• Spoiler İçerebilir!!!

    *Kısa Bilgi*

    Kürk Mantolu Madonna, Sabahattin Ali'nin 1943 yılında yayımladığı bir romanıdır. İlk olarak Hakikat gazetesinde 18 Aralık 1940-8 Şubat 1941 tarihinde “Büyük Hikâye” başlığı altında 48 bölüm olarak yayınlanmıştır.

    *Konu*

    Romanın baş karakterleri Maria Puder ve Raif Efendi’dir. Raif Efendi içine kapanık, melankolik,sessiz ve dış dünyaya uyum sağlayamamış bir karakterdir. Hayatı boyunca birçok şeye boyun eğmiş, haksızlığa uğradığında bile buna karşı koyamamıştır. Sevmediği bir kadınla evlenmiştir, bir ailesi vardır. Kendi hayatına kendi yön verememiş, başkalarının istediği bir insan olarak hayatını sürdürmüştür. Hayatında gerçekten yaşadığını hissettiği sadece bir anısı olmuştur ve bunu günlüğüne aktarmıştır.

    20’li yaşlarında babasının isteği üzerine gittiği Berlin’de, sanata olan ilgisi sayesinde bir sanat galerisine gider. Galerideki tablolar arasında bir sanatçının otoportresini görür ve tablodaki kadını hiç tanımamasına rağmen platonik olarak aşık olur. Bu tablo onda daha önce hiç hissetmediği duygular uyandırır. Raif Efendi tablodaki portrenin, Andrea Del Sarto tarafından yapılmış “Madonna delle Arpie” isimli tablodaki Madonna’nın portresine benzediğini düşünür. Tabloya o kadar hayran olur ki fırsat buldukça tabloyu görmeye gider, fakat başka gözlerin onu takip ettiğini farketmez. Artık ritüel halini alan bu tabloyu seyretme seansınlarından birinde bir kadın onun yanına gelir. Bu kadın, tablonun sahibi olan sanatçı Maria Puder’dir. Maria, Raif’in tabloya olan hayranlığının farkındadır. Raif ise başta onun kendisiyle alay eden biri olduğunu düşünür. Tablonun sahibi ile konuştuğunu öğrenince ise dünyası bir daha geri dönüşü olmayacak şekilde değişir.

    Maria’nın karakteri Raif’e göre daha dominanttır. Kendisinin bir erkek gibi özgür yetiştiğini, canı ne isterse onu yaptığını Raif’e anlatır. Hatta Raif’i de çok naif bulduğunu dile getirir. İkisi bu özellikleri sayesinde birbirlerini tamamlarlar ve uzun süren bir arkadaşlık başlar. Raif Maria’yı çok sevmektedir fakat Maria’nın kendisine olan hislerinden emin olamaz. Yine de onun her istediğini yapmaya çalışır. İkisi beraber rüya gibi günler geçirirler fakat her zaman olduğu gibi bu romanda da hikayenin sonu kötü biter. Bir gün Raif, babasının öldüğünü öğrenir. Havran’a dönme kararı alır. Maria ile burada mektuplaşmaya devam edecektir. Birkaç mektuptan sonra, Maria’nın mektupları kesilir. Raif bunu hayra yormaz ve Maria’nın kendisinden sıkıldığını, vazgeçtiğini düşünür. Raif’in asla bitmeyecek olan kasvetli günleri burada başlar. Sevmediği bir kadınla evlenir. Ancak mektupların kesilmesinden tam on yıl sonra Raif, Maria’nın akrabasını Ankara’da görür. Ondan da Maria’nın öldüğünün haberini alır. Üstelik Maria’nın mektuplarında sadece “iyi haber” olarak nitelendirdiği gerçeği de o anda öğrenir. On yıl önce Maria, Raif ile kız çocuklarını dünyaya getirdikten bir hafta sonra koma halinde ölmüştür.

    Ölümünün yaklaştığını anladığında, bu güzel günleri kaydettiği defterinin yakılmasını genç iş arkadaşından rica eder. Genç iş arkadaşı da Raif Efendi ile ilgili bu gizemi çözmek ve onu daha yakından tanıyabilmek için defteri okur.

    *Düşüncelerim*

    Kürk Mantolu Madonna, okuduğum ilk Türk romanı oldu. Genellikle dünya klasikleri okumama; Dostoyevski, Tolstoy, Kafka gibi usta kalemlerle iç içe olmama rağmen,kitap bana gerek teknik özellikler, gerek tema ve temayı işleyiş bakımından gayet ustaca geldi ve beğenimi kazandı. Zaten gerçekten beğenmediğim kitaplar hakkında inceleme yazmıyorum. Sabahattin Ali tam anlamıyla döktürmüş. Bana kendini sevdirmeyi başardı. Edebiyatımızda böyle usta kalemlerin olduğunu görmek beni mutlu ediyor. Kitabı benden önce kardeşim okumuştu.Çok beğendiğini, harika bir kitap olduğunu ve hatta etkisinden zor çıkacağını söylemişti. Ama bana çok inandırıcı gelmemişti açıkçası. Hatta ve hatta kitabı bana kardeşimden daha da önce lisedeki edebiyat öğretmenim önermişti. Ama ben bütün bu tavsiyeleri dikkate almak yerine Madonna 'yı okumayı hep ileri bir tarihe attım. Bugün;kitabı bitirdikten, Sabahattin Ali' yi tanıdıktan sonra kendi kendime diyorum ki:"Neden kendini böylesine benimsetmiş, böylesine sevdirmiş usta bir yazarın böylesine muhteşem bir eserini okumakta bu kadar geç kaldım? Neden Türk romanı ile bu kadar geç tanıştım? Neden artık Türk romanlarından, en azından kendini kanıtlamış olanları okumaya başlamayayım?"Benim Türk edebiyatına, yerli edebiyatımıza yönelmemin zamanı gelmiş ve hatta geçiyor.

    Romanın içeriğine gelince ise; Raif Efendi’nin aşkı, yalnızlığı ve tüm kişilik özellikleri beni çok etkiledi. Görünüş itibarı ile sıradan olan, içine kapanık, sessiz sedasız insanların da ilginç ve acı dolu hikayeleri olabileceğini gösterdi. Hatta bazen insanlara karşı çok da vicdanlı davranmadığımı, önyargılı olduğumu hissettirdi bana. Raif Efendi'nin sevgisizlik ve anlaşılmazlıktan kaynaklanan içine kapanıklığı onu yalnız ve kendini insanlardan soyutlamış birisi haline getirmişti. Maria Puder ile karşılaşması ve beraber geçirdikleri kısa bir dönemde hayata daha sıkıca sarılması ve gerçek mutluluğa erişmesi ise;bazen ihtiyacımız olanın sadece bizi anlayabilen ve sevildiğimizi hissettiren bir tanecik insan olduğunu çok güzel yansıtmış. Bazen gerçekten sadece sevgiye ihtiyacımız oluyor. Koşulsuz, şartsız sevgiye... Belki de birçoğumuzun mutsuz oluşunun nedeni ;bir Maria Puder'den yoksun oluşumuzdur. Sevgisizlik en kötü hastalıktır dostlar.
    Kitapta takıldığım bir diğer nokta da sevdiklerimize karşı duyduğumuz güvensizlik oldu. Raif Efendi'nin, Maria'dan gelen mektuplar kesildikten sonraki düşünceleri insanı alçaltıcı nitelikte. Maria'nın ölümü nedeni ile Raif Efendi’ye gelen mektupların kesilmesini Raif Efendi:"Galiba yeni bir maceraya atıldı, beni galiba sevmemişti." şeklinde yorumlaması insana sevdiklerine karşı olan güven ve tutumlarını sorgulatır nitelikte.

    Kitabın arka kapağında Sabahattin Ali için:"İnsanların görünmeyen yüzlerini ortaya çıkarıyor" diye not düşülmüş. Bu not kitabın özeti gibi aslında. Kürk Mantolu Madonna, başından sonuna kadar insanların görünmeyen yüzlerini ortaya çıkarıyor.

    Müthiş fikir zenginliğine sahip;akıcı, sürükleyici ve ustaca kaleme alınmış harika bir kitap...

