1000Kitap Logosu
Selçuk Özdemir
TAKİP ET
Selçuk Özdemir
@Defkhan5960
Bir yer var, biliyorum; Herşeyi söylemek mümkün; Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum; Anlatamıyorum.
Yazılım
Fırat Üniversitesi
53 okur puanı
07 Şub 2020 tarihinde katıldı
ŞU ANDA OKUDUĞU KİTAP
Tanıdığın kimse takip etmiyor
Ortak okuduğunuz kitap bulunmuyor
779 syf.
·
46 günde
·
Beğendi
·
8/10 puan
Bu devirde iyi niyet ancak budalalıktır!
Dostoyevski her seferinde yeni bir şey deniyor. Sıradanlık ona göre değil. Yeni şeyler deniyor sürekli ve bunu romanlarına her defasında aktarıyor. Bundan dolayıdır ki onu okumak bir şekilde bir hayatı okumak oluyor. Budala kitabı Dostoyevski’nin tamamı ile saf, isavarı ve prens olan bir insanı ana karaktere koyduğu bir eser. Eser başta müthiş bir tempoyla başlasa da sonrasında büyük bir karmaşa halini alıyor. Bu hem okuyucuyu yoruyor hem de akıcılık ve anlatıma zarar veriyor. Nitekim Tolstoy kitabın başını beğense de devamını “korkunç bir karmaşa” olarak tanımlıyor. Bunu fark etmiş olacak ki Dostoyevski; “İfade etmek istediklerinin yüzde birini bile ifade edemediğini” söylüyor. Dostoyevski romanı ileriye götürüyor ve havada bırakıyor. Bazen geçiştirmek için yazdığı kelimeler geçiyor. Karamazov Kardeşler kitabı bu kitapta olan birçok sorun çözülmüş olarak ortaya konmuş. Belli bir konu, akıcılık ve okur yorulmuyor… Anlatım olarak yorulmuyor demek istiyorum yoksa düşünce olarak Karamazov Kardeşler tam anlamıyla bir başyapıt. Dostoyevski esere her biri ayrı inceleme ve konu olabilecek, her türden insanı koymuş. Prens Mışkın- Budala İppolit-Nihilist Aglaya- Ev yaşamından bunalmış genç kız Nastasya Filippovna- (bu kadına ne denir bende bilmiyorum) Rogojin- Arzu ve duyguları ile hareket eden kişi (Karamozov Kardeşler Dmitri) Gavrila- Sıradan olmayı kabul etmeyen genç-(Raskalnikov) Yevgeniç Pavloviç -Mantıklı kişi. General Yepançin- Eskiyi anan ve hatıralarda yaşayan birisi. Prens saf, aptal, masum ve her şeye pozitif bakan bir karakter. Dostoyevski bunu okuyucu önüne seriyor; bu dünyada bunca saflık, iyi niyet ancak budala olmayı gerektirir. Prens olaylara hep pozitif bakıyor, kimsenin arka yüzüne ve ne yaptığına bakmadan dinliyor. Dünyayı cennet, insanları melek yapma derdinde. Oysa ne dünya cennet ne insanlar melek… Prens bu dünyada mutluluğu yakalamaya çalışıyor. Bir çocukta, bir ağaçta, bir otta bulmaya çalışıyor mutluluğu. İnsanların bu kadar garip olması onu şaşırtıyor. Ona göre bu dünya cennet gibi bir yer. Başta idamla ilgili çektiği nutuk birebir Dostoyevski’nin idam cezasından kurtulmasını anlatıyor. İdama karşı bir tavır alıyor Dostoyevski ve ölümü bir an sonra hissetmenin ne demek olduğunu düşündürüyor. Normalde her an ölebilir insanoğlu, hiçbirimizin garantisi yok iken, idamda garip bir noktaya temas ediyor. Öleceğin zamanı bilmek … Bir an sonra dünyadan yok olmak ve bunu bilmek. Buna rağmen insan umutlanıyor, belki ölmem diye… Prens aşırı derecede saf bir tutum içerisinde. Zeki ama aynı zamanda olabildiğince aptal. Kendisini aldatmaya çalışan insanları fark ediyor ama gene de onlara ne kin ne nefret besliyor. Onlardan özür diliyor. Keller ondan para istemeye geliyor ama lafı dolandırıyor. Prens bunu fark ettiği halde Keller’e hiçbir şekilde sinirlenmiyor. Bu şekilde bir tutum, çevresindeki insanları olabildiğince şaşırtıyor. Bunca saflık, iyi niyet… Hem de bu dünya da … Kazanmak için her türlü dalaverinin ve aptallığının şart olduğu bu dünyada insanları affeden ve onlara kızmayan, arkadaşından iş çevireni dahi affeden ve sinirlenmeyen bir insan olsa olsa ancak bir “budala” olur zaten. Gavrila karakteri özel bir yeri hakkediyor. Raskolnikov’a benzettim ben onu. Sıradan olan ama orijinallik yakalamaya çalışan biri, bunu kazanmanın yolunu da para olarak düşünmüş. Dostoyevski onun hakkındaki düşünceleri için kitapta özel bir yer ayırmış ve şöyle demiş; “Dürüst bazı insanlar sırf orijinal olma isteğinden alçakça iş yapmaya bile hazırdır.” Sıradanlıktan çıkmanın en güzel yolu, her insanın yapmadığı şeyi yapmaktır. Bu ise insanı alçaklığa kadar vardırır. Raskolnikov’da aynı düşünceye sahipti. Kendisinin sıradan insan olmadığını düşünüyor bunu yediremiyordu. Gidiyor kadını öldürüyor, sonra Sofya ile ne kadar da sıradan ve normal olduğunu anlıyordu. Prens ile Nastasya arasındaki ilişki durumu bana Gökhan Özen’in Budala şarkısını hatırlattı. Kitabın sonlarına doğru bir anda kendimi bu şarkıyı mırıldanırken buldum . Sözlerinin ne kadar uyduğu ise manidar; Koşa koşa ardından bittim halim ortada Seni delice seven kalbim hurda Unutalım olanları baksın herkes kendi yoluna Adını değiştirdim senden sonra Budala budala Seviyor muydu bu kadını yoksa acıyor muydu ona? Hangisi daha kuvvetli bir duygu diye sorsam sanırım vicdan dediğimiz kavram aşkı ezip geçecektir. Prens için müşkül durumdaki Nastasya’nın kendine en çekici gelen yanı güzelliği değildi, hayatın sillesini yemiş, ne yaptığını bilmeyen ruh haliydi. Prens ona acıyordu! Prens ona bakışıyla bir kez daha herkese budalalığını ispatlamış oluyordu. Herkese göre NAstasya kafayı yemiş bir kadındı. Nastasya safça düşüncelere sahipti. Benle mutlu olamazsın Prens. Ben kötü biriyim. Hayat ona güzel bir şey öğretmişti. Çaresiz ve amaçsız olduğunu. Bir zevk olduğunu ve kalbinin olmadığını öğretmişti. Prens bu aşka sonradan dahil olan Aglaya görünce iyice budalalığını belli ediyordu. İsviçre’den memleketi Rusya’ya dönen Prens ne umutlar besliyordu kim bilir. Vatanı gözünde tutuyordu. Romandaki bütün karakterler onu gördüğü an aynı şeyi düşünmüştü; o bir “budala” idi. Prens alçakgönüllülük ve iyi niyetle herkesi şaşırtmayı başarıyordu. Neydi o zaman onu burjuva tayfasına ve sosyete ’ye sokan? Tabii ki para! Prens tamamı ile saf, iyi niyetli, açık yürekli, kalbi temiz, güzel bir insanı temsil ediyordu. Neden kaybediyordu o zaman? Neden bu kadar iyi ve güzel iyiliklere sahip bir insan (aslında ideal insan) kaybediyordu? Dostoyevski kitabın adını çok doğru koymuştu. Bu devirde bunca iyi niyet ancak budalalık oluyordu. Prens kendisine miras kaldıktan sonra burjuvaya yükseliyor ve kendini bir aşk üçgeninin içinde buluyordu. Prens o kadar saftı ki birini sevdiğinde diğerini kaybetmesi gerektiğinin farkında değildi. Herkesi mutlu etmenin peşindeydi ama bu mümkün değildi. Öyle ki ona hangisi sevdiğini sorulduğunda ikisinide sevdiğini söylüyordu. Prens bildiğimiz anlamında budala değildi. Yani olayların farkında varmıyor değildi. Kullanıldığının, üzerinde oyunlarının oynatıldığının farkına varıyordu ama affediyordu, hatta dahası bazen haklı olduğu halde özür diliyordu. Prens olayı en baştan beri yanlış anlamıştı. Kendi kafasında kurmuştu insanların yüzlerini ve karakterlerini. Herkesi iyi sanmıştı. Belki demişti… İyi olabilirler. Ağlaya mı Nastasya mı? Üzmemeliyim! Hiç kimse bu dünya da üzülmemeli! Prens anlamıyordu. Seçimlerin, fedakarlıkları getirdiğini bilmiyordu. Özür dilemenin eziklik sayıldığını bilmiyordu. Haddinden fazla değer verdiğin insanın seni küçük gördüğünü anlamıyordu. Bu yüzden budala oluyordu belki de. Lebedev ha! Yaltaklanan Lebedev! Oda belki iyi olur. Oyun peşindeki Gavrila… Belki oda kendi çapında bir amaca sahiptir. Hayat bu, oyun değil ki! Prens maalesef anlamıyordu. Zalime merhamet etmenin mazluma zülüm olduğunu kaçırıyordu. Deli miydi? Bu tabir ona uyabilir. Çünkü topluma uymayan bir yapısı vardı. Masum, saf, iyi yürekli, alçakgönüllü, terbiyeli, eli yüzü düzgün olan prens kaybediyordu? Neden kaybediyordu? Bunu düşünmek gerekiyordu. Bir ara düşünmüştüm, bunca saf olmak ister miydim diye. Karamazov Kardeşler Alyoşa gibi bir olmak ister miydim? Sanmıyorum! İnsanın vasfının hata yapmak olduğunu düşünüyorum ve insanları melek yapma derdinde değilim. İnsanlar hatalı ve kusurlu ve bunlar onları insan yapıyor. Prens maalesef olayı en başından kaçırmıştı. Saflıkla yaşanmayacağını bir gün kazanmak için hileye başvurması gerektiğini unutmamalıydı. Miras olayında onu kandırmaya çalıştıklarında durup özür dilemeyecekti. Bunu bilmeliydi! İnsanlar acımazdı. Hele sosyete hiç acımazdı. Acımamışlardı zaten! Prens başladığı yerde oyunu bitiriyordu. Oyuna başladığı onca umut ve saflıkla oyuna başladığı yere geri dönüyordu kitabın sonunda. Gerisinde 3 ölü bırakıyordu. Gerisinde birçok hayal kırıklığı, ümitsizlik ve inanç bırakıyordu. Sürüyle insan ve saflığın aslında bir nevi budalalık olduğunu herkese göstererek geri dönüyordu İsviçre’ye. Öğretmeni ve doktoru Şneyder ona gene aynı yorumu yapıyordu; BUDALA!
Budala
8.5/10 · 17bin okunma
Okuyacaklarıma Ekle
320 syf.
·
18 günde
·
Beğendi
·
10/10 puan
Psikolojik Köleler!
