Kar hakkında çok uzun yazabilirim fakat Orhan Pamuk’un sığ siyasetine kapılmamak için becerebildiğim kadarıyla kısa tutacağım.
Başlangıç olarak söylenmesi gereken kitabın entelektüel seviyesinin düşüklüğü ve yazarın kullandığı materyali, dili inanılmaz derecede kötü kullanması.
Dili sorgulamadan ne’sini ve nasıl’ını incelediğiniz bir eseri doğru yere oturtmak pek mümkün değildir. Görmezden gelerek verdiğiniz değer de bulunduğunuz yeri imlemekten öteye gitmez, kitap hakkında değil de kendiniz hakkında konuştuğunuzun, edebiyat yerine neyi görmek istediğinizin ip uçlarını verir. Ülkemizde bilinen kaygılarla hareket eden çok sayıda eleştirmenin durumu ne yazık ki bu. Her doğru, her yerde söylenir mi, burada söylenmeyecekse nerede söylenir?
Kitabı okurken sık sık kapıldığım hissi kısaca ve en basit şekliyle şöyle tarif edebilirim: Her dem mağdur durumdaki türbanlı kız kardeşlerimizin duygularına oynayan ya da o hislerle yazılmış kitaplar vardır. Çok acımasız davranmadan onlarla bir tutmayayım da bir tık üstü demekle yetineyim. Türbanlı mağdurların yanına Ermenileri ve Kürtleri ekleyerek o kitapların yazarlarından kendini yatay bir seyir izleyerek ayırmış Orhan Pamuk. Aradığı çoğunluğun, hedef kitlesinin, yan yana yürümek istediklerinin etrafını kalın çizgilerle çizmiş. Yazar kimliğinden doğan aydın sorumluluğunu da terk ederek; birlikteyiz, birlikte olabiliriz mesajı vermek istediği herkesi bir araya getirmiş, paket halinde sunmuş okuyucusuna. “Mı acaba?” sorusunu buraya bırakalım.
Hikaye Ka gibi tuhaf bir adamın yaşam öyküsü etrafında kurgulanmış. Ka 80 ihtilali sonrası Almanya’ya kaçmış, politik sığınmacı statüsüne geçmiş bir şair. Yıllar sonra ülkeye dönüşünde Cumhuriyet gazetesi tarafından intihar eden genç kız vakalarını araştırmak üzere Kars’a gönderiliyor.