    *Kitap Hakkında Bilinmesi Gerekenler *

    1)Askerde kolu çatlakken yazdı

    Kürk Mantolu Madonna romanında Maria Puder ve Raif Efendi'nin aşkını anlatan Sabahattin Ali, askerdeyken, kolu çatlak halde yazdı. Ali'nin kitabı yazarken yaşadığı acıyı giderebilmek için kolunu sık sık sıcak suya soktuğu biliniyor. Deyim yerindeyse Kürk Mantolu Madonna, Ali'nin dizinin üstünde yazdığı bir kitap. 

    2)İlk kez gazetede tefrika olarak yayımlandı

    Raif Efendi'nin içsel yolculuğunu aşk ile sarıp sarmalayarak okuyucuya sunan roman, ilk olarak 1940 yılında Hakikat gazetesinde “Büyük Hikaye” başlığı altında 48 bölüm olarak yayımlandı, sonra 1943 yılında Remzi Kitabevi tarafından basıldı.

    3)Kendi romanını şöyle yorumladı;

    Sabahattin Ali, romanın ana fikrini, ”Dünyanın en basit, en zavallı, hatta en ahmak adamı bile, insanı hayretten hayrete düşürecek ne müthiş ve karışık bir ruha maliktir! Niçin bunu anlamaktan bu kadar kaçıyor ve insan dedikleri mahluku anlaşılması ve hakkında hüküm verilmesi en kolay şeylerden biri zannediyoruz?” sözleriyle açıkladı.

    4)İlk eleştiriyi Nazım Hikmet yazdı

    Kitap 1943 yılında basıldıktan sonra ilk eleştiri Nazım Hikmet’ten geldi. Nazım, Mayıs 1943’te Bursa Hapishanesi’nden gönderdiği mektupta Kürk Mantolu Madonna hakkında şunları yazdı:
    “Kürk Mantolu Madonna, ben bu kitabı hem sevdim hem kızdım. Evvela niçin kızdığımı söyleyeyim. Kitabın birinci kısmı bir harikadır. Bu kısmın kendi yolunda inkişafı yani bir küçük burjuva ailesinin içyüzünü tahlili öyle bir haşmetle genişlemek istidadında ki, insan buradan ikinci kısma geçerken, elinde olmayarak, yazık olmuş, bu çok orijinal, çok mükemmel başlangıç ve imkan boşuna harcanmış, keşke bu başlangıç harcanmasaydı, diyor. Ben başlangıcı okurken yani Berlin’e kadar olan pasajı, senin benim anladığım manadaki realizmine hayran oldum. Beni dinlersen o başlangıcı almak ve kahramanın ölümünü kısaca tekrarlamak suretiyle o ailenin efradı ve eşhasının hayatları etrafında bir ikinci cilt, ayrı bir roman yapabilirsin, böylelikle de dinlemeye başladığımız harika musiki birdenbire kesilmiş olmaz. Gelelim ikinci kısmına, o kısım, başlı başına bir büyük hikaye olarak güzeldir ve böyle bir tecrübe gerek senin için gerekse Türk edebiyatı için lazımdı. Sen bu tecrübeyi başarıyla yaptın.”

    5)Ünlü yayınevi ingilizceye çevirdi

    Kürk Mantolu Madonna’, 2016 yılı başında İngiliz yayıncı Penguin’in "Modern Klasikler" serisi arasında yer aldı. Penguin Yayınevi'nin Modern Klasikler Serisi kapsamında Maureen Freely ve Alexander Dawe tarafından geçtiğimiz mayıs ayında çevrilen ‘Kürk Mantolu Madonna', 73 yıl sonra ilk kez İngilizceye çevrilmiş oldu.

    6) Yedi dilde basıldı

    Kürk Mantolu Madonna’nın ONK Ajans aracılığıyla bugüne dek İngilizce (Madonna in a Fur Coat), Almanca (Dörlemann), Fransızca (Le Serpent a Plumes), Rusça (Ad Marginem Press), Hırvatça (Hena Com), Arapça (Sphinx) ve Arnavutça (Shkupi) yayımlandı; İspanyolca (Salamandra), İtalyanca (Scritturapura), Hollandaca (Verlag Van Gennep) ve Gürcüce (Ustari) baskıları da yayına hazırlanıyor.
     
    7)Tablodan ilhamla yazıldı

    Bir tablodan başlayan aşkı anlatan roman için Sabahattin Ali’nin Andrea Del Sarto imzalı "Madonna delle Arpie" tablosundan ilham aldığı biliniyor.

    8)Öğretmenlerin en sık tavsiye ettiği kitaplar arasında

    Sabahattin Ali'nin kızı müzikolog Filiz Ali, ‘Kürk Mantolu Madonna'nın bu kadar ilgi görmesini ve en çok satanlar listesinde yer almasını "Kitap genç insanların duygularına hitap ediyor. Edebiyat öğretmenleri, hala öğrencilerine bu kitabı tavsiye ediyor ve gençler duygularını aktardığı için kitabı severek okuyor" sözleriyle özetliyor.

    Okuduğunuz için teşekkür ediyorum :))




     
  • YUSUF'U TANIMAK!

    Benim adım Yusuf. Aydın'ın Kuyucak ilçesinde doğdum. Mevsimler sonbaharı gösteriyordu yanlış hatırlamıyor isem. Bir gün var ki hayatımın ilk karanlık günüdür. Ruhumu aydınlatmayı başaramamamın başrolünde o gün yatar. O gün eşkiyalar sadece anamı babamı değil, şu hayatın bana özgür kıldığı tek şeyi de çaldılar. 3 jandarma ve kaymakam geldi, baktılar yabancı ama acıanası hikayeme. Kan gövdeyi çoktan kaplamıştı, ıssız ve sessiz oturmuş ölümü kabullenme çabasında idim. Ölüm benim için gelmemişti ama beni de es geçmemişti. Nefes alan bir suret beni ne kadar yaşanılır kılardı bilmem. Küçüğüm işte 6 yaşındayım. Hikayemin 6 yıl önce başladığını sanıyordum, benim hikayem asıl şimdi başladı. Çekip götürdüler kolumdan beni. Ne istediğimden de emin değildim. Başımı okşayan elleri eşkiyaların elinden ayıran neydi? Başıma ellerini uzatan jandarmalardan benim hikayemi ayıran neydi? Bilemiyorum, dedim ya 6 yaşındaydım. Düşünmekten çok acı çekmeye programlamıştım kendimi. Ağlamayı bile beceremediğim gerçeği yüreğimi apayrı dağlıyordu. ''Kadersiz'' derler ya hah kaderim yoktu benim. Acıların çevrelediği, kanların ayağımın ucuna değdiği, ellerimi başımdan kaldıramadığım, acınası bir zavallıydım. Yatakta kanlar içinde ruhunu teslim etmiş iki zavallının çocuğu değildim artık. Yusuf olmasına Yusuf'tum. Zavallı Yusuf! besleme Yusuf! (Kitabın girişiyle alakalı içimden geçenler)

    ''Kendinde her şeyi yapabilecek kuvveti görmek, sonra yapılacak hiçbir şey bulamamak... Tükenmek bilmez bir sabırla bir meçhulü beklemek... Nihayet bütün bunları sisli bir havadaki ağaçlar gibi belli belirsiz, karışık bir şekilde hissetmek... Bu, uzun zaman dayanılır şeylerden değildi.''
    *Kalbinden nefes alan biridir Yusuf. Sevdiği, değer verdiği şeyleri savunmak adına dünyayı yıkıp / yakabileceğini hisseden, ancak çarelerin sonuçla bir türlü buluşamamasından müzdarip. Yazgısıyla savaşıp gözle görülür bir dönüşümü başarmanın mucizesini aradı kendince. Bir hiç olarak bellediği hayata mucizevi bir dokunuş gerekiyordu. Bir umuttu sevmek, mucizelere inanmıştı Yusuf sevgisine istinaden. Değiştirilemeyen, dönüştürülemeyen bir dünyanın, doyumun hep ertelendiği mevcut dünyanın yazgısı Yusuf'un kaderiyle eşdeğer olmak zorunda kalıyordu. Değişmemiş ve doyuma ulaşılmayacak bir dünyanın yok oluşa sürüklendiği gerçeğiyle karşı karşıyayız bu eserde.

