• Belki de acıyordu bana. Çok önemli bir hastalık, büyük bir felaket yaşamış ya da yaşıyor olmalıydım... Ben biliyordum hastalığımı. Adı bile vardı. Belki tıp kitaplarında değil, ama edebiyat ve felsefe kitaplarında rastlanıyordu ismine:

    Yaşamak hastalığı... Bir çeşit alerji. Oksijene.
  • 176 syf.
    ·2 günde
    Bir söz vardır:
    İnsan içinde yaşadığı çağa babasına benzediğinden daha çok benzer.
    Yaşadığımız çağa benziyor muyuz ? Hangi jenerasyonuz ?
    -X,Y,Z
    90’larda dünyaya gelenler için Z kuşağı olduğumuz söyleniyor. Ağ ortamında doğup-büyüdüğümüz icin “dijital yerli” de diyebiliriz.
    Türkiye’de yaşayanlar için dijital topluluğa ilk adım attığımız yıllar. 93 Halkın internet ile tanışma süreci. 94 Türkiye’de ilk internet cafelerin uygulamaya geçtiği dönemler.
    Peki dijital toplumda yaşamak,bizi daha iyi ya da daha kötü anlamda değiştiriyor mu ?
    İnternetin dünyamıza girmesi ile beraber bizlerde nasıl bir değişim oldu ?
    Şöyle ki atalarımızdan hepimizin bildiği kadarıyla birçok savaşa,birçok sıkıntı ve imkansızlığa rağmen bizler kadar endişeli,kaygılı,depresif değillerdi.
    Varlığın içinde iken buhranlardan çıkamayan bir nesil olduk. Sıkıntı,depresyon çeşitli sıfatlar ile aynı hastalıkları dile getirip durduk.
    İnsani düstûrlara vakıf olamadan,iletişim kuramadan, bir araya gelemeden,yediğimiz yemeğin lezzetine varamadan hülâsa kendimize gelemeden göçüyoruz.
    Tehlikenin farkında olmak icin içinde bulunduğumuz durumun ehemmiyettini bilmemiz gerekiyor.
    Kitabı okudukça evvelki senelerde katıldığım bir semineri anımsadım.
    Ayşegül Dede (masal anlatıcı eğitimcisi) internet kuşağı çocuklar icin şunları dile getiriyordu:
    “İşaret parmağı değil canım artık onlar. (İşaret parmağını göstererek.)İnternet parmağı,bir tuş ile geliyorlar, o parmaklarını bizden daha iyi kullanıyorlar.”

    Küçükken hepimizin masallardan bildiği sihirli bir obje vardır. “Sihirli ayna” söyle bana dediğimiz zaman her şeyi bilebileceğimizi sanıyorduk. Şimdi ki çocuklara soruyoruz senin evinde kaç tane sihirli ayna var ? Saymaya başlıyorlar telefonlar,iPad’ler,tabletler,bilgisayarlar..
    nefes almadan bütün elektronik aletleri dile getiriyorlar. Sonra başlıyorlar -hey Siri bana kutup ayılarını gösterir misin ? - Siri uzaylılıları görmek istiyorum. -Siri babamı arar mısın ?
    Evet internet çağında doğup yerlileri olarak,ergenliğinden sonra tanışan dijital göçmenlere (ebeveynlerimize) göre dijital çağa hakimiz. Peki ya devir daim olduğunda,ebeveyn olarak devam ettiğimiz süreçte nasıl hitap etmeliyiz, neler yapmalıyız ?
    Kitabı okurken üzerinde durduğu asıl nokta buydu. Bilinçli miyiz ?
    Kitabımız bize şunları söylemiyor. Hemen telefonu kapatın,bilgisayarı çöpe atın. Her ne kadar fişi çekilecek bilgisayar kalmasada fişini çekin. Üzerinde durduğu nokta bilinçli kullanıyor muyuz ?
    Ne kadar biliyoruz ? Hangi programları kullanıyoruz, kullanırken neleri filtreliyoruz ?
    Geleceğin ebeveynleri olarak internette ne kadar zaman harcayıp nerelerde geziniyoruz?
    Peki ya “dijital mahrem” ne demekti?
    Kitabımız 6 kısımdan oluşuyor:
    -Mahremiyet dijitale nasıl taşındı ?
    -Önce mahremiyet vardı sonra dijital ?
    -Mahremiyeti ihlal edenler
    -Özel hayatınız nasıl “veri”liyor ?
    -Dijitalin de hastalığı çıktı!
    -Dijitalde çözüm yolları
    Mâlumunuzdur ki iki kişi sohbet ettiğimiz bir whatsap platformunda bile sohbetlerimiz iki kişi arasında kalmıyor. En basit bir örnek ile sanal bir markette gezerken sepete eklediğimiz veyahut açtığımız bir ürüne benzer onlarca ürün görmemiz acaba izleniyor muyuz hissiyatı hepimizde uyandırmıştır.
    Paylaşım yaptığımızda,paylaşımların sadece kendi izin verdiklerimiz ile paylaştığımızı düşünebiliriz. Ancak bunların hepsini,istemediğimiz “el alemin” eline teslim ettiğimizi unutuyoruz. Biri bizi izliyor desek yeridir.