Allen Carr yıllar boyunca sigara içti, sonra bir kliniğe gittiğinde ona kendisinin bağımlı olduğu için sigara içtiği söylendi. Allen o an şok oldu. Bağımlı olması demek keyif ve desteğin olmaması demekti. Bütün bunların bir efsane olması demekti. Allen bunu fark ettiği an, son kez sigarasını içti ve bir daha sigara içme arzusuna karşı koymak yerine böyle bir arzu hissetmemeye başladı. Bu yöntemi genişletip dünya çapındaki kliniklerini açtı ve milyonlarca insanın kurtulmasına yardım etti. Yöntem kesinlikle reklam yapmaz. İsmini duymama ihtimaliniz yüksek. Zira buradaki kitabı bile yeterince okunmamış, oysa bazı insanlar bu yöntemle bıraktıklarında o kadar minnete geliyor ki gidip çocuğunun adını “Emre” koyuyor (Allen Carr Türkiye kurucusu). Ben bir sigara bağımlısı değilim. O halde neden bu kitabı okuyorum? Bu sorunun cevabını açıklamadan önce kendimize özgür diyen bağımlı beyinlerimizi bir sorgulayalım. Telefon, insan, uyuşturucu, alkol, sevgi, gösteriş… Bağımlılıklar denince akla hep maddeler gelir. Doğa ve insanlar…İnsan olarak birçok şeye bağımlıyız. Yoksunluk çekmeler, onsuz yaşayamamalar, fiziksel hisler, telefon elinden alındığında ağlayan bir çocuk, sosyal medyaya girmeden duramayan bir kız, kibrini tatmin etmeden rahat edemeyen bir çalışan… Hepimiz bir şeylere bağlıyız ama bu bir seçimdir. Ama bağımlı olmak! Bu bir seçim değil, bir tuzaktır. Sosyal medyada, şekerde, ünlülerde ve nicelerin de… Ahmet Tanpınar; “İnsanoğlu insanoğlunun cehennemidir.” der. Sigaraya kimse istediği için başlamaz. Bu büyük bir yanılgıdır. Devlet kampanyalarının hepsinde veya sigara içen bir yakını uyarırken hep bu sözler söylenir; “İçme bak ölürsün”, “Sigara öldürür”, “Sigara akciğer kanseri yapar”. Bunları bağımlımız daha en baştan itibaren bilmektedir ve bunlar bırakmasını sağlamaz ki bunları bilerek bağımlı olmuştur. Bir tane almıştır ve kafasında “bir taneden bir şey olmaz” düşüncesi vardır. Öksürükler ve hırıltılar… İğrenç bir şeydir. Güven, ego ve kibir devreye girer. “Böyle iğrenç bir şeye… ben… bağımlı olacağım… yok sende…” Çoktan bağımlı olmuştur. Bağımlılığın aşamalarındaki en zor kısım bağımlı olduğunu kabul etmektir. Döngü şöyle işler; 1-Bir kereden bir şey olmaz 2-Arada içiyorum 3-Keyif ve zevk veriyor 4-Sadece alışkanlık 5-Bırakamıyorum 6-Daha bıraksam ne olur 7-Öluyorum. O uzatılan bir paket. Sigaranın bu kadar zararlı olmasına rağmen içilmesinin nedeni nedir? Bu zarar değmeli değil mi? Asla değmez, sigara vadettiği şeyi asla vermez. Dışarıdan bağımlı olmayan biri, sigara içen birine baktığında bu kadar zülüm çeken birinin sigara içmesi için müthiş bir kazanım elde etmesi gerektiğini düşünür, oysa durum tam tersidir. Bağımlı olmuştur ve bırakamaz, kazanım falan yoktur. Sigarayı bırakırken hep sağlık risklerinden korkarız. Ya da paramız yetmez. Herkes bizi aşağılar. Ama sigarayı bunlar bıraktırmaz. Bu neden kaynaklanır? Allen Carr olaya doğru taraftan bakmayı başarmıştır. Mesele bunlar değil, mesele ne kazandığımızdır. Sigara içen biri, böbrekleri hatta bacaklarına bile değecek bir şey kazandığını sanır. Bunu doğa, keyif yanılgısı ve dopamin oyunu olarak paketler. VE karşınızda doğanın, endüstrinin ve insanların kurduğu büyük tuzak; NİKOTİN TUZAĞI. Keyif yanılsaması garip bir olayıdır. Sigara içen bir şey kazandığını sanır. Vücut ötesinde neler olduğuna bakalım. İlk içilen sigara berbat olmuştur, bu su götürmez bir gerçek. Bir saniye! Öncesinde bir şeye temas etmeliyiz ama: İmgeler ve ünlüler… Sigara, ekranda hep havalı ve karizmatik olarak görülmüştür. Büyümenin kısa yoludur. Ekranda stres anında, canı sıkılırken, konsantre olmak için hep pipo içen bir imge… İnsanlar içmeden dahi sigaranın müthiş bir şey olması gerektiğine inanmıştır. Kimin bağımlı olduğuysa sadece değişik faktörlere bağlıdır. İçmeyenler dahi buna değecek bir şey olması gerektiğini düşünür. Sigara içenler bu konuda sizi daha zorlar. Buna değmesi gerektiğini düşünürler. Sigara + 18 bir üründür. 18 yaşından büyük hissetmenin kısa bir yoludur ki gençlerin birçoğu belki de bu yüzden tuzağa düşmüştür. Her sigara içen ünlü, başkasından sorumludur. Kendimizi umursayarak veya “sadece ben içiyorum sanane” diyerek içtiğimiz sigaralar diğer herkesin başlamasından sorumludur. Zira sigara firmaları reklam yapamaz. Böyle imgelerle yüklü beyin ilk sigarayı almada şüphede olsa da (çünkü bir yandan da ne kadar zararlı olduğunu biliyordur- insan dışında hiç canlı nikotine yanaşmaz.) merakı galip gelir. Vücudun buna tepkisi keyifsel değildir tam tersi zehir olarak görür ama beyin önceden aldığı imgelerle buna bağımlı olmayacağını düşünür. Çoktan bağımlı olmuştur bile. Peki başta sorduğum soru, ne demeye çalışıyorum? İnsanlık tarihinde kendi eliyle özgürlüğünü bu kadar rahat satan başka bir nesil yoktur herhalde! Özgürlük… Neydi bu kavram? Hani insanların birbirini öldürdüğü, bağımsızlık uğruna kanların döküldüğü kavram. Bunca olaydan sonra kendi elimizle kendimizi bağımlılıklara vermemiz…ama bir saniye … kendi elimizle dedim değil mi? Buda bir kandırmaca oluyor. Kendimizin tek suçu bunu bırakmamak, kimse kendi eliyle bağımlı olmaz. Bunu asla istemeyiz. Bağımlı olanların tek düşüncesi, ileride bir gün bırakacağıdır ama o gün asla gelmez. Ta ki ölüm dışında… Durup bir kendimize bakalım. Kendimize nasıl özgür diyeceğiz. Elimizden alınacak olsa yaşayamayacağımız şeyler var hepimizin. Hangimiz kendi isteğimizle seçimlerimizi yapıyoruz? Kölelik uzun süre önce kalktı ama bu sefer devam eden kölelik: PSİKOLOJİK KÖLELİK! Yemek Sektörü, Bankalar, İnsanlar, Televizyon, Medya… Bizi bizden başka kimse düşünmez. Bu insanların tek düşündüğü doğamızda olan kusurları bulup bizi ömür boyu köle etmektir. Ki bunun yolunu çok iyi öğrenmişlerdir. Dopamin, nöratransmitterler, beyinin keşfedilmesi, bilimin gelişmesi… Ne kadar da insanlık için faydalı buluşlar oldu değil mi? Kitap 4 günde sigarayı nasıl bırakabileceğinizi sıra dışı bir yöntemle anlatır. Bildiklerinizi unutun! Şok tedavilerini unutun. Sigara içmeniz gerekmez, gene de okuyun. Allen Carr bu yöntemin diğer birçok alanda da bizi bağımlılıklarımızdan kurtaracağını anlamış ve o alanlara da yönelmiştir. Öyle ya , aşkının peşinde nefes alamayan bir aşık sevdiğine bağlı mıdır bağımlı mı? Kitaptan bir alıntı ile bitirmek istiyorum. Sigarayı veya bağımlılıkları bıraktığımızda gelecek o özgürlük hissi ile... Kötü bir şeyden kurtulmanın neşesiyle vardığımız o keyfi betimleyen ve özgürlüğü anlatan bir alıntı ile..: “Parlak gün ışığına çıkıp esintiyi yanaklarında hissettikleri anda bir an için ellerini gözlerine siper ederler. En sonunda gözlerini kısmayı bırakıp açarlar ve özgürlüklerini algılarlar.”
4 Günde Sigarayı Kafanda Bitir
Okuyacaklarıma Ekle
261 syf.
·
12 günde
·
Beğendi
·
9/10 puan
Issız bir adaya düşseniz yanınıza alacağınız 3 şey nedir? Bir Jack bir Ralph, ve bir düzine çocuk. Kısa sürede adanın nasıl bir cehenneme döndüğünü izlersiniz. Bu bahsettim kişiler 14’üne bile varmamış çocuklar. O zaman çok abarttım değil mi? Bir çocuk topluluğunun, adaya zarar vereceği, birbirlerine kin duyacağı, hatta öldüreceği. Kulağa dayanılmaz geliyor. Ama yazar burada tam olarak bunu sorguluyor. Kötülük nereden geliyor, o şeytana atfettiğimiz, “Ya şeytana uydum” dediğimiz kötülük, sonradan mı geliyor? Yoksa var mı içimizde bir yerler de? Kitap bu türden küçük çocukların bile aslında yetişkinler gibi kararlar alabileceği ve içlerindeki kötülüklerin olduğunu, birbirlerine sebepsiz yere kin ve öfke duyduklarını gösteriyor. Modern dünyada çocuklara bebek gibi davranılıyor. El üstünde tutuluyor, ondan sonra çocuklar bir şey yapamıyor. Eskiden olgunluk yaşı biraz daha erkendi şimdi 20’sini geçmemiş bir insan için olgun kelimesi kullanılmaz. Kitap tam bir sembolik ifadeler üzerine kurulu. Jack, faşizmi temsil ediyor. Birebir şekilde Hitler. Kendine özel bir tarzı var ve kendi çevresindeki insanları bazı kalıplara sokuyor (Hitler’in el hareketi ve kıyafetleri gibi). Ralph ise Demokrasi’nin, Domuzcuk Demokrasi’nin aklının (sanırım anayasa) temsili. Adaya ilk düşüldüğünde Jack’in aşırı derecede başkan olmak istediği göze çarpıyor. Halk her ne kadar Ralph’ı seçse de Jack bunu yediremiyor. Ralph genellikle oyla halkın sözüne göre hareket etmeyi düşünüyor. Bu yüzden şeytanminaresi dedikleri deniz kabuğunu kullanıyorlar. Bu herkesin söz hakkının olduğunu simgeliyor. Toplantılar yapılıyor ateş yakılması gerektiği, barınakların olması gerektiği kararlaştırılıyor ama gel görelim halk toplantı ve karar vermede fikirlerini sunarken, iş yapmaya gelince, kenara çekiliyor, işe yanaşmıyor, hazıra konmaya çalışıyor. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü kitabında şöyle bir söz geçer; “Herkes boks maçı izlemeyi sever ama kimse ringe çıkmak istemez.” Ralph en önemli şey olarak ateş yakmayı görüyor çünkü dumanı sayesinde gemiler görecek ve kurtulacaklar. Jack ise içinde bulunan (hepimizde var aslında) öldürme içgüdüsüne karşı koyamıyor, avlanmayı ilk sıraya koyuyor. Bir bakımdan insan olduğundan, böyle bir şey yapmayı kendine ağır buluyor bu yüzden karakter değiştirmek gibi bir şey yapmak için yüzünü boyayıp kalıp değiştiriyor ki kitabın sonunda kim olduğunu dahi unutuyor . Ralph’ın herkese saygıyla muamele ediyor, özgürlüklerini düşünüyor herkesi insan yerine koyuyor. Jack ise tam tersi davranıyor. Buna rağmen kitapta ve gerçek dünyada anlamadığım gibi halk Jack’e gidip özgürlüklerini kendi elleriyle bir adama vermekten çekinmiyor. Bu masum dediğimiz çocukları kin ve nefretle birbirini öldürecek duruma dahi geliyor. Kitap çeviri bakımından çok kötü idi. Mina Urgan’ın sonda yaptığı açıklama olmasa anlamak konusunda gerçekten çok zorlanırdım. Çocuklar için gözüken ama altında detaylı mesajların olduğu bir kitap. Sembollerin kullanımı gerçekten harika. Kitabı okumadan önce ufak çaplı bir araştırma iyi olabilir.
Sineklerin Tanrısı
7.9/10 · 58,8bin okunma
Okuyacaklarıma Ekle
175 syf.
