Aycan, Third Debt'i inceledi.
 21 May 15:18 · Kitabı okudu · 5 günde · 10/10 puan

*go to hell. Cut.*
*go to hell. Daniel.*
*go to hell. Bonnie.*
*
*
*
Üzülerek söylemek zorundayım ki bu incelemede bütün içimi dökeceğim ve bol bol spoi yerine geçecek şeyler yazacağım. Third Debt’i okuduktan sonra okursan senin için daha iyi olur. Ama yok ben merak ediyorum diyorsan >

*
*
*

Second Debt’in sonunda V sayesinde polisler Nila’yı almaya gelmişti.

Tam Jethro ve Nila arasındaki buzlar çözüldü dedikten sonra Nila’yı götürmeye geldiler.

Third Debt, İki ay sonrasını anlatarak başladı. Sonra iki ay önce diyerek Nila gittikten sonra neler olduğunu anlatmak için geçiş yaptı.

Nila, babası ve ikizinin yanına geri götürüldü.

Jethro ise Nila gittiği için ceza çekmek zorunda kaldı.

Ölmediği için sevinsem mi, üzülsem mi bilemedim.
Jethro’nun bir hastalığı var fark ettiysen eğer. Cut bunu her zaman Jethro’nun üstünde kullandı. Bu kitapta dehşet verici bir şekilde kullanmaya devam etti.

Benim aşkım ilaçlarla kendini kaybetti. Nila’ya olan aşkını, zaafını bir kutuya koyup kaldırdı sanki.

23 bölüm ölüm gibiydi.

Bu arada Nila, hamile olduğundan şüphelendi. Onlardan çok ben heyecanlandım. Çocuk olursa bütün bu borç falan ortadan kalkardı. Ve işte sırf bu yüzden çocuk falan yok. Olsaydı çok kolay olurdu. Daha zaman var neyse.

Cut ve Jethro ittifak yaptıkları için Nila’nın hamile kalma planlarını suya düşürdüler.
Jethro o kadar kendinden geçmiş durumda ki, Cut Nila’nın dudağından öptüğünden hiç-bir-şey-hissetmiyor. Çok sinir oldum. Bu kadar duygusuz olduğu için resmen kafayı yiyecektim.

*Where was my strength? My conviction?*

Bir de ortaya çıkan şu medya ayaklanmasını durdurmak için ropörtaja katılıyorlar Nila ve Jethro.

Orada Nila çok güzel oynuyor ya, ‘kız arkadaşı değilim, nişanlıyız, yakında evleniyoruz.’ Dediğinde o kaybolmuş Jethro nasıl şok oluyor..

Zaten orada da hamilelikten bahsediyor.. Of ya çok güzel oynadılar orada.

Çekilen fotoğrafları görebilseydim keşke. Hala onları merak ediyorum. İşte Pepper tam olarak bunu yapıyor bana. Hiç çekilmemiş olan, yaşanmamış olan bir şeyi bile görmek istiyorum. O fotoğrafları bana GETİRİN!!

*”True love is a curse, don’t you think?”
“I agree. Falling in love can be the most dangerous thing anyone can do.”*

Ropörtajdan sonra Diamond Alley’e gittiler. Bu kitapta ilk defa dışarı çıktılar birlikte. Diğer kitaplardan böyle bir şey olmamıştı. Bu kitap ilklerin kitabı yani.

Diamond Alley’de Jethro tam çözülecek kıvama gelmişti ki içeri Killian girdi. Of.

Çok. Merak. Ediyorum.

Pure Corruption serisinin gizemli yakışıklısı Kill. Gay değil ama gay değil yani. Gay değilse ilişkilerindeki sorunları çözebiliriz değil mi? Benim için hiç sorun değil. Kill. Bekle beni. Elder. Sende bekle beni. Hepiniz bekleyin.

*I was a brittle leaf about to turn to dust in the wind.*

Şu an hissettiklerimi geri plana atıp yazmaya çalışıyorum.

Bu kitabı okurken yaşadıklarımı, daha önce hiç yaşamamıştım.

Second Debt ne ki? Onun sonu ne ki? Third Debt komple kalbimi söküp aldı.

23 bölüm ölüm gibiydi demiştim.

23.bölümü bitirdikten sonra artık ağlayacak durumdaydım. Yeter artık dedim Jethro kendine gel. Hülya ablaya sordum, spoi istedim resmen. ‘Jethro kendine gelecek mi?’ Dedim. ‘Evet, gelecek merak etme, hatta 24.bölümde olacak.’ Dedi.
Bende olacak işmiş gibi 23.bölümde bırakmışım…

Neyse işte, keşke her şey Jethro’nun kendine gelmesiyle bitseydi.

Nila önce Jasmine’in odasına gidiyor. Jethro’nun odasının yerini öğrenmek için. Jasmine söylemiyor. Ondan uzak dur falan filan diyor. Nila vazgeçmiyor tabii. BULUYOR JETHRO’NUN ODASINI.

Bu arada Jethro’da daha yeni üç tane adamı öldürmüş. Her yeri yaralı bereli, çürük dolu. Kendine krem falan sürüyor. Kapıyı kilitlemeyi unutmuş. NEYSE.

Bundan sonrası benim yazabileceğim bir şey değil. Jethro, sürekli çıkıp gitmesini söylemesine rağmen Nila oralı olmuyor. Jethro, kafayı yiyecek :>> Nila kapının yanından ayrılıp koşarak yatağa çıkıyor.
Bunlar beni kalpten götürecek ya.

Demek istediğim 24.bölüm güzeldi. Güzel şeyler kısa sürermiş. Tadını çıkarmak gerekirmiş. Bu kitap bize bunu öğretiyor.

*arıyorum gerçek aşkı masallarda, arıyorum hayal gibi uzaklarda –Serdar Ortaç* +evet Serdar Ortaç severim demiş miydim?

Jethro, ‘trust me’ dedikten sonra yine eski rolünü oynamaya devam ediyor. Ama kendine geldi artık tabii. ‘kill my motherfucking father’ dedikten sonra gerçekleşen ironi dolu sondan bahsetmek istemiyorum. Kalpten gideceğim bahsedersem.

Bir gece Nila, ‘yanıma gel’ dedi. Tabii bu kadar kısacık yazmamıştı, romantik bir mesajdı.

Allahım! Lanet pislik sanki mesajları okuyormuş gibi, tam Jethro Nila’nın mesajını okurken, Jethro’nun odasına geliyor.

ÜÇÜNCÜ BORÇ BU GECE ÖDENECEK! Diyor. Cut geberirsin umarım. Bırak artık ya bırak kızın annesini öldürmüşsün, yapacağını yapmışsın şimdi de gelip annesini hallettiğin kızı mı becereceksin! Ay ben orada bir ağlıyorum, bir ağlıyorum… Diyorum ki tamam bitti. Bitti bu sefer. Nila bitti gitti. Tess’in kendini kapattığı o kule ne ki. Nila ruhunu kaybedecek diyorum. ALLAHIN BELASI RESMEN DİYOR Kİ ÜÇ ADAM, ÜÇ FARKLI SEÇECEK!! Daniel g*ötü diyor ki ben ağzını alırım. P*iç resmen üç kitap boyunca bunu beklemiş. S**rtük babasıyla birbirlerine bakıp gülüyorlar.

Geberin. Lütfen. Pepper öldürecek misin şunları ya?

Kestrel var bir de. Sev-mi-yo-rum! Sevmiyorum seni ya!

Moth’u Nila’ya vermeler, ata binmeyi öğretmeler falan. Ne bu yani şimdi. Ben okuduğum süre boyunca sürekli Jethro’nun Nila’ya ata binmeyi öğretmesini bekledim. Kestrel gelip o ilki elimden -Jethro’nun elinden aldı.

Zaten o ikisi aşağıda ata binerken Jethro balkondan görüyor ikisini. Ya siz benim aşkımı hangi hakka hizmet üzersiniz. Adam üzüldü ya resmen, kalbi kırıldı. Second Debt’te, Polo maçında ‘ona daha önce hiç sahip olmadığı bir şey vermeliyim’ diye düşünen kişi Jethro. Ben böyle düşünen birini nasıl sevmem de gidip Kestrel’i severim?

ÜÇÜNCÜ BORÇ demiştim,
Nila odasında Jethro’yu beklerken hizmetçinin teki geliyor. ‘bir saat içinde hazır olun’ diyor. E tabii Nila Jethro çağırıyor sanıyor. ‘Bir saate ihtiyacım yok diyor’ bu arada nereye gideceklerini falan soruyor, hizmetçi bir şey söylemiyor.
Nila, banyo yapıyor tam kıyafetlerini giyecekken.. Hizmetçi ‘Kıyafetiniz hazır’ diyor. Allahın belaları. Kıyafet tülden bir gömlek. Kızın her yeri ortada… Ben ağlıyorum. Ben orada ağlamaya başladım ve kendime inanamıyorum. Bu daha hiçbir şeymiş. Borç hakkında hiçbir fikrim yoktu çünkü. Öğrendiğim zaman bir elimi ağzıma kapattım, diğer elimle saçımı yolmaya başladım. GERÇEKTEN bu kitap psikolojik olarak YIKICI. İlk üç kitap… O ilk kitaptaki yemek sahnesi falan boş… İlk borçtaki o ‘whip’ falan masal…

Allah kahretsin ya. Neymiş; işte Hawk’lar ve Weaver’lar kumar oynuyorlarmış, Weaver’lar her şeylerini kaybetmişler –yoksa Hawk’lar mı kaybetmiş?? -Yanlış yazıyorsam düzeltin.- Verecek bir şeyleri kalmamış. En sonunda 13 yaşındaki hizmetçiyi vermişler. Gece saat 1’den, ertesi günün sabah 1’ine kadar hizmetçi kız Hawk’ların yanında kalmış. Kız yaşamış ama bir hafta yürüyememiş. P*iç bide bunu gülerek söylüyor. Varya şu Cut’ı elime verseler asla yapmam dediğim şeyleri yaparım.
Berbattı. Bu borç berbattı.

Berbattı.
Mükemmeldi.
İğrençti.
Çok güzeldi.
Rezaletti.
Harikaydı.
Ağladım.
Güldüm.
Sinirlendim.
Mutlu oldum.
Nefret ettim.
Aşık oldum.
Her duyguyu yaşadım.
Geleceğimi lanetledim.
Pepper ve erkekleri beni lanetliyor.


Pepper’ı düşün; en önde duruyor.. Arkasında da erkek karakterleri.. Erkek karakterlerinin yanında da kadın karakterleri duruyor. ALLAHIM NASIL MÜKEMMEL BİR GÖRÜNTÜ OLURDU!!
Jethro'nun yanında Nila...(Jethro siyah tişört siyah pantolon giymiş. Nila'nın boynunda elmastan kolyesi var.)
Q'nun yanında Tess ( bu arada Q gri takım elbisesinin altına patlıcan moru gömleğini giymiş.)
Galloway'in yanında Estelle. (Unseen Messages)
Ren'in yanında Della. (The Boy and His Ribbon)
Roan'ın yanında Hazel. (Destroyed)
Penn'in yanında Noelle (Crown of Lies)
Kill'in yanında Cleo (Ruin & Rule)
Elder'ın yanında Pim (Pennies)
Ve 2018'de bu topluluğa katılacak olan diğer kitap karakterleri... Aşırı iyi. HARİKA.
Hepsiyle tanışmak istiyorum.
Ben bu tabloyu kitapları okudukça yenilerim. Bir gönderi olarak paylaşırım. Okudukça karakterleri giydiririm falan. dflgjdlj Bu arada Q ve Tess, Pepper'ın sağında. Nila ve Jethro solunda duruyor. BEN BU TABLOYU ÇOK SEVDİM.!!