    “Yapılan deneyde bir grup katılımcının paylaşımlarına 48 saat süreyle ağlarındaki diğer kişilerin erişimi engellenmiştir. Hiç beğeni almadıklarını düşünen katılımcıların daha depresif oldukları ve özgüven hissettikleri saptanmıştır.”
    Evet.
    Diğer bir sorunumuz. Beğeni hastalığı. Zira ailesi tarafından takdir edilmeyen,sevgi gösterilmeyen ilgi ve alakayı alamayan bir çocuk gerekli ilgiyi görmek adına sahte profiller,sahte fotoğraflar ile dikkatleri celbetmek istiyor. Narsizm başta olmak üzere birçok olumsuz doyuma bu şekilde ulaşmak istiyor. Özellikler ergenlik dediğimiz yaş grubunda hislerini durumlar ile ifade etmek,
    arzularına sosyal medya ile ulaşmak istiyorlar.
    “Ebeveyni çocukken elektrikler kesildiğinde eksiklik hissetmezdi, bugünün cocukları internet bağlantısı koptuğunda neredeyse depresyona giriyor.”

    Şimdi bağımlı değiliz dediğimiz interneti bir ele alalım.
    -Telefonumuz internete girmiyor ve sinirleniyor muyuz ? (İnternet siniri)
    -bir bilgiye göz ucuyla bile Google’dan mı bakıyoruz ? Veyahut hastalandığımızda Google’dan mı araştırıyoruz ? (Google etkisi,siberkondri)
    -acaba telefonum çaldı mı ? Telefonum mu titredi ? (Hayalet zil sesi)
    -acaba bugün Ne oldu ? Kesin bir yerlerde bir şeyler yaşanıyor. (Fomo)

    Bunlardan biri evet ise malesef ki biz de bağımlıyız internete.Korkmayın efendim önemli olan kontrolünü sağlayabiliyor muyuz ? Tam burada çözüm odaklı olan kitabımız bize önceliğin aile disiplini olduğunu vurguluyor. Sevgi. Daha sonra kitaplar, ve 3 gün 90 dakika dediğimiz bir vakit. Sevdiğimiz herhangi bir işe günde yarım saat ayırarak ilgi ve odağımızı o yönde toparlıyoruz. Bir uzlet vakti,derin bir tefekkür icin ama elimizdekiler titredi mi diye bakmadan, kendimize ayıracağımız yarım saat ruhumuza şifa olacaktır. Bir de bolca filtreliyoruz,çevremizi ,takip ettiklerimizi. Gezindiğimiz sayfaları. Keşfetin batağına düşmemek icin, manipüle edilen haberleri okumamak icin.

    En sevdiğim kısımlar konu bitimlerinden sonra kısa bir teste tabi tutması.
    Satır araları araştırmalar,malûmatlar ve Hadis-i Şerif’ler ile süslenmiş,dili yalın,okurken bir sohbet niteliği taşıyan bu doyurucu kitabı okumalısınız efendim.
    “Dijitalleşen dünya içinde yaşıyoruz. Ne tamamen bertaraf edilip yok hükmünde sayılmalı Ne de tamamen içselleştirilerek hayatın başkösesine yerleştirilmeli.” Kararında bir doz ayarlamalıyız.

    Bir not bırakalım:
    “ sosyal mecra ve dijitalde takip edildiğimiz gibi bizleri, bu dünyada 7/24 gözetleyen,takip eden,yaptığımız her işi,fiili,hareketi,attığımız her adımı takip eden kayda alam Kiramen Katibin meleklerini de unutmayalım.”
  • Şimdi yoksun
    Seni dilediğim gibi düşünebilirim artık
    Tutar ellerini öpebilirim uzun uzun
    Kimseler ayıplayamaz beni
    Yokluğunda seni nasıl sevdiğimi anlayamazlar
    işte gözlerin, işte dudakların
    Senin olan ne varsa karşımda duruyor
    Ayaklarını dilediğim yere götürebiliyorum artık
    Sevdiğim şarkıları söyletiyorum dudaklarına
    Ve hoyrat ellerimle
    Her gün biraz daha güzelleştiriyorum

    Bütün resimler sana benziyor
    Hayret
    Bütün aynalarda sen varsın
    Nereye gitsem peşimden geliyorsun
    Şimdi sigarasın dudaklarımda
    Biraz sonra beyaz bir kâğıt
    Ve akşam içtiğim bir kadeh içki olacaksın

    Kimse yokluğunda bunca sevilmedi
    Kimse yokluğunda ilahlaşmadı bu kadar
    Saçların böyle daha güzel
    Sen daha güzelsin
    Gelecek mutlu günlerin ışığında
    Her şey daha güzel
    Ne var ki ayrılığın adı kötüye çıkmış
    Yoksa bin yıl daha yaşamak isterdim
    Ve seni bin yıl daha
    Ayrılıklar içinde sevmek isterdim

    Ama biliyorsun nihayet ben de insanım
    Umutsuzluğa düştüğüm anlar oluyor
    Hiç gelmeyeceksin sanıyorum
    O zaman kurşun gibi bir korku saplanıyor kalbime
    Katran gibi bir yalnızlıktır sarıyor içimi
    Yalnızlığımdan utanıyorum

    Beni sevmesen ölürdüm
    Beni sevmesen bir çakıltaşıydım şimdi
    Beni sevmesen bir duvar gibi sağırdım
    Kördüm bir ot kadar
    Ölümden acıydım, ölümden beterdim
    Beni sevmesen
    Dünyayı bütün insanlara zindan ederdim