·
10 günde
·
Beğendi
·
9/10 puan
Şimdi size basit bir soru; Eğer ki yolda bir karınca görseniz ya da evinizde dolaşan bir arı onu öldürmekten çekinir miydiniz? Peki aynı şeyi bir köpek, kedi için yapabilir misiniz? Ne alaka ikiside bir canlı ikisi de aynı canı taşıyor. Nerden geliyor bu güçsüz, küçük olanı ezme merakı? Onları değersiz görme, bir işe yaramıyor olarak görme isteği. Çünkü o küçük canlılar birer hayvan(cık). Küçükler, kendilerini savunmaları için yeterli güçlüleri yok. Oysa doğal döngüde hangisinin daha büyük yeri var desem arı olmadan dünyanın büyük bir krize gireceğini söyleyen makaleler var. Peki neden anlatıyorum bunları. Zengin ve güçlü insanları gördüğümüzde neden onların fakirlere yardım etmediğini ve onları ezdiğini anlayamayız. Ama aynı fırsatı üste size bir hayvan(cık) a uygulamak için verdiğimde hiç tereddüt etmediniz. Ne canı var dediniz ne de onun bir yaşama hakkı var dediniz. Güç insanı bambaşka biri yapabiliyor. Dostoyevski bunu şöyle özetlemiş kitapta. Fakir bir insan bir ayakkabı düşüncesiyle yatağına yatıyor ve onu rüyasında görüyor ama zengin insanda aynısını hayal ediyor oysa demiyor ki bende zaten var, oda renk renk ayakkabılar istiyor. İbn Haldun’un şu lafı aklıma geliyor; “İnsanları öldüren açlık değil alışmış oldukları tokluktur.” İnsan doymuyor, hep daha fazla istiyor o yüzden biri için yoksulluk bir ekmek yiyememekken diğeri için uçak olabiliyor. İnsanlar ikiye ayrılır normal insanlar ve insancıklar. İnsancıklar normal insanlara köle olmak için bu dünyada vardır. Onların kendilerini övmesi, methetmesi ve iyi iş çıkardığını söylemesi için bekler durur. Peki günümüzde iş değişti mi? Sende o ünlüleri görünce ağzın açık kalmıyor mu? Gidip bir fotoğraf çektirmiyor musun? Oysa ne farkı var, aynı can be kardeş. Patronun geldiğinde yaranmaya çalışmıyor musun? Kibar bir şekilde konuşup aslında olmadığın kişiye dönmüyor musun? İşte sende bir insancıksın be dostum ve ezilmeye mahkumsun. İşte bu kitapta fakir iki insanın para denen illeti yüzünden girdikleri duruma şahitlik ediyoruz. 25 yaşındaki delikanlı Dostoyevski’nin “işte ben geliyorum” dediği eser. Makar abimiz yaşlı ama uzaktan akrabası Varvara’ya bir baba şefkati besliyor, elinden gelen her yardımı yapıyor. Onun durumuna üzülüyor, kitap boyunca ona yazdığı ve Varvara’nın ona yazdığı mektupları (bu tekniği ilk defa gördüm) okuyoruz. Rusya’da o zamanlar durum o kadar vahim ki odalar kiralanıyor. Fakir bir hayat süren bu kişiler, ellerine para geçtiğinde ise harcamaktan çekinmiyor. Sürekli amirlerine iyi olmaya çalışıyorlar. Makar acaba insanlar üzerimdeki bu kirli paltoyu görse bana ne der diyor. Hayır olmaz Varvara kendime yeni bir palto almalıyım yoksa bana ne derler? Yoksul insanda gurur olmamalı Varvara , yoksul insanın en son sahip olması gereken şey bu gururdur. Kitapta bir geçmişe özlem her daim var. Eski kış günlerinden dışarıdan gelip sobanın o sıcak tarafına geçip, yemek yemeyi kim özlemez ki . Çayırlara çıkıp, güneşi seyredip bulutların hareketini seyretmeyi kim sevmez? İnsanlar dan uzak doğaya yakın bir hayatı kim istemez? Ama gel gör ki hayat böyle çalışmıyor. Rusya’da batının en büyük temsilcisi olan Petersburg’da (bizdeki İstanbul) bir yığılma oluyor. Her türden insan köylerini bırakıp oraya geçiyor ve büyük bir çoğunluğu fakir bir hayata alışıyor. Dostoyevski bu eserle neler yapacağını gerçekten göstermiş. Dostoyevski’nin ilk okunması gereken eser. Onun çektiği para sıkıntısı ve dertlerini anlamak için ilk kitap bence budur. Kitaptan bazı alıntılar: "Hep şunu düşündüm, Varenka , biz insanlar , kaygı ve telaş içinde yaşayan biz insanlar, gökteki kuşların kaygısız ve masum mutluluğunu da kıskanmalıyız. "(25) "…mutlu günlerimde yaşadıklarımın en küçük ayrıntısını bile hatırlayınca bana büyük bir heyecan ve sevgi veriyor. O günler çok kısa sürdü; onların yerini acı, ne zaman biteceğini bir tek Tanrı’nın bildiği kara acı aldı. "(70) "Ağlayamadım; ama ruhum paramparça olmuştu. "(76) "…büyümüşüm ama adam olamamışım." (83) "Zaten dünyanın düzeni bu, canım, hepimiz birbirimize hava atıyoruz, hepimiz birini azarlıyoruz. "(102) "En önemlisi, cancağızım, kendim için üzülmüyor, kendim için acı çekmiyorum; bana göre hiçbir şey fark etmez, dondurucu ayazda paltosuz çizmesiz gezerim, her şeye katlanır, dayanırım, bana vız gelir ; sadece ,küçük bir insanım ben , ama insanlar ne der?("124) "…belki parıltı yok, ışıltı yok, renk yok ama yine de insanım, kalbiyle ve düşünceleriyle bir insanım ben. "(134) "Neden her şey böyle oluyor, iyi bir insan karanlıkta kalıyor, bir başkasınaysa mutluluk kendiliğinden geliyor? "(140)
İnsancıklar
8.1/10 · 41,4bin okunma
Okuyacaklarıma Ekle
394 syf.
·
11 günde
·
Beğendi
·
8/10 puan
İnsan ruhunun derinliklerini paramparça eden bir yazar; Fyodor Mihayloviç Dostoyevski. Dostoyevski her ne kadar bir roman yazarı olarak görünse de. Yazdığı kitapları okuyarak, kişisel gelişim, hikâye, otobiyografi, psikoloji, gibi alanlarında kitap okuduğunuzu hisseder ve her birisi hakkında bilgilenirsiniz. Dostoyevski tam bir arayış adamı. Sizi bir yere götürmez, durumu anlatır. Bir şey savunmaz, sorgular. Zira sorgulama yeteneğini bana kazandıran ve hayatımı geliştirmemi sağlayan en büyük etkendir kendisi. Eğer ki 19. Yüzyıldan bir adam ile görüşmem gerekse bu kesinlikle Dostoyevski olurdu. Karamazov Kardeşler kitabını okuyan biri hem dini sorgular hem de dine sempati duyabilir. Ivan karakterini ele alalım. Kendisi ateist olarak gösterilmiş kitapta. “Tanrı yoksa ahlak ve duyguda yoktur diyor”. Ama her nedense kitabın sonunda babasını öldürmediği halde sırf bunu istediği için vicdan azabı çekiyor. Sunduğu argümanla zıt düşmesi onu dehşete düşürüyor. Mesela Raskolnikov ; Napolyon adi kişileri öldürünce kahraman ben öldürünce katil oluyorum diyor. Bir tane pislik kadın ölecek ve 100 tane fakir aile kurtulacak bundan müthiş adalet mi olur, diye düşünüyor. Ama gel gelelim öldürünce büyük bir vicdana azabına giriyor. Dostoyevski insanın kendisiyle olan hesaplaşmasını muhteşem yansıtıyor. Suç ve Ceza ‘nın sonunda karakterimiz hapise düşüyor ve bitiyor. Cezayı hapishane olarak görmüyor bile Dostoyevski. Kitap boyunca karakterin kendisiyle olan iç mücadelesini gözlerimiz önüne seriliyor. Zaten en çok konuştuğumuz kişi kendimizdir. Dostoyevski’de kitapları boyunca kahramanların iç dünyalarındaki konuşmalarını bize yansıtıyor. Gelelim Ezilenler kitabına. Kitap ana karakter Vanya’nın anlatımıyla bize yansıtılıyor. Kitabın temel konuları, burjuva tayfası, merhamet, affetmek, aşk, nefret … Yüksek kesimden insanlar ile düşük kesimin çatışması yansıtılmış. Av Mevsimi filminde şöyle bir söz geçer. Dünyada iki tip insan vardır. Ya avcısındır ya da av. Bunu bende kitaba uyarlıyorum. Ya ezensindir ya da ezilen. Kitabın başlarındaki Nataşa’nın, babası Ihmeneve’e yaptığı ihanet ile ikisinin arasındaki affetme ve gurur durumu temel konulardan biri. Bu ihaneti şöyle açıklayayım; Nataşa Ihmenev’ın baş düşmanı olan Prens’in oğlu Alyoşa ile kaçıyor. Ihmenev kızına lanetler yağdırıyor, asla affetmek istemiyor ama bir yandan da sevgisi ağır basıyor. Arada gidip geliyor. Affetmek istiyor ama gururuna yediremiyor. Bu ikilem onu olur olmadık işler yapmaya yönlendiriyor. Schiednler’s Listesi filminde Schiendler Alman komutanın karşısına geçip şöyle der;” Asıl güç her türlü haklı sebebin varken öldürmemektir, affetmektir.” İşte bizim ihtiyarın ve birçoğumuzun eksik olduğu nokta. Özür dilemek, zayıflık belirtisi değil aksine insanın kendisiyle yaptığı muhteşem savaşı sonlandırması ve güçlü olduğunu göstermesidir. Kitap sorgularla, farklı bakış açılarıyla, düşüncelerle şüphelerle ve analizlerle dolu. Hiçbir zaman, hiç kimseye doğru diyemiyorsunuz. Hak veremiyorsunuz. Veyahut haksız diyemiyorsunuz. Nataşa’yıda haklı görüyorsunuz Ihmenev’ide. Ahlaksızlık yapan Prens’ide. Dostoyevski’nin erken dönem eserlerinden biri. O yüzden bazı hataları görmezden gelinebilir. Kitaptaki bazı tesadüfler hoşuma gitmedi. Mesela Smith’i ana karakterin tesadüfen bulması. Masloyebev’in birden ortaya çıkıp, yardım etmesi. Nelli’nin Prens’in kızı çıkması. Vanya’nın yıllar sonra Nataşayla tesadüfen görüşmesi v.s. Hiç Dostoyevski okumamış arkadaşlar lütfen Dostoyevski’yi kronolojik olarak okusun. Hayatını bir arayış uğruna geçirmiş bir adamın serüvenine tanıklık etme zevkine varın. Hayatının son anına kadar yazmış ve kendisini ve fikirlerini olduğu gibi yansıtmış. Bir hayat daha yaşamak fırsatını kaçırmayın. Sevgiyle. “Varsın ezilmiş, aşağılanmış olalım, madem hep beraberiz, önemi yok bunun; varsın bizi şimdi ezen, aşağılayan, o çıtkırıldım, kibirli yaratıklar zafer kazansınlar! Bizi diledikleri gibi taşlasınlar.” F.M. Dostoyevski
Ezilenler
8.7/10 · 12,3bin okunma
Okuyacaklarıma Ekle
126 syf.
·
13 günde
·
Beğendi
·
8/10 puan
“En iyi planları farelerin ve insanların Sıkça ters gider.” Fareler peynire ulaşmak ister. Ulaştıkları an keyfine varırlar. Bir anda kapan üstlerine kapanır. Yakalanırlar. İnsanlar ise paraya, şöhrete ulaşmak ister. Ulaştıkları an keyfine varırlar. Bir anda kapan üstlerine kapanır. Dünyayı görmez olurlar. Hayallerimiz kadar varız. George ve Lennie hayalleri olan iki insan. Bir çiftlik alıp orda kendi başlarına kavrulmak istiyorlar. İkiside özgür olmak istiyor. Kimseden emir almamak, istedikleri zaman istedikleri yere gitmek istiyorlar. “Ama George Tavşan’da alacağız demi? Onları ben bakacağım.” Lennie saf, masum, kuvvetli ama biraz düşük zekalı biri. Garip bir tutkusu var. Bir şeylere sevgisini onları okşayarak gösteriyor. Fazla sevgi gösteriyor. Öldürüyor fareleri, köpekleri… Fazla sevgisiyle boğuyor onları. “Alacağız tabi Lennie. Günlük, istediğimiz kadar çalışacağız. Canımız mı sıkıldı? Hemen dışarı çıkıcaz, eğleneceğiz. Tavşanları ister yer ister satarız. Balkonda oturup akşam güneşinin keyfine varıcaz. Tavşanlar etrafta dolanacak. Onları seyredip oturacağız” George akıllı, durgun, mantıklı bir insan. Adeta bir anne sevgisi gösteriyor Lennie’ye . İkisi birden bir çiftlikte para biriktirmeye karar veriyor. Bu çiftlikte herkes bir şeylere tutunmuş. Hayalleri olan insanlar. Onları yaşatan hayallere ulaşmak değil düşlemek. Curley kendinin iyi bir dövüşçü olduğunu ispatlamaya çalışıyor. Curley’in karısı aktör olmak istiyor. Candy köpeğine tutunmuş. Diğerleri ise bu çiftlik hayatına. Lennie sevdiği şeylere dokunmak okşamak istiyor. Curley’in karısının elbisesini beğeniyor. Sıkıyor sıkıyor ve sonunda kadını öldürüyor. Aklın yoksa sevgi kontrolden çıkar. Sevgin yoksa aklın kontrolden çıkar. George dayanamıyor en sevdiği dostunu bir köpek gibi öldürüyor. Hayaller çöpe gidiyor. Hayallerimiz, gerçekleştirmek üzere yoklar. Yaşamak, belki de bir şey olur diye yaşamak için varlar.