Kestrel, ne olursa olsun ben SENİ SEVMİYORUM. Bunu hiçbir şey değiştirmeyecek. Küfür ediyorum dünden beri varya.

Jethro’nun bir sırrı vardı. Bu kitapta onu öğrendim. Her şey yerine oturdu. Jethro, sen mükemmelsin.

7 kitabın ortanca kitabı olduğu için aslında bilmeliydim böyle bir bombanın patlayacağını. Ya bu kitap bombaydı bildiğin. İÇİMİ YERLE BİR ETTİ.

Kahroldum okurken. Gözyaşlarımdan bahsetmiyorum bile. Ağlamaktan öldüm. Etkisinden hala çıkamadım. Çıkabileceğimi sanmıyorum. Bu kitap, diğer kitapları ezdi geçti. Kilitli bir rafta hakimiyetinin tadını çıkarıyor.

Pepper. Bana bu kadar duyguyu bir anda yaşatabildiğin için mi, yarattığın bu kurgular yüzünden mi bilmiyorum ama seni seviyorum.

Her zaman favorim olacaksın.

15. Hikaye Tamamlama etkinliği ilk kısım (Bölüm 1-3)
#29166379 iletisinde yazılan hikayenin ilk kısmıdır. Bu kısmı Semih , Şimal ve NigRa yazmıştır.

1.

Dünya yılı ile 2051 yılıydı. Tarihte bu yıl, NASA'nın, Satürn üzerinde ilkel yaşam formlarına rastladığı ilk yıl olarak altın harflerle anılacaktı. Mars'tan sonra ilk defa başka bir gezegende daha canlı yaşam formlarına rastlanılmıştı ve Dünya bu kez Mars'taki gibi bir hayal kırıklığına daha uğramak istemiyordu...

Profesör Alex ile Profesör Russell, NASA'nın o zamanlar en gözde iki bilim adamıydı. Satürn'de canlı yaşam formlarının olabileceği fikri ilk defa Alex tarafından ortaya atılmış, Russell'ın da katkılarıyla somut bulgular elde edilmişti. NASA ise somut bulguların basına yansımasından sonra en değerli iki bilim adamını Satürn'e gönderme kararı almış ve 6 ay içerisinde bütün hazırlıklarını tamamlamıştı. Gerekli maddi destek ve sponsor bulunduktan sonra Profesör Alex ile profesör Russell'ın içerisinde bulunduğu Hawking-2018 isimli silisyum seramik ve kompozit malzemelerle donatılmış uzay aracı Satürn'e yola çıkmıştı.

Bugün ise Alex ile Russell'ın 20 yıllık zorlu görevlerinin sonlandığı ve artık Dünya'ya dönüş yapmaları gereken o kutlu gündeydiler. 20 yıllık bu zorlu görevin daha ilk yılında Dünya ile irtibatları kesilmiş; yine de yollarından dönmeyi bir gün bile düşünmemişlerdi. Şimdiyse anlatacak ve paylaşacak çok şeyleri vardı. Hak ettikleri gibi bir kahraman olarak karşılanacaklarını düşünüyorlardı. Konferans verecekleri anları düşündükçe sabırsızlanıyorlardı...

Dünyaya geri döndüklerinde 2071 senesinde olacaklarını biliyorlardı. Bu durum onları korkutmuyordu; fakat bıraktıkları Dünya'nın gerisinde kalmış bir şekilde yirmi yıl sonraki insanlar tarafından kabul görüp görmeyeceklerini bilmiyorlardı. Belki isimleri bile çoktan unutulup tarihin tozlu sayfaları arasında kaybolmuştu. Yine de Satürn'den yanlarında getirmeyi akıl ettikleri, Satürn'de doğan ilk canlı olan ve ismini "Satürn Canlısı" koydukları yaşam formunu NASA'ya sunarak bilime büyük bir katkı sağlayacaklardı. Buna eminlerdi. Çünkü tarihte onlardan daha önce Satürn'e ayak basmış başka bir insan türü olmamıştı. Ama bilmedikleri bir şey vardı. Ne dünya eski dünya, ne de NASA eski NASA'ydı.

Alex ve Russell bu bilinmezlikler ile birlikte 20 yıl önce büyük umutlarla hareket ettikleri yeryüzüne iniş yapmaya hazırlanıyorlardı. Dünya'nın yörüngesine girdikleri andan itibaren Dünya'nın o bildikleri eski Dünya olmadığını fark etmişlerdi. Zira yüzeyi eski canlılığından ve bildik görüntüsünden uzaklaşmış adeta bir toz küresini andırıyordu. Atmosfer ise hiçbir sürtünmeye mahal vermeden Hawking-2018'in içerisine girmesine müsaade etmişti. Bunlar hayra alamet olamazdı.

Yeryüzüne yaklaştıklarında bitkilerin tamamen yok olduğunu, ormanlık alanların yanıp küle döndüğünü ve Dünya'ya artık çöl ikliminin hakim olduğunu fark ettiler. Yaşadıkları şaşkınlık karşısında birbirlerine tek bir söz bile söylemeden etrafı izliyorlardı. Dilleri tutulmuş gibiydi. Bırakıp gittikleri Dünya bu Dünya olamazdı.

Hawking-2018 yeryüzüne temas ettiğinde ise Russell usulca: "Uzay elbiselerimizi çıkarmayalım Alex. Karşımıza ne çıkacağını bilmiyoruz," dedi. Alex de zaten aynı fikirdeydi. Hawking-2018'in kapısı açıldığında çöl ve betonun hakim olduğu 2071 yılı Dünyası ile artık karşı karşıyaydılar. Satürn Canlısı da onlarla birlikte Dünya'nın yüzeyine temas etti ve etrafta ağır ağır dolanmaya başladı. İlginç olan şuydu ki, çevrede ne bir insan ne de bir canlı vardı. Tamamen terk edilmiş bir görüntü vardı. 1-2 saat boyunca Alex ve Russell etrafı dolaştılar, her yere baktılar yine de herhangi bir canlı izine rastlamadılar. Ancak yeryüzüne indikten 2 saat sonra Satürn Canlısı bir anda hareketsiz kalarak can verdi. Alex ve Russell buna anlam veremediler; ama üzerlerindeki uzay elbisesini çıkarmamaları gerektiğini böylelikle bir kez daha anlamış oldular.

Hava kararana kadar yeryüzünü aramaya devam ettiler; ama sonuç tam olarak felaketti. Her yer ıssızdı. Var olan tek şey eski betonarme binalar ve kum tepeleriydi. Bütün bunların dışında çıt çıkmıyordu. Sadece rüzgarın uğultusu duyuluyordu hafiften... Hava karardıktan sonra Alex ve Russell daha fazla arama yapmanın bir anlamı olmadığına kanaat getirdiler ve Hawking-2018'in içerisine girerek dinlenmeye koyuldular. Dünya saati ile 22:00 sularında etraflarında bir takım sesler duymaya başladılar ve Hawking-2018'in camlarına koştular. Gördükleri manzara inanılmazdı...

Gördükleri manzara, tek sıra halinde yer altından yer üstüne çıkan insanlardan oluşuyordu. Bu insanların ten rengi güneş gibi kızıl bir ten rengine dönmüştü. Hepsinin saçları dökülmüş, vücutları kamburlaşmış ve kemikleri sayılacak kadar zayıflamışlardı. Alex biraz izledikten sonra insanların gözlerinin kör olduğunu fark etti. Çünkü hepsi birbirine tutunarak ve birlikte hareket ederek ilerleme sağlıyorlardı. Tek biri bile yürüme zincirinden kopsa geri dönüşü olmuyordu, kaybolup gidiyordu.

Kızıl tenli bu çıplak insanların ne yaptığını kestirmek Alex ve Russell için o anda mümkün değildi. Kumların üzerinde dolaşan ve ne yaptıkları anlaşılamayan insanlar, saat 23:30 sularında tekrardan yer altı mağaralarına dönüş yapmaya başladılar. O anda Alex'in aklına bir senaryo geldi. "Olamaz!" dedi. Ve peşinden bu senaryonun gerçekleşmemiş olması için dua ederek; "Russell dijital termometreyi getirir misin?" dedi. Russell termometreyi getirdi ve Alex:

"Kahretsin. Olamaz. Olamaz!" dedi.

Russell: "Alex neler oluyor? Lütfen ne bulduysan bana da söyler misin?" dedi.

Alex derin bir nefes aldı ve anlatmaya başladı: "Dünya üzerine gelen güneş ısınları; insanların yanlış uygulamaları neticesi salınan sera gazlarının etkisi ile geri dönüş yapamamış, dünya bu sebeple aşırı ısınmaya maruz kalmış. Hem de 2051 yılına göre 5 derece ısınmış. Ozon tabakasının giderek incelmesiyle güneşin zararlı ışınları daha az filtre edilmiş. Bu da insanlarda cilt ve göz rahatsızlıklarına sebep oluyor. Bu kadar kısa bir zamanda bu değişimi sağlayacak başka bir şey düşünemiyorum. Ve korkarım, artık iklimler tamamen değişmiş, kutuplarda buzullar erimiş, denizlerdeki sular yükselmiş, karalardaki su kaynakları azalmış. Belki de yok olmuş. Bitki örtüsü çöle dönmüş ve hayvan nüfusu yok denecek kadar azalmış. Sadece kocaman leşçi sinekler kalmış etrafta Rusell. Bulaşıcı hastalıklardan payını almak için etrafta uçuşan lanet olası sinekler... Dünya'da susuzluk, açlık ve kıtlık baş göstermiş. Sanırım birçok ülke savaşlar yüzünden yok olup gitmiş.

"Küresel ısınmanın yarattığı iklim değişikliğinin insanlar üzerinde yıkıcı etkileri vardır Russell, hem de çok yıkıcıdır. Kalp, solunum yolu enfeksiyonları, bulaşıcı, alerjik ve bambaşka diğer hastalıkları ortaya çıkarır. Artan sıcaklıkla birlikte insan vücudunda bakteri ve virüs artımı olur, bu da insan hayatını olumsuz etkiler. Anlıyor musun Russell? İnsan hayatı yok olma tehlikesi ile karşı karşıya. Satürn Canlısı da tam olarak bu zararlı güneş ışınları sebebiyle can verdi."

Alex ve Russell ne yapacaklarını bilmiyorlardı. Ancak kendi türlerinin devamı için, insanlığın devam etmesi için bir şeyler yapmalıydılar. Türlerini terk edip gidemezlerdi. Artık burada kalıp insanlık için en büyük vazifelerini yerine getirmeleri gerekiyordu.

2.

