluştu ki öyle izler bıraktı ki ömür boyu taşıyacağımdan eminim Bir ayakkabı tamircisinin çocuğunun şehirde yalınayak gezmesi kadar tuhaf bir duygu bu , toplumdaki bağlantılarda dikkatli ancak tavırlarda duruşlarda ne kadar eksik kalmışım, ne kadar iyi olsam da o kadar iyi değilmişim dedim.
    Metroda olacaklar için de şüphe ettiğim şeylerin doğrulandığını duyup hayal kırıklığına uğrayarak yutkunmak zorunda kalmamışımdır inşallah diye temenni ediyorum.
    Bana bu güzel eseri okuma imkanı sağladığınız için, şu kendimi sorguladığım neyim ne olacağım yargılamalarımın kararını verememiş olduğum zamanda hem de .
    Kaleminiz daim okuyanınız anlayanınız bol olsun inşallah.Yüreğinize , duyarlılığınıza, kelimelerinize sağlık Mehmet Y.
    Mutlu olmayı bırakmak istemiyorsanız, halen insani duygular taşımaktan , empati kurabilmekten hoşnutsanız muhakkak okuyun ve okutun.
    Keyifli okumalar..
  • Kıssadan hisse 1000kitap'ın bütün okurları birleşince...

    En kalabalık ve en renkli toplantılarımızdan birini yapmış olmamızın keyfini yaşadık. Bunun nedeni pek tabii ki Yaşar Kemal kalitesiydi.

    İzmir'den, Bursa'dan, Kocaeli'den ve İstanbul'dan bambaşka renklerdeki insanların, yepyeni yüzlerin toplantımızda ilk kez bir araya toplanmış olması aslında Yaşar Kemal'in de bütün insanları etnik bir farklılık olmaksızın tek çatı altında toplaması gibiydi. Sait Faik dememiş miydi zaten Yaşar Kemal için :
    “Türklerin en Kürt'ü, Kürtlerin en Türk'ü” diye?

    Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal Karınca ile diktatör olan filler sultanının hüküm sürdüğü bir iktidar sistemine ve entelektüel, aydın kesim olan kırmızı sakallı topal karınca önderliğindeki kırmızı sakallı karıncalara, iç savaş çıkartmaya çalışan sarıcaların distopyasına konuk olduk. Masal, distopya, çocuk kitabı, roman... Pek çok tür atılmıştı ortaya fakat Yaşar Kemal'in bu tezlerin hepsini yıkan bir antitezi vardı :

    "Çocuklar için ayrı ağaç, ayrı deniz, ayrı gökyüzü yapmamış doğa. Çocuklar bunlardan kendilerince ayrı anlam çıkarıyorlar. Doğa, herkesin kendi dünyasına, herkesin kendi kişiliğince giriyor. İşte bu yüzden köylüler için başka roman, kentliler için başka roman, işçiler, aydınlar, çocuklar için başka roman olmaz. Çocuklar için ayrı bir edebiyat yoktur."

    Özgürlük düşmanı ve zalim fillerin uyguladığı sömürünün akla bile getirilmesinin engellendiği, 24 saat düşünce propagandası yapan borazanların Nazilerin yaptığı medya propagandalarını hatırlattığı, Orwell'ın 1984 ve Hayvan Çiftliği ile olan benzerliklerini, distopyaların içinde tanımlanan Foucault'un panoptikon kavramının Filler Sultanı'nın sarayını anımsattığı, karınca yuvalarının yeraltında komünlenmesiyle yer yer komünizmi hatırlattığı ve siyasi, düşünsel, bilişsel örgütlenmenin nasıl olabileceği, bizim de kendi kariyerlerimizde ilerleyerek hepimizin birer Filler Sultanı'na dönüşebileceği hakkında özeleştirilerimizi de belirterek, halkın aslında kendisinin yarattığı bir hikâye okumuştuk.

    Yaşar Kemal'in bütün hayatında, bütün eserlerinde daima ezilenden yana olmuş olması gibi biz de bütün hayatımızda ülkemizde değer görmeyen, ezilmiş, unutturulmaya çalışılan bir başkaldırı çeşidi olan kitaplardan, okumaktan, düşünmekten ve sorgulamadan yanaydık. Somut bir eylem arıyorduk bu kitabı okuduktan sonra! Neydi bu eylem çeşidi? Neydi karıncaların içlerinde duyduğu şarkının bizdeki karşılığı? Neden kitap okuyorduk? Her kitabı okuduktan sonra aklımızda oluşabilecek en ufak bir değişimi bile anlaşılmak isteyeceğimiz insanlarla paylaşabilmek için mi? Orwell'ın dediği gibi, insan, ardında tek bir eser, tek bir sözcük bile bırakamadıktan sonra geleceğe nasıl somut bir şekilde seslenebilirdi?

    Kitap okumak başlı başına bir başkaldırıdır, soyut düşüncelerin adım adım somutluğa evrilmesidir. Nasıl ki bir evrim süreci yaşanılan çağ içinde gözlemlenebilir değil ve milyonlarca yıla yayılmışsa belki bizim de bu sitede bir incelemenin içerisine yazdığımız bir cümle, katıldığımız buluşmalarda sarf ettiğimiz sadece tek bir cümle bile her insanın bambaşka bir dünya olduğu hayatta birilerinin hayatını değiştirecektir. Buluşmalara katılıp bu site için emek veren emekçi 1000kitap profillerinin her biri çalışkan kırmızı sakallı karıncalardır!

    Li-3'den bir alıntı yapmak istiyorum :
    "Yaşar kemal'in hayatına baktığımızda onun halkla iç içe olduğunu görürüz. Zira kendisi röportaj için gittiği yerde çıkan orman yangınında tırmıkla mücadele etmiş birisidir. Madımak olaylarında meydandaydı. Hrant cinayetinde de. Tip konuşması ise efsanedir zaten. Hayata dönüş operasyonunda ve öncesinde arabuluculuk yapmıştır. Köylülerle kolkola eyleme gitmiştir. Bunları saymayla bitiremeyiz belki de. Kendisi halkın ekmeğini yiyecek kadar aç gözlü olmamıştır. Barıştan yana olmuştur. Zaten dönemin devlet erkanının yüzüne doğru, insan hakları ve eşitlik çok kültürlülük konusunda konuşurken "eşek gibi bakmasınlar öyle" diye fırça atmıştır. Pek çok tehdite kulak asmamış mücadelesini vermiştir. Romantik bir sosyalist değildi, eylemci bir halk adamıydı."

    Halkla iç içe olun ey 1000kitap okurları! Kitaplarınız, düşünceleriniz, geleceğe bırakmak istediklerinizle eylem yapın! Otobüslere, banklara, kafelerdeki masalara insanların okuyup kendi bakış açılarını değiştirebileceği kitaplar bırakın! Kitapla hiç tanışmamış insanlara onların okuyabilecekleri ve rahatça anlayabilecekleri kitaplar hediye edin! Etrafınızdaki dünyada ve içinizdeki esas dünyada oluşabilecek yangınlara tırmığınız olan aklınızla mücadele edin! Belki sokaklara dökülüp isyan etmiyorsunuz, yürümüyorsunuz, belki bir Saint-Denis barikatları, belki bir Gezi Parkı gerçekleştiremiyorsunuz fakat aklınız ile kalbinizin muhteşem mimarisindeki meydanlarınızdan ayrılmayın! Çünkü bu yazıyı okuyan herkes zaten bu isyan meydanında, kendi düşüncelerini değiştirmek için her gün kitaplar okuyup düşünüyor.

    Eşek gibi bakmayın öyle! Ne zaman iktidarın sizden istediği umutsuzluk ve korku şırıngasını yerseniz işte o zaman uyuşturulursunuz. Unutmayın ki her ülke her zaman tedavinin vaat edilip hiçbir zaman bunun uygulamaya dökülemediği kocaman bir ameliyat masasıdır. Bir taraftan başhekim olan diktatör, diğer taraftan umutsuzluk ve korku uyuşturucuları, diğer taraftan sarıcalar, hüdhüdler olan hemşireler... Herkes sizi ameliyat etmek ister! Herkes sizin organlarınızı, düşüncelerinizin sardığı iç dünyanızı yerinden koparıp sömürmek ister. Romantik sosyalistler, tembel insanlar, hayatını bomboş geçirenlerden değil eylemci, kitap okuyan ve bu okuduklarını da başkalarına her yerde anlatan insanlardan olun!

    Bir insanın düşünce toprağında bir fidan büyütmek bile ileride etrafında yaşatacağı, onlara düşünüp sorgulama oksijeni vereceği pek çok insan için bir orman olabilme umudu taşıyabilir!
    Kitaplar bizim oksijenimizdir!

    Kıssadan hisse 1000kitap'ın bütün okurları birleşince...

    Toplantıya katılan arkadaşlar:
    Oğuz Aktürk
    Ebru Ince
    Selman Ç.
    Muzaffer Akar
    Osman Y.
    Necip G.
    Turhan Yıldırım
    mecdbrs
    Anıl
    Fırat İnan SARIÇİÇEK
    Hercaiokumalar /Ayşe
    Yaz
    Achillea
    Şevval Erdemir ve arkadaşı
    Canan
    Serdal Şimşek
    Metin Özdemir
    Nilüfer
    ™ Parende
    Seray Soysal ️
    Tuğba Demirci
    Ümit K.
    bikedibolkitap
    D-503
    Arzu D.
    Ayça
    endymion
    Esra
    mustafa tamer akder
    özlem
    Bülent
    Uzun bir aranın ardından Bursa'dan gelen:
    NigRa
    İzmir'den sürpriz yapıp gelen:
    Ayşe*
    Moderatör beyimiz:
    Ahmed Yasir Orman
    ve 1000kitap Yaşar Kemal şubeleri:
    Roquentin
    Li-3

    Eksik olan arkadaş varsa bildirirse ekleme yapabilirim.