Fareler ve İnsanlar
8.7/10 · 121,7bin okunma
Okuyacaklarıma Ekle
144 syf.
·
Beğendi
·
7/10 puan
O. Henry'den öyküler. Kendisi sonu şaşırtıcı şekilde biten hikayeleri ile ünlü. Gerçekten insanı şaşırtan sonlara sahip. Zaman geçirmek istediğimizde, sıkıldığımızda okunacak kitaplardan. Kitap okumaya başlanabilecek kadar hafif ve eğlenceli.
Son Yaprak
7.6/10 · 670 okunma
Okuyacaklarıma Ekle
479 syf.
·
14 günde
·
Beğendi
·
10/10 puan
Enes 5 katlı bir binanın 2.katında oturuyordu. Evinin sadece 2 bölmesi vardı; mutfak ve yatak odası. Yan komşusu Ahmet Öğretmen, Enes’in ilkokul öğretmeniydi. Karısı öldükten ve çocukları onu yalnız bıraktıktan sonra emekli aylığıyla buraya yerleşmişti. Yüzünde garip bir ciddiyet olurdu hep. Onu güldürmek çok zordu. İlkokul zamanlarında Enes’i sınava hazırlamış ardından İstanbul’a tayini çıkmıştı. Öğrencilerine çok ehemmiyet vermişti. Onların bir yerlere gelmesini, kendisinin ilerde anlatacak bir hikayesinin olmasını çok isterdi. “Benim öğrencime bak sen! Büyümüş ve doktor olmuş. Hey bakın! Bu çocuğu ben okuttum.” demek isterdi. Enes sınavı kazanamasa bile ilkokul öğretmeninin disipline tavırlarını hiç unutmadı. Ahmet öğretmen sık sık Enes’in evine gelirdi. Enes’in gireceği sınav için ona yardımcı olurdu. Elinde hep bir soru kitabıyla gezer, Enes’e olur olmadık yerlerde sorular sorardı. Enes bu durumdan memnundu. Hem sınava çalışıyor hem de eski öğretmeniyle sohbet ediyordu. Edebiyat, tiyatro, üzerine konuşuyorlardı. Ahmet öğretmen bir gün gene Enes’in evindeydi. Günlerden Pazar, mevsimlerden sonbahardı. Havanın insanı hüzne sevk eden, hayatı sorgulatan bir şekli vardı. Enes elinde kağıtla bir şeyler karalıyordu. Ahmet öğretmen ise soru kitabına göz gezdiriyordu. Enes aniden bir şey okumaya başladı. “Nihayet ‘Ön Yargı Duvarları’ yıkıldı. Dünyadaki tüm başkentlerin merkezlerinde birer tane olan bu duvarlar sonunda yıkıldı. Uzun zamandır hasarlı olan duvarların yıkılması beklenen bir sondu. Senkronize olarak gelişen bu olayı bazı insanlar anlamsız buldu. Önyargı olmadan insanların birbirini tanıma da güçlük çekeceğini, samimi ilişkilerin kurulamayacağını söyleyenler oldu. Kimileri ise önyargı olmadığı zaman insanların birbirlerinin gerçek hallerini göreceğini, bu sayede herkesin kendine en uygun kişilerle, çıkar ilişkisine dayanmayan bir dostluk kuracağını söylediler. Duvarlar yıkıldıktan sonra bazı insanlar duvarların yıkıklarından arta kalan küçük duvarların arkasına saklandılar. Kendi görüşleri ve yargılarının yanlış olamayacağını düşünen bu insanlar için henüz ne yapılacağı netlik kazanmadı. ‘İnsanlar birbirini nasıl tanıyacak? ‘Veya ‘İnsanlar ilk gördüğü kişi üzerinde ne düşünecek?’ gibi sorular haberlerde konuşulmaya başlandı.’ Bu büyük olay ardından devlet başkanlarından açıklama bekleniyor.” (1) “Nasıl olmuş, öğretmenim?” diye sordu Enes. “Fena değil, ama biraz kısa olmuş. Vermek istediğin mesajı tam veremiyorsun.”, dedi Emekli Öğretmen. Bağırarak cevapladı Enes. “Olsun Öğretmenim, olsun. İnsanlar anlar. Hepsi çok zeki zaten artık ha-ha. Baksanıza önyargılar yok. Herkes ne demek istediğimi anlar.” “Peki o zaman” diye cevapladı eski öğretmen. Aniden aklına sorular geldi. “Soruları hiç çözmemişsin. Böyle gidersen sınavdan kalırsın.” “Ha sorular demi sorular. Çözelim, çözelim. Onlar çok önemli öğretmenim. Onlarsız nasıl yaşarım ben ha-ha. Biliyor musunuz öğretmenim? İlkokulda bir yarışta olduğumu hissediyordum. Tüm öğrenciler yarıştaydık. Ben her daim öndeydim. Çok çalışırdım öğretmenim beni bilirsiniz. Sayenizde soruları hep bilirdim. Sınavları bu yarışın sonu olarak görmüştüm ama her nedense son çizgiye vardığımda, ipi göğüslemek istediğimde ipi kaldırdılar öğretmenim. Yeniden başka bir yarışın içinde buldum. Koşmaktan etrafıma bakamadım. Neler olup bittiğini anlamadım. Hayatın gittikçe daha kolay olduğuna inanmıştım. İşte şu ipi geçince yarış biter ve ben rahatlarım. Hayır! Daha zoru başlıyor. Neden kandırdınız beni öğretmenim? Neden demediniz? ‘Enes oğlum bu sınav basit bir sınav. Hayatında daha önemli anların olacak. Hiçbir şeyin sonu veya başı değil diye.’ Neden demediniz?” “Oğlum Enes. Sınav hayatın bir gerçeği. Sınav olmadan insanları nasıl ayırırız. Sana bir şey demedim çünkü iyi bir yere gelmeni istedim. Bir şeyi çok önemli atfetmek o iş için çabalamakla sonuçlanır. Gel bakalım buraya soruları çözelim. Takma kafana bunları.”, diye hüzünle söyledi. Ahmet Öğretmen. “Peki öğretmenim peki. Okuyalım soruları. 1.Soru: Aşağıdakilerden hangisi… “Enes okumaya başladı. Şıkları okuduktan sonra durdu. “Şıklar birbirine benziyor öğretmenim.” dedi. “Gene dikkatini dağıtıyorsun. Sorulara odaklan.” “Odaklanamıyorum öğretmenim. Kahretsin! İnsan anlatmak istiyorum. Böyle garip bir duyguya kapılıyor. Bekledim öğretmenim bekledim ve sustum. Bir gün beni dinlerler beni de severler diye çok bekledim. Artık konuşmak istiyorum. Anlatmak, haykırmak istiyorum. Ama söylesenize öğretmenim kim bilecek benim burada olduğumu? Yalnızlıktan burada kırıldığımı, kendimle konuşup sohbet ettiğimi. Kim bilecek? Ben kitap değilim öğretmenim. Ben öldükten sonra kimse beni okuyamaz. Büyük şeyler yapmak istiyorum öğretmenim. İnsanlara faydalı olmak, onların beni konuşmasını istiyorum. Ama bir yandan da kılıma zarar gelsin istemiyorum. 5 şıkkın 5’ide doğru öğretmenim. Bunca doğrunun arasında yanlış olan bir benim. Birini nasıl seçebilirim? Çok yorgunum öğretmenim. Nereye gidiyoruz?” (2) “Sakin ol oğlum Enes. Kendini çok yoruyorsun. Her şeyi fazla kafana takıyorsun. Kendi mutluluğuna bak.” “Haklısınız öğretmenim. Bir film vardı. Ha hatırladım. ‘Amelie’ (3). Küçük mutlulukların peşinde koşan bir kızın büyük mutluluklara erişmesini anlatıyordu. Ben de böyle yapabilirim albayım. Haberleri olmadan insanlara yardım ederim. Sonunda bende mutlu olurum demi öğretmenim. Ödülümü alırım.” “Alacağın konusunda garanti veremem. Haydi sorulara dön.” “Dönmeden önce size bir tiyatro okumak istiyorum öğretmenim. Bilirsiniz ben edebiyat severim. Fen lisesine gittiğime bakmayın. Ardından soruları çözeriz ha. Ne dersiniz?” Enes çok heyecanlanmıştı. Ahmet öğretmen Enes’in bu garip heyecanını anlamadı. Bir an önce sorulara dönmek istiyordu. Ama gene de izin verdi. “Peki. Oku bakalım.” (Ali lise yılının ilk gününde okul önündeki bankta oturmuş ailesini düşünür. Ailesinden ilk defa bu kadar uzak kalmıştır. Ağlamaktan utanır. Gözyaşlarının onu güçsüz gösterdiğini öğrenmiştir. Birden dayanamayarak ağlamaya başlar. Büyük lise öğrencileri sahneye girer. Yanına otururlar.) 1.LİSE ÖĞRENCİSİ: Noldu neden ağlıyorsun? ALİ: (Cevap vermez. Ağlamaya devam eder.) ıhıhııh. (Diğer lise öğrencileri hafif bir burukluk ve dalga ile ona bakarlar. Hem yardım etmek isterler. Hem de kendileride aynı süreçten geçtiğinden dalgaya alırlar.) 2.LİSE ÖĞRENCİSİ: (Hüzünlü bir sesle) Ailenden dolayı mı ağlıyorsun? ALİ: Evet. 1.LİSE ÖĞRENCİSİ: Sanırım yeni geldin. Bak buraya alışırsın. Endişelenme. Şu abini görüyor musun? Bakma öyle göründüğüne oda çok ağladı. (Güler) ALİ: (Ağlamayı durdurur. Sırıtır. Bu sırada okul çevresindeki öğrenciler onlara bakar.) 