Bu son cümlesinin ardından işaret parmağıyla sanki havada bir düğmeye dokunuyormuşçasına dokunmuş, Alex ile Russel ın birbirlerine bakarkenki hüzünlü yüz ifadeleri, yanlarındaki masada bir fanusun içine koydukları topacık mavi tüylü, kocaman gözlü Satürn Canlısı ve ay ışığında iyice kızıllaşan çelimsiz vücudu tutunduğu zincirden kopup yolunu bulamadığı için Hawking-2018 in dış yüzeyine sümük gibi yapışmış insanımsı canlı ve ardındaki kartal misal leşçi sinek deminki dokunuşla donan simülasyonla havada öylece kalakalmıştı..

Nerdeyse yarım saattir pürdikkat izledikleri simülasyonun ardından tıpkı onlar gibi donup kalan yüzlere tek tek baktı Doktor Whoo.. Gözündeki gözlük; onların şu an ne hissettiklerini, kalp atış sayılarını, vücut ısılarındaki değişimi, beyinlerindeki nöronların sinapslarla olan hareketlerinin sayılarını, karaciğerlerinde ve midelerinde hangi enzimlerin salındığını bile çoktaaan film şeridi gibi geçirip kaydetmişti bile..

- Evet ne düşünüyorsunuz?

Havada bir şey yakalayıp avucunun içinde kaybeden sihirbazlar gibi donan simülasyonu rahvan bir bilek hareketiyle bir hamlede avucunun içine alıp kaybeden Doktor Whoo , donan bakışları çözmek ve havayı yumuşatmak adına sorduğu bu soruyla dikkatleri kendi üzerinde toplamıştı.. gözlüğünden film şeridi gibi akan bilgilerin sonucuna göre bu 15 kişilik sınıfa ne düşündüklerini tek tek de soracaktı tabii ki …

- Ne yani 2071 de indikleri Arizona nın böyle olması dünyanın her yerinin de bu durumda olması anlamına mı geliyormuş?

İlk tepki, tam da beklediği gibi öfkeden kalp atışı iki katına çıkıp kan deveranının hızıyla yüzü kızaran, gayri ihtiyari yumruklarını sıkan ve öfke saçan grimsi gözlerinden çıkan kıvılcımlı bakışlarına hakim olamayan İgor dan gelmişti..

- Yeryüzünden silinen Rus topraklarını da sayarsak tabi!!

İkinci tepki, mavi gözlerinin sarı saçlarının gölgesinde kaldığı, yüzündeki kızgınlığın istihza ile karışık mutsuzlukla harmanlandığı, bükülen dudaklarından kısık sesle dökülen kelimelerle ‘’sizin yüzünüzdendi!!!’’ der gibi gözlerini İgor a sabitleyen Kennedy den gelmişti.

Doktor Whoo nun aslında merak ettiği sadece iki kişinin tepkisiydi.. ne kadar da uğraşsa bu iki kişinin etraflarında sanki bazı görünmez halkalar, korunaklı duvarlar vardı da onları aşamıyordu.. her derste, her eğitimde mutlaka yanyana oturan, ders boyunca pürdikkat dinleyen, asla hiçbir düşüncelerini,vücutlarının fizyolojik değişimleri de dahil açık etmeyen tam bir sakinlik ve otokontrol abidesi bu iki kişi Meryem ve Levi den başkası değildi..

- Profesör Alex ve Profesör Russel ne kadar süre o uzay mekiğinde kalabildi, insanlık gerçekten yeryüzünden silindi mi, yer altına inen bu insanımsı yaratıklardan daha ne kadar vardı ve nerelerdelerdi, ve gerçekten dünyada sadece enkaz mı kalmıştı bunları bilmek isteyenleri yarın yine bu saatte burda bekliyorum.. bazı sürprizlerim de olacak ..

Bu sözlerle biten dersin akabinde yine yanyana dersten çıkan Meryem ve Levi her zamanki gibi sessizce yürüyerek adımlarının onları yapay gölün kenarına götürmesine izin verdi.. Tabii ki de Levi nin okuduğu ve okurken Meryemin etrafını da tavaf edercesine döndüğü
‘’ basbeeriii massaarettti nuumbarenii hurassiii konuuursssuna bumambaaaarii nuramiinnaadii bunnnbaaa’’
kelimelerinden sonra..

Yapay güneşin batmasına daha 4 saat vardı.. bu dört saatin sonunda ancak görebiliyorlardı fanusun camları arkasındaki zifiri karanlığı.. ışığın sönmesiyle bulutumsu şeffaf buharlar da kayboluyordu..Meryemin babaannesinin tabiriyle zırhdan daha sağlam bu şeffaf fanus tam bir ‘gök kubbe’ydi. Tabii ki yapay güneş varken.. 4 saatin sonunda insanlar eywanlarına çekilmek zorundaydı.. dışarda kalanlar sadece belirli hizmetler veren robotlar, cyborg polisler ve mavi tüylü kocaman gözlü topacık SC lerdi.. çıkardıkları tek ses olan ’’mırnn mırnn’’ larla tam bir insan dostu bu sevimli canlılar hem Satürn ün yüzeyinde dolaşabiliyor hem de yapay fanusun içine girebiliyorlardı.. sesle anlaşılamasalarda tamamen insanların ne dediklerini anlıyor onların ne dedikleri ise onlarla göz temasının ardından doktor Whoo nun geliştirdiği gözlüklerden film şeridi gibi insana akıyordu.. gözleri suyun maviliğinde dalıp giden bu iki çocuk henüz 13 yaşlarında olmalarına rağmen ruhları sanki yüzyıllarca yaşamış gibiydi.. ‘’mırnn mırnn’’ sesleriyle mavi tüylü küçük dostlarının geldiğini görüp yüzleri buruk bir tebessümle aydınlandı. 1 saat öncesinde belki de SC nin dedesinin dedesinin dedesinin dedesinin simülasyonunu bir fanusun içinde Alex ve Russel ın masasında cansız bir şekilde görmüşlerdi.. bu burkuntu ondandı..

- Onlar da üzülmüşler midir sence Levi? Ya da nereye kayboldu diye aramışlar mıdır onu ?
- Arayıp peşinden gittikleri kesin..Diye gülümseyen Levi yi
- Kesin olmayan şey daha doğrusu bizim bilmediğimiz şey aradan geçen bin yılda bizim atalarımızın ne yaptığı diyorsun yani.. sözüyle onayladı Meryem..
- Tek giden onlar mıydı peki sence?? Diye muzip gülümsemesine devam eden Levi nin
- Hayır tabii ki .. işte bu kesin!!!
diyen Meryemle birlikte attığı kahkahayı Auranın içinde kendilerinden başkası duymamıştı ..
İşte bu kesindi..

Bu sefer gözlüklerini takmamış ve SC ile göz teması kurmamışlardı .. ‘mırnn mırnn’ sesleri eşliğinde aralarında tüm sevimliliğiyle oturan mavi tüylü bu topacın sırtını sıvazlıyorlardı sadece..
‘’Dedem bazen anlatıyor biliyor musun Meryem’’.. dedi Levi.. Dedesinin pişmanlıklarla ve özlemle dolu boğuk sesle anlattığı şeyleri ,buruşuk avuçlarını açtığında tam ortada oluşan simülasyonda gördüklerini uzun uzun anlattı.. Meryemle ikisi , büyük büyük dedelerinin ninelerinin bir zamanlar aynı topraklarda olmasının verdiği tarif edilemez yakınlıkla ve okuyarak tüm herşeyden onları yalıtan Auranın güveniyle ve Meryem’in de arada anlattığı onun da babaannesinden öğrendiği şeylerin harmanlandığı bu sohbetler ikisine de büyük keyif veriyordu..

2051 den sonraki büyük Kaostan sonra dijital verilerin saklanmasında bir müddet kopukluk olsa da 2200 lü yıllardan sonra tüm kayıtlar tamdı nerdeyse.. Doktor Whoo nun 2071 yılındaki bu olayları anlatmaya başlaması bu yüzden hepsini çok meraklandırmıştı.. sınıftaki herkes 2200 lü yılların öncesindeki hatta hatta 2000 milenyumundan sonraki yılları çok da net olmayan bilgilerle dedelerinden ninelerinden aktarıla aktarıla bu zamana kadar gelen bilgilerle az çok tahmin etmeye çalışıyorlardı.. Aslında hepsi de tahminden öte buna tamamen inanıyorlardı.. 2012 den sonraki olayları anlatmaya başlamadan önce
‘’ geçmişinizi, nerelerden geldiğinizi ve en önemlisi insan olduğunuzu asla unutmamalısınız.. kıyamet daha kopmadı ve insanlık daha bitmedi ve yani sizler 3071 in insanları devam edecek olan insan neslinin şimdiki vazifelilerisiniz..''
diye başlayan dede ve ninelerini dinlerken tüm yürekleriyle o günleri hayal ediyorlardı.. kendi sonunu hazırlayan atalarının kıyamet senaryoları ve adım adım çöküşe, kaosa giden yılları dinlerken sadece simülasyonunu görebildikleri herşeyi deli gibi merak ediyorlardı.. en merak ettikleri şeyler de yiyeceklerdi..sonra yeryüzü hayvanları ve çiçekler..kokular , renkler, tatlar , mevsimler.....
kısacası herşey ...
çok iyi biliyorlardı ki fanusun içindeki yapay herşey asla asılları gibi değildi.. merak ve sorular.. ve asla o dönemdeki insanlar gibi olamayacağız hüznü....
bazıları için bu meraktan da öteydi çünkü bazı emanetler yaşları geldiğinde onlara verilmek üzere aileleri tarafından gösteriliyordu da.. Mesela dedesinin büyük bir ciddiyetle öğrettiği ‘’ basbeeriii massaarettti nuumbarenii hurassiii konuuursssuna bumambaaaarii nuramiinnaadii bunnnbaaa’’ Levi için soyundan gelene öğretilecek büyük bir sırdı.. ama asla içiçe geçmiş üçgenlerin işlendiği yüzük kadar değildi tabi.. yaşı geldiğinde ona takılacak olan bu yüzüğe şimdilik sadece dedesinin buruşuk avucunda bakabiliyordu.. Meryem in de büyük bir sırrı vardı...
... ve ona verilecek olan emaneti..
O da şimdilik sadece babaannesinin gözetiminde belli zamanlarda sadece dokunabiliyor ve koklayabiliyordu..
Yapay güneşin yarı karartıldığı ana gelince anladılar ki son bir saat kalmıştı eywanlarına dönmek için.. yavaştan kalkarken bir yandan da sordu Levi..
- Sence Profesör Alex ve Profesör Russel a ne olmuş olabilir Meryem??
- Babannemin dediği gibi ‘ en iyi yol bildiğin yoldur ‘ diyip bence buraya geri dönmüşlerdir..

İşte bu cevap onları yol boyu güldürmüş, onları neşeli gören SC ise ‘’mırnn mırnn’’ diyerek zıp zıp zıplamıştı..

3.

“Dünya yılı ile 2004… NASA ve Avrupa Uzay Ajansı’nın ortak projesi olarak fırlatılan uzay aracının Satürn yolculuğu 7 yılın sonunda tamamlanmış, Satürn'e gönderilen dördüncü uzay sondası olan Cassini’nin gezegen yörüngesine girmeyi başarması heyecan yaratmıştı.Gün geçtikçe Satürn ve uyduları hakkında yeni bilgiler ve fotoğraflar alınmaya başlanmıştı.