    Sabahattin Ali'yi anlayamamak, tanıyamamak!

    1937 yılında basılan bu roman, Sabahattin Ali'nin yarısı tutuklanmalar ve kaçmakla geçen hayatında yine bir tutukluluk ertesi yazdığı bir eseridir. 1933 yılında bir şiirde Atatürk'e hakaret ettiği gerekçesiyle tutuklanmış ertesi yıl af ile dışarı çıkmıştır. 1934 yılında ise yine Atatürk'ü öven bir şiir yazmıştır. Bu kimilerine göre geri vites olarak adlandırılsa da yakın çevreleri yaşamının sona ermesinden sonra bile Sabahattin Ali'nin Atatürk'ü çok sevdiğini söyler. Hep derim diyorum sosyalist / hümanist bir adamı koskoca bir ülke sığdıramamış, her seferinde sindirmeye çalışmış. Bu adamı ne sağcılar ne de solcular sevdi. Oysa ülkesine olan bağlılığı yüzünden Almanya'daki okulundan kovulmuştu. Nasıl mı? Pek nitelikli bir geçmişleri olmayan Hüseyin Nihal Atsız'a 1930 yılında anlatmıştır bunu:

    "Okuduğu mektepte bir gün Alman talebelerden biri 'bu parazit Türkleri buradan kovmalı' demiş. Sabahattin Ali hemen yerinden fırlamış: 'Biz sizin hükümetinize hükümetimiz tarafından verilen para ile okuyoruz. Parazit değiliz. Sözünü geri al' demiş. Talebe sözünü geri almayınca tokadı indirmiş. Alman hükümeti de böyle talebe istemediğini söyleyerek onu geri yollamış."

    Şimdi diyen olacak ee ne olmuş bir tokat atmışsa? Sabahattin Ali, bence bunun sonuçlarını bile bile attı bu tokadı. Ülkesi kendine bu kadar yabancı, bu kadar düşman iken o hep kalbinin bir köşesinde sevdi Türkiye'sini. Vatan sevgisi ayrıdır çünkü. Sadece Nihal Atsızlar, Nazım Hikmetler, Ali Ertekin (!)'ler sevmedi bu ülkeyi. Karış karış hapishanelerini, topraklarını gezen Sabahattin Ali'de sevdi. Hem de çok güzel sevdi. Eserlerini okuyanlar da bunu çok rahatlıkla idrak edebilir.

    Hüseyin Nihal Atsız ile yaşadığı tartışmaların temelinde de yine yazdığı eserler yatar. Fikirler insanların hoşuna gider gitmez bunu anlarım ancak fikirler üzerinden çatışmak işte buna karşıyım. Sürekli izlenen ve yeniden hapse tıkılmak için türlü türlü bahaneler ile kovaladıklarından ülkeden kaçmak isteyen Sabahattin Ali'yi 2 Nisan 1948’de katlettiler. Arkadaşı Naci'ye yazdığı şiirde şunları söylemişti:

    Kardeşim Naci beni
    Kovacaklar mektepten
    Ya kovsalardı seni
    Ne yapardın acep sen

    İşte ben karar verdim
    Bu gece öleceğim
    Üzülme sen çünkü ben
    Göklerde gezeceğim.

    ---İçindeki bütün yıkıntılara, bütün kederlere rağmen başını yere eğmek istemiyordu. Matemini ortaya vurmadan tek başına yüklenecek ve yeni bir hayata doğru yürüyecekti.---

    Bu Yusuf'un içine gizlenmiş Sabahattin Ali suretidir. Çevresindeki insanların onu anlayamayışı, içten içe yalnızlığa götürmüş ancak yazma eyleminden hiçbir surette vazgeçmemiştir. Arkadaşı Nahit hanım'a 24 Kasım 1927 yılında mektubuyla şöyle seslenmiştir.
    (........)
    Burası beni muhakkak çıldırtacak. Ne basit muhit Yarabbi... Düşün kardeşim, konuşulacak bir insan bile yok... hepsi alelade, hepsi dümdüz.... Memleketin civarı hep bozkır, gözünün alabildiği kadar çıplak dağlar uzanıyor... yalnız Yozgat'ın tam karşısında bir çam ormanı var... ama o da bu dümdüz araziye yakışmıyor... Adeta kirli bir bakkal önlüğüne yamanmış yeşil bir kadifeye benziyor. (.......) Ahali fesat, dedikoducu. Kendimi yalnız okumaya verdim. Kitap, gazete, mektup okumakla vakit geçiriyorum. (.........) Ah Nahid, yalnızlık asıl böyle kalabalık yerlerde belli oluyor...
    (......)

    Kuyucaklı Yusuf eserini bu kadar sevmemin sebebi Sabahattin Ali'ye olan sevgimden ileri geliyor. Çünkü yazar muhakkak surette kaleme aldığı eserde kendinden bir parça bırakmalı ki yazdıklarını hissedebilelim değil mi? Yusuf'un çevresinde ya çok iyi insanlar bulunur ya da tamamiyle kötü insanlar. Zamanla kötü insanlar çevresindeki iyi insanları da kendi safına çeker. Zaten az nüfuslu olan kalbini tamamen yalnızlaştıracaktır bunlar. Yusuf kendi iç dünyasında bir mahkumu canlandırmakta idi. Bununla birlikte evinde, yaşamında oluşan hadiselere karşı ilgisiz olmasa da ilgisiz görünmekte, içindeki yangını bir türlü dışarı çıkaramamakta idi. Bir facia ile başlayan hayat daima facia ile mi biter? Evet! Kadersiz Yusuf için tam anlamıyla bu geçerli oldu. Yalanlarla avunmak yerine gerçeklerle acı çekmeye razı idi. Değiştirilemeyen, dönüştürülemeyen bir dünyanın, doyumun hep ertelendiği mevcut dünyanın yazgısı Yusuf'u yok oluşa sürükledi.

    Sorunların farkında olmak, onları çözmenin ilk yoludur. Kendimizden kaçmamalıyız, değişimi, dönüşümü hep cepte tutmalı, yaşamımızı şekillendiren karar ve tercihlerde ilk olarak kendimizi dinlemeliyiz. Kendimizden kaçmanın bedeli her zaman ağırdır. Yusuf, Sabahattin Ali bilhassa Kaymakam babanın yaşadıkları hep bundan ileri gelir. Kendimizle yüzleşmek, kendimizin farkına varmak ilk ödevimiz olsun. Yusufların kaderi kimseye uğramasın.