2.LİSE ÖĞRENCİSİ: Gel beraber dolaşalım biraz. Bizle arkadaş ol yeni arkadaşlar edinene kadar. Bir sıkıntı falan olursa da bize gel. (Hepsi birden ayağa kalkar. -Bel altı espriler yapılır-Kol kola girerek sahneden çıkarlar. Sahne kararır. Açıldığında sınıf ortamı oluşur. Sol en önde Ali oturur. Arkasında şımarık bir kız vardır. Enes'in gözleri hala yaştır.) ŞIMARIK KIZ: Sen demin dışarıda ağlıyordun demi? ALİ: Evet. ŞIMARIK KIZ: Yanına gelen kişileri tanıyor muydun? ALİ: Hayır. ŞIMARIK KIZ: Ha tamam. Bende tanıyorsun sandım. (Sahne kararır.) “Ne anlattın olum bunda şimdi.” diye kızdı öğretmen. “Nasıl ne anlattım öğretmenim? Bakınsana, ağlıyor, ardından dalga geçiyorlar.” “Bu çocuk sen misin yoksa?” diye sırıttı Emekli Öğretmen. Enes hafiften kızardı. “Sizden de hiçbir şey kaçmaz öğretmenim. Hemen anladınız. Evet öğretmenim. O benim. İçimde kalmış. O gün bankta otururken yalnız olduğumu hissetmiştim. Ağlamaktan korktum. Ağladım ama sesimi duymadılar. Gözyaşlarıma dokunmadılar. (5) Ağlamak güçsüzlük belirtisidir öğretmenim. Herkes gelip bana öğüt verdi. Bir şeyler anlattılar. ‘Alışırsın, geçer’ dediler. Hepsi bana bir yol gösterdi. Hepsi gidilecek yolun şeklini ve nelerle karışılacağımı anlattı. Kimsede yanımda olmadı öğretmenim. Ben rehber değil yoldaş istedim öğretmenim. Yanımda yürüyecek benimle ağlayacak ve nereye gittiğimizi bilmeden yanımda olacak bir yoldaş. Bulamadım öğretmenim, zamanla bende onlar gibi oldum. Güldüm, sinirimden güldüm öğretmenim. İçimden ağladım. Herkes gibi olmaya başladım. İnsanın bir yere kabul edilmesi için kendisi gibi olmaması gerekiyormuş, herkes gibi olması lazımmış. Herkesi taklit ettim. Lise öğrencilerinden küfürü, şımarık kızdan haysiyetsizliği, diğerlerinden kötülüğü öğrendim. Sonunda kimse oldum. Hiçbir şey oldum öğretmenim. Sahi kimim ben öğretmenim.” Enes ayağa kalktı. Odada dolandı. Geçmişini hatırlamıştı. Kim olduğunu düşündü. Daha doğrusu ne? İnsanlar ona hep bu gözle bakmıştı. Kaleci Enes, Bilgisayardan anlayan Enes, Suskun Enes, Yazılımcı Enes, Özgüvensiz Enes vs. Enes asla Enes olamadı. Hep bir sıfat aldı. Onu kimse Enes olduğu için sevmedi. Enes’te bir şey oldu. İnsanların sevdiği şeyler oldu. Ahmet öğretmen hüzünle eski öğrencisine baktı. Onun bu durumuna çok üzülüyordu. Bir şeyler söylemek. Öğüt vermek gerektiğini biliyordu. Ama bunca laftan sonra bir şeyler söylemek çok zordu. Kelimeler diye düşündü. Kelimeler bazı istediğim anlamlara gelmiyor. (4) Konuşmak yersizdi. Söyleyeceği kelimeler anlaşılmayacak. İstediğini söylemeyecekti. Gene de söyledi. “Oğlum, insanlar değişirler. Onlara kızma bu kadar. Affet. Affetmek yüceliktir. Onları daha iyi yapacak olan da sensin. Çalış, soruları çöz. Yüksek mevkilere gel o zaman dinlerler seni. Haydi, haydi soruyu cevapla.” “Peki, öğretmenim peki”, diye sakinledi Enes. Sorunun şıklarını tekrar okudu. “A ile B arasında kaldım öğretmenim hangisi doğru acaba?”, diye düşündü Enes. “Hadi oğlum kendini ver.” “Veriyorum öğretmenim, veriyorum. İki şık birbirine çok benziyor. Birini seçsem diğeri küser mi acaba ha-ha? Lisedeki hayatımda böyleydi öğretmenim doğru ve yanlış arasında çizgi bu iki şık kadar belirsizdi. Yaptıklarımdan sorumlu muyum öğretmenim. Bunca belirsizlik arasında doğruyu seçemezsem ne olacak?” Öğretmen gerçekten sinirlenmişti. “Sorular Enes Sorular! Lütfen onlara dön. Bırak bu düşünceleri.” Enes soruya tekrardan baktı. Okudu. Düşündü. Aniden bağırdı. “Buldum öğretmenim buldum. Doğru yok öğretmenim hepsi yanlış. Tüm şıklar yanlış öğretmenim. İşte bu yüzden doğruyu bulamadım. İnancım vardı öğretmenim. Belki dedim bir yerlerde güzel insanlar umutlar vardır dedim. Bulamadım öğretmenim. Bu sınavda doğru şık yok öğretmenim. Doğruyu bulamadım çünkü hepsi yanlış. İnsan ölmek için yaşar mı öğretmenim? Ben yaşadım. Şimdi ise insanlara yapabileceğim en faydalı işi yapıyorum. İpi görüyorum öğretmenim. İşte orda. Bu sefer kaldıracaklar mı dersin? Göğüsleyebilecek miyim? Ha-ha. Gidiyorum öğretmenim. Başaracağım.” Enes aniden balkon kapısına koşmaya başladı. Hızlıca gidip aşağı atladı. Öğretmen ona engel olamadı. Cenazesi ertesi gün öğle namazıyla kaldırdı. Cenazesine sadece emekli öğretmen katıldı. - ---SON---- Pasajların kitaptaki gerçek halleri. (1)- mehmetulukisla.com.tr/oguz-atay-nihayet-i... (2) “Fakat, Allah kahretsin, insan anlatmak istiyor albayım; böyle budalaca bir özleme kapılıyor. Bir yandan da hiç konuşmak istemiyor. Tıpkı oyunlardaki gibi çelişik duyguların altında eziliyor. Fakat benim de sevmeğe hakkım yok mu albayım? Yok. Peki albayım. Ben de susarım o zaman. Gecekondumda oturur, anlaşılmayı beklerim. Fakat albayım, adresimi bilmeden beni nasıl bulup anlayacaklar? Sorarım size: Nasıl? Kim bilecek benim insanlardan kaçtığımı? Ben ölmek istiyorum sayın albayım, ölmek. Bir yandan da göz ucuyla ölümümün nasıl karşılanacağını seyretmek istiyorum. Tehlikeli oyunlar oynamak istiyor insan; bir yandan da kılına zarar gelsin istemiyor. Küçük oyunlar istemiyorum albayım.” “Beni hemen anlamalısın, çünkü ben kitap değilim, çünkü ben öldükten sonra kimse beni okuyamaz, yaşarken anlaşılmaya mecburum.” (3) beyazperde.com/filmler/film-27063/ (4) Kelimeler, albayım, bazı anlamlara gelmiyor (5) Ağlasam sesimi duyar mısınız, Mısralarımda; Dokunabilir misiniz, Gözyaşlarıma, ellerinizle? Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel, Kelimelerinse kifayetsiz olduğunu Bu derde düşmeden önce. Bir yer var, biliyorum; Her şeyi söylemek mümkün; Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum; Anlatamıyorum.
Tehlikeli Oyunlar
9.1/10 · 22bin okunma
Okuyacaklarıma Ekle
222 syf.
·
Beğendi
·
7/10 puan
KUYUCAKLI YUSUF: Ah Yusuf, vah Yusuf… Kitabın başında annesiyle babasının ölümünü gördüğü halde muhafaza ettiği soğukkanlılığı ile bu çocuk çok mükemmel işler yapacak dediğim çocuk maalesef şehir hayatına, paraya, yargıya, geçim derdine yenildi. Gerçek hayatta olduğu gibi… Yusuf Kaymakam Selahattin Bey ile şehre geldiğinde düşündüğüm şey şuydu. Yusuf her zaman doğruyu yapacak, haksızlığa karşı gelecek, ne yapacağını hep bilecek, suçlulara, haksızlıklara karşı gelecek, sonunda mutlu olacak. Oysa hiç öyle olmadı. Sabahattin Ali gerçeklerden bahsediyordu. Ve gerçek hayatta böyle hayallere yer yoktu. Yusuf sıradan ne yapacağını bilemeyen, sürekli ikilimde kalan, belirsizlik içinde yaşayan, dünyadaki konumunu bulamış birisi. Öyle güçlü, kuvvetli biri değil. Yusuf’u annesinin, babasının ölümü bile öldürmedi de şehir hayatının pisliği, iğrençliği, geçim derdinin acımasızlığı öldürdü. Yusuf sevdiği kızla, arkadaşı Ali arasında kaldı. Arkadaşını öldüren Şakir’e bile hesap soramadı. Çünkü para, şöhret, nam, namusu da halleder, suçu da… Yusuf bir türlü anlayamadı ne döndüğünü hep bir piyon oldu insanların arasında. Yaşamak, bir şeyler yapmak gerekti ama Yusuf bir türlü yanlışa girmeden ,doğru şeyi yapmanın yolunu bulamadı. Babası yerine koyduğu Selahattin bey varken de öldükten sonra da Yusuf hep yetim ve yalnız kaldı. Sevdiği kadınla olan Muazzez ile evlendi çok mutlu oldu. Ama dur dedi hayat nereye böyle çok mutlu oldun sen biraz ayrıl sevdiklerinden, yaşamak için gerekli işler yap, sevgi karın doyurmaz. Yusuf’ta tamam dedi yapacak başka bir şey yoktu. Hayat acımasızdı Yusuf ne yapsın. Karısı Muazzez hep iyi düşündü, Yusuf için bir şeyler yapmalıyım dedi onu bu geçim derdinden kurtarmalıyım. Gitti Yusuf’un düşmanların arasına onlarla oturdu kalktı. Ama amacı Yusuf olduğu için vicdan azabı çekmedi hiç. Yusuf dayanamadı buna ne sevdiği kadına doyabiliyor, ne karınları doyuyor. Bu şehir, bu hayat onlara hiç iyi gelmiyordu. Atladı atına gitti evine, aldı tabancasını sıktı birkaç kere sağa sola, vurdu sevdiğini gömdü toprağa. .. Yusuf iyidi aslında ama hayat işte…
Kuyucaklı Yusuf
8.4/10 · 127,9bin okunma
Okuyacaklarıma Ekle
196 syf.