Heyecan verici yıllar olsa gerek. Bilinmeyenin keşfinin verdiği haz ve merak içinde geçen yıllar… Dünya'nın kaynaklarının tükenme hızına baktığımızda ileride yaşanacaklar hakkında tahmin yürütmek zor değildi. İşler geri döndürülemez bir noktaya geldiğinde yaşayabilecek yeni bir gezegen bulmak zorundaydık.”

Doktor derin bir nefes salıvererek sınıfa döndü.

“O zamanlar Dünya insanları Tanrıcılık oynamaya devam ediyorlardı. Kendini aşırı önemseyen Sapiens baskın tür olmanın kibri ile doğayı katletmeye, doğal kaynakları kirletmeye, ağaçları kesip yerine mezar taşları dikmeye bayılıyordu. Gökdelenler yükseldikçe insan Tanrı kendisine o gökdelenleri dikme kudretini kazandıran suyu, havayı cezalandırmaya devam etti. Gezegenin üzerinde bulunan canlı, cansız her şey kendisi için oradaymış gibi davranarak hızla tüketmeyi sürdürdü.

Oysaki Cassini’nin uzaydan bize gönderdiği Dünyamızın fotoğrafı, koca evrende küçücük bir nokta olduğumuzu yüzümüze vurur nitelikteydi.”

Avucuyla havadan boşluktan bir şey çekiyormuş gibi bir hareket yaparak, yukarıda bir yerde görüntüyü sabitledi.

http://i.hizliresim.com/01ZEn9.jpg

“Sizi aradaki tüm o detaylarla boğmak istemiyorum. Cassini’nin en heyecan verici bulgusu ise Satürn’ün Enceladus keşfi oldu. Cassini görevinin asıl amacı Titan uydusuydu aslında. Titan, hidrokarbon döngüsü ve zengin organik maddeleri ile Dünya dışı yaşam için uygun bir aday konumundaydı, tamam su yerine metan kullanıyor olmaları konusunda hemfikirdik fakat metan bazlı da olsa canlılığın olduğuna dair kesin kanıtlar elde etmek istiyorduk.

2005 dünya yılında Cassini uzay aracı tarafından gerçekleştirilen bir yakın geçiş sırasında, uydudan uzaya fışkıran buz yanardağları keşfedildi. Titan’da ararken Enceladus’ta bulduk.

Enceladus’un buzdan kabuğunun altına hapsolmuş bir tuzlu su okyanusu olduğuna dair deliller bulunmuştu. Yüzeyden fışkıran devasa su gayzerlerindeki hidrojen varlığı... Doğal moleküler hidrojenin keşfi, bildiğimiz yaşam için ‘temel’ gereklilikler adını verdiğimiz bir dizi bileşeni tamamlıyordu: sıvı halde su, organik moleküller, mineraller ve erişilebilir serbest enerji kaynağı.

Tüm bulgu ve deney sonuçları toparladığında ortaya çıkan tablo, Enceladus’ta sıvı su var, gelgit kuvvetinin sağladığı içten ısıtma var ve karbonla nitrojen gibi hayatın yapı taşı olan elementlere ek olarak, besleyici mineraller bakımından son derece zengin olan maden suyu da var. Profesör Alex uyduda keşfedilen okyanus suyu oldukça tuzlu olsa da Dünya'daki canlıların tolerans limiti içerisinde olduğu fikrindeydi. Üstelik sudaki moleküler hidrojen, Dünya'daki aminoasitler gibi karmaşık organik bileşikler oluşumuna yardımcı olabileceği gibi, tek hücreli canlılar için de besin kaynağı olabilirdi.

Bu durumda Satürn uydu sistemi, gerek düşük miktarda radyasyon, gerek çok sayıda düşük kütle çekimli uydu, gerekse sistemdeki su ve helyum-3 rezervleri ile gelecekte yerleşim için oldukça uygun bir yer olarak gözüküyordu.

İşte her şey bu noktadan sonra başladı.”

Doktor duraksayarak tekrar sınıfın tepkisini gözlemleme ihtiyacı duydu. Özel olarak tasarlanmış gözlükleri sayesinde ortamdakilerin hormon seviyelerini ve nöron hareketlerini hızlıca gözden geçirdi. Kim sinirli, kim şaşkın, kim umursamaz... Hepsini bilmeleri gerekiyordu böylece görev ataması yapılacağı esnada seçimler anahtar kilit ilişkisinde olacaktı.

“Satürn'e yerleşmek... O zamanlar bir rüyadan ibaret gibiydi. Elimizde kesin canlılığa dair bir kanıt yoktu, üstelik biz evrimimizi Dünya şartlarında sürdürüyorduk.

O yıllarda başka gezegendeki çok gelişmiş canlılar ile vereceğimiz bir savaş çok moda bir konuydu, bu temada yüzlerce sinema filmi, binlerce kitap bulabilirdiniz fakat göz ardı edilen bir nokta vardı ki o da tek hücreli canlılardı. Ya üzerimizde taşıdığımız bir tek hücreli farklı adaptasyonlar kazanırsa? Ya da diğer gezegende keşfedemediğimiz bir tek hücreli bizi konak olarak kullanmak isterse?

Çok fazla soru çok az cevap vardı, bize gerek şey ise daha fazla bilgiydi.

Böylece Dünya-2017’de Cassini son görevini tamamlayana dek Alex ve Russell Cassini’nin elde ettiği en ufacık bulgu için bile yılmadan çalıştılar.

Professor Alex, o yıllarda NASA’daki en iyi uzay biyologlarından birisiydi. Yine NASA’daki en iyi astronomlardan birisi olan Professor Russell ile birlikte korunmasız yaşamın bizim gibi kompleks canlılar için bulunduğumuz evrimsel noktada mümkün olamayacağını fakat imkansız olmadığını söyleyen bir dizi bilimsel teoriler üzerine çalışıyordu. Bakılması gereken doğru yerin mikroskobik canlılar olduğunu söyleyerek, Tardigrade isimli ekstrem koşullara dayanıklı bir canlıdan ilhamla bu yönde çalışmalara başladı. Tardigrade canlısı 2000li yıllarda uzay mekiklerinin üzerinde tespit edilmişti. Bunun anlamı, bu canlı uzay gemisinin üzerinde her yere gidebilir demekti. Hayvan olumsuz şartlar oluştuğunda kist haline gelerek pasif oluyor, şartlar düzelince tekrar aktif hale gelebiliyordu. Üstelik canlının bilinen bir zararı da yoktu.

Gelelim yine Enceladus’ta keşfedilen gayzerlere... Dünya’da da hidrojenin aynı şekilde açığa çıktığı noktalar mevcuttu. Okyanusların dibinde, sıcak havanın ortaya çıktığı bu yerler “metanojen” mikroorganizmasına ev sahipliği yapıyordu. Eğer Dünya’daki yaşam Satürn’e taşınmak isteniyorsa işe Dünya’nın okyanuslarındaki metanojenleri Enceladus’a götürmekle başlamak gerekiyordu. “

“İyi de metanojenlerin adaptasyon özellikleriyle Sapiens’in adaptasyon özellikleri tamamen farklı burada mantıksal bir tutarsızlık yok mu?”

“O açıdan bakarsak öyle gibi duruyor Levi; fakat ben metanojenleri doğal yapısı ile taşıdığımızı söylemedim ki!”

Tüm sınıfı bir şaşkınlık sarmıştı, Profesör yakaladığı ilgiden hoşnut olarak anlatmaya devam etti.

“Biz NASA’ydık, bilim ve teknolojide en iyi imkanlara sahiptik. Dev bir bütçe desteğine de... Devam edelim. Yapılan pek çok metanojenez deneyi sonucu “Methanothermococcus okinawensis” diye bir bakterinin Enceladus ortamında yaşabileceği kanısına varıldı. Detayları merak edenler üçüncü kat koridorundaki arşivden geniş bilgi edinebilirler.

Buradan sonrasının kamuoyundan gizli yürütüldüğünü açıklamama gerek var mı bilemiyorum.

Biyoteknoloji ve gen mühendisliği tüm imkanlarını ve enerjilerini bu projeye harcamaya başladılar. Rekombinant DNA teknolojisi ile Tardigrade canlısının zor koşullara dayanıklı olmasını sağlayan genleri , metanojen bakteriye aktarıldı. Böylece elimizde istediğimiz koşullarda yaşam sağlayabilecek yeni bir rekombinant tür mevcuttu.

İlk nesil rekombinant bakteriler laboratuvar ortamında çoğaltıldı ve 2021 dünya yılında Enceladus’a gönderilen yeni bir uzay sondasına yüklendi. Sonda 2027 dünya yılında Satürn’ün uydusuna varmıştı ve rekombinant bakteri (buna TMO adını verdik) Enceladus uydusuna başarıyla yerleştirilmişti. TMO uzay yolculuğunu Tardigrade canlısına ait geniyle pasif biçimde geçirip, Enceladus’un ortamında uygun koşulları bulduğunda kendi kendine çoğalmaya başlayacaktı.

Tabi kamuoyuna bu kısımdan bahsetmeyip sadece örnek toplandığı şeklide bilgi vermiştik, proje başarısız olursa magazin kısmı ile uğraşmak istemiyorduk. Üstelik ne yazık ki projenin sonunda gezegene yerleşmek mümkün olsa dahi sadece belirli bir kesim bundan faydalanabilecekti, kalabalık Dünya nüfusunun tamamını Enceladus ‘a taşımamız mümkün değildi. “

Doktor gözlüğünden Meryem’in adrenalin hormonu artış uyarısını okudu, nabız ve soluk artışı artmış, kan dolaşımı hızlanmıştı. Meryem bunun haksızlık olduğunu düşünüyordu. Haklı olabilirdi ama o Milenyum sonrası büyük buhranı yaşamamıştı, burada belirli bir grup içinde izole yaşıyor ve kitle kaosu hakkında hiç bir bilgi bilmiyordu. Fark ettiğine dair bir belirti göstermeden devam etti, zaten tüm bu değerlendirme 2 sn. sürmüştü.

“Tabi ki onca teknoloji, bilimsel uğraş hiç birisi henüz Satürn’de Dünya’daki gibi doğal şekilde yaşamamıza olanak vermiyordu. Satürn Dünya koşullarına ulaşabilecek olsa bile bunun için daha milyarlarca yıla ihtiyaç vardı.

Bu kısımda biraz duralım ve bir başka deneyden bahsedelim. 1996’da Dünya’da Dolly isimli bir koyun klonlamayı başarmıştık, klonlama projesini insan sağlığı için bilgi toplama, soyu tükenmiş hayvanları yeniden ekosisteme dahil etme gibi paravanların arkasında yürüttük. Aslında yapılan çalışmaların hepsinin tek bir arayışı vardı : ÖLÜMSÜZLÜK!

En başta dediğim gibi doğal kaynakların tükenmesi ihtimali onca yıllık evrimsel savaşın boşa gitmesi, insan neslinin sona ermesi demekti. Süper egomuz ise bu ihtimali kabullenemediği için böyle bir durumda neslimizi devam ettirmenin arayışları içerisindeydi. Eğer genetiğe ve teknolojiye hakim olursak gelecek için elimizde pek çok seçenek mümkün olacaktı.