    Toplu fotoğraf :
    https://i.hizliresim.com/bVvW2j.jpg
    https://i.hizliresim.com/ADOpqq.jpg

    Diğer fotoğraflar ve Ebru Ince olmasa biz ne yapardık temalı olanlar:
    https://i.hizliresim.com/5aNBkd.jpg
    https://i.hizliresim.com/dvLR2n.jpg
    https://i.hizliresim.com/mMXDy1.jpg
    https://i.hizliresim.com/oXdm19.jpg
    https://i.hizliresim.com/y6GD7n.jpg
    https://i.hizliresim.com/mMXDv4.jpg
    https://i.hizliresim.com/4jpAYJ.jpg
    https://i.hizliresim.com/r504mz.jpg
    https://i.hizliresim.com/XMbG0k.jpg
    https://i.hizliresim.com/r504J3.jpg
    https://i.hizliresim.com/NnLX8Q.jpg
    https://i.hizliresim.com/RrgAlj.jpg
    https://i.hizliresim.com/16pWQD.jpg
    https://i.hizliresim.com/36OZy4.jpg
    https://i.hizliresim.com/r50kq7.jpg
    https://i.hizliresim.com/lqQ50r.jpg
    https://i.hizliresim.com/bVv7Yj.jpg
    https://i.hizliresim.com/grPMVN.jpg

    Toplantımıza ilk kez katılarak sürpriz yapan Ayşe* ve Li-3:
    https://i.hizliresim.com/YQd9pa.jpg
    https://i.hizliresim.com/P17JM6.jpg

    Toplantıya gelmeyenlerin kaçırdığı küçük mutluluklar:
    https://i.hizliresim.com/0R0QkL.jpg

    Bir sonraki buluşma:
    Okunacak Kitap: Sis
    Tarih: 10 Mart 2019 Pazar
    Saat: 14:30
    Mekan: Okkalı Kahve Kadıköy
    Adres: Rasimpaşa Mahallesi, Halitağa Cd. No:42 Kadıköy/İstanbul
  • 164 syf.
    ·1 günde·Beğendi·10/10
    Öncelikle; yaşadığım bu hayatta bana eşlik etmiş olan, zamansız kaybettiğim dostum Derviş'e ardından da buradaki bütün yalnız ruhlara ithafen...

    Yıllar sonra bir şekilde ulaştığım, tekrar okuduğum ve bana yaşanmış o duyguları tekrar yaşatan bu kitabın ardından, kendisinin de bunu istediğini bilerek; "Her insan kendinden kaçar kaçar kaçar, kendinden ne kadar da uzaklaştığını düşünse bile, en son ulaşacağı yer yine kendisidir."

    https://www.youtube.com/watch?v=7GXGxO9xTgI

    Benim ismim Ömer, bazılarınız beni burada yazdıklarım ile tanıyor. Okuduğum kitaplardan, yaptığım alıntılardan...
    Bazılarınız ise gerçek hayatta tanıyor. Eski dostum ise beni "gerçekten" tanıyanlardan birisi ve bu da onun hatırasıdır.

    Yıllar yılı yalnız yaşamış, "bir ruhu bulunduğunu yıllar sonra fark eden" , "doğumdan ölüme kadar uzanan tek bir yolda" yalnız başına yürüyen, bu dünyada dolaşan sessiz bir ruh olan dostuma, onun da o bütün sessiz haykırışlarının içerisinde, "kendi içerisine saklanması"nın ardında, "konuşmaya muhtaç olan" dostuma.

    O da bunların okunmasını, ruhunun yalnız olmadığını ve de hüznünün paylaşıldığını bilmek isterdi. Bu yüzden hatırasını sizlere aktarıyorum. Sabahattin Ali, Raif Efendi ve Derviş gibi nicelerinin hikayesi bu...

    Bir şubat akşamı, hiç bilmediğim bir şehrin hiç bilmediğim bir ilçesinde, dostumu ziyarete gittim. Halletmem gereken birkaç iş ve uğramam gereken birkaç yer olmasına rağmen, kendisiyle buluşmak ve güzel bir gece geçirmek niyetindeydim. Otobüs öğle vakitlerinde gara vardı ve yanımda getirdiğim birkaç parça eşyayı ve de kitapları küçük bir sırt çantasına doldurmuştum. Sırtladığım gibi çantayı, usul usul indim otobüsten. Ilık bir kış güneşi ortalığı ısıtıyordu.

    Kendisine geleceğim vakti haber vermemiştim ve elimi cebime attım. Telefonda numarasını çevirdikten sonra birkaç saniye içerisinde telefonunu açtı. Kendisi işteydi ve bulunduğu iş yerine gitmemi istedi. Bulurum diyerek kapattım telefonu. Her bir ruhun kaybolduğunu bilemezdim.
    Hiç bilmediğim bir şehrin hiç bilmediğim bir sokağında onu aramaya başladım. Kendisini yarım saat bir saat içerisinde bulmuştum. Aslında onu, yıllar önce kaybettiğimin farkına yıllar sonra varacaktım.

    Sessizdi odasına girdiğim zaman, masasının üzerine yığılmış defterler ve kitapların arasında dalıp gitmişti. Hoş bir gülümsemeyi yüzüme takınmamın ardından koşarak sarıldım.
    Birkaç saat daha işi olduğunu söyledi kısa bir sohbetin ardından, ben de beklemeye başladım.
    İşlerini bitirmesi sonrasında da beraber yemek yemeye çıktık. Oradan da evine geçtik.

    Kendisini burada nasıl anlatacağımı bilemiyorum. Aslında onun nasıl baktığını, nasıl göründüğünü ya da nasıl yürüdüğünü anlatmama gerek var mı onu da bilmiyorum. Her insan zaten hayatında bir kere bile olsa onunla karşılaşmış olamaz mı zaten...

    Kendisini her zamanki gibi sessiz bulmuştum. Öyle yanı başımda otururken, uçsuz bucaksız denizlerde kaybolmaya gidiyormuş gibi hissediyordum hep. Sanki hiç ulaşamadığı bir denizin hiç ulaşamadığı bir kıyısına varmak istiyor gibiydi.

    Küçük yaşından beri kitap okurdu, neden okumaya başladığını sormamıştım ama onun da bir ruhu olduğunu ve yalnızlığını kitaplarla unuttuğunu biliyordum. Soğuk ve üşüten havanın dağılması için kitaplardan bahsetmek istedim. Birkaç isim birkaç alıntı söyledim.
    Kimler geçmiş bu dünyadan dedim,kimler...

    Soğuktu, sanki yanımda değilmiş gibi, uzaklara bakıyordu.
    Dünyaya yalnız başına gelmiş ve yalnız başına göçeceğini biliyor gibiydi.
    Suskunluğunun içerisinde sanki yıllar vardı. Sanki "Şu koskocaman dünyada onun kadar yapayalnız dolaşan bir insan daha" yoktu.

    Sanki bütün kederi bütün sessizliği içten içe bir şeyler anlatıyordu.
    Duymak istiyordum, neden bu kadar sessiz olduğunu, hiç açılmayan ağzından duymak istiyordum.

    -Birazcık gülsene be adam! dedim.
    Yüzüne hafif bir tebessüm yayıldı. Ardından da dönerek gözlerime baktı ve şöyle dedi:
    -"Dünyada bana hiçbir şey, tabiattan melül bir insanın zorla gülmeye çalışması kadar acı gelmemiştir."

    -Güzel sözmüş,kim söyledi acaba dedim.
    -Sabahattin Ali dedi. ve tekrar güldü.

    Cevap vermedim, ikimiz de derin bir sessizliğe daldığımız sırada fısıltı ile böldü sessizliğimizi;
    -Biliyor musun onun kitaplarını tekrar okuyamıyorum.

    Ne dediğini anlamamıştım ama üzücü durumlar canımı sıkardı. Ben zaten üzüntülerin de adamı değildim ki be!
    Konuyu değiştirmeye çalıştım ve gecemiz de bu şekilde bitmiş oldu.

    Ne çok isterdim oysaki o gecenin son bulmayışını, ve onunla sonsuza kadar konuşabilmeyi...

    Sabah olduğu zaman beni gara kadar bırakmak istedi. Eski dostum ile eski zamanlardaki gibi yürümek hoşuma gideceğinden gülerek, "Olmaz mı ya!" dedim.

    Otobüse binerken kolumdan tuttu,
    -Sana sadece sana...
    -Ne demek istiyorsun be adam! dememe kalmadan elime küçük bir kitap tutuşturdu. Donakalmıştım.
    -Benim için oku, benim için...

    Sessiz bir kabulleniş vardı gözlerimde, kitabı aldıktan sonra otobüsün içine doğru yürüdüm. Kitabın kapağına bakmamıştım ama okumak için can atıyordum.
    Koltuğa oturduktan sonra otobüs hareket etmeye başladı. Ben de Derviş'in bana hangi kitabı verdiğini merak ederek kitaba baktım.

    Kürk Mantolu Madonna, Sabahattin Ali...

    Dün konuştuğumuz yazardı ve kitabı okumaya başladım.
    Okudum okudum okudum.
    Yol boyunca okudum.

    Kitabı sevmiştim. İlk defa karşılaştığım bir yazardan ilk defa karşılaştığım bir hikayeyi okumuştum. Güzeldi.

    Kitabın son sayfasına iliştirilmiş küçük bir yazı vardı. Alelacele kitaba kazınmış gibi duran bu yazıda "Beni Bul!" yazıyordu.

    Derviş'i aradım, bunu kimin yazdığını sorduğum zaman öğreneceksin dedi. Öğreneceksin...

    Kendisini zorlamaya gelemezdim hiçbir zaman. Zaten de inatçı bir tarafı vardı. Tamam deyip kapattım. Haftalar sonra evime mektup yollamış.

    Açıp okumaya başladım. İşte dostumun hikayesi de burada başlamış ve burada sonlanmış.

    26 Aralık 2015
    Yaşadığım bütün bu hayatı sessizlik içerisinde yaşarken, onun birden bire karşıma çıkmasını beklemiyordum.
    "Benim de bir ruhum olduğunu göstermesini" de...

    Ne kadar da trajikomik, "... içim derin bir hüzünle doluyor!" bu satırları yazarken.
    "... benim hiç kimseden bir şey beklediğim yoktu. " yıllar sonra ise sadece senden istiyorum bunu Ömer.
    Beni anlamanı istiyorum. Beni bulmanı...

    İnsanlardan uzakta yaşadığım bu hayatta, tüm o kaçışlarımın ardında tüm insanlardan uzaklaşmamın ardında tek bir şey vardı; "Zaten muhitimden uzak duruşumun, vahşiliğimin bir sebebi de kitaplarda tanıştığım ve benimsediğim insanları muhitimde bulamayışım değil miydi?" Bulamıyordum Ömer,bulamıyordum.

    Koskoca bir dünya vardı ve ben yalnızdım Ömer.Tüm o duvarlarının, tüm insanların ve bütün kahkahaların ardında yalnızdım.

    26 Aralık 2015, o hiç unutmadığım gece vaktinde, telefonumdan gelen cılız bir sesle irkildim. Komik bir şekilde kafamı kazıttırmıştım. Neden bilmiyorum sorma da zaten, biliyorsun arada esiyorlardı bana.

    -Oo, üniversiteli abimiz! Doğru değil mi, geçen yıl mezun oldun?

    Hayatımın ortasında, yapayalnız başımayken, birden bire karşıma çıkmıştı. Mesajı kimin yazdığına baktım.
    Kısacık saçları vardı. Turuncuya çalan ve kırmızının en derin tonlarındaki saçları...
    Gülümsemesi ise koskoca bir gökyüzünün ortasında tek başına süzülen bir yıldız gibiydi, tüm hayatımı aydınlatacak.