·
6 günde
·
Beğendi
·
9/10 puan
Herkesin diline pelesenk olmuş o kitap. Bende çok beğendiğimi söylemek istiyorum. Kitabı iki defa okudum. İkince okumamda kitabı daha iyi ve etraflıca anladım. Bir kitaptan beklentim onu okuduktan sonra aynı hayata devam edememek, hayatımın devam eden anlarında o kitaptan cümleler ,alıntılar veyahut o kitaplardaki karakterlerin hislerini hatırlamak . Bu kitap bende tam olarak bu hissi sağladı. Kitaptan önceki benle sonraki ben aynı değil. Kitaptan kısaca bahsedelim; Sabahattin Ali çok sevdiği hikâye içinde hikâye tekniğini burada da kullanıyor ve bence romana güzellik katmış. Kitaptaki ilk insanın olduğu bölümler sıkıcı gelebilir. Kitabın başında ana karakter Raif efendinin yaşlı halini görüyoruz. Sabahattin Ali’nin başta dediği gibi; ” Böyle kimseleri gördüğümüz zaman çok kere kendimize sorarız: “Acaba bunlar neden yaşıyorlar? Yaşamakta ne buluyorlar? hangi mantık, hangi hikmet bunların yeryüzünde dolaşıp nefes almalarını emrediyor?”. Fakat bunu düşünürken yalnız o adamların dışlarına bakarız; onların da birer kafaları, bunun içinde, isteseler de istemeseler de işlemeye mahkûm birer dimağları bulunduğunu, bunun neticesi olarak kendilerine göre bir iç âlemleri olacağını hiç aklımıza getirmeyiz” Raif Efendi hiçbir özelliği olmayan, suskun, sakin, fazla konuşmayan, robot gibi bir adam. Böyle bir insanın hayatının önceki zamanlarında bir şeyler yaşadığı düşünmek zor gelebilir. Kitabın sonraki anlarında anlatılan Raif Efendi ile baştaki Raif Efendi arasında gerçekten bir uçurum var. Hatta bana insanın böyle bir değişim geçirmesi imkânsız gibi geldi. Raif efendi önceki hayatında yaşadığı bu şeyleri içinde tutamamış. Anlatacak, güvenecek, “inanacak” kimse olmadığı için bunları bir deftere yazıyor. Kitabın asıl kısmı ilk karakterin bu defteri alıp okumasıyla başlıyor. Eski Rafi Efendi kendi halinde, hayalleri gerçeklere tercih eden, kendi içinde yaşayan, insanları tanımamış onlara karşı hep önyargılı olmuş birisi. Babasının baskısıyla Almanya’ya sabunculuk işini öğrenmeye gidiyor . Orda ilk günler gene hayal dünyasından çıkamıyor. Avrupa bir hayal gibi kalmış şimdi ise içinde. Hemen gezip bitirdiğinde şaşırıyor. “Bu muymuş Avrupa dedikleri” diye düşünüyor. Sonrasında babasına verdiği sözü tutmak için sabunculuk öğrenmeye başlıyor ama çok ciddi bir şekilde yapamıyor . Almanca öğreniyor, kitaplar okuyor. Sonra bir gün hayatının o kritik anını yaşıyor. Bir resim sergisine gidiyor .Aslında karakter buraya gitmeyi istemiyor, hayatını düzenlemek diğer insanlar gibi olmaya karar veriyor. Ama içeri giriyor. Gördüğü “Kürk Mantolu Madonna” tablosuna takılı kalıyor aşırı derecede beğeniyor . Sonraları her gün gidip uzun uzun bu tabloyu seyrediyor. Tablodaki kişi kendisini çizdiği için böyle bir insanın olacağını düşünmüyor bile. Hatta bir gün onunla konuşuyor ama yanında olan kişinin o olduğunun farkına varmıyor. Sonra gene vazgeçiyor işleri yoluna koymaya , işini öğrenmeye , sonra gidip babasının orda sıradan işlerine yönelip ,sıradan bir hayat sürmek istiyor , dertsiz tasasız… Ama bir gün tablodaki kişinin kendisini görüyor sarhoş olduğundan fark edemiyor . Hayal kurduğunu sanıyor. Sonrasında farkında olmadan aynı sokağa gidiyor . Ve onu görüyor takip edip Atlantik adlı bir pavyonda çalıştığını görüyor. Tabiiki de böyle bir kadının böyle bir yerde çalışması ona garip gelse de içeri giriyor . o Kadın Marie Puder onun masasına geliyor ve ahbaplığa başlıyorlar. Maria Puder hayatında her türlü erkeği görmüş onların hepsinin sevgiye ,arkadaşlığa değil de vücuda tutkuya, arzuya taptığını fark etmiş. Hatta en saygılı işlerde çalışanların bile böyle bir arzuya karşı koyamadığını görmüş. Kimseye inanamayacak durumda hiç kimsenin gerçekten sevebildiğini düşünmemiş , inanamamış . Ama bir ümidi var böyle bir insanın bulunduğuna dair bir ümidi var. Rafi efendi ile Maria birbirine zıt karakterle ama aynı sonuca varmışlar. Bir içine kapanık hayal dünyasında yaşıyor. Diğer dışa dönük ,sosyal . Biri görüp geçirip insanlara güvenmiyor ,diğeri hiç görmeden. Aşın birbirini tamamlayan iki insanın mı yoksa birbiriyle benzer iki kişinin mi yaşadığı bir olay olduğu sorgulanıyor. Maria baştan Raif efendiye onu sevmediğini söylüyor ama arkadaş olabileceklerini söylüyor. Raif efendinin onu sevdiğinin farkında ama ondan inanç kalmamış. Sonraları birçok şeyler konuşuyorlar, tartışıyorlar ikiside arkadaşlıktan memnun bir nokta ileriye götürmüyorlar bu ilişkiyi. Ama bir yılbaşı gecesi bu iş bozuluyor. Arkadaşlıktan diğer adıma geçmeye çalışıyorlar ama maalesef Maria Puder bu hisse gene kavuşamadığını fark ediyor. Artık arkadaşlığa bile devam edemeyeceklerini söylüyor. Raif efendi tek kelime ile yıkılıyor kendini sokaklara vuruyor . Hayal dünyasında bir çok şeyler kuruyor . Bu şekilde birkaç gün geziniyor .Ardından Maria’nın hasta olduğunu öğreniyor. Belki de bu hastalık olmasa roman burada biterdi ama yazar hastalığı iyi kullanıyor ve anlatıyor. Hasta bir insana gösterilen bir ilginin, alakanın ,,merhametin sahtesi olmaz. İşte burada Maria Puder artık Raif Efendi’ye inanmaya başlıyor. Hastane’nin önünde bir gün bekliyor ardından işi gücü bırakıp onunla ilgileniyor. Maria onu sevmeye başlıyor. Ardından babasının ölüm haberi geliyor. Rafi efendi bu duruma değilde Maria’dan ayrılacağına üzülüyor. Bu andan itibaren bir daha ondan haber alamıyor . Mektuplar yazıyor , ama ona mektup gelmiyor. Çok farklı bir hayata sahip olabilecekken onun ihanet ettiğini düşünüyor. Bu düşünce Raif efendiden inancı alıyor .”O bana ihanet ettiyse kim etmez ki ” diye düşünüyor. Kesinlikle okunması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum . Erkek-kadın ilişkileri ,otorite, sevgi ,aşk ,merhamet ,güven ,inanç meseleleri çok güzel işlenmiş.
Kürk Mantolu Madonna
9.3/10 · 899,2bin okunma
Okuyacaklarıma Ekle
992 syf.
·
38 günde
·
Beğendi
·
9/10 puan
Sabahattin Ali’ye karşı hep bir önyargım oldu. Popüler kültürün var ettiği bir kişi olarak düşündüm. Kitapları hep çok satanlar da herkes onu okuyor. Belki de sırf bu yüzden ondan özellikle uzak durdum. Onu diğer Türk Edebiyatı yazarlarından farklı görmüyordum. Çok okunmasının tek nedeninin toplumun onu ön plana çıkarması olduğunu düşünmüştüm. İlk okuduğum kitabı “Kürk Mantolu Madonna” oldu aslında ucuz bir kitap almam gerekti ve bunu tercih ettim. Kitabı okuduktan sonra intibam değişmedi ama etkilenmedim değil. Sabahattin Ali çok sıradandı galiba bu sıradanlığı çok hoşuma gitti. Onun hiçbir şeyi, bir özelliği yoktu sıradan dümdüz bir Anadolu insanıydı. Kitaplarını okuduğumda insani duygularım kabardı sadece. Sabahattin Ali 3 büyük roman, çeşitli hikayeler ve şiirler yazmış. Ayrıca hepimizin bildiği “Göklerde kartal gibiydim” şarkısının yazarı kendisi. Bu incelemede her birini ayrı ayrı ele alacağım ama öncesinde belirtmem gereken bir şey var. Bu yazıları kimse için yazmıyorum yazdığım tek kişi gelecekteki kendim. O yüzden bol bol hata, yanlış, kusur olabilir. Okuyan insanlardan bu konuda özür diliyorum. HİKAYELERİ: Hikayeleri 4 kitaptan oluşuyor; “Yeni Dünya”,” Kağnı, Ses””, Değirmen ”,”Sırça Köşk “ Bu hikayelerde genel olarak bahsettiği şeyler birbirine benzer ve çok anlaşılır. Zaten kısa olduğu için vermek istediği mesajı çok net bir şekilde veriyor yazar. Özellikle köy halkının durumunu ve sevgi teması çok iyi işlenmiş . Hatta bunları yaşadığı ve önemsediği anlaşılıyor. Şehirleşme, köylü-şehirli çatışması, dedikodu, para, hırs, askerler, doktorlar ,aile sevgisi, rekabet, kibir, gurur ,ikiyüzlülük ,kader ,şans ,ekmek parası, statü farkı ,ekonomi ,çıkar ,arkadaşlık ,sadakat her türlü alan ele alınıyor hikayelerde. Yazarın yaptığı betimlemeler gerçekten çok güzel. Çoğu zaman yaptığı betimlemelerde sonunu kaçırdığım oluyor. Bir hikâyenin başlangıcında bu betimlemeler sıkça var. Sıkıcı bir hava katsada hikâyenin bütünlüğü için çok önemli. Neler anlatmadı ki yazar. İlk kitaptaki “Isıtmak için” hikayesinde yapılan yardım etmenin önemini şu sözlerle anlattı; “Dünyada kendisi için hiçbir şeyi olmayan bir insanın bile başkalarına yardım edecek bir şeyi vardır…Hiç olmazsa bir sözü.”. “Kağnı” kitabında ki “Düşman” hikayesinde. Ev sahibinin düştüğü belirsizliği…Rahatsız eden gerçekler mi, huzura kavuşturan yalanlar mı? “Bir Skandal” hikayesinde dedikodunun nerelere gittiğini en basit haliyle görüyoruz. Değirmen hikayesinde aşık Atmacanın aşkını gördük. Bir insan neler feda edebilir aşk için Atmaca bir kolunu vermekten çekinmedi. Kandillerin neden söndüğünü anlamak isteyen adam ancak kendi kandilini söndürdüğünde anlayabildi bunu. Çünkü ölüm bir sır. Ve sonlara doğru kitabın içinde belki de en iyi hikâyeyi okudum. “Çirkince” yada yeni adıyla “Şirince”. Yazar buraya kesinlikle gitmiş. Buranın güzelliğini, mükemmelliğini görmüş. Bu beldenin eski güzel halinden yeni kötü haline nasıl geldiğini mükemmel bir şekilde anlatmış. Eski "güzel" halinde “Çirkince” denen bu beldenin yeni "kötü "haline nasıl “Şirince” denilebildiğine şaşırmış. Buna hikâye demek biraz yanlış olur çünkü bizzat yaşanmış olaylar. KÜRK MANTOLU MADONNA: Herkesin diline pelesenk olmuş o kitap. Bende çok beğendiğimi söylemek istiyorum. Kitabı iki defa okudum. İkince okumamda kitabı daha iyi ve etraflıca anladım. Bir kitaptan beklentim onu okuduktan sonra aynı hayata devam edememek, hayatımın devam eden anlarında o kitaptan cümleler ,alıntılar veyahut o kitaplardaki karakterlerin hislerini hatırlamak . Bu kitap bende tam olarak bu hissi sağladı. Kitaptan önceki benle sonraki ben aynı değil. Kitaptan kısaca bahsedelim; Sabahattin Ali çok sevdiği hikâye içinde hikâye tekniğini burada da kullanıyor ve bence romana güzellik katmış. Kitaptaki ilk insanın olduğu bölümler sıkıcı gelebilir. Kitabın başında ana karakter Raif efendinin yaşlı halini görüyoruz. Sabahattin Ali’nin başta dediği gibi; ” Böyle kimseleri gördüğümüz zaman çok kere kendimize sorarız: “Acaba bunlar neden yaşıyorlar? Yaşamakta ne buluyorlar? hangi mantık, hangi hikmet bunların yeryüzünde dolaşıp nefes almalarını emrediyor?”