Sonra 2001 yılında Bir Amerikan biyoteknoloji firması yumurta çekirdeğinin yetişkin bir insan hücresinin çekirdeğiyle değiştirilmesiyle insan embriyosu klonlandığını ancak klonlanan bu embriyoların kısa sürede öldüğü bildirdi. “

Doktor Whoo burada imalı bir şekilde gülerek konuşmasını sürdürdü.

“Dünya’da 2017’nin sonuna geldiğimizde Çin Bilimler Akademisi maymun klonladıklarını duyurdu. Yani bu başarıya ulaşmayan, sadece sağlık araştırmalarına yardımcı olmak amacıyla yapılan çalışmaların etikliği tartışıladursun, deneyler bir şekilde daha ileriye doğru devam ettiriliyordu.

Şimdi soruyorum size bilim insanları bir primatı klonlayabildiyseler, rekombinant DNA teknolojisi ile genleri taşıyabiliyorsalar, neden Satürn koşullarına uygun genetiğe sahip insanlar yaratamasınlardı ki!?”

Tekrar sınıfın tepkilerini okumak için ara verdikten sonra,

“Konumuza dönecek olursak Satürn Dünya koşullarına ulaşabilecek olsa bile bunun için daha milyarlarca yıla ihtiyaç vardı. Bu yüzden orada uygun koşullar sağlanmasını bekleyecek vakit yoktu. Satürn’de yapay bir dünya ortamı yaratmaları ayrıca bu ortamı Satürn atmosferinden izole etmeleri gerekiyordu. En mükemmel teknoloji bile tek başına yeterli olmayacağı bir noktada tükeneceği için Prof.Alex bunu daha doğal bir yolla çözmelerini sağlayan yeni bir yol buldu.

Aynı TMO gibi rekombinant bir canlı daha yarattı. E.coli bakterisi burada can kurtaran oldu, hem tüm şekerleri kullanabilmesi, hem hızlı üreyebilmesi hem de seçmeli anaerob bir bakteri olması sebebiyle,yani ortam koşullarına göre oksijenli ya da oksijensiz solunum yapabiliyor olması sebebiyle şans bu bakterimize güldü ve yine detayların tamamını üçüncü kattaki arşive bulabileceğiniz bir takım rekombinant DNA deneyleri sonucu, bu bakteri de Satürn’e gönderilerek TMO’nun ürettiği metanı kullanarak ortama oksijen salabilir hale geldi. Tabi E.colinin fanus içine ve dışına taşınması görevini ise robotlar gerçekleştirecekti, serbest bırakılamayacak derecede hayati bir konuydu söz konusu olan.

Tüm bu hazırlıkların yanında diğer bir koldan ise Satürn’de oluşturulacak koloninin adaptasyonuna müdahale edebilmek adına klonlama çalışmaları sürdürülüyordu. Dünyanın her yerinden toplanan gen örnekleri (gönüllüler, doku ve ilik bağışları, kimsesiz çocuklar, mülteciler, sağlık kayıtları...) ile tıpkı bakteri örneklerinde olduğu gibi genetiğiyle oynanmış hücreler klonlara aktarılacak, Satürn’de klonlar ve Sapiensler bir arada fanusta yaşamaya başlayacaktı. İnsan türü bakteri gibi hızlı çoğalamadığı için bu iki tür aralarında çoğaldıkça Satürn’de yaşayabilecek dirence sahip insan türü gezegene yayılabilecekti. Bu rekombinant klon deneyi ilk kez şempanzeler üzerinde denendi. İnsanlardan önce şempanzeleri Satürn’e göndererek elde edilen bulgular ışığında fanus sistemi hayata geçirilecekti.

Fakat hazırlıklarımız tamamlanamadan 2051 yılının başlarında proje basına sızdırıldı ve olayların hızlı gözlemlenmesi ve kesin sonuç alınması ihtiyacı acilleşti. Güzel bir bahane uydurup “Canlılığa dair kesin bulgular elde ettik.” açıklaması ile dikkatleri dağıttık, Alex ve Russell projenin güvenliğinden emin olmak için gönüllü oldular ve 6 ay içerisinde hazırlıklarını tamamlayarak yola çıkmaya hazır hale geldiler. Hawkings-2018, Enceladus'ta kurmayı planladıkları koloni için gereken tüm araç gereç, bakteriler, iki adet değerli bilim adamı eşliğinde ve gizlilik kapsamında rekombinant türe Satürn Canlısı adını verdiğimiz 6 adet şempanze ile birlikte yola çıktı. 2 adet SC ve 2 adet normal dişi şempanze ve 1 SC- 1 normal erkek şempanze... Hawkings -2018’in Enceladus’a varmadan önce şempanzeler çiftleştirilecek, böylece Enceladus’a varıldığında hamilelik neredeyse tamamlanmış ve melez ırk adaptasyonları gözlenebilir olacaktı. 7 yıl gidiş – 7 yıl dönüş ve kalan 6 yıl da yapay Dünya ortamı ve klonların adaptasyonu için gereken süre olarak hesaplanmıştı. Dönüşte SC’lerin son yavrularından birisini de araştırma ve deneyler için yanlarında götürmeleri gerekiyordu.

Hesaba katmadığımız bir kaç şey olduğunu şimdi görebiliyoruz, fakat o zaman görememiştik. İlk yılın sonunda Hawkings ile irtibatımız kesilince geminin akıbeti hakkında net bir sonuca varamadık. 20 yıl kısa gözükse de 2050’yi aştığımızda teknoloji epey gelişmiş, yapay zeka ise altın çağını sürdürmekteydi. Eskiden yıllar gerektiren koşullar artık haftalar içinde çözümleniyordu. Tabi diğer yandan çevre kirliliği inanılmaz artmıştı, tedavisi çok zor olan kanser gibi hastalıklara çare bulunmuş fakat bu sefer de yeni hastalıklar ortaya çıkmıştı. 2065 yılına geldiğimizde artık susuzluk, kıtlık inanılmaz boyutlara ulaşmıştı, dünyanın yaşanır bir yer olmaktan çoktan çıktığının farkındaydık, her şeyimiz son teknolojiydi fakat teknoloji karnımızı doyurmuyordu, ekim alanları ultra-lüks, son teknolojik donanıma sahip AVM’lere dönüştürülmüştü.

Hawkings-2018 ile irtibatımız kesilince bu başarısızlık olarak görülmüş ve uzayda koloni kurma ya da insan gönderme üzerine yürütülen tüm projeler durdurulmuştu. Derken sistemlerimiz ertesi yıl Hawkings’in sinyalini yakaladı. 10 gün sonra geminin telsizine bağlanmayı başarabildik ve Professor Russell’dan fanus sistemini başarıyla faaliyete geçirdiklerini öğrendik. Bu haber devasa bir heyecan yarattı ve 2 saat sonra sinyali tekrar kaybettik ve tekrar bağlanmamız mümkün olamadı. Hawkings’in dönmesine her şey yolunda giderse daha 5 yıl vardı, sonra işler kontrolden çıktı,”

“Ne gibi bir kontrolden çıkmaktan bahsediyoruz?”

“Oraya daha sonra döneceğiz, şimdi müsaade edin de hikayenin şu kısmını bitirelim artık!

Ne diyordum; sonra işler kontrolden çıktı başka seçeneğimiz kalmamıştı. Tek bir şansımız vardı ve tüm umudumuz bu umudu denememize bağlanmıştı.

2066’nın 11.ayında tüm hazırlıklar tamamlandı, NASA’daki bir kaç bilim adamı, seçilmiş belirli bir zümre, sadece damızlık görevi görmeleri için seçilmiş bir grup kimsesiz ya da gönüllü insan ve laboratuvarda dünyaya gelen modern Frankesteinlar olan klon Dünya insanları NOAH- 3071 isimli gemiye binerek Enceladus’ta yeni ve bilinmezlerle dolu bir yaşama doğru yola çıktı.”

Yetiştirme Yurdu Sosyal Sorumluluk Projesi
Arkadaşlar merhaba,

Hani hep bas bas bağırırız ya dünya adil değil adaleti savunuyorum bir gün adalet yerini bulacak bulmalı diye. İşte dünya hiçbir zaman adil olmayacak arkadaşlar. Biz ne kadar çabalarsak çabalayalım dünya hiçbir zaman adil olmayacak. Neden mi başlayayım size 23 Nisan güncemi anlatmaya.

Ama öncelikle etkinliği başlatmam sonrasında gözlerimden kaynaklı sıkıntıdan dolayı siteye giremeyecek olmamdan dolayı, etkinliği sonlandırmama izin vermeyip hediyelerin bana ulaşmasında ses kayıtları aracılığı ile kargo numaralarını iletip, etkinlik için büyük bir çaba sarf eden, katılımcılara mesaj yağdırmalarından dolayı hesapları kitlenmiş olmasına rağmen pes etmeyen, sizlerle aramda büyük aracı olan Ceren ve Kevser e çok teşekkür ederim. Siteye girip kaçamak yapmayayım diye hesabıma el koyup şifremi değiştiren Ceren sana ayrıca selamlarımı saygılarımı takdim etmiştim zaten :)

Evet… Büyük gün gelmişti, yarın 23 Nisan olacak ve ben, koskoca gülen minik suratlarda farelerin yediği dişlerle beraber, doyasıya kahkahalar atacak eğlenecek yuvarlanacaktım. Gönderdiğiniz her bir hediyeler, daha da kocaman gülümsemelere sebebiyet verecekti. Milyon kere detayların üstünden geçtim, boyama kitaplarını, oyuncakları kaç kere döküp kaç kere kolilere yeniden yerleştirdim, çocukların karşılaştıkları anda tepkilerini kaç kere hayal ettim, kaç kere liste yaptım inanın bilmiyorum. Heyecandan midemde uçuşan kelebeklerden tutun, acaba mutlu olacaklar mı soruları kafamın içinde döndü durdu…

Saat sabahın 6 sı oldu ve ben, kesik kesik uykularla atlattığım gecenin sonunda, işe giderken kibrit çöpü sıkıştırmayı düşündüğüm göz kapaklarıma inanamadım. Gözler fal taşı içimde çocukluğumun bayram coşkusu. Sanki stadyumda bando takımına komut vermeye gideceğim. Abarttığımı düşünmeyin gerçekten inanılmaz derecede içimi mutluluk kaplıyor bu projelerde. Neyse, bugün 23 Nisan neşe doluyor insan melodisiyle apartman sakinlerini rahatsız etmekten çekinmediğim gürültülerle paldır küldür eşyaları arabaya taşımaya başladım.

Piknik alanını çocukların güvenliği açısından bin bir izinle, polis özel harekat piknik alanını ayarlamıştım ve tek başıma zorlanacağımı düşünerek birkaç kağıt kürek prosedüründen sonra zoraki onaylarını aldığım üç arkadaşımı alarak yola çıktım. İçimizde coşku, dilimizde bayram şarkısı ve çocuklarla kavuşma heyecanı ile ulaştık piknik alanımıza. Jet hızıyla ayarladığımız kamelyalarımızı başladık bayraklar, balonlar ve rüzgar gülleri ile süslemeye. Birine oyuncakları yığdım, birine parmak boyalarından el baskısı yapacağım kocaman bezi serdim birine kum boyama faaliyet malzemelerini koydum, birine yemek malzemelerimiz derken bölüm bölüm ayırdım. Salata bardaklar tabaklar mangal her şey tamam gelsin minikler derken ‘’ Biz geldik kapıdayız’’ diye bir telefon geldi.