    https://www.youtube.com/watch?v=YnOIKQo-9LQ
  • "Şimdi şiir bence senin yüzündür,
    Şimdi benim tahtım senin dizindir.
    Sevgilim, saadet ikimizindir,
    Göklerden gelen bir yadigar gibi. " dizelerini bu mini romanın Sabahattin Ali'nin ölüm yıldönümü olan 2 Nisan'da bana hatırlatması garip bir tesadüf oldu.
    Pek cok toplumsal sorunu dile getirdiği hikayelerini üzülerek okudum hep ama en büyük toplumsal sorun kendi hikayesindeki... Farklı düşündüğü, boyun eğmediği, gerçeği çarpıtmadığı için susturulmus, yok edilmiş olması cok acı veren bir son ne yazık ki... Iyi ki varmışsın, iyi ki yazmışsın #sabahattinali
    Keşke daha cok yazabilme şansın olsaymış..
  • 1. Schopenhauer - Say yayınları dizisi
    2. Schopenhauer - İsteme ve Tasarım olarak dünya
    3. Schopenhauer - Aşkın metafiziği
    4. Rudiger Safranski - Felsefenin yaban yılları( Schopenhauer biyografisi)
    5. Nietzsche - Böyle buyurdu zerdüşt
    6, Nietzsche - Putların Alacakaranlığında
    7. Nietzsche - İyinin ve kötünün ötesinde
    8. Nietzsche - Ecce homo
    9. Nietzsche - Trajedyanın doğuşu
    10. Soren Kierkegaard - Korku ve Titreme
    11. Soren Kierkegaard - kahkara benden yana
    12. Soren Kierkegaard - Ölümcül hastalık umutsuzluk
    12. Dostoyevski - Karamazov Kardeşler
    13. Dostoyevski - Ecinniler
    14. Dostoyevski - Yeraltından notlar
    15. Albert Camus - Mutlu ölüm
    16. Albert Camus - Yabancı
    17. Albert Camus - Defterler
    18. Jean Paul Sartre - Bulantı
    19. Jean Paul Sartre - Yaşanmayan zaman
    20. Jean Paul Sartre - Sözcükler
    21. Jean Paul Sartre - Varlık ve hiçlik
    22. Irvin Yalom - Nietzsche Ağladığında
    23. Irvin Yalom - Bugünü Yaşama arzusu
    24. Platon - Sokrates’in savunması
    25. Platon - Devlet
    26. Aristoteles - Poetika
    27. Cicero - Yaşlılık üzerine
    28. Cicero - Ölüm üzerine
    29. Seneca - Teselliler
    30. Augustinus - İtiraflar
    31. Boethius - Felsefenin tesellisi
    32. Epiktetos - Düşünceler ve Sohbetler
    33. Fernando Pessoa - Huzursuzluğun kitabı
    34. Cesare Pavese - Yaşama Uğraşı
    35. L. Ferdinand Celine - Gecenin sonuna yolculuk
    36. Baruch Spinoza - Ethika
    37. David Hume - İnsanın doğası üzerine inceleme
    38. David Hume - Din üzerine
    39. Voltaire - Candide
    40. J. J. Rousseau - Toplum sözleşmesi
    41. J. J. Rousseau - Yalnız gezerin düşleri
    42. J. J. Rousseau - Emile
    43. J. J. Rousseau -İnsanlar arasında eşitsizliğin kaynağı
    44. Sigmund Freud - Psikanaliz üzerine
    45. Sigmund Freud - Mutlu olma ihtimalimiz
    46. Ludwig Wittgenstein - Felsefi Soruşturmalar
    47. Bertrand Russell - Sorgulayan denemeler
    48. Peter Singer - Hayvan Özgürleşmesi
    49. George Orwell - 1984
    50. George Orwell - Hayvan Çiftliği
    51. Hermann Hesse - Bozkırkurdu
    52. Hermann Hesse - Demian
    53. Hermann Hesse - Siddharta
    54. Ahmet Hamdi Tanpınar - Saatleri ayarlama enstitüsü
    55. Lermontov - Zamanımızın bir kahramanı
    56. Aldous Huxley - Cesur yeni dünya
    57. Anatole France - Kırmızı zambak
    58. Cemil Meriç - Sosyoloji notları
    59. Cemil Meriç - Bu ülke
    60. Charles Bukowski - Kadınlar
    61. Charles Bukowski - Ekmek arası
    62. Charles Bukowski - Pis Moruğun Notları
    63. Chuch Palahniuk - Dövüs kulübü
    64. Chuck Palahniuk - Gösteri peygamberı
    65. Jack Kerouac - Yolda
    66. Tolstoy - İtiraflarım
    67. Tolstoy - Anna Karenina
    68. Tolstoy - Savaş ve Barış
    69. Tolstoy - İnsan ne ile yaşar
    70. Edgar Allen Poe - Seçme şiirler
    71. Edgar Allen Poe - Seçme öyküler
    72. Eduardo Galeano - Biz hayır diyoruz
    73. Eduardo Galeano - Aynalar
    74. Elias Canetti - Körleşme
    75. Jose Ortega y Gasset - Sevgi üzerine
    76. Max Horkheimer - Akıl tutulması
    77. George Bernard Shaw - Gülen düşünceler
    78. Sabahattin Ali - Kürk mantolu madonna
    79. Sabahattin Ali - İçimizdeki şeytan
    80. Herakleitos - Fragmanlar
    81. Ralph Waldo Emerson - İnsanın görkemi
    82. Richard Dawkins - Tanrı yanılgısı
    83. Richard Dawkins - Kör saatçi
    84. Richard Dawkins - Gen bencildir
    85. Richard Dawkins - Ataların hikayesi, hil yayınları
    86. Richard Dawkins - Yeryüzündeki en büyük gösteri
    87. Jack London - Martin Eden
    88. Marcel Proust - Kayıp Zamanın İzinde (2 cilt)
    89. Vladimir Jankelevitch - Ölümü düşünmek
    90. Slavoj Zizek - Acı çeken tanrı
    91. Marquis de Sade - Yatak odasında felsefe
    92. Simone de Beauvoir - Denemeler
    93. Simone de Beauvoir - Kadın (serisi)
    94. Virginia Woolf - Kendime ait bir oda
    95. Virginia Woolf - Mrs. Dalloway
    96. Michel Foucault - Cinselliğin tarihi
    97. Erasmus - Deliliğe övgü
    98. Paul Lafargue - Tembellik hakkı
    99. Milan Kundera - Varolmanın dayanılmaz hafifliği.
    100.Franz Kafka - Milena’ya mektuplar
    101. Franz Kafka - Dava
    102. Franz Kafka - Aforizmalar
    103. Oscar Wilde - Dorian Gray’in portresi
    104. Sadık Hidayet - Kör baykuş
    105. Carl Sagan - Cosmos (evrenin sırları)
    106. Carl Sagan - Kozmik Bağlantı
    107. Carl Sagan - Cennetin Ejderleri
    108. Carl Sagan - Milyarlarca ve milyarlarca
    109. Alfred Adler - İnsanı tanıma sanatı
    110. Walter Sinnott Armstrong - Tanrısız ahlak
    111. Orhan Hançerlioğlu - Düşünce Tarihi
    112. Nigel Warburton - Felsefenin kısa tarihi
    113. Alain de Botton - Felsefenin Tesellisi
    114. Peter Watson - Fikirler Tarihi
    115. Emil Michel Cioran - Doğmuş olmanın sakıncası üzerine
    116. Emil Michel Cioran - Çürümenin kitabı
    117. Ivan Goncarov - Oblomov
    118. Mark Daniels - Dünya mitolojisi
    119. Gündüz Vassaf - Cehenneme Övgü
    120. Victor E. Frankl - İnsanın anlam arayışı
    121. Montaigne - Denemeler
    122. Wilhem Reich - Dinle Küçük Adam
    123. Karl Marx - Das kapital
    124. Karl Marx - Komünist manifesto
    125. Stephen Hawking - Büyük tasarım
    126. Stephen Hawking - Ceviz kabuğunda ki evren
    127. Stephen Hawking - Zaman ve uzayın doğası
    128. Dante Aligiheri - İlahi komedya
    129. Charles Darwin - Türlerin kökeni
    130. Charles Darwin - İnsanın Türeyişi
    131. Andreas Vesailus - İnsan vücudu üzerine 7 kitap
    132. Claude Levstrauss - Hüzünlü dönenceler
    133. Thomas more - Ütopya
    134. Dave Goldberg - Evren kullanma kılavuzu
    135. John Fardon - Astronomi bilmeniz gereken herşey
    136. William Golding - Sineklerin tanrısı
    137. Tzu - Savaş sanatı
    138. Edward O. Wilson - Doğanın gizli bahçesi
    139. Neil Shubin - İçimizdeki Evren
    140. E. Segal - İnsan nasıl insan oldu
    141. Steven Weinberg - İlk üç dakika
    142. John Gribbin - Derin basitlik
    143. Lester R. Brown - Yer kürenin en güzel tarihi
    144. Stephen Jay Gould - Pandanın baş parmağı
    145. Douglas Adams - Otostopçunun galaksi rehberi
    146. Frank Ashall - Olağanüstü buluşlar
    147. Lawrance M. Krauss - Hiç yoktan bir evren
    148. Eugenie C. Scott - Evrim mi? Yaratılışçılıkmı?
    149. Brian Greene - Evrenin dokusu