    -Aynen :D
    -İsim olarak bilmiyordum da görüyordum hep :D

    Birazcık düşündüm, bu kızı nereden tanıyordum acaba? Sonradan aklıma geldi, lisedeyken katıldığım saçma sapan kulüplerden birisinde hiç umursamadığım bir kızdı. Her saniye karşılaştığımız, sokaklarda yan yana ve çarpışmadan geçtiğimiz insanlardan birisiydi sadece benim için...

    Hayatlarımız sanki hiç çarpışmayacak gibiydi. Bilemezdim...

    -Hasan hocanın görev yaptığı kulüp vardı. Ben başkan olurum diyen sen miydin acaba :D
    -Evet :D Aa sen de vardın hatırladım.

    İnsan hayatı nerede başlar diye sorarsak herkes doğum anını söyler değil mi? Aslında insanların hayatının nerede başladığını da nerede sonlanacağını da bilemeyiz. Tıpkı benim de hayatımın o an başlayacağını bilemediğim gibi...

    Gece vaktiydi ve durmadan konuştuk,konuştuk, konuştuk...
    Yıllar yılı beklemenin ardından ansızın birbirlerine kavuşmuş yalnız ruhlar gibiydik. Beklemiştik ve işte olmuştu, geçen onca yılın ardından birbirimize ulaşmıştık. Bir olmuştuk...

    Kulağına taktığı küpelerden bahsetti. Düşünsene be Ömer, gitmiş çengelli iğneleri kulaklarına takmış. Ne deli kız yahu!
    Neyse, ne diyordum. Hah işte biz o gece sabaha kadar konuştuk. Ertesi gün yine konuştuk. Sonraki gün yine, yine ve yine...

    Birbirimizi bulmuştuk çünkü.

    Bir gün "neden ben?" diye sordum. Yani dünyada o kadar insan varken neden ben?
    "Sanata ilgin var diğer erkeklerde olmayan bir şekilde..." demişti.
    Konu sonra da kitaplardan açılmıştı ve bana en sevdiği kitabı söylemişti. Kürk Mantolu Madonna...
    "Birkaç saat işim var, sonra konuşuruz." diyerek o an sohbetimizi bitirmiştim.

    Sürpriz yapacaktım aslında, internetten hızlıca kitabın pdfsini buldum ve okumaya başladım. 3 saat sonra ona mesaj attım.
    "Maria Puder'e çok benziyorsun..."
    Şaşırmıştı, bu kadar hızlı nasıl okuduğumu ve ona ne kadar çok değer verdiğimi anlayamamıştı. "Maria Puder..."

    Sanki yıllar yılı aradığım ve bir anda bulduğum hayat ışığımdı.
    Biliyor musun, sanki "İçimde, bir yolculukta tanışıp alıştığım, fakat pek çabuk ayrılmaya mecbur olduğum bir insana veda eder gibi bir his vardı."

    Bu dünyada bana onun kadar yakın başka birisi yoktu ama bir taraftan da onun kadar uzağı da...
    Gökyüzündeki bir yıldızdı sanki, oradaydı işte! Görüyordum ama dokunamıyordum.

    Bir gece sohbet ederken bana saçları uzun halini attı. İçimde, sol yanımda bulunan ufak bir et parçasının ilk defa attığını hissettim.
    Aşık olmaktan da öte bir şeydi bu. "Bir kalbim bulunduğunu ancak o zaman fark etmiştim."

    "Benimle evlenir misin? diye sordum. Çocuktum belki daha, üniversitedeydim ama onunla tüm dünyaya karşı çıkabileceğimi hissediyordum. Yeter ki el ele tutuşalım yeterdi.

    Bir anda sorduğum bu soruya şaşırıp kalmıştı. Saçma sapan konuşmaya başladık, nasıl evleneceğimiz hakkında.

    Sabaha kadar konuştuk ve güneşin yıpranmış yurt perdelerimin arasından sızmasıyla zamanın akıp geçtiğinin farkına vardık.
    "Hayatımda hiç bu kadar çok mutlu olmamıştım." demişti o gece için.

    Öğleden sonra kalkıp okula gittiğim zaman mutluydum. Tüm o mutsuzluklarımın ardından hayat bana sanki "Artık sen de mutlu ol." demişti. Ve ben de mutluydum işte.

    Ta ki O mesaj atana kadar...
    "Bana bir daha bu şekilde bakma tamam mı?"
    "Biz hep arkadaş olarak kalalım."

    Hayatımda onu bulmuştum. Nasıl bir his anlatamam ama bulmuştum işte be! Bir anda neden böyle söylüyordu. Oradayken ve yanı başımdayken ona dokunmama neden izin vermiyordu?

    İçten içe sakladığım o yabancılığımın tekrardan doğduğunu ve içimi kapladığını hissediyordum. Oracıkta bitmişti konuşmalarımız.

    Aradan bir ay geçmesinin ardından memlekete gitmiştim. Ablamların evinde otururken aklıma birden o geldi. Mesaj atma isteği ile doldum ve "ne kaybederim sanki!" diyerek mesaj attım.

    Tüm o kaçışların, uzaklaşmaların ve soğukluğun hiç olmayışı gibiydi konuşması. Bir gün bana bütün mutluluğu ve sevecenliği ile yaklaşırken, bir gün derin bir okyanus gibiydi içinde boğulacağım.

    -Ee, buluşalım bari bu kadar yakınken :) dedi.
    Üstüme kabanımı giyer giymez evden çıktım. Onu, tüm hayatımın tek parlayan yıldızını ilk defa görecektim. Ve ilk defa gözlerine bakacaktım. Sokakları ve köşeleri hızlı hızlı adımlarken o noktaya vardım. Kaldırımdaydı ve bana doğru yürüyordu. Adımlarım ile beraber kalbim de hızlanıyordu sanki...

    Ne yapacağımı ne söyleyeceğimi bilemiyordum. Ve işte o an! İşte karşımda durduğu o an, elimi uzattım.

    "Tokalaşmakta ne ya!" diyerek uzattığım elime vurdu. Donakalmıştım.
    Kollarını hızlıca açtı ve bedenime sardı. Sanki beni sarıp sarmaladı.

    Sarılmıştı bana, bütün o sıcaklığıyla... Sanki kalbinin atışını hissediyordum.
    Sanki bütün o vücudunun sıcaklığını ve bütün o kalbinin çırpınışlarını içimde hissediyordum.

    Donakalmıştım ve ellerimi bile kaldıramamıştım. Gülmeye çalıştım ve birbirimizden ayrıldık. Gel uzaklaşalım buradan dedi ve yürümeye başladık.

    Üzerime giydiğim kalın bir kaban ve kazınmış saçlarımı kapatan beremin arkasında, ağzımdan çıkan nefesin soğuk hava ile çarpışarak buharlaşmasını ve gökyüzünde kaybolmasını seyrederken, bana dönerek; "Sen de amma yakışıklıymışsın!" dedi.

    Hiç beklemiyordum bunu. Güldüm ve yürümeye devam ettik.
    Birkaç dakika sonra oturabileceğimiz bir bank bulduk. Soğuk kışın ortasında banka oturamazdık tabii. Ayakta dikilmeyi tercih ettim ama o hızlıca oturuverdi banka. Tüm o hayatın karşısında sanki tek başına dimdik duruyordu. Bütün umursamazlığı ve yüzüne yayılan o tatlı gülümsemesiyle...

    O oturuyordu ben ise yanı başında dikiliyordum. Telefonunu çıkardı ve bizim suskun iki insan olduğumuzu ve utancımızdan konuşamadığımızı bildiği için video açıp suskun ortamı dağıtmaya çalıştı. Cem Yılmaz'ın eskilerinden biriydi ve ikimiz de o günlerde çok gülüyorduk ona. Ayakta bekleyişime hafif bir sitem ile yana kaydı ve "Bak sana ısıttım burayı" diyerek çekildiği yeri işaret etti.

    Gülümseyerek oturdum ve videoyu izlemeye başladık. Omuzlarımız ve kollarımız birbirine değiyordu ama sanki tek vücut olmak isteyen iki insandık.

    Birazcık utandım ve ayağa kalktım. Gözleri ile beni takip etti ve karşısında kala kaldım. Telefonu hafifçe yana bırakırken gözlerimiz birbirine kenetlenmişti sanki.

    Tüm dünya sanki bir an durmuş ve bizi izliyordu. Sanki tüm gezegenler bizim etrafımızda dönüyordu.
    Zaman durmuştu.

    Ufacık bir kıpırtı, tek bir hareket yeterdi aslında birleşmemize. Ben ise utanıyordum.
    Kalkalım hadi üşürsün sen burada dedim. Üşüyordu gerçekten ve ben ona kıyamazdım.
    Tekrardan adım adım yürürken artık burada ayrılalım dedi.
    Sarılamıyordum, sevdiğimi söyleyemiyordum. Sadece ayakta öylece duruyordum.

    Tamam görüşürüz diyerek farklı yollara saptık. Koşa koşa eve vardım ve telefonu çıkardıktan sonra mesaj attım.

    Utanıyordum ama utancım telefonla mesajlaşırken daha da azalıyordu. Birbirine kavuşmaya çalışan iki denizdik sanki. Dalga dalga yakınlaşırken birbirimize dokunmaya utanıyorduk.

    "Seninleyken kalbim hiç atmadığı kadar hızlı attı." dedim.
    "Duygularımız karşılıklıymış." dedi.

    Şaşırmıştım. Tüm o okuduğum kitapların ardından bir insanın bir insanı gerçekten de sevebileceğini düşünmemiştim. Karşılık bulabileceğini ise hiç...

    Ve bir anda olmuştu işte! Birbirine açılan iki tane kalp vardı ve birbirini için atmak istiyorlardı.

    Ertesi gün tekrar buluşmak için sözleştik. Bin bir türlü heyecan ile buluşacağımız yere gidip bir banka oturdum. Onu bekliyordum ve birden arkamdan uzanıp beremi başımdan aşağıya, çeneme kadar çekti.
    Bu tarz el şakalarını sevmezdim ama gülümsedim. Ellerinin sıcaklığını hissetmem affetmem için yeterdi bile. Kahkaha atarak yanıma oturdu.
    O da benim gibi utanıyordu. Biz artık sevgili miydik yani?

    - "Bak şimdi benim bi' işim var. Şu karşıdaki ev dayımın ve onun için evindeki kaloriferleri kontrol etmem lazım. Sen burada bekle ben geleceğim." dedi.
    Tamam dememe kalmadan kalktı ve bana bakarak ters ters yürümeye başladı.
    -"Popoma bakma ha!" dedi. Güldük ikimiz de.

    Onun kadar samimi ve içten birisi yoktu. Ve ben gidişini seyrettim.
    Birkaç dakika sonra telefonum çaldı, arayan oydu.