Hemen müziği açıp uçarcasına koştum kapıya. Çığlık çığlığa çocuklar. Tek tek servisten kucaklayarak indirdim, yanlarında gelen 4 sorumlularıyla onların tabiri ile ‘’Anne’’ leri ile beraber alanımıza gittik. Palyaçonun seslenişiyle beraber hepsi gelir gelmez park alanına koşuşturdular, Barış Manço’dan tutun Aleyna Tilki’ye kadar zıpladılar, oynadılar, eğlendiler. Bir cimcime var ki içlerinde, daha geleli iki gün olmuş iki gündür ne gülmüş ne konuşmuş zaman geçtikçe başladı beni kahkahalarla gıdıklamaya. Sınıf sorumluları ‘’çok teşekkürler size, ilk defa burada gülümsedi, konuştu’’ dedi ve o an içimdeki tarif edilemez mutluluk ve hüznü anlatmaya kelimelerim yok.
Bu arada daha hediyelerine götürmedim çocukları çünkü önce yaşasın yemek yemekkkkkkk :)

Köfteler mis gibi pişti, masa hazırlandı, güle eğlene yemek yiyoruz derken, bir miniğin babasını abisini özlediğini söyleyerek ağlamasıyla boğazımda oluşan düğümler artmaya başladı. Teselli etsem ne diyeceğim ki? Neyin tesellisi olur ki bu, diğer çocuklar etkilenmesin diye kucaklayarak parka götürdüm salıncakta salladım kafasını dağıtmaya çalışayım derken, o günden beri dağılmış olan kafamı hala toplayamadım. Neyse bir iyi, bir kötü yedik yemeklerimizi. Şişti minik göbüşler derken sıra geldi yüz boyama ve balon şekillendirme oyunlarına. Ben hayatımda balonları patlatırken gülme krizine girmemiştim ta ki bu miniklerle beraber olana kadar  Aaaaaa o da nee oyuncak kamleyası bizi bekliyorrr saldırınnnnnnnn :) Öyle bir koşuşturma öyle bir hengâme mutluluktan delirmişliğin resmi bu olsa gerek, ama şartım vardı. Herkes herkesin oyuncağı ile oynamalıydı, paylaşıma çok açık çocuklardı. Delirdiler oyuncaklara kitaplara boyalara. ‘’Bunların hepsi bizim miiiii? ‘’ ‘’eve mi götüreceğizzzz’’ sorularına bıkmadan usanmadan milyon kere evet dedim. Biraz oynadıktan sonra sırayla oyuncakları, poşetlere, kolilere geri yerleştirdik. Kendi elleriyle hevesle topladılar. Bir kaçı ellerindeydi, servislerine yükledik.
Koştuk geri oyunlar oynamaya, üstümüz başımız çamur olsa da kahkahalarımız eksik olmadı, sakarlıkta kimseye birinciliği bırakmayan ben, pat kendimi yerde buldum ve delirmişçesine yankılanan gülüşmeler hala kulaklarımda. Gıdıklama meraklısı olan cimcime ben yerdeyken bu fırsatı bırakır mı başladı gıdıklamaya, öylemiii gel bakalım dediğim gibi yatırdım yere. Sen misin beni gıdıklayan, sonra diğerleri toz toprak olduk iyice. Sırada el baskısı var koşunnnnn tren oluyoruz, minik eller anlam buluyor. Ben de dahil hepimiz rengarenk bastık ellerimizi kocaman ellerle dolu fonumuz oldu.

Her yerimiz boya, çamur, kum, toz. Ne demişler ‘’Kirlenmek güzeldir’’. Gerçekten de kirlenmenin en güzel haliydi bu. Ellerin yıkanma yaş pastaların mideye inme vakti…Haydi tren olup koşuyoruz pastaya ve koca koca dilimler midede 

En sevmediğim an ayrılık vakti  Her ne kadar gülsek, eğlensek, koşsak, zıplasak bile dönüşte ailelerinin yanına değil de, o yuvaya göndermek içimiz sızlattı. Dudakların büzüşmesiyle tek tek kocaman öpücüklere boğarak oturttum servis koltuklarına servisten indiğim her an, o geri çağırışlar içimi parçaladı, servisin hareket edip minik ellerin üzgün el sallayışları, kiminin ağlayışları sonrasında biriktirdiğim içime attığım yaşlar hıçkırıklara boğularak aktı.

Bu sonucun karşısında rahat olur mu hiç içim? Etrafı toparladıktan sonra eve giderken değiştirdim güzergahımı, yurda koştum. Onların beni fark etmesiyle başlayan çığlıkları koşuşturmaları sarılışları size anlatamam. Hepsi oyuncakları ile oynuyordu, gittiğimde bahçedelerdi. Öğretmenleri o kadar memnunlardı ki serviste başlamışlar mutluluklarını anlatmaya ve hiç susmamışlar.

Gitmeye yeltendiğimde sıcak bir sarılış, evine götür evimiz olsun dediği an parçaladı beni. Ne cevap verebilirdim ki yanaklarımın içi ısırmaktan bir hal oldum. Benim evim yok sana oyuncaklar alabilmek için işe gidiyorum, orda kalıyorum para kazanıp sizlere oyuncak getireceğim dedim.
Bir başkası yatağından bahsetti benim böyle güzel yatağım yok dediğimde, ikimizin olsun o zaman beraber uyuyalım dedi.
Biri beni İstanbul’a götür dedi, sen nerden biliyorsun İstanbul’u bakayım diye yanaklarını sıktım, anneannem ordaydı şimdi kimse yok ama dedi yıkıldım.
Biri resmimiz olsun dedi açtık kamerayı çektik. Sonrasında, ‘’beni unutma ama’’ deyişi bir başkaydı.

Bir anne değilim, ya da yaşı başını almış hayat üniversitesi okumuş biri de olmayabilirim ama en güzel gülüşün masum bir çocuğun, en güzel sarılışın nereye giderse gitsin akşam döndüğü yer yuva olan çocuğun sarılışından başka bir şey değil. Evet her çocuk özel ve güzel ama bu başka, acımak mı asla değil. Gram acımadım aksine kendime geldim. Bu bağlanış onlara şükür sebebim, bu ayrılmak istemeyiş, beni bırakma deyiş, bundan sonra kendimi onlara adayacak olmam. Hayattaki boş şeylere kapılıp sonu olmayan yollarda yürümektense, minik ellerin desteği ile atılan sağlam adımlar benim hedefim.

Her birinize ne kadar teşekkür etsem az, tek başıma yetemezdim ama sizlerle birlikte çocukların en güzel hayalleri olan oyuncaklara boğduk onları, dün yurt müdüründen sınıf sorumlulularından teşekkürler yağdı onun mutluluğu içindeydim, derken bugün yurt müdürü çocukların beni sorduğunu bu pazar tekrar beni beklediklerini söyleyince dünyalar benim oldu, içim umut huzur doldu. O yüzden kargo gönderen, göndermek isteyip gönderemeyen herkese teşekkür ederi. Hayatımda yaşadığım en güzel 23 Nisana sebep oldunuz.

Artık istediğim zaman onlara gidebileceğim, yoğun prosedürlere gerek kalmayacak. O yüzden kitap kıyafet, oyuncak, iç çamaşırı göndermek isteyen olursa yazmanız yeterli çünkü sanırım her hafta gideceğim.


Etkinlikten birkaç resim…
https://i.imgyukle.com/2018/04/25/VOy4M.png
https://i.imgyukle.com/2018/04/25/VOuin.png
https://i.imgyukle.com/2018/04/25/VOrmy.png
https://i.imgyukle.com/2018/04/25/VOxl8.png
https://i.imgyukle.com/2018/04/25/VOIRj.png
https://i.imgyukle.com/2018/04/25/VOY2U.png
https://i.imgyukle.com/2018/04/25/VOaAH.png
https://i.imgyukle.com/2018/04/25/VONm1.png
https://i.imgyukle.com/2018/04/25/VOLIA.png

Vedat, bir alıntı ekledi.
22 Nis 01:47 · Kitabı okudu

Bölüm 4
14 İkinci öneriyi hatırlayın: 'Öldürmek, yalan söylemek, aldatmak, çalmak gibi yanlış olduğunu zaten bilinen şeyleri yapma.' Bu kuralları illa taşları kazımamız gerek? 15 Evet, seni öldürebilirler, ama en azında iyi bir insan olarak öleceksin. 16 Dahası, ben bütün insanları eşit yarattım. 17 Ninjalar özlerinde korsanlar kadar iyi insanlar, 18 Ama Darwin tarafından aldatılıp, onun Bilimiyle kötü yola düştüler. 19 Asıl kızmanız gereken o iblis"
20 "Haklısın."
21 Güzel. 22 Şimdi kendine bir çekidüzen ver. Arkanı kolluyor olacağım. 23 Birşey daha var: 24 Gidip sözlerimi diğer insanlar arasında yaymalısın. 25 Bana duyulan inancı canlı tutmalısın. 26 Çünkü Karanlıkların Efendisi Darwin geri dönecek ve insanlığı yeniden tehdit edecek. 27 Onun bilimi dünyayı yok edebilir. 28 Pastafaryanlar buna hazırlıklı olmalı."

Uçan Spagetti Canavarı Kilisesi'nin Dua Kitabı, Bobby Henderson (Sayfa 86 - Altıkırkbeş Yayın)Uçan Spagetti Canavarı Kilisesi'nin Dua Kitabı, Bobby Henderson (Sayfa 86 - Altıkırkbeş Yayın)
Ferdi Bişkin, Kaza Sözleri ve Öteki Metinler'i inceledi.
22 Nis 00:13 · Kitabı okudu · 1 günde · Beğendi · 7/10 puan

En hızlı okuduğum kitap oldu. 25-30 dk süren bir yolculuktu. Tasarımı, pazarlama yöntemi ve içindekilerle sıra dışı bir kitap. Tasarımda, yaklaşık 23,5X11 cmlik bir kağıt boyutu kullanılmış. Bu da ince, uzun bir kitap oluyor. Jenerik sayfaları dahil 124 sayfa. Pazarlama yöntemi, kitap 1000 adet basılıyor ve sadece 888 tanesi satışa sunuluyor. İkinci baskısı yapılmayacak kitabın, bu 888 nüshasının her birine de bir numara verilmiş. Bunlardan 436 numaralı kitabı okumak kısmet oldu. Kitabın fiyatını içeriğine göre yüksek buldum ama deneyim açısından bu parayı hak edebilir. Bu değerlendirme de okuyucudan okuyucuya değişecektir elbette. İçerik, kitap dört bölümden oluşuyor. İlk bölümün adı "Kar Kapkara" ve "Hecelemeler" adı verilmiş, kelimelerin yarıda kesilerek yeni kelimeler oluşturduğu 25 kısa şiirden oluşuyor. Kelimeleri hecelere bölerek yeni kelimelerin oluştuğunu görmek ilginç oldu. İkinci bölümün adı "Görüntüler". Burada da her bir sayfaya birkaç tane olmak üzere, bazı durumların (bir yerde fotoğrafın) tasviri yapılmış. Üçüncü bölümün adı "Pusulalar". Her bir sayfaya bir tane pusula (not) olmak üzere, ev işlerine bakan bir kadının Memet ismindeki ev sahibine bıraktığı pusulalar var. Kitaba ismini veren "Kazâ Sözleri" bölümü son bölüm. Burada da aforizma niteliğinde sözler var. Ferit Edgü'nün başka kitaplarını beğenerek okumuştum. Bu da onlardan biri oldu.