    Beni bunca saracak ne vardı?
    Kanıma girecek
    Gözbebeklerime oturacak
    Bir senfoni gibi kulaklarımdan eksilmeyecek
    Ne vardı?
    Hiç karşıma çıkmasaydın
    Bu kör olası gözler görmeseydi seni
    Ne vardı
    Güzelliğini hiç bilmeseydim
    Bir dua gibi bellemeseydim adını
    Ne vardı bütün gece
    Gözlerimi tavana dikerek
    Seni düşünmeseydim

    Belki karşımda değilsin yanılıyorum
    Bu gözler senin gözlerin değil
    Aldatıyorlr beni
    Karanlığın gözleri olmalı bunlar
    Bana böylesine keder veren
    Gülmeyi, yaşamayı haram eden
    Bir karanlığın gözleri olmalı
    Öyleyse sen hiçbir yerde yoksun
    Sana hiçbir zaman yaklaşamayacağım
    Yalan bu geçici sevinç, bu nur, bu ışık
    Bu karanlığın ortasında yanan alev gözler
    Bu bir kadeh içki gibi aydınlık

    Ne dedimse inanma
    Seni değil kendimi aldatıyorum
    Sen istediğin kadar
    Varlığın ta kendisi ol
    Ölümsüzlüğün ta kendisi
    Ben günden güne yok olmaktayım
    Bütün ışıkları kaldırıp attım bir yana
    Anlamıyor musun?
    Gökyüzü güneş olsa
    Sensiz karanlıktayım
  • 160 syf.
    ·8 günde·Beğendi·7/10
    Birinci bölüm spoiler içerir!!!
    Dikkat!

    Kitap; adından anlaşılacağı üzere Genç Werther’in başkasıyla nişanlı bir kadın olan Lotte’ye karşılıksız aşk beslemesi ve yaşadığı ızdıraplı acıların neticesinde intihara kadar sürüklenmesini konu alır. Bu kadar derin ve büyük bir acı, bütün insanlığın bile taşıyamayacağı kadar ağır bir yük iken bu acıyı sadece Werther’in yaşaması beni inanılmaz derecede boğdu. Bizi insan yapan duygularımızdan sadece biri olan karşılıksız aşk duygusunu yaşayanlar sınanmışlardır. Muhakkak ki, dünyanın herhangi bir yerinde ve herhangi bir zamanda kitapta geçen Genç Werther’den daha fazla bu acıyla sınananlar da olmuştur. Ama bu acıyı Johann Wolfgang von Goethe kadar sayfalara iyi aktarabileni görmedim. Bu kitabı okumak isteyenlerin tabağında acı olacak ve bu acının sizi de zehirlememesi için (ruh halinize göre) okuyacağınız zamanı iyi ayarlayın.

    İkinci bölüm spoiler içermez!
    Değerli Arkadaşlar…

    Bundan sonrası hayat üzerine kişisel fikirlerimi içerir ve kitaptan bağımsızdır. Ancak okumaya devam ederseniz -tecrübeyle sabittir- size bir şeyler katacaktır.

    Ahmet Arif’in sözüyle başlıyorum; bunu hayatınızın sözü olarak kalbinize ve zihninize yazın. “Kendine iyi bak, bir daha hiçbir ana doğurmaz seni.”

    Aşk yüzünden acı çekenleri ikiye ayırıyorum; karşılıksız aşk acısı yaşayanlar, karşılıklı aşk yaşayıp da ayrılık yüzünden aşk acısı yaşayanlar.

    Karşılıksız aşk acısı yaşayanlar…
    Aşkların en beteri, en acımasızı, en çok perişan edeni hatta intihara kadar sürükleyeni bu olsa gerek diye düşünüyorum. Zavallı ve gurursuz olursunuz. Birine âşıksınız, dünyanız iki renkten oluşur; siyah ve beyaz. Beyaz, o kişi; geriye kalan her şey ise simsiyah… Geceniz, gündüzünüz ondan ibaret olur. Bu yüzden bencilleşirsiniz, dış dünyaya bütün kapıları kapatır ve ondan başkasını da düşünmezsiniz. Onun en küçük hareketi sizde var olan umutların daha da büyümesine neden olur. Kartopunun büyüyüp çığa dönüşmesi misali… Ama adı üzerinde karşılıksız aşk… Karşılıksız bile olsa mücadele edin, emek sarf edin. Elinizden geleni yapın çünkü hiçbir şey yapmazsanız eğer, ömür boyu hiçbir şey yapmamanın pişmanlığı ile yaşamak zorunda kalırsınız (Karşılıksız aşktan bahsettiğim için bu çabalardan netice alınamadığını varsayıp devem ediyorum).

    Aşk, her insanın hamurundadır. Bize lazım olan, o aşkı ortaya çıkarıp anlamlandıracak biridir; ayna misali. Birine âşık olduğunuzda, o duygu karşınızdakine değil; sizin kalbinize, ruhunuza ait bir parçadır. Bu duyguları yaşayıp da karşılığını alamayanlar için zaman en iyi ilaçtır. Klasik oldu ama gerçekten zaman en iyi ilaçtır. Hayat bu anlarda adaletsiz ve acımasız bir cenk meydanına döner; aşk acısı yaşayanlar ile aşk acısı yaşatanlar için zaman aynı hızda akmaz. Ama yine de akar. Bazıları çivi çiviyi söker mantığıyla yaklaşır ki, bu konuda başarılı olanlar da azımsanmayacak kadar çoktur. Benim için yine de “zaman” çok daha önemlidir.