    -"Ne yapıyorsun soğukta orada tek başına? Gelsene buraya hadi!" dedi.
    -"Tamam geleyim." dedim ve banktan kalktım.

    Çekiniyordum aslında, yani onu orada tek başına bulacaktım. Ve aramızda bir şeyler yaşanmasından korkuyordum. Herhangi bir isteğim olmadan sevmek istiyordum onu. Sadece sevmek..
    Başka erkekler gibi olmadan, içten duygularla sevmek.
    Merdivenlerden çıkarken her bir basamakta kafamda farklı farklı hikayeler kurguluyordum. Bir yandan da korkuyordum aslında, adımlarımı sessiz sessiz atıyordum.

    Tam tıklatacağım zaman kapıyı yavaşça açtı ve içeri girmemi söyledi. Etrafıma bakarak içeriye girdim ve kanepeye oturdum.
    "Kahve yapayım mı?" diye sordu ve dolapları karıştırmaya başladı.
    Dolaptan bulduğu iki bardağı masaya koyup suyu dökerken yardım amaçlı yerimden kalkarak yanına gittim.
    Bardakları alıp oturduğumuz yere götürdüm ve yanıma oturmasını bekledim.
    Usulca yanıma oturdu ve kahvelerimizi yudumladık. Ellerinde eldivenleri vardı ve onları tutmak istedim. Sessizliğin ortasında kalakalan iki kişiydik ve ellerimiz buluşmalıydı.

    Çekinerek ellerini tuttum. Ellerini ellerimden ayırdı ve ben ne yapıyor acaba bile düşünemeden eldivenlerini çıkardı ve ellerimi tekrar tuttu. İnsanın kalbine uzanan sıcaklığın ellerden geçtiğini o an hissettim.
    Kafasını omzuma koydu ve ben elleriyle oynamaya başladım. Yaratılan ne güzel ellerdi bunlar Tanrım!
    Saçlarımı neden kazıttığımı sordu. Hayatım sanki "ondan önce" ve "ondan sonra" diye ikiye ayrılıyordu.
    -"İnsanların beni sevmesini istemiyordum. "dedim "Çirkin olursam sevilmem."

    Hızlıca bana döndü ve gözlerime baktı.
    -"Sakın bir daha böyle düşünme!" "Ben hep yanındayım."

    Kafasını tekrar omzuma koyduğunda düşündüğüm tek bir şey vardı: Keşke o anda tüm dünya donsaydı. Keşke sonsuz zamanın orta yerinde biz, ikimiz öyle el ele tutuşurken zaman donsaydı.
    Sonsuzluk içerisinde birbirimizin olsaydık keşke...

    Kahvelerimizi içip evden çıktık. Yolları adımladık el ele, evine kadar bıraktım. Akşam bana mesaj attı, şöyle diyordu:
    "Seni seviyorum... Deli gibi değil, gayet aklı başında olarak seviyorum..."
    Gülümsedim, Kürk Mantolu Madonna'dan alıntı yapıyordu. Hayatlarımızın da bir kitaptan ibaret olduğunu anlamak istemezdim.

    Günler geçip gidiyordu, mutluyduk. Ailesiyle beraber köye gitti,1 hafta orada kalacaktı. Durmadan konuşuyorduk ama, kardeşiyle kar topu savaşı yaparken fotoğraf atıyordu. Kardan Adam yaparken de...

    Özlüyordum, evet "Tesadüf onu önüme çıkarmasaydı, gene aynı şekilde, fakat her şeyden habersiz, yaşayıp gidecektim." ama onunla beraber farklı bir hayatım olmuştu.
    "O bana,dünyada başka türlü bir hayatın da mevcut olduğunu, benim bir de ruhum bulunduğunu öğretti. "

    1 hafta sonra köyden döner dönmez buluşacaktık. İlk el ele tutuştuğumuzun evin karşısındaki bir bankta oturuyordum. Kafamı gömmüştüm ve içimde kötü bir his vardı. Kaybetmenin hissi...

    Yanıma geldi ve konuşmaya başladı. Hiçbir zaman benim olmayan bir gökyüzünün kaybolup gidişini seyrediyordum.

    "Sana çok fazla zaman harcıyorum." diyordu. Ben ise gülüyordum. Anlam veremiyor, yaşananları kabul etmek istemiyordum. Hayatıma bir anda gelip girdiği gibi bir anda da çıkıp gitmemeliydi.

    Ve bitmişti. Bir anda ve yoktu artık. "Hayat ancak bir kere oynanan bir kumardı, ben onu kaybetmiştim." Ben kaybetmiştim.

    Günler ve aylar geçmeye çalışıyordu yavaş yavaş. Ben ise onunla başkalaşan hayatımın onsuz nasıl devam edeceğini idrak edemiyordum.
    Kör bir adamdım ve bana gökkuşağını göstermişti. Şimdi nasıl dönebilirdim karanlıklarıma?
    Sevmeyi, sevilmeyi, mutlu olmayı tekrar nasıl yaşayabilirdim?
    Dünyanın renkli olduğunu ve nefes almanın da bir çeşit yaşamak olduğunu nasıl hatırlayabilirdim?

    Ben tek başıma kalmıştım.

    (Burada birkaç satır yazı var ama okuyamıyorum.)

    Aylar sonra bir gün tekrar mesaj atmıştı. Arkadaşımla beraber memlekete dönecektim ve garda yemek yiyorduk. Şaşırmıştım, kavrayamıyordum kelimeleri, düşünceleri.
    Parmağımdaki yüzüğü sormuştu, kıskanıyor muydu acaba beni?

    Memlekete vardığım zaman buluştuk. Arkadaşıyla beraber gelmişti yanıma. Sanki geçen bütün o aylardan sonra sıcaklığını ve samimiyetini hiç kaybetmemişti. Dizlerini dizlerime dokunduruyordu.

    Bütün acizliğim ve kararsızlığımla işte karşısındaydım. Neden o istediği anda yanında olup istediği anda onu sevmemi istiyordu?
    Her saniye sevebilecekken neden zamanın kafesine giriyordu kalbimiz?

    Evine bırakıyordum, koca şehrin küçük bir sokağında yan yana yürüyorduk. Hiç kimse yoktu sanki ve o an, işte o an!
    İkimizden birisi önce davranmadı,birbirimize bakmadık, göz göze gelmedik ya da anlaşma yapmadık.
    Sadece oldu.
    Ellerimiz bir anda birbirine kavuştu. O da önce davranmamıştı ben de.
    Sanki tüm dünya bizim el ele tutuşmamızı sağlamıştı. Elleri,avuçlarımın arasındaydı.

    Bazı zamanlar çılgınca davranırdı. "Beni sırtında taşır mısın?" diye sormuştu.

    Kaldırıma çıkartıp "Atla bakalım!" demiştim. Sırtıma atlamıştı ve o küçücük sokakta biz, ikimiz varken, öylece kahkahalarla yürümeye başlamıştık.
    Sırtımdaydı ve o kadar mutluyduk ki!

    Evine yaklaştığımız zaman benden durmamı istedi. Hiç beklemediğim bir anda hiç beklemediğim bir şekilde yanağımdan öptü. Beni kimse öpmemişti.

    Kaybolup gittiğini düşündüğümüz anda, hayat tekrardan ortaya çıkıyordu işte tüm ihtişamıyla...

    Evime döndüğüm zaman akşam olmuştu ve saatler geçmesine rağmen onu, tüm hayatımın merkezini, tekrardan görmek isteyerek sokağa çıkmıştım. Adımlar beni fark etmeden evinin önüne kadar götürmüştü.

    "Çıksana balkona!" diye mesaj atmıştım.
    Elinde su şisesi ile çıkıp gülümsemişti. Gülümsemesi, sanki dünyaya açılan bir kapıydı...

    Öyle bakakalmıştım güzelliğine. Hiçbir canlı bu kadar güzel olamazdı.
    Hiçbir tabloda göremediğim ve hiçbir ressamın çizemediği
    Hiçbir rengin ulaşmadığı ve hiçbir yıldızın parlayamadığı kadar ışıltıyla
    işte orada, oracıkta parlıyordu.
    Bütün o güzelliği ve gülüşüyle....

    Öyle gözlerine takılı kaldığım sıra şisedeki suyu başımdan aşağı dökmüştü. Yapmıştı yine yapacağını, gözlerine baka baka evimin yolunu tutmuştum.

    Günler geçip gidiyordu. Anlayamıyordum, "Nasıl oluyor da bir insan diğer bir insanı bu kadar çok mesut edebiliyor?" diye sorup duruyordum. Onun nefes alması beni mutlu ediyordu.
    Hangi insan bir başka insanın nefes alışıyla mutlu olurdu ki?

    Bir gece vakti öylece bitti. Ben artık yapamıyorum demişti.
    Buluşmadan, gözlerime bile bakmadan bitirmişti. Tek bir mesajla...

    "Bir insana bir insan herhalde yeterdi." Ben ona yetememiş miydim?

    Koskoca bir kuyunun içinde bulmuştum kendimi, nefes alamıyor hareket edemiyordum. Boğuluyordum, aldığım her nefes ciğerlerime saplanan birer bıçaktan ibaretti.

    "Ben hayatta yalnız başına yürüyebilecek bir insan değildim." ve "Dünyada tek bir insana inanmıştım." tek bir insana...
    Beni nasıl bırakıp gidebilirdi? O kadar mesut etmişken, nasıl!

    Koşarak çıkmıştım evimden. Ne gece olduğu umrumdaydı ne de üstümdeki giysiler. Onu görmek istiyordum, sadece bir kez olsun yüzüme bakıp gerçekten bitirmek istediğini söylesin yeterdi.
    Günlerce evinin önünde bekledim. "Çık balkona" dediğim her mesaja hemen çıkardım.
    "Çıkar mısın?" diye defalarca dememe rağmen hiç çıkmadı. Bir daha o güzel gülüşünü hiç göremedim.

    O balkona hiç çıkmadı.

    Bir anda hayatıma nasıl girdiyse, yine bir anda kaybolup gitmişti.
    "Irmak bana bir ruhum bulunduğunu öğretmişti..."
    İnsanların da birer kalbi olduğunu, ve o et parçasının atmaktan başka bir insanı da sevmeyi sağlayabileceğini göstermişti.
    Irmak bana yaşanacak bir dünyanın orada beklediğini ve gülmenin de en güzel başkaldırı olduğunu öğretmişti. Yaşanacak nice güzel gün olduğunu...
    "Ben de yaşayacağım... Ama nasıl yaşayacağım!.."
    Her hikaye son mu bulur Ömer, peki ya benim hikayem?
    "Tamamen yalnızım... Ama Berlin'de değil... Bütün dünyada yalnızım..."

    Ve yıllar sonra şu soruyu soruyorum:
    "Neden hala yaşıyorum?"

