İngiltere’de her yıl azımsanmayacak sayıda insan, faytonların, omnibüslerin, trenlerin altında kalarak can veriyor; her gün kocaman, siyah cenaze arabaları, mezarlıklara, İngiliz, Hollanda, Belçika çiçeklerinden örülmüş çelenkler ve her tarafı kapatılmış cenazeler taşıyor. Yaşayanlar bu düzenli “tasfiye”ye karşı tamamen ilgisizlerdi. ‘Times’ küçük puntolarla, yıllık gelirleri on bin sterlinden az olmayıp doğal yoldan ölenlerin isim ve adreslerini yayınlıyordu; dikkat çekici manşetler altında ise kısa spotlarla, kazalarda ya da dikkatsizlik sonucu ölenlerden söz ediliyordu. Bu son ölüm duyurularının bir kıymeti yoktu ve yirmi dört sayfalık saygın gazetelerin bir sayfasında yer alan sanayici ve borsacıların ilanları da her zaman onları önemli kılmaya yetmiyordu. Okuyucular, kaza istatistiklerine şöyle bir göz atıp hızla geçiyorlar. Ama buna karşılık, Anglosakson adaletinin gözübağlı tanrıçasına bir insanı kurban etmeyi vaat eden yargılama günlerinde Londra’nın eski Roma’dan hiçbir farkı kalmıyordu.
Ana cadde ve sokaklarda onlarca, yüzlerce gazete satışını garanti eden sansasyonel manşetler merak duygusunu kışkırtacak şekilde duyuruluyordu:
“Barthelémy itiraf etti...”, “Barthelémy’nin tüyler ürpertici cinayeti...”, “Barthelémy nasıl öldürdü?..” Noktalar ve yarım bırakılmış sözler, okuyucuların merakını kamçılamak amacı taşıyordu. Gazeteler, sansasyonel haberlerin olduğu günlerde tiraj patlaması yapıyordu. O anda dava henüz sonuçlanmamış, yargıçlar bir hükme varmamış olabilir; ama gazete yazıları, manşetler ve muhabirlerin uydurmalarına bakılırsa sanığa bir ceza biçilmiştir bile. Tarafsız olması gereken jüri üyelerinin kanaatlerini sanığın son sözleri ya da avukatların başarılı savunması değil, gazetelerin sokak çığırtkanlıkları.