    150. Brian Greene - Evrenin Zarafeti
    151. Micheal Shermer - Bilimin sınır bölgeleri
    152. Micheal Shermer - İnanan beyin
    153. Pico Della Mirandola - İnsanın onuru üzerine
    154. Giovanni Boccacio - Decameron
    155. Lorenzo Valla - Zevk üzerine
    156. Botticelli - Venüs'ün doğuşu
    157. Bill Bryson - Hemen herşeyin kısa tarihi
    158. Peter Macinnis - keşifler tarihteki en büyük buluşlar
    159. Kenneth W. Ford - Göremediğimiz dünya hakkında bilmemiz gereken herşey
    160. Goethe - Faust
    161. Gogol - Ölü canlar
    162. Daniel Coleman - Sosyal zeka
    163. Jose R. Dos Santos - Tarının formülü
    164. Pierre Bourdieu - Bilim toplumsal kullanımları
    165. Pierre Bourdieu - Seçilmiş metinler
    166.Richard P Feynman - Fizik yasaları üzerine
    167. Machiavelli - Prens
    168. Rudolf Steiner - Gizli bilim
    169. Champbell, Reece - Biyoloji
    170. Ernest Mayr - Biyoloji budur
    171. Ormiston Walker - Fen ve teknoloji deneyi
    172. Steve Parker - Adımda bilim
    173. Peter V. Brett - Göreliliğin anlamı
    174. Pascal Acot - Bilim tarihi
    175. Jared - Tüfek, mikrop ve çelik
    176. Eddi Anter - Ben benim
    177. Emile Zola - Germinal
    178. Evrim - Douglas J. ,Palme yayınları
    179. Evrimsel Analiz - Scott Freeman, Jon C. Herron, Palme Yayınları
    180. Evrim Kuramı - John Maynard Smith, Evrim Yayınları
    181. Evrim Atlası - Çağlar Sunay, Peter Barrett, Douglas Palmer, Muzaffer Özgüleş, İş Bankası Yayınları
    182. Herkes İçin Evrim, Darwin’in Teorisi Hayata Bakış Açımızı Nasıl Değiştirir? - David Sloan Wilson, Metiş Yay.
    183. Charles Darwin: Evrim Devrimi - Rebecca Stefoff, TÜBİTAK
    184. Darwin Ne Yaptı? - Öner Ünalan, Papirüs Yay.
    185. Dünü ve Bugünüyle Evrim Teorisi - Evrensel Yay.
    186. Türlerin Kökeni (Resimli Uyarlama) - Michael Keller, Versus Kit.
    187. İçimizdeki Balık - Neil Shubin, NTV Yay.
    188. Maymundan mı Geldik? - Kolektif - Bilim ve Ütopya Kitaplığı
    189. 50 Soruda Darwin ve Evrim Kuramı - Haluk Ertan, Bilim ve Gelecek Kit.
    190. 50 Soruda Yaşamın Tarihi - Deniz Şahin, Bilim ve Gelecek Kit.
    191. Dersimiz Evrim - İlhan Akalın, Yurt Kitap Yay.
    192. Harun Yahya Safsatası ve Evrim Gerçeği - Bilim ve Gelecek Kit.
    193. Evrim Bilimi ve Yaratılış Efsanesi: Neyin Gerçek ve Neden Önemli Olduğunu Bilmek - Ardea Skybrek, Yordam Kit.
    194. Evrim ve Yaratılışçılık - Michael Shermer, Varlık
    195. Evrim Kuramı ve Bağnazlık - Cemal Yıldırım, Bilim ve Gelecek Kit.
    196. Bilim ve Yaratılışçılık - Amerikan Ulusal Bilimler Akademisi Görüşü, Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA)
    197. Charles Darwin ve Evrim Tartışmaları - Bill Price, Kalkedon Yay.
    198. Yüzyılın Davası - Edward J. Larson, İzdüşüm
    199. Seksüel Seçme - Charles Darwin, Onur Yay.
    200. Sevişen Beyin: Eş bulma süreci insan doğasını nasıl belirledi? - Geoffrey Miller, NTV
    201. Kızıl Kraliçe: Cinsellik ve İnsan Doğasının Evrimi - Matt Ridley, Yapı Kredi Yay.
    202. İnsanın Türeyişi - Charles Darwin, Gün Yay. / Onur Yay.
    203. Neredeyse Bir Balina - Steve Jones, Evrensel Yay.
    204. Evrim Serüveni - Sedat Ölçer, Metiş Yay.
    205. Dünya'nın En Güzel Tarihi - Hubert Reeves, Joel De Rosnay, Yves Coppens, İş Bankası Yay.
    206. Hayvanların En Güzel Tarihi - Pascal Picq, Jean-Pierre Digard, Boris Cyrulnik, Karine Lou Matignon, İş Bankası Yay
    207. Bitkilerin En Güzel Tarihi - Jacques Girardon, Jean-Marie Pelt, Marcel Mazover, Teodore Monod, İş Bankası Yay.
    208. 50 Soruda Yerin Evrimi - Mehmet Sakınç, Bilim ve Gelecek Kit.
    209. Yerkürenin En Güzel Tarihi - Lester R. Brown, Andre Bahic, Paul Tapponier, Jacque Girardon, İş Bankası Yay.
    210. Yaşamın Tüm Çeşitliliği - Stephen Jay Gould
    211. Hayvan Zihni: Hayvanlarda Akıl Yürütme ve Problem Çözme Becerisi Üzerine - James. L. Gould, Carol Grant Gould, TÜBİTAK
    212. Darwin ve Sonrası Doğa Tarihi Üzerine Düşünceler - Stephen Jay Gould, TÜBİTAK
    213. Darwin ve Darwincilik - Patrick Tort, Dost Yay.
    214. Darwin ve Evrimin Bilimi - Yapı Kredi Yayınları
    215. Kalıtım ve Evrim - Ali Demirsoy, Meteksan
    216. Evrimin Öyküsü - Vural Yiğit, Evrim Yay.
    217. Köken - Vural Yiğit, Evrim Yay.
    218. Gen Çeviktir - Matt Ridley, Boğaziçi Üniveritesi Yay.
    219. Genom: Bir Türün Yirmi Üç Bölümlük Otobiyografisi - Matt Ridley, Boğaziçi Üniversitesi Yay.
    220. Türlerin Kökeni - Janet Browne, Versus
    221. Pandanın Başparmağı - Stephen Jay Gould, Versus
    222. Olağandışı Yaşamlar - James L. Gould, Carol Grant Gould, TÜBİTAK
    223. İçimizdeki Maymun: Biz Neden Biziz? - Frans de Wael, Metiş Bilim
    224. Çıplak Maymun - Desmond Morris, İnkılap Yay.
    225. Çıplak Kadın - Desmond Morris, İnkılap Yay.
    226. Çıplak Erkek: Erkek Vücudu Üzerine Bir İnceleme - Desmond Morris, NTV Yay.
    227. Charles Darwin’in Özyaşam Öyküsü - Francis Darwin, Daktylos Yay.
    228. Charles Darwin - Katrin Hahnemann, İş Bankası Kültür Yay.
    229. Darwin ve Beagle Serüveni - Alan Moorehead, TÜBİTAK
    230. Charles Darwin: Bir Doğabilimcinin Evrimi - Richard Milner, Evrim Yay
    231. Biyolojik Evrim Kuramının Arkasındaki Yaşam - Charles Robert Darwin, İş Bankası Yay.
    232. Charles Darwin - Alan Gibbons, İş Bankası Yay.
    233. Charles Darwin Kimdi? - Deborah Hopkinson, Beyaz Balina Yay.
    234. Darwin, Galip Ata - Bilim ve Ütopya Kit.
    235. Meraklısına Darwin - Pascal Picq, Yapı Kredi Yay.
    236. Bilim İnsanlarımız Darwin’i Selamlarken - Alper Dizdar, Yazılama Yay.
    237. Darwin Sizi Seviyor: Doğal Seçilim ve Dünyanın Yeniden Büyülenmesi - George Levine, Metiş Bilim
    238. Darwin ve Beagle Gemisi’yle Yolculuğu - Felicia Law, Optimist Yay
    239. Üçlü Sarmal: Gen, Organizma ve Çevre - Rihard Lawontin, çev. Ergi Deniz Özsoy, TÜBİTAK
    240. Cennetten Akan Irmak: Yaşama Darwinci Bir Bakış - Richard Dawkins, Varlık Yay.
    241. Doğanın Gizli Bahçesi - Edward O. Wilson, TÜBİTAK
    242. Biyoloji Felsefesi - Elliott Sober, İmge
    243. Süreç Kuram ve Kavram Olarak Evrim - Yaman Örs, Kaynak Yay.
    244. Biyolojide Diyalektik Yöntem - İ.T. Frolov, Toplumsal Dönüşüm Yay.
    245. Darwin Kuramı Seçme Yazılar, Eleştiriler - Charles Darwin, Pan Yay. ve TÜBİTAK
    246. Evren ve Evrim - Cihan Türkoğlu, Doruk Yay.
    247. Evrim, Bilim ve Eğitim - Üniversite Konseyleri, Nazım Kitaplığı
    248. Evrim Adamı - Roy Lewis, Dost
    249. Evrim Kuramı Üzerine Sorular - Charles Devillers, Henri Tintant, İletişim yay.
    250. İnsan ve Hayvanlarda Beden Dili - Charles Darwin, Gün Yay.
    251. Modern İnsanın Kökeni - Roger Lewin, TÜBİTAK
    252. Göl İnsanları - Richard Leakey, Roger Lewin, TÜBİTAK
    253. 50 Soruda İnsanın Tarih Öncesi Evrimi - Prof. Dr. Metin Özbek, Bilim ve Gelecek Kit.
    254. Epikür - özdeyişler, mektuplar ve aforizmalar 255. lucretius - evrenin yapısı
    256. Thomas Mann
  • Ahmet Yıldız, usta yazar Adnan Binyazar'la Odatv için bir söyleşi gerçekleştirdi.