S. Ali, Ölüm Tohumları'ı inceledi.
 24 Mar 11:42 · Kitabı okudu · 9 günde · Beğendi · 9/10 puan

Kitabın önsözündeki alıntı da çok çarpıcı ifade yer alıyor. "Biz dünya nüfusunun % 6.3'ünü oluşturuyoruz fakat zenginliğin ise yarısına sahibiz...Kendimizi, çıkarlarımızdan fedakarlık ederek dünyanın iyiliği için lüksümüzden vazgeçeceğimiz konusunda kandırmamıza gerek yok."

Hemen alt kısımda başlayan kitabın başlangıç cümlelerini okuyunca insan kendini film izlemiş gibi hissediyor ve hani bazı filmlerde yer alan kayan yazıları okuyormuş gibi düşündüm kendimi. Siyah ya da flu arka plan ve alttan yukarıya doğru silik kesik titrek beyaz bir yazıda şu söyleniyor: "Bu kitap (film) küçük bir sosyo-politik elit zümre tarafından 2. Dünya Savaşı sonrasında Vaşington'da ele alınmış bir proje ile igilidir. Aynı zamanda bir avuç insanın savaş sonrası tüm kaynaklara ve güce sahip olmasının hikayesidir." Daha kitabı okumaya başlamadan önce önsöz kısmında bununla karşılaşıyoruz ve bu iddialı cümle üzerine pür dikkat kesilip, neler olacağını düşünmeden edemiyor insan.

Kitabın hemen başında etkili ve dikkat çekici bir cümle. O zaman akla şu gelebilir. Sosyo-politik, elit, zümre, Vaşington, proje, 2.Dünya Savaşı, Rockefeller, ABD Başkanları, BM, şirketler gibi gibi onlarca kelimeyi birbirine bağlayan nedir?
Kim? Ne amaçlıyor? Niçin? gibi gibi çeşitli sorular ard arda gelebiliyor.

Ölüm tohumları - Genetik Bilimin Arkasındaki Karanlık Oyunlar- kitabı da bu çerçevede gıda üzerinden oynanan oyunları göstermeye çalışıyor. Açılış Prof.Dr. Oktay Sinanoğlu'nun yazısıyla başlıyor ve yazarla tanışıklığından bahsettikten sonra gen bilimi ya da moleküler biyolojinin insanlığın iyiliği için kullanılmak istendiğinde nasıl güzel şeyler ortaya çıkacağını ama kötü amaçlı kullanım olursa insanlığın karanlığa bile gömüleceğini bize bildiriyor. Moleküler Biyolojinin bir avuç insanlık düşmanı, karanlık güçlerce nasıl bir silaha dönüşebileceğini de ifade ediyor. Bu çerçevede kitap, bazı yapılanmaların, insanların gıdalarını kontrol etmek suretiyle,
bazı ırkları yok ederek dünya nüfusunu azaltmayı amaçladığından bahsediyor.

Diğer konularda olduğu gibi Moleküler Biyoloji sahasının stratejik önemde olduğunu ve bir an önce bu yönde çalışma yapılması gerektiğini 1960'dan beri ifade eden Sinanoğlu, maalesef çeşitli sebeplerle kendi söyleyip kendi dinlemiş olduğunu da üzelerek anlatıyor.

Dünyada her millet içinde insanlığı düşünen bilim insanları, devlet görevlileri var ama bu kişiler görevlerini de bazen yapamaz duruma da getirtilebiliyor. İnsanları bilgilendirmeyi ve daha iyi bir gelecek için birşeyler yapılmasını düşünen de az değil ve William F. Engdhal da bunlardan biri.

Oktay Sinanoğlu kitaba önsöz yazarken, yazarda kitabı Sinanoğlu'na ithaf ediyor. Birileri yine biryerlerde bunlara komplo diyebilir. Varsın desinler. Ama 'komplo' değil gerçekse o zaman ne olacak? (1)

William Engdahl'ın okuduğum ilk kitabı olan Sahte Domuz Gribi, Gıdalar Üstün Irk Yaratma Dünya Nüfus Azaltımı Projeleri den sonra bu ikinci kitabı. Yeni okumaya başladığım Tanrıların Gazabı Kaybolan Hegomonya bittikten sonra diğer kitaplara da sıra gelecek. Muhalif bir yanı var. Muhalif bilgiler veriyor ama öyle laf ola torba dola anlamında da değil. Belki Türkiye'de pek tanınmıyor, okunmuyor olabilir amabu bir takım olguların varlığını da yok saydıramaz. Yazar bize bir görüntü, resim gösteriyor ve onun nasıl okunması gerektiğine dair bazı ipuçları vererek hem kendi bazı yerleri açıklıyor hem de bizim bulmamızı, düşünmemizi istiyor. Yani, körü körüne bir yere bağlanmadan şu, bu, o, onlar, bunlar demiş ben inanırım demeden kabul veya reddetmenin neden-sonuç ilişkisi içinde birşeyleri anlatmaya çalışıyor. Gördüğümüz dünyanın içindeki bazı insanların gün gelip bizim kökümüzü bile kazımak için ellerinden gelen herşeyi peyder pey yapmaya başladıklarını bunun bir adımı da gıda olduğunu ve hatta Eski ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissenger'in "Yiyeceği kontrol edersen insanları kontrol edersin." cümlesinin öylesine söylenmiş bir söz olmadığı vurgusunu kitabın sayfaları arasında görmekteyiz.

Peki ne anlatıyor "Ölüm Tohumları" adlı kitap. Temel yiyecek maddeleri üzerine oynanan oyunlardan bahsediyor ve bir ailenin 'kara altın' petrolden elde ettiği kazancın devamında GDO'lu besinlerle de zenginleştiğinden bahsediyor.
Peki, genetik değiştirme nasıl oluyor diye bir soru insanın aklına takılıyor. Onun da cevabı şu şekilde veriliyor: "Bir bitki ya da organizmada genetik değişiklik demek yabancı genlerin alınarak bir bitkiye eklenmesi ve böylece genetik yapısının normal üreme yoluyla olmayacak şekilde değiştirilmesi.." demek oluyor.

Kabul edelim ya da etmeyelim belki çok da az olabilirler ama dünyada kendini 'Tanrı'nın yerine koymak isteyen küresel bir çete var. . Bu çetenin çeşitli kollarından biri de 'gıda'dır. Bir takım yeni arayışlarla insanlığı kendi egemenlikleri ya da boyundurukları altına alıp, onların peşinden gidecek sürüler haline getirmenin yollarını arıyorlar diye bahsediyor kitap. Kendi imal ettikleri ve kendilerine biat edecek şekilde insanlık arayışı içinde olduklarını ifade ediyor. Tarım ve hayvancılık yani gıda üzerinden ince hesaplar yapıp gelecek zaman içinde peyder pey toplumun kendilerine tabi olmasını yani bir çeşit distopik bir dünya egemenliğine gidecek yollardan biri olan gıdayı kontrol edip dünyayı kontrol etme peşinde koşan insanların yaptıklarından bahsediyor.

Özet olarak gıda işlenmiş kitapta ama bunun çeşitli ayakları olduğu da bilinmektedir diyor yazar. Belki okuyan kişiye bilim kurgu gibi gelebilir ama distopik eserler de bu
yapılan çalışmalardan esinlenmiş olmasın?

İnsan neslinden bir çeşit salt 'temiz' bir ırk oluşturup, onun dışında kalanların yani uygunsuz, engelli, sakat, beyaz olmayan ırkların ayrıştırılıp, yok edilerek yeni bir insan nesli hedeflenmiş olmasın? Belki de ilk adım bu tarım ve hayvancılıkta başlayan çalışmalar olabilir. Genleriyle oynanan ve farklı türdeki meyve-sebzeler
haricinde hayvancılık alanında da uzun yıllara dayanan gen mühendisliği çalışmaları artarak devam ediyor.

Kitap 5 ana kısım ve onların altında yer alan alt başlıklardan oluşuyor. Birbirine bağlı, kaynak verilerek anlatılmaya çalışılan kitapta ilk bölümden son bölüme kadar araştırma kitaplarında yer alan kaynaklar da veriliyor.

Kitaptan çok sayıda alıntı yaptım ama ayrıca kendi notlarıma aldığım yani buraya yansıtamadığım yerler de mevcut. Öyle basite alınacak, tek seferde okunup bitecek, john'la, Jehnn'in aşk hikayesini ballandıra ballandıra anlatan bir kitap değil. Kafa yorup, niçin bizde bazı şeyler değişmediğinin cevabını da bulabileceğiniz nitelikte size kılavuzluk eden bir çalışma. O yüzden bu kitapta sanatsal anlatım, betimlemeler, kelime oyunları gibi unsurlar bulunmaz. Gizlenen, göz ardı edilen, arka planda tutulan ama önemli yani insan sağlığıyla doğrudan ilişkili konular mevcut.

Örneğin, 168.sayfadan başlayan ve devam eden konuda, bir ülkenin yani Arjantin'in ekonomik olarak nasıl batırıldığını ve ele nasıl muhtaç duruma getirildiğini açık kaynaklarla okuyacağız. Aynı şeyler dünyanın her tarafında da isimler farklı olsada yaşandı ve yaşanmaya devam ediyor.

Türkiye'de bunu gördü. Mesela, 15 günde 15 kanun bunlardan biriydi. Ya da şu anda olan şeker fabrikaların satılması da küresel güçlere yani ÇUŞ (Çok Uluslu Şirketler)'lara yeni pazar elde etmek için olmasın? Arjantin örneğinden yol çıkarsak, 'Hükümet ve özel propaganda araçları, soya diyetinin ne kadar sağlıklı olduğunu, süt ve etten alınacak proteinden daha faydalı olduğu anlatılıyordu ama uzun süreli soya tüketimi insan sağlığını olumsuz etkilediğinden kimse bahsetmiyordu.'