. Fakat bunu düşünürken yalnız o adamların dışlarına bakarız; onların da birer kafaları, bunun içinde, isteseler de istemeseler de işlemeye mahkûm birer dimağları bulunduğunu, bunun neticesi olarak kendilerine göre bir iç âlemleri olacağını hiç aklımıza getirmeyiz” Raif Efendi hiçbir özelliği olmayan, suskun, sakin, fazla konuşmayan, robot gibi bir adam. Böyle bir insanın hayatının önceki zamanlarında bir şeyler yaşadığı düşünmek zor gelebilir. Kitabın sonraki anlarında anlatılan Raif Efendi ile baştaki Raif Efendi arasında gerçekten bir uçurum var. Hatta bana insanın böyle bir değişim geçirmesi imkânsız gibi geldi. Raif efendi önceki hayatında yaşadığı bu şeyleri içinde tutamamış. Anlatacak, güvenecek, “inanacak” kimse olmadığı için bunları bir deftere yazıyor. Kitabın asıl kısmı ilk karakterin bu defteri alıp okumasıyla başlıyor. Eski Rafi Efendi kendi halinde, hayalleri gerçeklere tercih eden, kendi içinde yaşayan, insanları tanımamış onlara karşı hep önyargılı olmuş birisi. Babasının baskısıyla Almanya’ya sabunculuk işini öğrenmeye gidiyor . Orda ilk günler gene hayal dünyasından çıkamıyor. Avrupa bir hayal gibi kalmış şimdi ise içinde. Hemen gezip bitirdiğinde şaşırıyor. “Bu muymuş Avrupa dedikleri” diye düşünüyor. Sonrasında babasına verdiği sözü tutmak için sabunculuk öğrenmeye başlıyor ama çok ciddi bir şekilde yapamıyor . Almanca öğreniyor, kitaplar okuyor. Sonra bir gün hayatının o kritik anını yaşıyor. Bir resim sergisine gidiyor .Aslında karakter buraya gitmeyi istemiyor, hayatını düzenlemek diğer insanlar gibi olmaya karar veriyor. Ama içeri giriyor. Gördüğü “Kürk Mantolu Madonna” tablosuna takılı kalıyor aşırı derecede beğeniyor . Sonraları her gün gidip uzun uzun bu tabloyu seyrediyor. Tablodaki kişi kendisini çizdiği için böyle bir insanın olacağını düşünmüyor bile. Hatta bir gün onunla konuşuyor ama yanında olan kişinin o olduğunun farkına varmıyor. Sonra gene vazgeçiyor işleri yoluna koymaya , işini öğrenmeye , sonra gidip babasının orda sıradan işlerine yönelip ,sıradan bir hayat sürmek istiyor , dertsiz tasasız… Ama bir gün tablodaki kişinin kendisini görüyor sarhoş olduğundan fark edemiyor . Hayal kurduğunu sanıyor. Sonrasında farkında olmadan aynı sokağa gidiyor . Ve onu görüyor takip edip Atlantik adlı bir pavyonda çalıştığını görüyor. Tabiiki de böyle bir kadının böyle bir yerde çalışması ona garip gelse de içeri giriyor . o Kadın Marie Puder onun masasına geliyor ve ahbaplığa başlıyorlar. Maria Puder hayatında her türlü erkeği görmüş onların hepsinin sevgiye ,arkadaşlığa değil de vücuda tutkuya, arzuya taptığını fark etmiş. Hatta en saygılı işlerde çalışanların bile böyle bir arzuya karşı koyamadığını görmüş. Kimseye inanamayacak durumda hiç kimsenin gerçekten sevebildiğini düşünmemiş , inanamamış . Ama bir ümidi var böyle bir insanın bulunduğuna dair bir ümidi var. Rafi efendi ile Maria birbirine zıt karakterle ama aynı sonuca varmışlar. Bir içine kapanık hayal dünyasında yaşıyor. Diğer dışa dönük ,sosyal . Biri görüp geçirip insanlara güvenmiyor ,diğeri hiç görmeden. Aşın birbirini tamamlayan iki insanın mı yoksa birbiriyle benzer iki kişinin mi yaşadığı bir olay olduğu sorgulanıyor. Maria baştan Raif efendiye onu sevmediğini söylüyor ama arkadaş olabileceklerini söylüyor. Raif efendinin onu sevdiğinin farkında ama ondan inanç kalmamış. Sonraları birçok şeyler konuşuyorlar, tartışıyorlar ikiside arkadaşlıktan memnun bir nokta ileriye götürmüyorlar bu ilişkiyi. Ama bir yılbaşı gecesi bu iş bozuluyor. Arkadaşlıktan diğer adıma geçmeye çalışıyorlar ama maalesef Maria Puder bu hisse gene kavuşamadığını fark ediyor. Artık arkadaşlığa bile devam edemeyeceklerini söylüyor. Raif efendi tek kelime ile yıkılıyor kendini sokaklara vuruyor . Hayal dünyasında bir çok şeyler kuruyor . Bu şekilde birkaç gün geziniyor .Ardından Maria’nın hasta olduğunu öğreniyor. Belki de bu hastalık olmasa roman burada biterdi ama yazar hastalığı iyi kullanıyor ve anlatıyor. Hasta bir insana gösterilen bir ilginin, alakanın ,,merhametin sahtesi olmaz. İşte burada Maria Puder artık Raif Efendi’ye inanmaya başlıyor. Hastane’nin önünde bir gün bekliyor ardından işi gücü bırakıp onunla ilgileniyor. Maria onu sevmeye başlıyor. Ardından babasının ölüm haberi geliyor. Rafi efendi bu duruma değilde Maria’dan ayrılacağına üzülüyor. Bu andan itibaren bir daha ondan haber alamıyor . Mektuplar yazıyor , ama ona mektup gelmiyor. Çok farklı bir hayata sahip olabilecekken onun ihanet ettiğini düşünüyor. Bu düşünce Raif efendiden inancı alıyor .”O bana ihanet ettiyse kim etmez ki ” diye düşünüyor. Kesinlikle okunması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum . Erkek-kadın ilişkileri ,otorite, sevgi ,aşk ,merhamet ,güven ,inanç meseleleri çok güzel işlenmiş. KUYUCAKLI YUSUF: Ah Yusuf, vah Yusuf… Kitabın başında annesiyle babasının ölümünü gördüğü halde muhafaza ettiği soğukkanlılığı ile bu çocuk çok mükemmel işler yapacak dediğim çocuk maalesef şehir hayatına, paraya, yargıya, geçim derdine yenildi. Gerçek hayatta olduğu gibi… Yusuf Kaymakam Selahattin Bey ile şehre geldiğinde düşündüğüm şey şuydu. Yusuf her zaman doğruyu yapacak, haksızlığa karşı gelecek, ne yapacağını hep bilecek, suçlulara, haksızlıklara karşı gelecek, sonunda mutlu olacak. Oysa hiç öyle olmadı. Sabahattin Ali gerçeklerden bahsediyordu. Ve gerçek hayatta böyle hayallere yer yoktu. Yusuf sıradan ne yapacağını bilemeyen, sürekli ikilimde kalan, belirsizlik içinde yaşayan, dünyadaki konumunu bulamış birisi. Öyle güçlü, kuvvetli biri değil. Yusuf’u annesinin, babasının ölümü bile öldürmedi de şehir hayatının pisliği, iğrençliği, geçim derdinin acımasızlığı öldürdü. Yusuf sevdiği kızla, arkadaşı Ali arasında kaldı. Arkadaşını öldüren Şakir’e bile hesap soramadı. Çünkü para, şöhret, nam, namusu da halleder, suçu da… Yusuf bir türlü anlayamadı ne döndüğünü hep bir piyon oldu insanların arasında. Yaşamak, bir şeyler yapmak gerekti ama Yusuf bir türlü yanlışa girmeden ,doğru şeyi yapmanın yolunu bulamadı. Babası yerine koyduğu Selahattin bey varken de öldükten sonra da Yusuf hep yetim ve yalnız kaldı. Sevdiği kadınla olan Muazzez ile evlendi çok mutlu oldu. Ama dur dedi hayat nereye böyle çok mutlu oldun sen biraz ayrıl sevdiklerinden, yaşamak için gerekli işler yap, sevgi karın doyurmaz. Yusuf’ta tamam dedi yapacak başka bir şey yoktu. Hayat acımasızdı Yusuf ne yapsın. Karısı Muazzez hep iyi düşündü, Yusuf için bir şeyler yapmalıyım dedi onu bu geçim derdinden kurtarmalıyım. Gitti Yusuf’un düşmanların arasına onlarla oturdu kalktı. Ama amacı Yusuf olduğu için vicdan azabı çekmedi hiç. Yusuf dayanamadı buna ne sevdiği kadına doyabiliyor, ne karınları doyuyor. Bu şehir, bu hayat onlara hiç iyi gelmiyordu. Atladı atına gitti evine, aldı tabancasını sıktı birkaç kere sağa sola, vurdu sevdiğini gömdü toprağa. .. Yusuf iyidi aslında ama hayat işte… İÇİMİZDEKİ ŞEYTAN: Sahi ne bu şeytan ya. Nerde? Niçin göremiyoruz? Gerçekten var mı? Öyle ya insan bazen öyle bir hale geliyor ki yapmak istemediği her şeyi yapıyor. Böyle bir durumda bir şeytan lazım. Bunları benim yapacak halim yok ya! Peki kim bu veya ne? Bambaşka bir alemdeki bir varlık mı? İnsanlar mı? Yoksa… Ömer Macide’yi gördüğünde dedi ki evet bu benim aşkım, hayatımın bundan önceki devrini bu kız için harcamış olmalıyım. Başka bir alemde ruhlarımız yüksek bir hususiyette birleşmiş, tanışmış, görüşmüş olmalı. Ve şimdi sıra bizde. Görevlerimizi yerine getirelim. Birleşelim ve sonsuza kadar mutlu olalım. Hop Ömer kardeş unuttuğun bir nokta var bu bir Sabahattin Ali romanı ve burada mutluluğa yer yok. Bende aslında kitabın başındaki kısmı görünce harika bir aşk romanı okuyorum sandım ve tabiiki de bir kavuşma bekledim. Ama derhal yazar aklıma geldi. Yazarın tüm kitaplarını okudum bir hikayesi hariç tüm hikayeleri gerçeklerden (olumsuzluklardan) bahsediyor. Bazı yazarlar hayallerindeki muhteşem dünyaları inşa ederken bazıları gerçekleri önümüze seriyor. İkiside gerekli bence. Ömer yüksek hususiyetlere inanan, hayatın amaçları olduğunu düşünen, hayır diyemeyen, uç noktalarda yaşayan birisi. Hayatı dolu dolu yaşamayı seviyor. Her ne yapıyorsa çok coşkulu şekilde yapıyor. Ha bide unutmadan Ömer bir şeytana inanıyor içinde yaşayan bir şeytana. Ömer olmak istediği hayatı yaşamıyor. Hayatın akışında sürüklenmiş gitmiş. Kendi fikirleri ve düşünceleri var ama kimseye “hayır” diyemiyor. O yüzden bambaşka bir insan oluyor. Bunun kabahatlisi olarakta şeytanı görüyor. Ah yok mu o şeytan bizi bizden çok farklı insanlara çeviren, olmak istediğimiz kişi ile olduğumuz kişi arasındaki uçurumu oluşturan hain şeytan. Ömer sevgisine çok güveniyor, böyle farklı bir noktada hissedilen hisler yalan olmamalı. Bir arzu veya tutku da olmaz. Hemen Macide ile evlenmeye karar veriyor. Macide gerek dünyadan gördüğü eziyet, etrafındaki insanların yüzsüzlüğü nedeniyle kendini bu ortama ait hissedemiyor. Ömer’in sevgisine inanıyor oda her şeyin sevgiyle çözüleceğini inanıyor ne olursa olsun yanında Ömer var artık yalnız değil. Çok kısa zamanda ne kadar farklı insanlar olduklarını anlasalar da aşkın sarhoşluğu gözlerini buğuluyor. Babasının ölümüne bile üzülmüyor nedense. Ama hayattaki çok önemli bir olayı ikisi de acı bir şekilde öğreniyor. Beklemek güzeldir, insan beklerken en azından bir amaca sahip olur hiçbir zaman ümitsizliğe düşmez. Sevdiğin bir insanı beklemek, ona kavuşmadan onu düşünmek, ne düşündüğünü, nasıl hareket ettiğini gözlemlemek harika şeyler. Peki o insanla bir ömür geçirmek, evlenmek. Mevzu bahis burası ya biraderim zaten, bir ömür beraber olduğum bu insanı mutlu etmeliyim. Ama onu mutlu etmek için ise ondan vazgeçmeliyim, ayrı kalmalıyım. Ha bide para var demi. O melun para aşkı da satın alıyor bazen valla. Sevgi her şeyi halledermiş, yalan kardeşim yalan. Sevgi karnına yemek koyar mı? Eşimi mutlu eder mi? Soğuktan don bakalım sevgi ısıtır mı seni? Kilometrelerce uzaktan bende severim gel de bir ömür geçir bakalım. Sevgi kalır mı? Sevgi değil kardeşim, saygı, sadakat yaşatır evliliği. Evlilikte ben sevmiyorum diye çekip gidilmez. En çok kızdığın insanlara bak annen, baban, kardeşlerin, çevir kafanı en sevdiklerine, aynı yere bakacaksın. Ömer Macide’yi hakikaten seviyor ona daha güzel bir hayat vermek istiyor ama önceden değim gibi hayatı uç noktalarda yaşıyor. Macide’yi unutuyor bazen, bambaşka şeylere dalıyor. Çocuk gibi tıpkı bir eşyaya dalıyor keşke param olsaydı da alsaydım diyor. Macide’yi fark ettiğinde ise dünyayı unutuyor. Kendini bir yere bağlayamıyor. Arkadaş kurbanı oluyor biraz da. Etrafı yüksek mertebeden yazarlar, profesörler, şairler ile dolu. Sıfatlara bakınca adam sanılıyor hepsi ne adamı be. Milyonlarca yüzü olan sahtekâr herifler işte. Bir kadın gördüklerinde abaza bir adamdan farkları kalmaz oysa hepsi insan ruhunun yüceliğinden bahseder. Zaten Ömer’in suçu yok hep o şeytan onu sürüklüyor ah o şeytan. Ömer evlendikten sonra o kadar garip şeyler yapıyor ki hırsızlığa, karısının yanında başkasına yazacak kadar ileri gidiyor. Ne Ömer’i ya şeytan yapıyor şeytan. Macide bunlara şaşırmıyor nedense ondan böyle şeyler görmeye nedense bekliyor. Artık fark ediyorlar ikisi de bambaşka bir alemde yaşadıklarının bambaşka ruhları malik olduklarını. Ömer arkadaşları yüzünden hapishaneye düşüyor. Tam çıkacakken anlıyor, şeytan meytan yok. Tembellik, iradesizlik düşüncesizlik kısaca yapılan tüm kötülükler. İnsan yaptığı kötülükleri kendine mal edemiyor. Bunu ben yapacak değilim ya diyor. Buluyor bir günah keçisi kendini savunamayacak birisi “şeytan”. İşte o şeytan kim biliyor musun sensin be kardeşim sen. Yaptığın her şeyin sorumlusu sensin. Yaptığın yanlışların sensin. Herkesin kendisi bir şeytan. Ama kim bilir belki bir melek de vardır…
Sabahattin Ali Bütün Eserleri
Okuyacaklarıma Ekle
1008 syf.