    Binyazar, Ahmet Yıldız'a yeni baskı yapan kitabı "Ozanlar, Yazarlar, Kitaplar"ı, Türk aydınının durumunu, Muzaffer İzgü'yü ve Emin Özdemir'i anlattı...

    İşte o söyleşi:

    Değerli Adnan Binyazar, yeni kitabınız Ozanlar, Yazarlar, Kitaplar bir ay içinde ikinci baskı yaptı. Ne dersiniz? Halkımız okuyor mu?

    Okuma kişiyi bilgilendirir, kültürlü kılar; ona dünyada olup bitenleri, insanı özünden kavrayacak duyarlıklar kazandırır. Bu bağlamda okumayıp halk kalmak işin kolayına kaçmak, okuyarak aydınlanmak sorumluluk yüklenmektir. Halkın okumaktan kaçışının, okuyanı benimsemeyişinin özünde nedeni budur. Halk, bilginin erdemine inanmadıkça, buzul dağlarından kopan buz parçaları gibi, koca bir boşluğun akıntısına kapılıp gittiğinin ayrımına varamayacaktır. İstatistiklere bakılırsa, halkın ancak yüzde 3’ü zamanını okuyarak geçiriyormuş. Neler okudukları ölçüye vurulursa, bu oran daha da aşağılara düştüğü gözlenecektir. Böyle giderse, halkın, yüzü geriye dönük iktidarlarca bir oy deposu olarak kullanıldığının bilincine varması uzun zaman alacaktır.

    Oysa okuru çok toplumların yarattığı kültür, başka toplumların kültür düzeyini de yükseltir. Sanat, edebiyat, bilim; insanlığın beynini üretken, duyarlıkları derinlikli kılmıyorsa, kendi ekseninde boş kasnak gibi döner durur. Altı yüzyıllık Osmanlı döneminde ozanlarımız, yazarlarımız Osmanlıca adı altında Farsçanın, Arapçanın kulu olmuştur. O dillerin beğenisine uygun eser veren erdemli sayılmıştır. Ancak yüzümüzü Batı’ya dönünce, kültürüyle, diliyle, beğenisiyle ulusal olanın bir değer olduğu bilincine ermişiz. Ozanlar, Yazarlar, Kitaplar’da, Cumhuriyet’in başlangıcından günümüze; edebiyatla, insanımıza açılan düşünce değişimini, o doğrultuda gelişimini gerçekleştiren aydınlar bir araya getirilmiş oluyor.

    İradesini kullanma gücünü düşünce namusu sayan, güçlerini bu iradeden alma bilincine eren çağdaş insanı, Rönesans, Reform gibi büyük değişimler yaratmıştır. Toplumdaki köklü değişimlerin yaratıcısı, çağdaş bilince eren bu insanlardır. İnsanlık belleğinde yer alan kitaplar, resimler, “ses”i ömürlü kılan müzik yaratıları bunun tanığıdır. Bu sonuca okuma kültürüyle varıldı. Değişim tarihimizde bunun yolu Cumhuriyet’le açılmıştır. Dinsel eğitimi önde tutan eğitim anlayışıyla bunun gerçekleştirilemeyeceği Cumhuriyet’in ilk yıllarında anlaşıldığı için, Atatürk, halkına “müspet bilim”in yolunu göstermiştir.

    Çağcıl ilerlemeler, geriye dönüşle yeni bir dünyanın yaratılamayacağını bilmelidir. Her gün yüzlercesi yayımlanan kitapların bilimsel, sanatsal, yazınsal düzeyi göz önünde bulundurulursa, Türkiye’nin, gerçekte bir kitap Rönesans’ı yaşadığının ayrımına varır. Din postuna bürünerek, başta okullar olmak üzere, kültür kurumlarını yozlaştırıp gericiliği diriltmek isteyenler toplumu nasıl bir bilgi körlüğüne ittiklerini görmelidir. Çanlar çalmaya başladı bile! Beyinlerine çağcılığın ışığı vuran bilinçli gençler, direngenlikleriyle bilgi gülleri saçan kadınlar, uzun sürmeyecek, gericiliğin içi saman dolu kuklalarını ortadan kaldırmanın bir yolunu bulacaktır.

    Sorunuzda, Ozanlar, Yazarlar, Kitaplar’ın bir ay içinde Can Yayınları’nca ikinci baskısının yapılmasını gündeme getirmemi de istiyorsunuz. Oysa kitabın, önceden Çağdaş Yayınları ile Cumhuriyet Kitapları arasında yapılan iki baskısı daha var. Bu, dördüncü baskı oluyor. Can Yayınları’nca yeniden basılan Ozanlar, Yazarlar Kitaplar’ın, bir ay içinde ikinci kes basılması, seçkin okurlarca aranan deneme türü açısından sevindiricidir. Toplumun düşünen ansana gereksinim duyduğu bu baskıcı dönemde, bunu, ülkemizde bilinçli okur sayınsın arttığıyla da açıklayabiliriz.

    Kitap 1884 doğumlu Ömer Seyfettin’den 1958 doğumlu Ahmet Erhan’a kadar geniş bir zaman diliminde ozanlarımız yazarlarımız üzerine yazılmış denemelerden oluşuyor. Ama sizin de belirttiğiniz gibi kimi yerde yazar kimi yerde kitabın öne çıkarıldığı görülüyor. Kitaptan biraz söz edebilir misiniz? Size bu yazıları yazdıran nedenler nelerdi?

    Yerine göre, üzerinde durulan kişinin kimini yazarlığıyla, kimini kitabıyla değerlendirmek gerekiyor. Örneğin Hasan Âli Yücel, daha çok dünya klasiklerini okuma kültürüne katmasıyla, Köy Enstitülerini kurmasıyla öne çıkmıştır kültür tarihimizde. Batı dünyasının ürünü olan klasiklerin okuma kültüründe

    Önemli bir yeri var. Klasikler yalnızca okuma alanlarını genişletmemiş, yayınevlerinin o düzeyde kitap basmalarına da örnek oluşturmuştur. Köy Enstitüler, eğitimin tüm Anadolu’ya yayılışının önemli adımlarındandır. Köy Enstitülerin yetiştirdiği öğrencilerle köyler öğretmene kavuşmuş, böylece bağnaz imamların yerini aydınlanmacı anlayış almıştır. Aydınlanmanın temel kaynağı bilgidir. Bilgi de kitaplarla ediniliyor. O nedenle, Hasan Âli Yücel’le ilgili yazı, “Bilgi Toplumuna Doğu” başlığıyla yer almıştır kitapta.