    Mektup burada bitiyor. Gözyaşlarıyla ıslattığım avuçlarımın içindeki bu mektubu bir kenara bırakıyorum.

    Derviş'e bir daha ulaşamadım. Nerede olduğunu ya da ne yaptığını bilmiyorum.
    Hikayesinin nasıl son bulduğunu da...

    Kitaplar arasında yaşayan insanlar tanıyorum. Mutluluğu kitaplarda arayan, yaşadığı dünyada mutluluk bulamayan insanlar,
    Yalnızlığı ile baş başa kalan ve her gece kafasını yastığa koyunca saatlerce düşünen durmadan düşünen insanlar,
    Yıllar önce yaşadığı küçük bir hatıra ile temenni bulan insanlar,
    Biliyorum, her hayat bir kere yaşanır ve her insan bir kere sever.

    Seveceğiniz insanları da sonsuza kadar sevin. Sevmek en güzel duygudur!
    ve sevmek insanlara verilen en güzel armağandır.

    Bütün mutsuzluklara, bütün üzüntülere ve bütün ölümlere rağmen, dünyadan geriye kalanlara bakın.
    Hala oralarda, gökyüzünün ücra bir köşesinde parıldamakta olan yıldızların olduğunu bilin.

    Ve sizlerin de o yıldızlardan birisi olduğunuzu...
    "Maria Puder, Raif Efendi, Derviş, Irmak ve niceleri..."
    Bu hikayeyi yaşayan insanların sadece bir kısmı onlar. Daha görülmemiş, keşfedilmemiş nice insan,nice yaşam var.

    Sevmeyi unutmayın. Kalbinizin taşlaştığını da hissediyorsanız, yanınızdan küçük bir şiir kitabını eksik tutmayın.

    Sevgilerle...
  • 264 syf.
    ·14 günde·8/10
    İncelemeye başlamadan once kısaca Frantz Fanon kimdir bir bakalım.

    1925 yılında bir Fransız sömürgesi olan  Martinikte dünyaya gelmiştir. Bir melez olan Fanon 8 kardeşten en Siyah'ıdır.(Beyaz olmaya en uzak olanı)tam bir "Beyaz" olarak büyütülen Fanon Fransa' ya ilk geldiğinde ırkçı tavırlarla karşılaştığında aslında bariz ortada olmasına rağmen reddettiği Siyahlığını yüzünde sert bir tokatla hissetmiştir.
    İlk kitabı olan Siyah Deri Beyaz Maske Fransa'da insanları kışkırttığı iddiasıyla yasaklanmış ve kitap toplatılmıştır.

    Fanon Aralık 1961'de hayata gözlerini yumduğunda, 36 yılda yapılabilecek en iyi şekilde düşüncelerini yansıtan sayılı insandan biri olmuştur.


    Siyah Deri Beyaz Maske
    Bir dışlanmanın,iğdiş edilmenin, ırkçı saldırılara  maruz kalmanın iç yakan öyküsü var bu kitapta.  Siyah, Beyaz, soylu,köle diye ayrıştırılan insanların aslında birleştiği tek bir ortak payda vardır o da özgür insan olmak. Hayattaki tek gaye bu olmalıdır. 

           Ancak Siyahlar  derilerinin renkli olmasından dolayı bunun üstüne eklemeleri gereken baska özellikler de taşımak zorunda bırakılmışlardır. Çünkü derisinin rengi yüzünden hayata zaten bir sıfır geride başlamıştır. Bu yüzden "Siyahlar, ne pahasına olursa olsun düşünce zenginliklerini göstermek istiyorlar Beyazlara. Sık sık, akıl ve zekaca onlardan geri kalmadıklarını kanıtlama hevesine kaptırıyorlar kendilerini." Diyor Fanon.

    Siyah insan(Zenci) kendini kabul ettirme çabasıyla ordan oraya savrulup o kılıktan o kılığa girerken ne o hayalini kurduğu beyazliga kavusmustur ne de Zenci olarak kalabilmistir. (Burada aklıma nedense Michael Jackson örneği geldi. 100' ün üzerinde estetik geçirdikten sonra o hayalini kurduğu beyazlığa ulaştı  ancak ruhu istediği beyazliğa ulaştı mı orası şüpheli.)
      Zencinin bu umutsuz halini Fanon şöyle tanımlıyor: "Çok zaman Zenci ruhu diye adlandırdığımız şey, aslında Beyaz adamın marangoz kalemiyle yontulmuş bir tahta kukladan, bir 'pinokyo'dan başka bir şey değildir."

    ... Zenciye her fırsatta haddini bildirme yönelimi gösteren Beyaz insan onunla onun diliyle konuşmaya özen gösterir. Çünkü ona göre Zenciler kaba saba, nezaketten anlamayan, her fırsatta toplumda huzursuzluk yaratan bir tiptir. Onun diliyle konuşmak aslında onun nerden geldiğini unutturmama çabasıdır.
    Farkında olmadan hayatımızın her alanında bu durumla karşı karşıyayız aslında. Buna kendi ülkemizden de bir örnek verebiliriz.

     Örneğin, Anadolu kültürüyle harmanlanmis bir teyzemiz şalvarıyla herhangi bir bankaya girdiğinde tam anlamıyla bir dışlama yapmasak da en azından o görünüşü yadırgarız. Çünkü bize dayatılan belli başlı bir giyinme, bir güzellik kriteri vardır. Ve teyze şalvarıyla buna meydan okumuştur.
    Aynı bir Fransız'ın Zenciyle 'hey ahbap' şeklinde onun diliyle konuşması gibi, o bankada görevli kişinin teyzeyle onun şivesiyle konuşmaya çalışması tam olarak olmasa da benzer bir durumdur. Ona nereden geldiğini unutturmama çabası.
    Fanon'un cinsiyet bazında ele aldığı ilişki de aslında yine kökeninden kopma üzerinedir.
    Siyah kadın ne olursa olsun Beyaz erkekle özellikle "ırksal bir kurtuluş" için evlenmek ister. Bu hayattaki en büyük amacı budur. Çünkü ancak bu yolla karanlık ırkından kurtulabilir.
    Aynı şekilde Siyah erkek de Beyaz olma çabasıyla Beyaz bir kadınla evlenme hayalleri kurar. Burada sindirilmiş bir eziklik ve eksiklik duygusuyla kendi ırkından uzaklaşma çabası içinde bir arayışa girer.

    Zenciler tarih boyunca kafamızda hep köle rolüyle yer etmiştir. Fanon her ne kadar Martinikli Zencilerle sınırlı tutmaya çalışsa da incelemesini, aslında dünya tarihinde bu durum her zaman söz konusu olmuştur.

      Bu durum, zamanın Istanbul'unda da böyleydi. Istanbul'da yılda sadece bir kere, Mayıs ayının son cuması bütün Afrikalı kölelerin buluştuğu bir yer vardı Çamlıca Tepesi. Sadece bir gun onların kendi dillerinde kendi şarkılarıyla eglenmelerine izin verilirdi.

     Hepimizin küçükken söylediği bir tekerleme vardı." Yağmur yağıyor seller akiyor Arap kızı camdan bakıyor." Arap kızının neden aramıza katılamadığını Sunay Akın anlatıyor bize. Çünkü o bir köle çocuğu aramıza katılamaz. Bir tekerlemenin ardındaki köle tarihini Sunay Akın'dan dinlemek isteyenlere link bırakıyorum.
    https://youtu.be/vWKLzZnN1hA

    Kitap 8 bölümden oluşuyor. Fanon ırkçılığı, kimi bölümlerde felsefeyle, şiirle, kimi bolumlerde ise psikanalizle anlatmaya çalışmıştır. Kendisi de bir Siyah(Zenci) olduğu için birinci ağızdan ne hissettiğini daha da iyi anlıyoruz.