    Yaranız taze iken acınızı anlamaya çalışırlar ama sizi tam olarak kimse anlayamaz. Konuştuğunuzda genelde saçmalarsınız. Sessizliğiniz ise feryadınızdır. Çaresizliğin ve ihtimalsizliğin ruhunuzu ne denli daralttığını da kimse anlamaz. Yani yalın acınızla baş başa kalırsınız. Ve mutsuzsunuzdur, zaten mutsuzlukların sebebi gerçeklerle hayallerin örtüşmemesi değil midir?

    Tavsiyem, öncelikle onun sizi istemediğini kabullenmeye başlayın. Kabullenmek atacağınız en önemli adımdır. Hiçbir şey hissetmediğiniz birinin size karşı beslediği aşkı düşünün; nasıl ki siz o aşkı besleyene karşı betonlaşırsanız, sizin âşık olduğunuz kişi de size karşı betonlaşacaktır. Atalarımızı yâd edelim, bu konuda onların çok güzel bir atasözü var; "zorla güzellik olmaz." Aslında en güzelini Nazım Hikmet Tahir ile Zühre şiirinde söylemiş;
    "Yani sen elmayı seviyorsun diye
    Elmanın da seni sevmesi şart mı?"

    Sakın içinizdeki umudun yeşermesine izin vermeyin, yoksa sonunda bir başınıza ayazda kalırsınız. O yüzden kabullenin. Kabullendikten sonra alışma süreci başlar. Burada yapılması gerekenler; ondan uzaklaşmak, kaçmak, kopmak… Kabulleneceksiniz, alışacaksınız ve sonunda unutacaksınız. Unutmaktan kastım, onu hatırladığınızda artık içinize kan akmamasıdır.

    Aşk acısı da çekseniz, bu duygular sizi insan yapan en asil ve en güzel duygulardır. Bunu yaşayabilmek, bunu hissedebilmek her şeyden daha önemlidir. Kendinizi bilin. Kendinizi sevin. Ve hiçbir şeyi, yaşamak kadar sevmeyin. Hayatınızın merkezine kendinizi koyun ve kendinize değer verin. Bunu yapın ki, başkaları da sizi sevsin ve size değer versin (Bu bencillik değildir). Sizi dış kapının dış mandalı olarak bile görmeyen biri için hayatınızı heba etmeyin.

    Hayat, her istediğinizi size vermez fakat zamanla sizin isteğinizi değiştirir. Yani ileride hayat karşınıza başkalarını çıkaracaktır, bunu da hiçbir zaman unutmayın.

    Karşılıklı aşk yaşayıp da ayrılık yüzünden aşk acısı yaşayanlar…
    Bununla ilgili de yazacaktım ama kitapta pek ilgisi olmadığından yazmıyorum. Başka bir kitapta denk gelirsem muhakkak yazacağım.