    Nurullah Ataç kendine özgü bir eleştiri anlayışıyla deneme türünü güncelleştirmiştir. Orhan Kemal, Murtaza adlı romanıyla “Don Quijote”, “Aslan Asker Şvayk” gibi, toplumda, kendini bir yere oturtmak isteyen ilginç bir tip yaratmıştır. Orhan Kemal’i, “Murtaza” tipiyle ele almanın, ondaki kişi canlandırmalarını vurgulamak amacıyla öne çıkardım. Mahmut Makal yalnızca Türkiye’de değil, başta Fransa, öbür ülkelerde Bizim Köy’le yankı uyandırdı. O nedenle yazımı Bizim Köy üzerinde yoğunlaştırdım. Bizim Köy, Tahsin Yücel gibi bir romancıya, yayımlanışından kırk beş yıl sonra, “Bizim Köy1950’de bir başyapıttı. 1995’te de bir başyapıt. Anlatılan nesne ya da olayın kendisi sanılacak ölçüde yalın anlatımıyla, sıradanı şiire dönüştüren gözlem gücüyle, yoksulun o soylu ve varla yok arası gülümsemesiyle donanmış genç anlatımcının duyarlı olduğu kadar da nesnel yaklaşımıyla, Bizim Köy yazınımızda doruktur.” Denemenin, biçimlemede yazarı özgür bırakan bir yanı var; yazar, yorumlayacağı yapıtları tümleyici bir yöntemle de, yalnızca bir yönüyle de ele alabilir. Talip Apaydın’ı da, “Toz Duman İçinde Vatan Dediler Köylüler” başlığı altında bir roman üçlemesiyle yorumladım.

    Deneme türünün önemi hakkında ne söylersiniz? Roman öykü yazarlarının ve şairlerin bir başka yazar, ozan kitap hakkında yazmasının önemi nedir? Türk edebiyatında denemenin şaşılacak biçimde özel bir yere sahip olduğunu düşünüyorum. Siz ne dersiniz?

    Deneme türü, kimilerince bir yazma deneyimi gibi algılanır. Oysa deneme, yazarın, bir düşünce, duyumsama yoluyla geniş açılı bir arayışa girme edimidir. Oysa Sokrates’in, Platon’un diyalogları, Montaigne’in denemeleri; bizde Nurullah Ataç’ın, Melih Cevdet Anday’ın, Sabahattin Eyuboğlu’nun, Nermi Uygur’un yazdıkları okunduğunda, denemenin, bir düşünsel yazı türü olduğu anlaşılacaktır.

    Deneme, herkesin görebileceği dış olaylarla ilgilenmez, onlara şöyle bir dokunur geçer. Hedefinde, söylenmemiş olan, orta malı olmayan görüntülere, beynin dolambaçlı yollarından gidilerek ulaşılan düşünsel odaklara ulaşma çabası vardır. Montaigne’in dünyasına girdiğinizde, düşüncenin o güne değin kimsenin yürüyüp aşındırmadığı yollarında bulursunuz kendinizi. Masallara girilirken söylenen, “Bir varmış bir yokmuş” sözünün hayatı özetleyen yalınlığı, derinliği ne ise, Montaigne’in “Ben varken ölüm yok, ölüm varken ben yokum” sözü de odur. Montaigne, durup dururken varmamıştır böyle bir yargıya; ilk çağların zamansızlık bölgelerine girmiş, kim bilir hangi halk bilgesinin beyninden akıp gelen bu sözü çağının insanına ulaştırmayı düşünmüştür...

    Deneme de, felsefe gibi “zamansızlık” kavramı bağlamında değerlendirilmelidir. Bu açıdan değerlendirildiğinde, felsefesi gelişmemiş toplumlarda, deneme yazınsal bir tür bile sayılmıyor. Don Quijote’nin, basılışından 412 yıl sonra günümüzde de değerinden bir yitirmemesi, yalnızca olay anlatımından değil, insan beyninde kuruyup kalmış yaratıcı düşünceyi her çağda ayrı bağlamda gün yüzüne çıkaran derinliğiyle ilgilidir. Yayımlandığı 2012’den bu yana, Ahmet Cemal’in otuz sekiz yılda çevirmeyi başardığı Hermann Broch’un Vergilius’un Ölümü’nü elimden bırakamayışımı, yalnızca Roma İmparatoru Augustus’la şair Vergilius’un yaşadıkları anlamlı olaylara bağlamıyorum. Bu büyük romanda beni çeken, onların diyaloglarındaki derinlikli düşünceler, yaratıcı imgelerle yoğunlaşan yazıldıkça alanı genişleyen evrensel anlatımdır. Ne mutluyuz ki, bunun örneği bizde de var: Romanlarını halk bilgeliğiyle beslememiş olsaydı, algı sınırlarını aşan imge gücüyle en cılız bir ot parçasını, renkleri ötüşleri dünyayı dolduran börtü böceği yeniden yaratmasaydı; dört kitaptan oluşan İnce Memed, bir eşkıya anlatısından başka bir şey olur muydu, Yaşar Kemal’in adı dünya yazınında salt olay öykülemesiyle yer alır mıydı?
    “AYDIN YOK, AYDINIMSILAR VAR; YANİ CAHİLDEN DE TEHLİKELİ OLANLAR”

    Edebiyatımızın bugünkü durumu entelektüel hayatı hakkında ne düşünüyorsunuz... Bir Türk aydını var mı?

    Sondan başlayayım; aydın yok, aydınımsılar var; yani cahilden de tehlikeli olanlar. Günümüzde; adları, tutumları, sorumluluk yüklenme iradeleri yüksek adların dışında, entelektüellikten söz edilemez. Yaşamın hemen her alanında, bilginin yerini palavra, erdemin yerini kurnazlık, yandaşlık, çıkar hesapları almıştır. Günlük yaşamı belirleyen sözcük donanımında, gazetelerin çarpıcı başlıklarında aşağılayıcılığı daha da aşağı çeken sözcüklerden geçilmiyor. Bir gün önce bir politikacıya, bilim insanına, gazete yazarına, ya da hiçbir günahı olmayan birine şerefsiz, ahlaksız, adi diyen aynı meslekten biri, ertesi gün, o sözleri kullanan kendisi değilmiş gibi, karşısındakinin yüzüne bakmaya utanmıyor. Eğer aralarında çıkar ilişkisi varsa, dün eleştirdiğini en tantanalı betimlemelerle göklere çıkarabiliyor.

    Düşüncede yozlaşma virüs gibidir, her gün kendinden daha acılı virüsler üreterek bulaşıklığını sürdürür. Tıp biliminin virüs’ün önünü aldığı gibi, değişim duygusuyla daha da gelişen sanat, edebiyat da virüslü nesnelerden kendini uzak tutmayı bilmiştir.

    İnsanlığın dinsellik baskısı altında kıvrandığı dönemlerde sanatta, edebiyatta büyük gelişmeler olmuştur. Onca siyasal, dinsel baskıya karşın günümüzde sürüyor bu. Nerde o eski şiirler, romanlar, öyküler” söylemi eskiye saplanıp kalanların değişmez söylemidir. Oysa her kuşak, eskiden de beslenmekle birlikte, değişimden doğan verilere beslenerek kendi değerlerini kabul ettirme eğilimi gösterir. Sorun, ortaya koyacağı sanatsal ürünlerin değerinde yatar. Ortaya koyduğu geçmişte yapılanlarını anıştırıyorsa da, çağının değerlerini abartıp aşırıya varıyorsa da başlangıçta kimseye beğendiremez. Gerçeği zaman gösterecektir; toplumda eski değerlere çakılıp kalanlar olsa da, genç kuşaklar hep yeniden yana olmuşlardır. O nedenle, sanatın yeni akımlarla, çağı etkileyen yaratılarla sürekli gelişim göstermesinin özünde değişim gerçeği yatıyor.