    Iyi okumalar, keyifli okumalar diyemeyecegim çünkü okuyacaklarınız pek de keyifli sayılmaz.
  • 336 syf.
    ·9 günde·Puan vermedi
    Kimdir Bu Mitat Karaman?
    Mitat karakterinin analizi
    Mitat oldukça silik, faydasız, ezik, işe yaramadığını hisseden, kaybeden biri. İsminin ve soyadının “h” si yok. Küçük yaşta yetim kalmış. Özgüvenden yoksun ruh halini 3.ağız anlatıcı yoluyla zaten romanın başında anlıyoruz. Sayfa 73’te, Mitat’ı evdeki gereksiz eşyalara benzetiyor anlatıcı:
    “Bir kere kullanıp gömleğini yakınca bir daha kullanmadığı, kenara koyduğu renkli düğmeleriyle devre dışı kalmış bir robot gibi olan ütü. Mitat oydu işte. Faydasız, işlevsiz ama orada. Duvara yaslanmış ütü masası da onun kadar işlevsizdi. Mitat evin içinde nereye baksa kendi soydaşlarını, gereksiz şeyleri görmeye devam etti. Herhangi bir ampülü yakmayan duvardaki düğme. Kapı koluna takılmış lastik tampon. Kablosuz internet kullandığından beri ihtiyaç duymadığı internet kablosu. Akıllı telefon kullandığından beri açmadığı laptopu. Kullanmadığı dijital televizyon platformuna ait tv kumandası. Okunmayan kitaplar. Tükenmiş tükenmez kalemler. Yanmayan ince uzun mutfak çakmağı. Bir teki kayıp olan çekmeceye attığı tek çorap. Mitat o tek çoraptı.
    106.sayfa: Mitat’ın ortaokul 3.sınıfta Biyoloji öğretmeninin sorduğu “insan vücudunda bir organ olsanız hangisi olurdunuz?” sorusuna verdiği cevap apandis. Hoca neden apandis diye sorunca Mitat: “ Vücutta hiçbir işlevi yoktur.” Yanıtını veriyor. Devamında diğer organların görevlerini sıralayıp sıra apandise gelince “orada durmak dışında hiçbir şey istemiyor. İstese de bir işe yaramıyor zaten. Bence süper bir şey.” tespitinde bulunuyor. Böylece Mitat’ın neden “başarısının sınanacağı hiçbir ortama girmek istememesini” anlamış oluyoruz.
    Olaya dayalı her türde karakterin yolculuğu anlatılır. Silik ve özgüvenden yoksun olan Mitat, Yıldız Hanım’ın vefatından sonra Yıldız’ın eşi Kadim Bey’in zorlamasıyla apartman yöneticisi oluyor. Kendisinin hep uzak durduğunu bildiğimiz batıl inançlara inanmaya başlıyor. Alt komşusu Ceylan’ın anlatıığı astrolojik bilgileri saçma bulan, en alt kattaki Eylem ve Büşra’nın anlattığı cin hikayelerine burun kıvıran Mitat, bir yöneticinin her şeyi düşünmesi gerekir düşüncesiyle onlara hak veriyor. Hatta polise verdiği ifadede Yıldız Hanım’ı cin çarptığını belirtiyor.
    Mekan
    Mekan tasvirlerinde zamanın eşyalar üzerindeki etkisi, benzetmeler, sıkça isim kullanma, sahnelere dram etkisi katma, cansız nesnelere duygu verme gibi mekan ögesini güçlendiren daha görünür olmasını sağlayan unsurlara yer verilmiş.
    Diyalog
    Diyaloglar küçük eylemlerle desteklenmiş. Örneğin sayfa 86: “ Mitat soldan sağa dönerek ‘Ben otuz beşimi geçtim, yolun ikinci yarısındayız.’ cümlesinin hecelerini kuşlara yem atar gibi serpti.” Diyaloglar küçük eylemlerle desteklendiği için sanki o mekanda oturanlardan biri de biziz ve olan biten gözümüzün önünde canlanıyor gibi. Böylece okur, oldukça gerçekçi mekan-diyalog ikilisiyle büyüleniyor.
    Ayrıca diyaloglar bilgi veriyor, karakteri açığa çıkarıyor, hikayeyi ileriye taşıyor. 95.sayfada Kadim Bey ile Başar Bey arasında daha önce apartman toplantısında kamera için tartışma yaşandığını öğreniyoruz. Yine romanın sonunda Kadim Bey’in apartmana kamera sisteminin kurulmaması için Başar Bey’le niçin tartıştığını anlıyoruz. Çünkü Kadim Bey ileyeceği cinayete odaklanmış. Kamera çok büyük bir engel. Romanın mantıksal kurgusu için müthiş bir detay bu. 95.sayfada geçen kamera diyaloğu romanın sonlarına bağlanıyor planlı bir şekilde.
    Kısmetim Sensin
    Yazar Doğu Yücel; güncel, toplumsal, magazinsel hayatları eserine ustaca işlemiş. 15 Temmuz darbe girişimi ve o dönemki tartışma programlarını, siyasetçilerin demeçlerini, insanların ruh hallerini hemen hemen her bölümde diyaloglarla ya da anlatıcının ağzıyla aktarmış. “Kısmetim Sensin” evlenme programı da nasibini almış bu ustalıktan. Mürüvvet- ölen Yıldız Hanım’ın kızı- bu programda meşhur olmuş. İsminin mürüvvet olması da ilginç bir detay. Cenazeden üç gün sonra televizyon kanalı Mürüvvet için görkemli bir düğün tertip ediyor. Cenazedeki teyzeler bunu ballandıra ballandıra anlatıyor. Romanın sonlarına doğru Kadim Bey, Mitat’a bir itirafta bulunuyor: “Aile” adlı gizli bir tarikattan bahsediyor. Tezgahlarla, planlanmış tesadüflerle insanları evlendirmeye çalışan gizli bir örgüt. Suikastler planlayan, hayat sigortalarından kendi payını almak için çiftlerden birini kaza süsüyle öldürten kirli bir örgüt. Romanın son sayfasında Hera, sevgilisi Mitat’a hamile olduğunu söyleyince Mitat bu örgütü hatırlıyor ve roman bu finalle sona eriyor.
    Çatışma
    Romanın çeşitli yerlerinde toplumsal sınıflara açık ve örtük bir şekilde değinilmiş: “ Belki de ait olduğu dünya beyaz Türklerin cirit attığı çağdaş dünya değil, çocukluğuna dair kokunun bile muhafaza edildiği burasıydı.(Muhafazakar aile kastediliyor.)” Bu gönderme metnin alt yapısında akılda kalan bir çatışma yaratmış.
    Taziye evinde Fatiha okunurken Mitat’ın kollarının iç tarafındaki Zeus ve Medusa dövmeleri görünüyor ve oradaki muhafazakar insanların sinirleri bozuluyor. Bu detay seküler(laik)- muhafazakar çatışmaya dikkat çekiyor.
    Zaman
    Mitat’ın hikayesi 15 Temmuz 2016 darbe girişimin olduğu geceyle başlıyor. Bu, romandaki geçmiş zaman. Romandaki olayların gerçekleştiği zaman ise Darbe girişiminden sonraki aylar olarak anlatılmış.
    Anlatıcı ve Bakış Açısı
    Anlatıcı 3.ağız ile İlahi anlatıcının bakış açısını kullanmış. Mitat ve diğer kişilerin duygularını, geçmişlerini, hislerini bilen bir anlatıcı var.
  • 131 syf.
    ·1 günde·Beğendi·9/10
    Her şairi okuyabiliyor musunuz ? Hadi okudunuz diyelim aynı hazzı veriyor mu ? Bence veremez, vermemeli de. Şimdi şöyle düşünüyorum; her ne kadar duygusal da olsak; hissettiklerimizi, aslında içimizden geçen cümleleri günlük hayatımızda kullanmak incelik istiyor.
    Örneğin; Hangimiz bir kahvede bir parkta otururken, vapurla Kadıköy’ü Beşiktaş’a bağlarken
    ‘Sevgilim, ben şimdi büyük bir kentte seni düşünmekteyim.
    Elimde uçuk mavi bir kalem,
    cebimde iki paket sigara
    Hayatımız geçiyor gözlerimin önünden’
    Diye cümleler kurabiliyoruz, elbette düşünüyoruz ya da hissediyoruz ama o an bunları kağıda – mesaja- döküp karşımızdakine hissettirebiliyor muyuz? Hayır. Anlatmak istediğim, Kitabın Ön sözünde Erdal Öz’ün de bahsettiği aslında,
    Mektup bireyseldir, iki kişiliktir. Histir, o hissi karşı tarafa verebilmektir. Ellerinle yazmak, bazan renkli kalemlerle elini çizmektir kağıda.
    Mektubun en güzel örneklerini belki Kafka – Wilde vermiş olabilir ama bence, insanın eşine On Üç Gün boyunca olanı biteni, günlük tutar gibi anlatırken (neden anlatıyor? Okumalısınız :) ) araya giren o hisler beni benden aldı. Okurken çevremdeki -sayıca çok az da olsa- okuyanlarla konuştum beğenmeyenler, okumayı gereksiz bulanlar var, tabi ben şok :), neden diye sorduğumda ‘öyle güzelmiş ki yaşadıkları, her şeyin çıkar olduğu, kimsenin kimseyi o derece sadakatle sevmediği günümüzde, bu kitabın aşka aşık ettiğini o yüzden okumamanın kayıp olmadığını’ söylediler. Aslında haklılardı ama, aklıma yatmayan o kadar kitap okuyoruz hangisinin güzelliği günümüzde mümkün, hangimiz sırf sevdiği kişi yaptı diye her gün yağlı ekmek yiyor, hangisi sevdiği kişiye ya da kişilere ‘nereye istersen gelirim, ne zaman istersen’ diyebiliyor. Zannımca iki kişilik hisler Cemal Süreya’larla, birlikte göçüp gitmiş bu yeryüzünden,
    Ha-Ha ne mi kalmış ? Gregor Samsa’ların temizlikçileri, hepimizi süpürmeyi bekliyorlar.

    Kitap için son bir cümle; Dön Dön Oku.
  • “…kendisine bir yuva yapan örümcek gibi; oysa yuvaların en çürüğü örümcek ağıdır.” Kuran, XXIX, 40

    “İşte,” dedi Dunraven, kasvetli bataklığa, denize, kum tepelerine, çoktandır onarılmamış bir ahırı andıran, gösterişli ama yıkık dökük yapıya puslu yıldızları da katan bir el hareketiyle: “Atalarımın toprakları burası.”

    Yoldaşı Unwin piposunu ağzından çıkarıp onay anlamına gelen bir şeyler mırıldandı. 1914 yılının ilk akşamıydı; onurlu tehlikelerden yoksun bir dünyadan bıkmış bu iki arkadaş, Cornwall’ın iyice dışındaki bu yerleri çok önemsiyorlardı. Dunraven kara bir sakal bırakmıştı. Kendisini, konusunu henüz bilmediği, ama yazıldığında çağdaşlarının ancak sayfalarını karıştırmakla yetinebilecekleri koskoca bir destanın yazarı olarak görüyordu. Unwin’inse Fermat tarafından Diophantes’in sayfalarının birinin kenarında yazıldığı sanılan kuram üzerine bir incelemesi yayımlanmıştı. Her iki erkek de –söylemeye gerek var mı?– genç ve heyecanlıydılar, başlarında kavak yelleri esiyordu.
    “Bundan bir çeyrek yüzyıl önce,” dedi Dunraven, “bilmem hangi Nil kabilesinin başı ya da kralı İbni Hakan el-Buhâri, bu yapının ortasına düşen odada yeğeni Zeyd tarafından öldürüldü. Aradan bunca yıl geçmesine karşın, ölümü hakkındaki gerçekler açıklığa kavuşmuş değil.”
    Unwin, âdeti olduğu üzere “Neden?” diye sordu. “Birçok nedeni var,” karşılığını aldı.
    “Birincisi, bu yapı bir labirenttir. İkincisi, buranın bekçiliğini yapanlar bir köleyle bir aslandı. Üçüncüsü, gizli bir hazine vardı, o yok oldu. Dördüncüsü, cinayet işlendiğinde katil ölüydü. Beşincisi…” Sıkılan Unwin onun sözünü kesti:
    “Bilinmeyenleri çoğaltıp durma,” dedi.
    “Olayların sadeliği bozulmamalı. Poe’nun çalınan mektubunu, Zangwill’in kilitli odasını unutma.”
    “Ya da karmaşıklaştırılmalı her şey,” dedi Dunraven. “Sen de evreni unutma.”