    Ahmet Arif’in sözüyle bitiriyorum; inatla diyorum ki bunu hayatınızın sözü olarak kalbinize ve zihninize yazın. “Kendine iyi bak, bir daha hiçbir ana doğurmaz seni.”
  • 657 syf.
    Artık eskisi kadar çok fazla uyuyamuyordu kadın. Hoş eskiden de çok uyumuyordu ama uykusunu kaçıran sebepler gün geçtikçe arttıkça uyku saatleri azalmıştı. Saat gecenin kaçı olursa olsun düşünmesi , sürekli geçmişini temizlemesi için yeterli bir saat muhakkak oluyordu . Öyle çok şeyin farkındaydı ki , öylesine korktuğu sandığı anlamsız şeylerin .
    Yine bir gece anlamsız hatta öylesine anlamsız ki hiç önemsemediği, dönüp bakmadığı iki biblonun kendisinde niye olmadığına , neden satın almanın amacında yer almadığına ağladı ve yıllarca ‘’ ne haldesin, yapabileceğim bir şey var mı’’ diye sormak için aramadığı kız kardeşini aradı telefonla.
    Anlattı ona, nasıl bu hale geldim diye sordu. Hangi ara ne istediğini bilmeyen, en son kendisini ne mutlu ettiğini bile hatırlamayan, olaylara karşı tepkisini kaybetmiş, sabah işe giden akşam aynı yolu kullanarak evine gelen ve haftalar geçsin, aylar bitsin diye kendini hayatın akışına bırakan o amaçsız insanlardan oldum ?
    Neydi kadın sahiden?
    Nasıl bir hayat istiyordu, bu muydu gerçekten?
    Sabah ipi kopmuş bir uçurtma oluyorken gecenin kör bir vakti kulelere imrenen bir çukur ..
    Hiç kimsem yok , çok yalnızım dedi ve ağlaması bitmedi.
    Dinledi kız kardeşi yüreğinin tüm içtenliğiyle. Neden yalnız olasın, annen var, baban var, kardeşlerin var hatta çocukların var bak ben de varım demedi. Allah’ın var abla dedi daha kim olsun ki?
    Senden vazgeçmemiş ki ağlayabiliyorsun , ben kimim , neyim diye kendine sorabiliyorsun, daha ne istersin?
    Utandı kadın çok utandı. Gerçek ne güzel de duyurmuştu sesini ona hem de en çok istediği bir anda ama hiç duymayı ummadığı insanla.
    Bir kaç gün sonra bu eser ulaştı eline hani kime ihtiyacın var ki senin , kendinde bulacaksın çarelerini dertlerinin diyen kız kardeşinin yolladığı koliyle.
    Sabah elinde kahvesi , günlük burçlarını okuyup aaa günüm iyi geçecek diye sevinen, kapattığı kahve falında bir yola gideceksin yalanından medet umarak acaba neresi diye çanta hazırlama planları yapan kadın yavaş yavaş başladı sayfaları çevirmeye. Okudukça meraklandı, sayfalar ilerledikçe ne burç kaldı ne kahve falları.
    Bir dönem sadece sabahları okudu, günün önemine binean kendisine ne söylenecek acaba merakıyla, sonrasında ise tüm hayatının yaşanmışlıklarının gittilerini, yaşanacak olanların getireceği anlamları anlamladırmak gayesi aldı yerini.
    Kadın başladı kendisini sorgulamaya; Bütün bu korkularının kaynağı ; içinde görmeye , duymaya , seslendirmeye cesaret edemediği işte tam da burasının adı , “BEN yok , Ferah diye ” diye başlıyor ama aslında bütün probleminin kendisiyle olduğunun haykırışı.
    Neye ihtiyacı var bugün , yarın, tüm hafta hatta gelecek tüm zamanlarda ad veremediği , boğuştuğu kimsenin görmediği yerin, içindeki o tedavi edemediği her an kanayan yaranın? Hep bulmaya çalıştığı o çaresizliğin ?
    Vazgeçilmez olduğunu sanmanın yenilgisi, dünyaya gelme sebebinin ilahi bir sebebi varmışcasına duyduğu ‘’BEN’’ siz olmaz, yapamazlar hesabını sorgularken borçlu çıkmanın acizliği.
    Yunus Emre mütevaziliğinde ‘’ Ben bilmem’’ i öğrenemeyip , bildiklerinin aslında hiç bir şey bilmediğinin gerçekliği.
    Yardım ederken, iyilik yaparken yaptım, verdim kibriyle ‘’BEN’’ in esaretinden kurtulamayıp Allah rızasına teslim olamayışının rezil rüsvan hallerinin çirkinliği.
    Kimi günahlarıyla kazanır, kimi meziyetleri ile kaybeder . Mezarda hırsız polis , ateist dindar , namuslu ahlaksız yan yana yatarlar e be gafil bak göremez bu gerçeğine gözlerinin körlüğü.
    Vücut organlarına adil davranmayı bilmeyip , iki konuşup bir duymanın getirdiği asıl kendine yaptığı ihanetini duymayan kulaklarının sağırlığı.
    Okudukça hiç olduğunu gördü kadın koskocaman bir hiç. Bir sabah elleri morarıyor diye gittiği doktor sonrası siteden onu telefonla arayanlar bilir, en azından konuşabiliyorum şükür dediğinin ertesi günü ağzından tedavi süreci gereği parça alınıp tüm gün boyunca konuşamadığını anlattığını, hatta bir kaç gün sonra olsun buna da şükür gözlerim görüyor deyip , yıllarca ağlamaktan dert yakınıp şimdiyse günlerce bir damla yaşa muhtaç kuruyan gözlerini sulandırmak için kullandığı ilaçları, bandajlı gözlerinin hangisi kapalı ise diğerinin yarım yamalak görmeye çalıştığının trajikomik mücadelesini.