    Yaşlı ya da genç; şiir, roman, öykü, deneme; edebiyatın her türünde yazanlar var. Ortam, Cumhuriyet’in ilk yıllarında olduğu gibi, birkaç yayıneviyle, belli bir iki gazeteyle sınırlı değil. Çoğalan yayınevleri arasında rekabet doğmuştur. Yalnız adlı sanlı yazarlar değil, belli düzeyde olan yazarlar da yayınevlerinden büyük destek görüyor. Okur böylece nitelikli kitaplara kavuşuyor. Bu arada çok satmanın önde tutulduğu kitaplar doğal olarak düzeyi düşürüyor. Batı’nın çok satanlarına uyacağım seri imalat ürünü romanlar düzeyi daha da aşağılara çekiyor.

    Edebiyatta en önemli gelişimi ise çocuk yayınlarında görüyoruz. Can Çocuk, Günışığı Kitaplığı, Yapı Kredi, İş Bankası, Hep Kitap, Tudem gibi yayınevleri, gerek içerik, gerek dış görünüm yönlerinden nitelikli kitaplar yayımlarken, dinselliği aşılamayı amaç edinen yayınevleri ise çocuk beş on yaşlarındaki kızlara türban giydirerek namaz kıldırıyor. Bunların arasında çizgifilm kahramanlarını Umre’ye göndermeye kalkanlar da var. Bir de kahramanlarına yabancı ad vermeyi yenilik sayanlar var. Çocuk ve gençlik kitaplarını kaçınılmaz öğesi olan beğeniden yoksun bu tür yayınevleri ise, çocuklara, gençlere büyük zarar veriyor.

    Bu konuya değinmişken, çocuklara yönelik önemli bir kurumlaşmadan söz etmeliyim. Cumhuriyet döneminin kültüre dayalı Halkevleri, Türk Tarih ve Türk Dil Kurumları, onca önünün kesilmesine, onca darbeye karşın yıkılmadı. Cumhuriyet dönemi konservatuarında yetişen opera, tiyatro, müzik sanatçıları bugün de o köklü geleneği sürdürüyorlar. Adı Dil Derneği de olsa, özellikle çeviri ve felsefe kitaplarının dili ölçüt alınırsa, dilimizin bayrağı bugün de aydınlanmanın doruklarında dalgalanıyor. Halkevlerinin eylemsiz kılınmasının üzerinden altmış yedi yıl geçti ama kurumlaşması etkisini sürdürüyor. Son yıllarda aydınlanmacı belediyeler o gelenekten yararlanarak kitaplıklar, çocuklara yönelik tiyatro salonları, resim atölyeleri açıyor.

    Önemli olan kurumlaşmadır. Aradan zaman geçse de kurumlaşmanın ruhu dirilir: Ankara Üniversitesi “Çocuk ve Gençlik Edebiyatı Uygulama ve Araştırma Merkezi”, çocukların ve gençlerin düşünsel, duyarlık, yaratıcılık, güzel duyusal gelişimini amaç edinen bir eğitim kurumdur. Merkez, bu amacını, yazarından kitabına, çocuk ve gençlik edebiyatının verilerini bir araya getiriyor. Bunu, yetiştirdiği uzmanlarla, öğretim üyesi-yazar-öğrenci kaynaşmasıyla, bir konuda yoğunlaşmayı gerektiren tezler hazırlatarak gerçekleştiriyor. Merkezin yönetmeni Prof. Dr. Sedat Sever, bu etkileşim içinde, yazdığı kitaplarla çalışma alanını Anadolu’nun en uzak yerlerine kadar genişleterek, yalnızca uzman yetiştirmekle kalmıyor, çocuk ve gençlik edebiyatına verimli, yaratıcı bir düzey de kazandırıyor.

    Eleştiri ve eleştirmenle bir romancı olarak aranız nasıl? Edebiyat eleştirimizin durumu sizce ne durumda?

    Gerçek anlamda şiir, roman, öykü türlerine yönelik edebiyat eleştirisine üniversite tezlerinde ya da yazarlar adına düzenlenen toplantı sunumlarının ardından oluşturulan kitaplarda rastlanıyor. Günümüzde yerleşik eleştiri geleneğini sürdüren Doğan Hızlan var. Onun dışında eleştiri diye yazılanların çoğu özetleme sınırını aşamıyor. Gazetelerde, dergilerde yazılanlarda ise, güncellik göz önünde bulundurularak, daha çok, yeni kitapların tanıtımı yapılıyor. Bu kültür ortamında da öyle çok boyutlu eleştirileri okuyacak okur bulmak pek kolay değil. Önemli kitapların göz ardı edilip kolay okunurlu olanlar piyasayı sarınca eleştiriye gerek bile kalmıyor. Eleştiri anlayışında kutuplaşanlar da kendi çemberinden kurtulup sanat dünyasında neler olup bittiğini merak bile etmiyor. Para getirecek kitapların peşinde koşuşturulan bir ortamda, yine de iyi kitap basmayı ilke edinen yayınevleri de var.

    Benim, yapılan eleştirinin düzeyi yönünden söyleyebileceğim şeyler oluyor ama eleştirmenlerle ilgili hiçbir sorunum yok. Yazdığım romanlar üzerine yazılanlar koca bir dosyayı doldurdu. O bir yana, kolejlerde, üniversitelerde kitaplarımla ilgili tezler bile hazırlandı. Emeği geçenlere şükran borçluyum.

    Cumhuriyetimiz, devrimler ne durumda? Bir romancı aydın yazar gözüyle ülkemizde, bölgemizde ve dünyada ne oluyor?

    Kimsenin Cumhuriyet devrimlerini düşündüğü yok. Acı olan ise, Anayasa’ya göre, devleti yönetenlerin görevi devrimlerin alanını daha da genişletmek olacağına, kalanlar da tarihten silinmek isteniyor. Yalnızca Ağustos ayında, en az kara sakallı, başı takkeli on yobaz, Atatürk heykellerine saldırdı. İşin acısı, sapkın suçluların yaptığı, onların akıl sağlıklarının yerinde olmayışına bağlanıyor. Oysa bunlar yalnız akılları sağlıksız değil, insan içinde dolaşan düşünce sapkını akılsızlardır.

    Sorunun devamına gelince, dünyada bir şey olduğu yok. Olan, bizde! Hemen her gün kafa tutarak onlardan birini küstürürken, gerçekte bize kahkahayla güldüklerini hesaba katmıyoruz. Nisan’da Havana’daydım. Atatürk büstünün ön yüzüne “Yurtta barış, dünyada barış” sözünü okuyunca, onların, Atatürk’ü bizden daha iyi anladıklarını düşündüm. Bir onlara bakın bir de, yaptıklarıyla Atatürk’ün büstünden intikam alacak kadar alçalanlara bakın!

    OKUMADAN YAZANLAR TÜREDİ

    Genç yazarlara genç yayınevi yönetmenlerine ne önerirsiniz?

    Son yıllarda ülkemizde bir de okumadan yazanlar türedi. Ne klasiklerden haberleri var ne de yazarlarımızın en önemli kitaplarından. Konuşmaya gelince küçük leğende koca gemi yüzdürüyorlar. Onlar çoğunlukta. İnsanımız nerdeyse her alanda çoğunluğun her alanda yanıltıcı olduğu günler yaşıyor. Buna karşın gençler arasında öyleleri var ki, aklıyla eski Yunan’dan günümüz dünyasına füze gönderiyor. O kesimin temel özelliği, var olan dünyada kendi yarattıkları dünyanın mimarı olmak: sağlam bilgi, yalın anlatım, çok seçenekli bir yorum, uyum içinde birbirini bütünlüyor.

    Kimi genç yazarları okuduğumda, değerbilirliklerinden dolayı yayınevlerinin seçicilerini yürekten alkışlıyorum. Yaşlılıkta da gençliğini sürdürenleri de katarsak, dünyanın gençlerin omzunda yükseleceğine inancımız artacaktır.

    Söyleşi: Ahmet Yıldız

    http://odatv.com/...redi-1009171200.html