Stefan Zweig’in okuduğum ilk kitabıydı. Yanlış hatırlamıyorsam ilk Oğuz Aktürk sayesinde dikkatimi çekmişti ve direk ben bunu okumalıyım demiştim. Böyle güzel bir yazarla beni tanıştırmaya vesile olduğu için teşekkür ediyorum kendisine.
Kitaba gelecek olursak. Beni derinden etkiledi.
Bir kadın düşünün, düzeltiyorum bir çocuk. Daha kendisini görmeden ilgisini çeken bir adama derinden bir hayranlık ve merak duyuyor. Baştaki merak duygusu yıllar geçtikçe içinde biriktirdiği minik anılarla birleşerek aşka dönüşüyor. Ne yazık ki bu aşk tek taraflı hiç bir zaman kadının adamı gördüğü gibi adam kadını görmüyor. En acı verici kısmı buydu sanırım. Bi bedene hapsolan binlerce duygu var ve bu duyguları asla gün yüzüne çıkartmıyor. Ve resmen adamın ona verebilceği herşeyi duyguları olmasa bile kabul edip alıyor. Sonra bu anılarla kendi kendine mutlu oluyor.
Ben bu kısımda bu kadar acıyı tek taraflı çekmeyi kabullenen bu kadın için ne desem gerçekten bilemiyorum.Ve sonunu bu kadar kolay kabul eden bir kadının psikolojisini kesinlikle kabul edemiyorum. Hayat bu kadar ucuz değil veya hakkını aramaktan vazgeçmekte bu kadar ucuz olmamalı.
Bu kitap bana “kimse vazgeçilmez değildir” i benim için bir kez daha anlamlı kıldı. Kadın kendini yıpratırken vazgeçemezken adam gününü gün etti. Kadın içinde bu böyle olabilmiş olsaydı keşke....
Bu şekilde yani incelemem biraz atarlı bitti sanırım. Bunu paylaştıktan sonra başka insanlar neler yazmışlar ona bakacağım.
Buraya kadar sabredip okuduysanız teşekkürler...:)