    Hiç oldukça hiçliğin zevkine vardığını hissetti kadın. Malın, paranın kıymetsiz olduğunu , vazgeçilmenin acısını öğrenirken, her şeyden de vazgeçebilmenin özgürlüğünü kazandı.
    Yarına ait plan yapmanın tedbirinde debelenirken, vesveseler ile kendini yiyip bitirirken gördü ki bulunduğu anı yaşayıp, o anlık mutluluk yaşamak yerine daimi huzura kavuşabilmek önemli.
    Tüm fazlalıklarını atma gayretinde şimdi; ‘’NİYE’’ ‘’NEDEN’’ demiyor artık. Kayıplarının aslında kazanç olduğunu , öfkelenmek, üzülmek yerine vardır bir hikmeti elbet diyebilmenin şükründe.
    Kırılmak derken unutmadan eklemek istemiş, kırmaktan vazgeçmeyi öğrenmiş de kırılmaktan , incinmekten arınma yollarını arıyorum telaşım çok dedi.
    Ahh be kadın kitaptan hiç mi bahsetmezsin dedim de beceremedim dedi. Ona göre anlatılması çok zor ama anlaması ve yaşanması çok çok kolay dedi. Ben aracıyım kırılmayın kendisine.
    Hepinize çokça selamı var. Amansız bir vicdan azabı gibi taşıdığınız tüm yüklerinizi atın rahatlayın diyor kendileri. ‘’ Belayı bela gibi görmek en büyük musibet’’ i unutmadan öfkelerinizi, beklentilerinizi, yargılarınızı, sorgulamaya çalıştığınız niyetlerinizi.
    Kibir mutsuz insanların tesellisi, kendi hatalarımızı affedebildiğimiz kadar başkalarının hatalarını da affedebilme hoşgörüsüyle;
    Keyifli anlaşılır okumalarınız olsun efendim.
  • 250 syf.
    ·26 günde·Beğendi·7/10
    Öncelikle eğer okursanız aşağıda paylaştığımız yazının bir değerlendirmeden ziyade kitabın kendimce çıkardığım bir özeti olduğunu belirtmek isterim.
    İnsan-Toplum-İktisat / İbrahim Erol Kozak
    Eserde ilk olarak bütüncüllükten yani ansiklopedik bir bakış açısından uzak şekilde konuları ele almanın hayata bölük pörçük ve bulanık bakmak olduğunu, kişiyi yabancılaşmaya sürükleyip sorunların çözümlendirilememesine neden olduğundan bahsedilir. Hayatın bütünsel bir şekilde ele alınamaması çağımız insanını bunalım ve arayışa sürüklemekte, bu da günümüz uygarlığının en büyük tehlikesi olarak yorumlanmakta Lisnel Robin tarafından. Bu boşluk ve arayışın var olduğu çağımızda hayatın kalitesini yükselteceğini iddia eden materyalist sistemlerse elde edecekleri gelirler için hayatın tüm kalitesini bozmaktan çekinmemektedirler. Oysa Mukaddime’de ele alınan konular, bütüncül bir şekilde incelenmiş, bu da o gün için ele alınan konuların “tarih tarihe, suyun suya benzediği gibi benzer” sözünü de dikkate alarak bugün için uyarlanabilir olduğunu söyle imkânını bizlere verir. Fakat bu noktada şöyle bir tehlikeyle de karşı karşıya kalmamız mümkündür; eserden uyarlanacak yeni görüşler İbn Haldun’un üzerine konuştuğu konulara dair temel felsefesine zıt olabilirler bu da bir fikir karmaşasının ortalığı kaplamasına neden olabilir.
    İnsanın ve insanlık tarihinin anlaşılabilmesi için onun iktisadi uğraş ve ilişkilerinin incelenmesi gerektiği görüşü 19. yy’da yaygın hale gelmiş, Avrupalı sosyologlarca da ilk defa bu dönemde ortaya çıkmış bir görüş olduğu savunulmuştur. Bu algının, Sanayi Devrimi ve bunun ortaya çıkardığı diğer şartların, bu şartların sonuçlarının bir tezahürü olduğunu söyleyebiliriz.
    İnsan yaşamını sürdürebilmek için temel ihtiyaç maddelerine muhtaçtır. Fakat onun bu maddeleri işlemeden kullanamaması, onun diğer insanlarla bir araya gelerek iş bölümünde bulunmasını gerekli kılmıştır. Çünkü insan en temel ihtiyaçlarını bile tek başına karşılayamaz. İhtiyaçlarını sağlayabilmek için kendi ürettiklerini, iş bölümü yaptığı diğer insanların ürettikleriyle mübadele etmesi gerekir. Bu zorunluluk sebebiyle de insan sosyal bir varlık olmak zorundadır. Bu ise fıtratın bir gereğidir. İnsanlarda birlikte olmanın gerekliliklerinden biri iktisat ise diğeri de güvenlik arzusu olduğunu unutmamamız gerekmektedir. Fıtratın bu özelliğini göz önüne alan İbn Haldun “din ve iktisadı” iç içe ele alarak, nimetlerden faydalanma şmkanının Allah tarafından kula bahşedildiğini belirttikten sonra ticaret ve zanaatı farz-ı kifaye olarak değerlendirip dünya düzeninin işbölümü ve iktisat ile sağlanabileceğini söyler. Bu konuda Gazali ise sadece asgari ihtiyaçları karşılamanın hem dünya düzeninin hem de dinin yıkımı anlamına geleceğini söyleyerek, fazla mal elde edilmediğinde mâlî ibadetlerin de kişiden düşeceğini ifade eder.
    Bizler eğer bir toplumun tarihini ve bu toplumun uyandırdığı etkiyi anlamak istiyorsak o toplumun iktisadi uğraşlarının farklılığını ve bunların etkilerini de incelememiz gerekmektedir.