Bu bana hiçte yabancı gelmedi. Şimdi TV, gazeteler , internette bu şekilde bol miktarda haber yok mu? Yok etten bu kadar daha fazla besleyiciymiş, sağlıklıymış, kalorisi yüksekmiş falan filan. Bu haber adı altındaki yönlendirmenin tek amacı parası olamadığı için et alamayan vatandaşları uyutmak. İsyan çıkmasını önlemek, uyuşturmak. Yani, o kadar besleyiciyse kendileri niye yemiyor. Onlar koca göbekleriye ağızlarını şapırtatarak biftekleri, bonfileleri yutacaklar eee, vatandaşa da sağlıklı beslenmek istiyorsan 'soya fasulyesi' ye, rahatlarsın, aynı kalori hatta bak besin değeri daha yüksek ve hatta et kolestrol yapar diyerek milleti aldatmaya devam ediyorlar. Yerinde ya da kararında yenilen bir besin insan sağlığını tehlikeye atmaz ama genleriyle oynanmış ve artık ne olduğu belli olmayan terminatör tohumlardan türetilmiş besin maddeleri her türlü tehlikeye yol açacağını şu andaki sağlık sisteminden de görmekteyiz. Hergün yeni hastalık adları duymaya başladık ve bunlara uygun hemen tedavi yöntemleri de peşinden geliyor.

'ABD ve İngiltere Hükümetlerinin genetik olarak değiştirilmiş tohumları acımasızca tüm dünyaya yayma girişimleri aslında Rockefeller Vakfı'nın 1930'lardan beri onlarca yıldır süren Nazi soy arıtım araştırmasına para aktardığı sır siyasetin uygulanmasıydı.' Ve bu düzen hala devam ediyor.

Ezcümle: Bu kitabı da okumakta fayda var. Bir şeyler öğrenmek için okuyup, anlatmak da önemli. Tavsiye ettiğim bir kitap.

Notlar: Okuduğum kitap 3.baskı 2010 tarihli ve 294 sayfadır.
+ Bilim + Gönül Yayınları yani Oktay Sinanoğlu'nun (ya da onun desteklediği) bir yayınevinden çıkmış.
+ Kitabın baskısı bitmiş ve o yüzden ancak sahaflarda bulabilirsiniz.
+ Kitabın giriş kısmında yazar hakkında ayrıntılı bilgiler bulunmakta ve genelde hangi konular hakkında yazdığını okuyabilirsiniz.
+ İngilizce biliyorsanız yazarı internet sitesinden takip edip ve İngilizce kitaplarını okuyabilirsiniz. Türkçe hariç başka bir dil bilmediğim için, iyi bir yayınevi ve iyi bir çeviri kitapları tercih diyorum.
+ Ayrıca kitabın yayınevine, yazarına, çevirmenine bu güzel çalışmayı bizlere sundukları için teşekkür ederim.
+ Kapak resmi ve arka kapak yazısı bence yerinde ve kitapla bir bağ kurulabilir nitelikte.
+ Kullanılan yazı tipleri ve büyüklük yeterli.
+ (1) olarak geçen bölüm yazısını 18/05/2013 tarihinde yazmışım. Kitabı 25 sayfa okumuşum sonra bu zamana kalmış.
+ 15-23/03/2018 tarihleri arasında okudum.

《Mizgine_İslâm / ميزگينه اسلام》Ӝ̵, bir alıntı ekledi.
 20 Mar 12:10 · Kitabı okudu · İnceledi · Puan vermedi

Ömer Hayyam - 6 :
Yaptığım çeviride yer alan rubailerin birinci kaynağı, Abdülbâki Gölpınarlı’nın 1953’te yayımladığı düz yazı Ömer Hayyâm çevirilerinin de kaynağı olan İstanbul Üniversitesi kütüphanesi “Nadide Eserler” bölümünde 593 numarada kayıtlı Tarab-Hâne nüshasıdır. Yedi bölümlük bir dergiler topluluğunun üçüncü bölümü olan bu nüshanın yazarı ve yazıldığı tarih belli değildir. Ancak birinci bölüm olan Lemeât’ın sonundaki tamamlanma tarihinden 1485’te (asıl nüsha olan Yâr Ahmed Reşîdî-i Tebrîzî’nin 1462-1463’te yazdığı Tarab-Hâne’den 23 yıl sonra) yazıldığı anlaşılmaktadır. Bu çeviride yer alan rubailerin ikinci kaynağı, Nûr-ı Osmânî kütüphanesinde 3895 numarada kayıtlı başka bir Tarab-Hâne nüshasıdır. Önsözünün İstanbul Üniversitesi kütüphanesindeki nüsha ile aynı olması nedeniyle Tarab-Hâne olduğu kesin olan bu nüshanın da yazarı ve yazıldığı tarih belli değildir. İki Tarab-Hâne arasındaki en belirgin fark, rubai sayısı ve sıralarının birbirini tutmamasıdır; İstanbul Üniversitesi kütüphanesindeki Tarab-Hâne’de 481 rubai bulunmasına karşın Nûr-ı Osmânî kütüphanesindeki Tarab-Hâne’de 374 rubai vardır.
İncelediğim bu iki kaynaktaki rubailerden “Hayyâm’ındır.” diye seçtiklerime Hüseyin Danış, Abdullah Cevdet, Dr.Hüseyin Rıfat, Hamâmîzade İhsan gibi rubai metinlerinin
Farsçalarını da yazarak çeviriler yapanların eserlerinde bulduğum 5-10 rubai ile 1945’te Tahran’da Muhammed Ali Furûgî ve Dr. Kâsım-ı Ganî tarafından yayımlanan Rubâiyyât-ı Hakîm Hayyâm-ı Nişâbûrî (Nişaburlu Filozof Hayyâm’ın Rubaileri)’den seçtiğim birkaç rubaiyi ekledim ve çeviriyi tamamladım. Bu kitapta okuyacağınız rubailerden on kadarı şiir olarak ilk defa çevrilmiştir. Bu konudaki sözlerimi bitirirken bir noktaya değinmek istiyorum. Ömer Hayyâm’ın olan rubailerden çevirmediklerim
olabilir. Tam tersine onun olmayanları çevirmiş de olabilirim. Ama şu Yunus’un, Karacaoğlan’ın, Köroğlu’nun, Dadaloğlu’nun, Pir Sultan Abdal’ın diye bildiklerimizin
hepsi onların mıdır? Nasrettin Hoca fıkralarının hepsini Hoca mı söylemiştir? Elbette ki hayır! Başkaları da onların söylediklerine benzer şeyler söylemiş, bunlardan tutulanlar
onların olmuş, onların sayılmıştır. Bu düşünce ile yola çıktım ve Ömer Hayyâm’ın olup olmadıkları kesin olarak bilinmeyen rubailerden onun söyleyiş ve düşünce biçimine
uygun olanları onun saydım ve çevirdim.

Ömer Hayyâm Rubâîleri, Ahmet Kırca (Sayfa 19 - Ötüken)Ömer Hayyâm Rubâîleri, Ahmet Kırca (Sayfa 19 - Ötüken)

Belgesel Önerisi
The True Cost (Gerçek Bedel), moda sanayinin gerçek yüzünü, kıyafetlerimizin arkasındaki yaşamları, Fast Fashion(Hızlı Moda)'nın sebep olduğu trajedileri yansıtan harika bir belgesel. Günlük yaşamımızda her an, hayatımızdaki problemlerin çözüm yolunun tüketimden geçtiği mesajını içeren reklamlara maruz kalıyoruz. O parfümü alırsan koku fark edilmeni sağlayacak, o araba karşı cinsin sana bakışını değiştirecek, o şampuan herkesin sana hayran olmasını sağlayacak ve daha nicesi.. Ben bu yazıyı yazarken bile bilgisayarımın ekranında saniyede 4 eşarp modeli görüyorum. Her an tüketerek, satın alarak mutlu olabileceğimize, sorunlarımızı çözebileceğimize inandırılmaya çalışıyoruz. Peki gerçek bu mu? Tüketerek mutlu olabiliyor muyuz? Tüketimimizin etkilerinin farkında mıyız? Her yıl 80 milyarın üzerinde giysi alıyoruz, bu rakam 20 yıl öncesinden yüzde 400 fazla. Peki bu artışın sebebi nedir? Maliyet mi düştü ya da biz mi daha zenginiz? Üzgünüm hayır! Her şey basit bir döngüden ibaret: daha fazla kâr için daha fazla satış, daha fazla satış için daha ucuz ürünler, daha ucuz ürünler için daha düşük maliyetler ve daha düşük maliyetler için daha ucuz iş gücü. Firmalar rekabet ederken bize yansıtmadıkları ücretleri Bangladeş'te, Kamboçya'da günlük 3 dolara çalışan işçilerden ve çevreden çıkartmaktalar. Dünyada yaklaşık 40 milyon giyim işçisi var ve bunların yaklaşık 4 milyonunu Bangladeş'te günlük 3 dolardan daha az asgari ücretle dünyadaki giyim işçileri arasında en az kazanan kadınlar oluşturuyor. Neden Bangladeş çünkü Bangladeş'te toplu haklar yok, sendikal haklar yok, annelik yardımı yok, emekli maaşı yok ve asgari ücret çok düşük. Kısacası tüm şartlar küresel firmalara uygun. Buna rağmen sürekli bu firmalar tarafından, üretimi daha düşük maliyetli ülkelere kaydırma tehdidi altındalar. Kamboçya'da da durum farksız. Asgari ücretin 160 dolar olması için protesto yapan giyim işçilerinden 5'i öldü, 23'ü tutuklandı ve 40'tan fazlası yaralı... Şirketler kesinlikle zorunlu kural istemiyor, işi gönüllü davranış kurallarıyla yürütmek istiyorlar, yani sistemi değiştirecek her aksiyona karşılar. Çünkü onlar için önemli olan kâr etmek ve rakiplerinden fazla kâr etmek. İnsanın ve çevrenin uğradığı zarara bakılmaksızın sadece kârın ölçüldüğü bir sistem... Gezegenimizin kaldırabileceği üretimin, ticaretin, nakliyatın, dağıtımın sınırları vardır ve biz bu sınırları çoktan aşmış görünüyoruz. Tüketimimizin etkilerinin farkında değiliz. Günümüzde moda, dünyayı en çok kirleten 2 numaralı sanayi. Ortalama bir Amerikalı her yıl çöpe 40 kilo tekstil atığı atıyor. Bu yalnızca Amerika'da 11 milyon ton tekstil atığı demek. Ayrıca bu çöplerin çoğu toprakta çözülmüyor, yani havaya zararlı gazlar salarak çöplükte 200 yıldan fazla kalıyor!
The True Cost, herkesin izlemesi ve hayatına yansıtması gereken bir belgesel. Güzel bir alıntıyla nokta koyuyorum yazıma: "Mutluluğu nesne tüketiminde aramaya devam edecek miyiz? Dünyamızı korkunç bir çaresizlik içinde bırakırken zengin hissetmemizi sağlayan bir sistem bizi mutlu edecek mi? Kıyafetlerimizin arkasındaki yaşamları görmezden gelmeye devam edecek miyiz? Yoksa bu, giydiğimiz her şeye insan eli değdiğini hatırlayarak hikayemizde gerçek bir değişim yaptığımız yeni bir bölüm mü olacak? Karşı karşıya olduğumuz bütün zorluklara, üstesinden gelemeyeceğimizi düşündüğümüz sorunlara karşın belki buradan, giyimden başlayabiliriz."
Not: Yazdıklarımın tamamı belgeselin kısa bir özeti niteliğindedir ve bu yazıyı kaleme alış sebebim, kendi hayatım gibi, herkesin, hayatında 'gerçek bir değişim yaptığı yeni bir bölüm'e başlayışında ufak bir etkiye sahip olmak istememdir. Ümit ediyorum gerçek olur.