    Dik kum tepelerini tırmanarak labirente ulaşmışlardı. Bu kadar yakından bakıldığında, bir insan boyundan biraz daha yüksek, sıvasız, tuğladan örülü, dümdüz, neredeyse sonsuza dek uzanan bir duvar gibi görünüyordu. Dunraven, yapının bir çember biçiminde olduğunu söyledi; çember o kadar genişti ki eğimi neredeyse kaybolmuştu. Unwin’in aklına düz bir çizgiyi sonsuz bir çemberin eğimi sayan Cusa’lı Nicholas geldi. Yürüdüler, yürüdüler; gece yarısına doğru çıkmaz, tehlikeli bir geçite açılan dar bir delik buldular. Dunraven evin içinde birçok çatallanan yol olduğunu, ama hep sola dönerlerse bir saatten kısa bir sürede labirentin tam merkezine ulaşabileceklerini söyledi. Unwin bu öneriyi kabul etti. İki erkeğin temkinli adımları taş döşeli zeminde çınladı; koridor çatallanıyor, daha dar başka koridorlara açılıyordu. Tavan, onları evin içine hapsetmek istermişçesine iyice alçaldı. Koyu karanlığın içinde tek sıra halinde yürümek zorunda kaldılar. Unwin önden gidiyor, kaba örülmüş duvarlarla dönemeçlerin sıklığı yüzünden sık sık adımlarını yavaşlatmak zorunda kalıyordu. Görünmeyen duvar, elinin altında sonsuza dek akıp gitmekteydi. Karanlıkta hızı kesilen Unwin, arkadaşının ağzından Hakan’ın ölümünün hikâyesini dinledi:

    “Belki de ilk anılarımdan biri,” dedi Dunraven, “İbni Hakan el-Buhâri’nin Pentreath limanında boy gösterişidir. Ayaklarının dibinde aslan olan bir zenciyle hem de – hiç kuşku yok ki, İncil’deki gravürler dışında hayatımda gördüğüm ilk zenci ve ilk aslan. Daha çocuktum, ama güneş rengi hayvanla gece rengi adamın beni İbni Hakan’ın kendisi kadar etkilemediklerini hatırlıyorum. Gözüme çok uzun boylu görünmüştü; kara sarı suratlı, kara gözleri yarı örtük, burnu dünyaya meydan okuyan, etli dudaklı, safran rengi sakallı, geniş göğüslü, yürüyüşü kendinden emin ve sessiz bir adamdı. Evde, ‘Gemiyle bir kral geldi,’ dedim. Daha sonra, duvarcılar burada işe koyulduklarında, ünvanı genişlettim, Babil Kralı dedim ona.
    “Bu yabancının Pentreath’da yerleşeceği haberi sevinçle karşılandıysa da, evinin boyutları ve biçimi hoşnutsuzluk ve şaşkınlığa yol açtı. Bir evin tek bir odayla millerce koridordan oluşması doğru değildi. ‘Yabancılar arasında böyle evler yaygın olabilir,’ diyordu herkes, ‘ama, burada, İngiltere’de, olacak iş değil!’ Alışılmışın dışında şeyler okumaya meraklı olan rahibimiz Mr. Allaby bir yerlerden bir Doğu masalı bulup çıkardı; bu, bir labirent inşa ettiği için Tanrı tarafından cezalandırılan kralın masalıydı, bize kürsüden okudu. Hemen ertesi gün, İbni Hakan, rahibin evine bir ziyaret yaptı; ikisinin arasında geçen kısa konuşmanın ayrıntıları o sıralarda bilinmiyordu, ama kilisede bir daha gurur denen günaha ilişkin vaaz dinlemedik, Mağripli de duvarcı bulmakta güçlük çekmedi. Yıllar sonra, İbni Hakan öldüğünde, Allaby yetkililere aralarında geçen konuşmanın içeriğini açıkladı. “Kendisine gösterilen iskemleye oturmayı reddeden İbni Hakan ona aşağı yukarı şu sözleri söylemişti: ‘Benim yapmakta olduğum işi hiçbir insanoğlu yargılayamaz. Öyle günahlar işledim ki, Tanrı’nın adını yüzlerce, yüzlerce yıl boyu tekrarlasam da çekeceğim azapların bir tekinden bile kurtulamam; öyle günahlar işledim ki, seni şu ellerimle öldürsem Peder Allaby, Yüce Yargı’nın benim için uygun gördüğü işkenceleri bir nebze olsun artırmaz bu. Ünümün yayılmadığı ülke yok yeryüzünde. İbni Hakan el-Buhâri benim adım; zamanında elimde demir asayla çöl kabilelerine hükmettim.

    Yıllar boyu, yeğenim Zeyd’in yardımıyla inim inim inlettim onları. Sonunda Tanrı yakarışlarını duydu da bana başkaldırmalarına göz yumdu. Ordularım dağıldı, kılıçtan geçirildi; yağmacılık yaptığım günlerde biriktirdiğim servetle birlikte kaçmayı başardım. Zeyd beni tam bir kümbetin dibinde yatan kutlu adamın türbesine götürdü. Köleme gözünü çölden ayırmamasını söyledim. Zeyd ve ben altın sikkelerle dolu sandığımızla içeri girdik, bitkin bir halde uykuya daldık. O gece, kıvıl kıvıl yılanların tuzağına düştüğümü gördüm rüyamda. Dehşet içinde uyandım. Şafak vaktiydi, Zeyd yanımda uyuyordu; bana bu rüyayı bedenime sürünen bir örümcek ağı gördürmüştü. Korkağın teki olan Zeyd’in böylesine deliksiz uyuması ağrıma gitti. Elimdekinin bitmek tükenmek bilmez bir servet olmadığını, Zeyd’in de bundan pay isteyeceğini düşündüm. Gümüş kabzalı hançerim kemerimde duruyordu; kınından sıyırıp boğazını kestim onun. Acı içinde kıvranırken tam olarak anlayamadığım bir şeyler fısıldadı. Baktım ona. Ölüydü, ama olur da dirilir diye köleme ölünün yüzünü ağır bir taşla ezmesini söyledim. Sonra güneş altında epeyce yol aldık, bir gün bir deniz gördük. Çok uzun direkli gemiler yol alıyordu bu denizde. Bir ölünün bu denizleri aşamayacağını düşündüm, uzak ülkelere kaçmaya karar verdim. Gemiyle yola çıktığımızın ilk gecesi, Zeyd’i öldürdüğümü gördüm rüyamda. Her şey aynı biçimde olup bitti, yalnız bu defa söylediklerini anladım. Dedi ki: ‘Nerede gizlenirsen gizlen, şimdi senin beni öldürdüğün gibi, ben de bir gün seni öldüreceğim.’ Bu tehdidi boşa çıkarmaya ant içtim. Zeyd’in ruhu yolunu kaybetsin diye, kendimi bir labirentin yüreğine gizleyeceğim.’

    “Bunları söyledikten sonra çıktı gitti. Allaby, Mağripli’nin kaçık olduğunu ve deli saçması labirentinin de kaçıklığının apaçık bir belirtisi olduğunu varsaymak için elinden geleni yaptı. Arkasından da bu açıklamanın eşi görülmemiş yapıyla eşi duyulmamış hikâyeye uyduğunu düşündü. Ne var ki, İbni Hakan denen adamın kendi üzerinde bıraktığı güçlü izlenim buna uymuyordu. Kim bilir, belki de böyle masallar Mısır’ın kum çöllerinde yaygındı; böyle garip yapılarsa (Plinius’un ejderhaları gibi) bir kişiden çok, bir kültürün malı olabilirdi. Londra’ya bir inişinde, Allaby, Times’ın eski sayılarını karıştırdı; ayaklanmanın ve el-Buhâri’yle korkaklığı herkesçe bilinen vezirinin bunu izleyen düşüşlerinin gerçek olduğunu gördü. “Duvarcılar işlerini bitirir bitirmez, el-Buhâri, labirentin merkezine yerleşti. Onu kentte bir daha gören olmadı; ara sıra Allaby, Zeyd’in kralı yakalayıp öldürdüğü kuşkusuna kapılıyordu. Geceleyin, rüzgâr, bize aslanın kükremesini ulaştırıyor, ağıldaki koyunlar yüzyılların ötesinden gelen bir korkuyla birbirlerine sokuluyorlardı.

    “Doğu limanlarından gelip Cardiff’e ya da Bristol’e giden gemilerin küçük körfeze demirlemeleri âdettendi. Köle labirentten çıkıp (labirent o sırada şimdiki gibi soluk pembe değil kızıl renkteydi) limana iner, gemilerin tayfalarıyla gırtlaktan gelen sesler çıkararak bir şeyler konuşur, sanki adamların arasında vezirin hayaletini arardı. Bu gemilerin yasak mallar taşıdıkları bilinirdi, alkol ya da kaçak fildişi taşıyan gemiler neden ölü adam taşımasın?

    “Yapının bitirilişinden üç yıl kadar sonra, bir ekim sabahı Sharon Gülü tam dik kayalıkların orada demirledi. Ben bu gemiyi gözlerimle görmedim, onun için zihnimde yaşattığım imgesi çoktan unuttuğum Abukir ya da Trafalgar gemilerinin gravürlerinden etkilenmiş olabilir. Ama sanıyorum, bu gemi öyle ince ayrıntılarla bezenmiş bir gemiydi ki, bir gemi mühendisinden çok bir marangozun, hatta bir tahta oyma ustasının elinden çıkmış gibiydi. Cilalı, koyu renkli, hızlı ve sessiz bir gemiydi (gerçekte değilse bile, en azından rüyalarımda), mürettebatıysa Araplarla Malayalılardan kuruluydu.

    “Şafakta demir attı ve aynı günün akşamı İbni Hasan, Allaby’yi görmek için papaz evine daldı. Tam anlamıyla müthiş bir korkunun pençesindeydi. Zeyd’in labirente geldiğini ve köleyle aslanın öldürüldüğünü anlatıncaya kadar akla karayı seçti. Büyük bir ciddiyetle yetkililerin kendisine yardım edip edemeyeceklerini sordu. Allaby daha ağzını açıp bir şey söylemeden çıktı gitti el-Buhâri; sanki kendisini ikinci ve son kere papaz evine getiren o korkunç dehşetin önüne kapılmış gidiyordu. Kütüphanesinde tek başına kalan Allaby, şaşkınlıkla bu korkudan ödü patlamış adamın, Sudan kabilelerine kılıç zoruyla boyun eğdiren adam olduğunu; savaşın, öldürmenin ne demek olduğunu bildiğini düşündü. Allaby, ertesi gün geminin yola çıktığını öğrendi. (Sonradan anlaşıldığına göre Kızıldeniz’deki Suakin Limanına doğru yola çıkmıştı.) Kölenin ölümünü doğrulama görevinin kendisine düştüğü inancıyla labirente yollandı. El-Buhâri’nin soluk soluğa anlattıkları ona tamamen akıldışı gelmişti, ama koridorun bir dönemecinde aslanla karşılaştı, aslan ölüydü; bir başka dönemeçte köleyi gördü, o da ölüydü. Tam ortadaki odadaysa yüzü taşla ezilmiş el-Buhâri’yi buldu. Adamın ayaklarının dibinde küçük, sedef kakmalı bir sandık duruyordu; kilit zorlanarak kırılmıştı, içinde tek bir kuruş bile yoktu.”
    Arada, söylev çekiyormuşçasına duraklayan Dunraven son cümlelerinin etkileyici olmasına çalışmıştı. Unwin, arkadaşının bu cümleleri daha önce kim bilir kaç kere, hep aynı kendine güvenle, ama hep aynı yavan etkiyi uyandıracak biçimde tekrarladığını düşündü. İlgilenmiş görünmek için, “Aslanla köle nasıl öldürülmüşler peki?” diye sordu.
    Dinleyicisine aman vermemeye kararlı ses, kötücül bir kendinden hoşnutlukla,
    “Onların suratları da taşla ezilmişti,” diye getirdi gerisini.