·
45 günde
·
Beğendi
·
10/10 puan
Spoiler İçerir!!! Böyle bir kitabi incelemek benim için çok zor çünkü ne yazsam eksik kalır. Kitap hakkında düşüncelerim gereksiz ve saçma olabilir kusura bakmayın. Kitabı çok yüzeysel inceleyeceğim. Aslında bu yazıyı sırf ilerdeki bana yazıyorum. Bazı yerlerde kitabın anlattığından çok kendi anladığımı anlatıyor olabilirim. Bu cümleyi sırf Dostoyevski’nin dediği gibi sonunda “Baştan demiştim” demek için yazıyorum aslında. Bu kitap bence Dostoyevski’nin bazı diğer eserlerinin toplamı gibi bir şey. Özellikle Suç ve Ceza ‘yı okumuşsanız oraya gitmeniz muhtemel. Kitap roman olarak geçiyor ama siz bir hikâye, bir felsefi konuşma, bir otobiyografi (Dostoyevski kendi hayatını anlatıyor gibi) bulabilirsiniz. O yüzden herhangi biri kitabı gayet akıcı bulacaktır. Rus kitaplar hakkında en sevmediğim nokta galiba isimler; bu yüzden hep kısa isimlerini kullanacağım. Kitapta temel olarak 4 kişi var. Baba Fyodor Pavloviç, en büyük oğul Mitya, ortanca oğul Ivan, en küçük oğul Alyoşa. Fyodor şehvet düşkünü, pis, bir adam. Dostoyevski hiçbir zaman ona iyi biri olma fırsatı vermiyor hep bir komedi ve dalga geçme havasında. Kitabın başında şu sözle ifade ediyor bunu. “Etrafımdaki herkes beni soytarı diye görüyor bende madem öyle soytarı gibi davranayım diyorum. Vız gelir hakkımda düşündükleriniz çünkü benden daha aşağılıksınız.” Tam bir şehvet düşkünü ve sinsi. Öyleki Ivan ve Alyoşa’nın annelerini sırf bedeni için sevmiş. Onu zor bir durumdan kurtardığı için ona istediği eziyeti yapmayı kendine hak görmüş. Evinde alemler yapmış. Çocuklarının üçünede kendi bakmamış onların, varlığını hiç görmemiş bile kısaca “baba” denilemeyecek bir adam. Mitya başka bir anneden dünyaya geliyor. Fyodor Pavloviç Mitya’nin annesi öldükten sonra ona bakmayı düşünmüyor, unutuyor onu. Fyodor Pavloviç’in uşağı Grigori bakıyor. Ardından annesinin akrabalarından aydın Miusov onu yetiştiriyor. Mitya başarılı bir subay oluyor. Bu sırada orda yaşayan bir adam paraya ihtiyaç duyuyor Mitya adamın kızına, ablası Katya’yı kendisine yollarsa sorunu çözebileceğini söylüyor. Ona 3000 ruble veriyor. Katya bu olayı hiç unutamıyor hatta kitabın sonuna kadar büyük bir minnet altına giriyor bu yüzden Mitya ile nişanlanıyor. İkiside aslında birbirini sevmiyor kitap boyunca sevmeye çalışsalarda bir türlü olmuyor. Ardından Katya’ya büyük bir miras kalıyor. Mitya aslında bir işe sahip değil annesinde kalan mirasla yaşıyor normalde bu mirasın hepsini alma şansı varken 3000 ruble kısmından vazgeçip hemen almak istiyor, işi mahkemeye götürmüyor. Fyodor Pavloviç bu mirası ona taksit taksit veriyor ama en sonunda para bitiyor. Mitya 3000 rubleyi kendine hak olarak görüyor. Babasından nefret ediyor bu parayı almak için babasının yanına gidiyor. Mitya aynı zamanda Gruşenka diye bir kadına aşık bu kadın kitapta “aşüfte” olarak nitelendiriliyor. İşin tuhafı babasıda aynı kadına aşık hatta bu kadınla evlenmek için Mitya ’ya vermediği 3000 rubleyi kullanmayı düşünüyor. Gruşenka başta ikisiyle de dalga geçiyor aslında ama sonradan Mitya’ya gerçekten âşık oluyor. Mitya galiba ailede babasına benzeyen bir tip ama ondan farklı olarak Mitya’nın her zaman iyi biri olma şansı var. Zira kitabın sonunda “ben gibi bir adam böyle bir darbe yemedikçe düzelmezdi” demiştir. “Darbe” den sonra bahsedeceğim. Aklından çok kalbiyle hareket eden bir adam. Kitapta en çok göze çarpan özelliği galiba kıskançlığı. Zira bu kıskançlığı sonunu getiriyor. Beyaz Geceler’de yatağın altına giren kıskanç adam aklıma geldi bu noktada. Ivan ailenin en zeki üyesi diğerlerinden farklı olarak felsefeye meraklı. Alyoşa ile büyüyor ama ondan çok farklı bir hayata sahip oluyor. Allah’a inanmıyor hatta bu konudaki fikirleri kitapta uzunca ele alınıyor. Alyoşa kitabın saf ruhu, meleği, iyiliği belki de Dostoyevski’nin olmak istediği kişi hatta bence herkesin olmak istediği kişi. Alyoşa kendini manastıra kapatıyor orda Staretz Zosima’nın yanında kendine bir yol seçiyor. Ama sonradan Zosima’nın öğütüyle manastırdan ayrılıp, hayata atılıyor. Kitap boyunca herkes en samimi şekilde ancak Alyoşa ’ya açılabiliyor. Galiba Ivan’ın tamamıyla kendiği açtığı tek kişi. Gruşenka onu yoldan çıkarmak istediği halde o bile Alyoşa’nın saf ruhunu fark ediyor. Kitabın ilk başında para meselesi yüzünden Staretz Zosima’nın mekânında bir toplantı yapılmaya karar veriyor. Kitapta birbirinden farklı birçok karakter olduğundan Dostoyevski birçok alandaki çatışmayı çok iyi gösteriyor. Bu toplantıda özellikle Kilise’nin mahkemedeki durumu ilgi çekiciydi. Zira kitabın sonunda bu durum bir kere daha ele alınıyor. Suçluların dünyasına inmeyi çok seviyor Dostoyevski. Bir suçlunun toplumdan atılmasından öte onu affetmeyi onu doğru yola getirmeyi uygun buluyor. Onu toplumdan attığımızda. Suçlu cezasını çektiğini, kefareti ödediğini düşünüyor. Yeninden kötülüğe adıyor kendini. Ama eğer onu “Merhametimizle ezersek” artık kendini tüm dünyaya karşı suçlu buluyor. Dinin mahkemenin neresinde yer alması gerekiyor konusu ele alınıyor. Fetükoviç sondaki savunmasında bunu bir kez daha ele alıyor. Kitap iki kısma ayrılabilir Alyoşa’nın sohbetleri ve Mitya’nın ıstırabı. Burada bahsetmemiz gereken bir kişi daha var.” Smerdyakov”. Smerdyakov aslında bir Karamazov. Annesi Lizevate adlı bir kadın. Pavloviç ona tecavüz ediyor. Doğuma yakın bir zaman Lizevate Pavloviç’in duvarını aşıp, bahçede doğumu yapıp ölüyor. Çocuğa sahip olmayan Grigori onu evlat ediniyor. Ardına Pavloviç onu yetiştirip aşçı yapıyor. Smerdyakov doğum şeklinden nefret ediyor. Kendine Ivan’ı örnek alıyor. Onun “Tanrı yoksa her şey mubahtır.” Sözünden etkileniyor. Aslında kitaptaki en zeki kişi. Mitya şehre geldikten sonra Gruşenka’nın Foydor Pavloviç’e gitmesinden endişeleniyor. Kıskançlığı onu bu hale getiriyor. Artık tamamen Katya’dan vazgeçiyor. Katya ise Mitya’yı sevmek istiyor en azından denemek. “Beni değil kendi erdemlerini seviyor.” diye açıklıyor Mitya onun aşkını. Katya paranın vicdan azabından kurtulmak istiyor. Bu yüzden Gruşenka ile anlaşıyor. Gruşenka uzun yıllar önce bir Polonyalı ile aşk yaşıyor ama Polonyalı onu bırakıyor. Gruşenka bunu unutamıyor. Polonyalı zor duruma düşünce geri gelmek istiyor. Katya ise Gruşenka’yı aradan çıkarmak istiyor. Bunu bir fırsat olarak görüyor. Mitya’yı bırakmasını söylüyor Gruşenka ilk başta kabul etsede. Alyoşa karşısında kabul etmediğini vazgeçtiğini söylüyor, dalga geçiyor. Kitapta Ivan’ın kendisini Alyoşa’ya açtığı uzun bir kısım var. Burada özellikle hiç suçu olmayan çocukların niye eziyet çektiği konusu dikkat çekici. Onun dışında “Büyük Engizisyoncu” adlı bir bölüm var. Bu bölüm Ivan’ın din üzerine yaptığı bir eleştiri aslında. Kitapta Ivan ile Smerdyakov’un ayrı bir ilişkisi ele alınıyor. Mitya Smerdyakov’u Gruşenka eve geliyor mu diye gözetlesin diye tutuyor. Smerdyakov kötü bir şeylerin olacağını seziyor. Bunu İvan’a açıklıyor ama çok alttan. “Akıllı insanla konuşmak zevklidir” diyor. Kitapta sonlara doğru ne demek istediğini açıklıyor. Gruşenka Polonyalı sevgilisine gitmeye karar veriyor. Mitya kıskançlıktan çıldırıyor. Gruşenka’yı bir türlü bulamıyor. Pavloviç’in evine gidiyor. Smerdyakov’dan öğrendiği özel işaretle pencereye Pavloviç’i çıkartıyor. Orda olmadığını görüyor giderken Grigori onu görüyor. Grigori’yi yaralıyor bu yüzden büyük bir vicdana azabı duyuyor. Gruşenka’nın Mokroye’de olduğunu öğreniyor. Oraya gitmeye Gruşenka’yı son bir defa görüp intihar etmeye karar veriyor. Ama orda Gruşenka Polonyalı’nın değiştiğini anlıyor ve Mitya’yı sevmeye başlıyor. Bu sıralarda Pavloviç ölüsü bulunuyor. Mitya uzun bir sorguya çekiliyor. Olayların gidişatı Mitya’yı suçlu gösteriyor. Mitya Smerdayakov’u suçluyor. Ama Smerdyakov o sırada hasta rolü yaptığından kimse ondan şüphelenmiyor. Mitya uzun bir sürecin ardından tutuklanıyor. Aslında Pavloviç’i Smerdyakov öldürüyor. Öldürmesinin sebebi “Tanrı yoksa her şey mubahtır.” Düşüncesi bunuda Ivan’dan öğreniyor. Ama Dostoyevski burada mükemmel bir analiz yapıyor. Pavloviç gibi iğrenç bir adamın ölümünü kim istemez ki. Mitya istiyordu hatta bunun için Smerdyakov’a ortam oluşturdu. Ivan’da aynı şekilde kitabın başında Mitya ve Pavloviç için “iki sürüngen birbirini yesin” diyordu. Evet yemişti Mitya hapiste, Pavloviç ölmüştü. Ivan bu düşüncesini bir tülü inanamıyor normalde böyle bir durumda vicdan azabı çekmemesi lazımken deliriyor. Kitapta tanrıya inanmayan kişiler bir şekilde kötü bir sona kavuşuyor. Mitya hapise düşüyor, Ivan deliriyor, Pavloviç ölüyor, Smerdyakov intihar ediyor. Alyoşa ise bu inanç ile asla umutsuzluğa düşmüyor kitabın sonunda mutlu olan tek kişi oluyor. Dediğim gibi atladığım bir çok nokta olabilir. Kusuruma bakmayın.
Karamazov Kardeşler
Okuyacaklarıma Ekle