    İbn Haldun, kişisel ve psikolojik faktörlerin iktisat üzerindeki etkisinden söz ederken, iktisadın da bunlar üzerindeki etkisinden bahsetmeyi ihmal etmez. Örneğin ticareti “ucuza alıp pahalıya satmak” olarak nitelendirerek kişinin ahlakına olumsuz etkilerinden; ilim ve zanaatların insandaki zeka ve kabiliyeti arttırıp, şehirleşme, günlük ilişkiler gibi bir çok alanda güzel özelliklerin zuhur etmesini sağladığından bahsederek hadari ve bedevi toplumların arasındaki farkı örnek verir.
    Bu anlatılanlar bağlamında İbn Haldun, insanın yaratılış sürecinin hayat boyu devam ettiğini ve bunun da 3 aşamada gerçekleştiğini belirtir.
    1. Yaratma: İnsanın yaratılması
    2. Yaratma: Kişinin içinde bulunduğu çevresel şartlar.
    3. Yaratma: Kişi itiyatları, yaptığı iş ve tercihler yoluyla bir ömür boyu kendini yaratır.
    Bu bağlamda “insan nesebinden ziyade itiyatlarına mensuptur.” der İbn Haldun.
    İbn Haldun’un bu fikirleri Marksizm’in Eylem Felsefesi ile benzerlik gösterse de bütün dünya tarihini insanın çalışması ve üretmesi olarak değerlendirerek insana sadece iktisadi açıdan bakan Marksizm, tüm insan faaliyetlerine bütüncül olarak bakan İbn Haldun’dan çok farklı bir konumdadır. Yani bu benzerlik Ali Şeriati’nin de ifade ettiği gibi karşıtların benzerliğidir. Asıl olarak İbn Haldun Marksizm’in tam karşıtı bir erdedir. Onlar olaylara materyalist bir şekilde yaklaşırlarken İbn Haldun daima her olayın ilk sebebi olarak Allah’ı görmektedir. O yine Marksizm’in “servet sahibi olmanın siyasi güç sağlayacağı” görüşünün aksine “siyasi gücün servet sahibi olmayı kolaylaştıracağı” görüşüne sahiptir.
    İktisadi faaliyetlerin gerekliliğine değindikten sonra bir de kimlerin çalışma ve emeğe nasıl baktığını incelemek faydalı olacaktır: Eski Yunan ve Roma çalışmayı can sıkıcı ve külfet gerektirici bir iş olarak görmekteydi. İbranilerde de durum böyleyken Hristiyanlar çalışmaya hem müspet hem de menfi olarak bakmaktaydılar. Protestan zihniyette ise zenginlik ve zenginler yüceltilirken Marksizm’de ise emek, üretim, işçi ve sanayileşme kutsanmaktaydı. Bu konuya sosyologlar arsında ise birçok farklı açıdan bakılmaktadır: Russell, Marksist düşünceye tamamen zıttır ve bu düşünceyi çağımızın mutsuzluğunun sebebi olarak nitelendirmektedir. Schumaeher de buna benzer bir görüş olarak çalışmanın mutluluk ve terbiye edici yönüne vurgu yapmaktadır. Veblen ise çalışmanın israf ve tembelliği önlediğini savunurken, çalışmanın fıtri olduğunu belirtir. From ise insanın yaşamak için çalışmak zorunda olduğunu söyler.
    İslami anlayışta ise insan rahatın peşinde olsa da yeryüzünde kaldığı sürece çalışmak zorundadır. Ve kişinin geçimini sağlamasına dini bir yükümlülük olarak bakılmaktadır. Önceki bazı görüşlerin aksine de İslam’da kişinin değeri işi ve zenginliği ile değil takvasıyla ölçülür toplum nezdinde prestiji düşük bir işte çalışmak kişinin değerini düşürmez.
    İslam’da çalışma ve emek bu kadar kutsalken 19. ve 20. yy’da bazı tekkelerde ve gruplarda riyazet adı altında işten el ve eteğin çekilmesi Max Weber’ce İslam’a Hint ve İran mistisizminden girmiştir. Fakat bu etkilenmede sosyal ve siyasi yapıların etkileri de unutulmamalıdır. Konuya ışık tutması açısından 13. yy sufilerinden Ebumekarin’e kulak vermek gerekmektedir. O şöyle der: Normalde toprağından 1000 batman mahsul çıkan biri ihmalkarlığı sebebiyle 900 batman mahsul elde etse kayıp 100 batmanın hesabı ondan sorulur.
    Fakat tüm bu söylenenler İslam’ın çalışmaya verdiği önemin Protestan zihniyetle aynı olduğu düşüncesini ortaya çıkarmamalıdır. İslam’da bir işi kıymetli kılan o işteki niyettir. Bu niyete göre yapılan iş İslami açıdan makbul sayılır.
    Ayrıca İslami anlayışta üretilen malın hangi yollarla tüketileceği de belirtilmiştir. Yani İslam’da üretim ve tüketim terbiyesi bir bütün olarak ele alınmaktadır. Öyle ki Gazali, fazla mal ve servet yığmanın insanı Allah’tan uzaklaştıracağı, dolayısıyla da kişi ve toplumları mutsuzluğa sevk edeceği görüşündedir.
    İbn Haldun’un emek ve çalışma hakkındaki görüşleri ise şöyledir; Her türlü mal ve mülkiyet ancak emek ile elde edilebilir. Üretilen her türlü değer tabiat ve insan emeğinin bir araya gelmesi sonucu oluşur. Bu emeğin gerçekleşmesi için de insandaki akıl, el ve alet üretip kullanma yeteneğinin varlığından bahseder.
    Bu konulara dair yaptığı tespitlerden sonra çalışmanın ahlaki ve terbiyevi boyutlarına vurgu yapmaktadır. İbn Haldun, emeğin ve kişinin kendi işini kendisinin yapmasının terbiyevi yönleri üzerinde durarak, lüks alışkanlığından dolayı hizmetçi kullananlar ve hizmetçilik yapanlar açısından yozlaşma ve emek israfından bahsetmektedir.