    Şimdi adamların ayak seslerine bir de yağmurun boğuk fısıltısı karışmıştı. Unwin geceyi labirentte, labirentin merkezindeki odada geçirmek zorunda kalacaklarını düşündü, bu sıkıcı zorunluğa ilerde bir serüven gözüyle bakılabilirdi hiç değilse. Sesini çıkarmadı.
    Dunraven dayanamadı, sonuna kadar gitmeye kararlı bir adam tavrıyla, “Bu hikâyenin açıklaması olabilir mi?” diye sordu.
    Unwin, sesli düşünüyormuş gibi, “Açıklaması olup olmadığını bilmem. Tek bildiğim yalan olduğu,” dedi.
    Dunraven bunun üzerine öfkelendi, oldukça sert sözler sarf ederek bütün Pentreath halkının söylediklerine tanıklık edeceğini, masal uydurmak istese çok daha iyisini uydurabileceğini, ne de olsa yazar olduğunu ileri sürdü. En az Dunraven kadar şaşıran Unwin özür diledi. Karanlıkta zaman genişlemiş, yayılmıştı sanki; her ikisi de yollarını kaybettiklerinden korkar, yorgunluklarını hissetmeye başlarken, yukarıdan gelen cılız bir ışık dar bir merdivenin alt basamaklarını aydınlattı. Basamakları çıkınca, yıkık bir odaya girdiler. Kötü yazgılı kral, korkusuna tanıklık eden iki şey bırakmıştı geride: bataklığa ve denize bakan ince, yarık biçiminde bir pencereyle tam merdivenin eğimi üzerine açılan kapaklı bir tuzak. Geniş olmasına karşın, oda bir hapishane hücresini andırıyordu. Yağmurdan korunmaktan çok, dostlarına anlatacak ilginç bir olay bulunsun diye, iki adam geceyi labirentte geçirdiler. Matematikçi deliksiz uyudu; bir işe yaramadığını bildiği halde aklına gelen şu dizelerden bir türlü kurtulamayan şairse gözünü bile kırpmadı:

    Suratı yok o somurtkan, o korkunç aslanın Suratı yok korkudan dili tutulan kölenin Suratı yok Kral’ın…

    Unwin, el-Buhâri’nin ölümü hikâyesine karşı kayıtsız kaldığını sanıyordu, ama bilmeceyi çözdüğünden emin olarak uyandı. Gün boyunca, kafası meşguldü ters davrandı, bulmacanın parçalarını bir araya getirmeye çalıştı. İki gece sonra Londra’da bir pub’da Dunraven’e rastladı ve ona özetle şunları söyledi: “Cornwall’da sana, anlattığın hikâyenin yalan olduğunu söyledim. Veriler gerçekti ya da gerçek oldukları varsayılabilirdi, ama senin anlattığın biçimiyle yalan oldukları çok açıktı. Yalanların en büyüğünden başlayacağım – o akıl almaz labirentten. Bir kaçak labirente saklanmaz. Kendisine, denize bakan dik bir kayalığın tepesinde, her gemideki mürettebatın en uzaktan bile görebileceği kızıl renkte bir labirent yaptırmaz. Bütün dünya zaten bir labirentken kendine ne diye labirent yaptırsın? Londra, gerçekten saklanmak isteyen biri için, bütün koridorları bir gözetleme kulesine çıkan bir yapıdan daha iyi bir labirenttir. Bu basit sonuca, geçen gece seninle birlikte damı döven yağmuru dinler ve uykuya dalmayı beklerken vardım. Yağmurun etkisiyle, senin saçmaladıklarını salim kafayla düşünmeye çalıştım.”
    “Diziler kuramını mı yoksa uzamın dördüncü boyutunu mu düşündün?” diye sordu Dunraven.
    “Hayır,” dedi Unwin, ciddiydi.
    “Girit Labirenti’ni düşündüm. Merkezinde boğa kafalı bir adam olan labirenti.”
    Dedektif hikâyelerine son derece düşkün olan Dunraven, esrarengiz bir olayın çözümünün, olayın kendisinden daha az ilginç olduğunu düşünürdü. Esrarengiz olaylarda doğaüstü, hatta Tanrısal bir yan vardı; çözümlerse her zaman bir tür ‘el çabukluğu’ndan zarar görürdü. Kaçınılmaz sonucu geciktirmek üzere, “Paraların üzerinde ve heykellerde Minotauros’un boğa kafalı olduğu görülür. Dante, Minotauros’u, boğa gövdeli ama insan kafalı bir yaratık olarak düşünmüştü,” dedi.
    “O görüş de benim çözümüme uyar,” diye onayladı Unwin.
    “Önemli olan hem inin hem de inde yaşayan canavarın korkunç olmaları. Minotauros labirentine yakışır, onu haklı kılar. Rüyada savrulan bir tehdit içinse aynı şey söylenemez. Minotauros imgesini yakaladığımda (içinde labirent olan böyle esrarengiz bir olayda kaçınılmaz elbet) mesele yarı yarıya çözülmüştü diyebilirim. Gene de açık söyleyeyim, bu antik imgenin nasıl olayın anahtarı olabileceğini tam anlayamamıştım, senin anlattıklarında bir ayrıntı yakaladım – örümcek ağı.”
    “Örümcek ağı mı?” diye tekrarladı Dunraven, afallamıştı.
    “Evet. Örümcek ağı (Platoncu örümcek ağı – bunu aklından çıkarma), katile (çünkü ortada bir katil var) işlediği cinayeti hatırlatmışsa hiç şaşmam. Türbedeyken, el-Buhâri’nin rüyasında kıvıl kıvıl yılanlar gördüğünü, uyandığındaysa bu rüyaya neden olanın bir örümcek ağı olduğunu anlattığını hatırlarsın. El-Buhâri’nin o rüyayı gördüğü geceye dönelim. Yenilgiye uğrayan kral, vezir ve köle, yanlarında hazineyle birlikte çölde kaçıyorlar. Geceyi geçirmek için bir türbeye sığınıyorlar. Korkak bildiğimiz vezir uykuya dalıyor; yürekli bildiğimiz kral uyumuyor. Hazineyi paylaşmamak için kral veziri bıçaklıyor. Birkaç gece sonra vezirin hayaleti kralı rüyasında tehdit ediyor. Bütün bunlar inandırıcı değil. Benim yorumuma göre, olaylar başka türlü gelişti: O gece yürekli bir adam olan kral uyudu, korkak Zeyd ise gözünü bile kırpmadı. Uyumak her şeyi unutmaktır ve böyle bir unutuş da, arkandan eli bıçaklı adamların geldiğini biliyorsan, mümkün değildir. Gözünü hırs bürüyen Zeyd uyumakta olan kralının üzerine eğildi. Onu öldürmeyi düşündü (hatta belki bıçağıyla da oynadı), ama cesaret edemedi. Tavşan uykusunda olan köleyi uyandırdı, hazinenin bir bölümünü türbeye gömdüler ve önce Suakin’e, oradan da İngiltere’ye kaçtılar. Kendilerini el-Buhâri’den gizlemek için değil, ama onu bulundukları yere çekip öldürebilmek için, örümceğin ağını örmesi gibi, denize bakan yüksek tepelerin üzerindeki kızıl renkli labirenti yaptırdılar. Vezir, gemilerin kızıl sakallı adam, köle ve aslan söylentisini Sudan kıyılarına taşıyacaklarını biliyordu. Er ya da geç el-Buhâri gelecek, labirentlerinde onları arayacaktı. Labirentin son dönemecinde, tuzak bekliyordu onu. El-Buhâri, Zeyd’i hiçbir zaman ciddiye almamıştı, şimdi de en ufak önlem bile almaya gerek görmedi. En sonunda, beklenen gün geldi; İbni Hakan İngiltere’ye vardı, dosdoğru labirentin kapısına dayandı, onun çıkmaz koridorlarında dolaştı ve belki de merdivenin ilk basamağına ayağını henüz atmıştı ki, veziri onu tabandaki kapaklı tuzağın oradan vurarak öldürdü – tabanca kurşunuyla mı, bilmiyorum. Köle, aslanın işini bitirecek, tek bir kurşun da kölenin işini bitirecekti. Sonra Zeyd, bir kayayla her üçünün de suratlarını ezdi. Böyle yapması gerekiyordu; suratı kayayla ezilmiş tek bir adam, ortada bir kimlik sorunu olduğunu akla getirirdi, ama hayvan, kara derili adam ve kral bir dizi oluşturuyorlardı ve ilk ikisi göz önünde tutulduğunda, sonuncusu doğal görünecekti. Allaby’yle konuşurken korku içinde olduğuna şaşmamak gerek; korkunç eylemini yeni tamamlamıştı, İngiltere’den kaçıp hazineyi bulacaktı.”
    Dunraven, Umvin’in sözlerini dalgın bir sessizlik ve belki de inanmazlıkla karşıladı. Karar vermeden önce, bir büyük bira daha ısmarladı.
    “Benim İbni Hakan’ın, aslında Zeyd olabileceğini itiraf ederim,” dedi. “Böylesi dönüşümler, oyunun klasik kuralları, okurun ısrarla beklediği geleneksel kurmaca gereklerindendir. İtiraf etmeye yanaşmayacağım şeye gelince de senin hazinenin bir bölümünün Sudan’da gömülü olduğu yolundaki varsayımın. Zeyd’in hem kraldan hem de kralın düşmanlarından kaçtığını unutma; birazını gömerek zaman kaybetmektense bütün hazineyi çaldığını düşünmek daha akla yakın. Sonunda, sandıkta tek kuruş bile bulunmaması bütün paranın harcanmış olmasındandır belki de. Nibelungların kırmızı altını, gibi tükenmek bilmez olmayan altın, tamamen duvarcılara harcanmış olabilir. O zaman İbni Hakan çoktan yenip bitirilmiş bir hazineyi ele geçirmek üzere denizler aşmış demektir.”
    “Bence yenip bitirilmiş denemez,” dedi Unwin. “Vezir, bir gâvur adasında, yalnızca kralı kendine çekmek için değil, aynı zamanda krala mezar olsun diye çember biçiminde, büyük bir tuzak kurmaya yatırdı o parayı. Tahminim doğruysa, nefret ve korkuyla hareket etti, hırsla değil. Hazineyi çaldı ve ancak bundan sonra aslında başka bir şeyin peşinde olduğunu fark etti. Aslında İbni Hakan’ın ölümünü görmek istiyordu. Kendini İbni Hakan’mış gibi yaptı, onu öldürdü ve sonunda da İbni Hakan oldu.” “Evet,” diyerek bu görüşe katıldı Dunraven. “İşe yaramaz serserinin tekiydi; bir tek dileği vardı, o da ölüp de bir hiç olmadan önce, geriye baktığında bir zamanlar kral olmuş olduğunu ya da herkesi kral olduğuna inandırdığını hatırlamak…”

    Jorge Luis Borges // Alef