    Tam da bu noktada yabancılaşma kavramı incelenmelidir. Yabancılaşma, insanın hayatının herhangi bir anında yaptığı işin, içinde bulunduğu faaliyetin yerini ve anlamını belirleyecek genel bir hayat felsefesine sahip olmaması veya benimsediği hayat felsefesi ile arasındaki ilişkiyi kavrayamaması, amaçlarla araçları birbirine karıştırmasıdır.
    Bazı sosyologlar yabancılaşmanın 4 unsurundan bahseder:
    1. Güçsüzlük
    2. Süreci bütüncül algılayamama
    3. Yalnızlaşma
    4. Kendini özüne karşı yabancı hissetme
    Dolayısıyla felsefi veya dini bir açıklama bu 4 unsura uygun bir alt-yapıyla sunulmalıdır. Bu bakımdan yabancılaşmayı ürerimden tüketime, eğlenceden dinlenmeye hayatın her alanında görmek mümkündür. Yabancılaşmanın olduğu yerde bazı çevrelerin çıkarları doğrultusunda kurulmuş sosyal yapılar görmek kaçınılmazdır. Yani insanlar bu çevrelerin istekleri ve çıkarları doğrultusunda şekillendirilmeye çalışılmaktadır.
    Yabancılaşmanın tüm devirlerde var olan bir kavram olduğu unutulmamalıdır. Yabancılaşmanın günümüzde bu kadar sık görülmesinin nedeni ise makineleşmenin getirdiği monotonluk ve materyalist sistemlere dayalı oluşturulan sosyal ve iktisadi yapılardır.
    Yabancılaşmaya İslami açıdan bakacak olursak; kişinin niyeti yaşam felsefesiyle örtüşüyorsa yabancılaşmadan korunmuş demektir. İbn Haldun ise aşırı zenginlik ve lüksün kişiyi kul olma bilincinden kopardığından, dolayısıyla da yabancılaştığından bahseder. O, bu tartışmanın içerisinde asabiyet kavramını yabancılaşmanın zıttı olarak kullanır.
    Gazali de buna benzer bir tutumla Müslümanın, dünyalık olan her şeyin maksat ve gayesini bilmesi gerektiğini; mübah olan fiillerden faydasız ve amaçsız olanların terk edilmesini yoksa bunların kişiyi yabancılaşmaya sürükleyeceğini belirtir. Kısacası insan, faaliyetlerini yüce gayelerle ahenkli ve uyumlu bir şekilde yaparsa yabancılaşmadan korunmuş olur.
    İnsanın tabiatına dair onun mücadeleci olduğunu söyleyen kötümser görüşlerin yanında işbirliğine yatkın olduğunu söyleyen iyimser görüşler de mevcuttur. Bu görüşlere bağlı olarak insanın iktisadi ve sosyal ilişkilerdeki yerine dair tercihler şöyledir;
    Mücadele İlkesi
    Rekabet İlkesi
    İşbirliği İlkesi
    İbn Haldun bunlardan işbirliği ve dayanışma ilkesini savunmaktadır. Çünkü insanların üretmek zorunda olmalarının bir hikmeti olarak da onları dayanışma ve işbirliğine itmek olduğunu ifade eder.
    O, ilk bakışta işbirliğini savunması ve ticaretin de mücadele ve rekabet hissini arttırdığı, dolayısıyla da olumsuz sonuçlar ortaya çıkardığı gerekçesiyle ticarete karşı çıkar bir konumda gözükse de yıkıcı olmayan ve kurallarla sınırlı bir rekabete yer vermektedir. Mücadeleci tabiatın insanın ruhunda olması sebebiyle meşru ve kontrollü rekabetin toplum için yararlı olacağını savunmaktadır. Yani ona göre; insanın –baskın olmakla beraber- hem işbirliği hem de mücadeleci ve rekabetçi yanı vardır. Kanunlar ve din de insanın bu hayvani yönünü sınırlandırarak yıkıma sebebiyet vermesinin önüne geçer.
    İbn Haldun ayrıca iktisadı, asabiyet çerçevesinde de incelemektedir. Asabiyet, bir toplumun üyelerinin hep birlikte müşterek bir değeri benimsemeleri ve bu uğurda her türlü fedakârlıkta bulunmalarıdır. Asabiyet kişiyi yabancılaşmadan korur. Asabiyet kendine güven il azmi yüksek, şahsiyetli ve hür bir insan tipinin simgesidir. Yine ona göre hakları iktisadi faaliyette bulunma arzusu, kalkınmanın temelini oluşturur. Bu arzu da asabiyetle doğrudan ilişkilidir.
    İbn Haldun, sosyal, siyasi ve iktisadi meselelerin ferdi ve psikolojik faktörlerle ilişkisini her zaman yaptığı gibi ikili bir ilişki içinde inceler. Dolayısıyla siyasi baskı ve zulmün iktisadi faaliyette bulunma istek ve arzusunu engellediğini söyler.
    Bu söylem göz önüne alındığında devletin halka karşı adil tutumu, iktisadi bakımdan canlılığı sağlaması veya zayıflatması tedrici bir şekilde gerçekleşir. Ayrıca devletin zenginliğini hazinede saklanan parayla ölçmek yanlıştır. Tam aksine zenginlik, mevcut hazinenin halkın ihtiyaçları doğrultusunda kullanılıp, kötü şartların giderilmesi ve güvenliğin sağlanarak halkın iktisadi bakımdan canlı ve üretken hale getirilmesiyle sağlanır.
    Ayrıca yöneticilerin koyduğu kurallar, baskı ve zulümle benimsetilmeye kalkılırsa bu asabiyeti kırıcı bir unsur olur. Fakat bu kurallar topluma onunla özleşeceği şekilde aktarılır ve benimsetilirse asabiyet ruhu, dolayısıyla da iktisadi faaliyetler zarar görmez. İbn Haldun, bu görüşlerine dayanarak; göçebelerin kanunlarının tabii süreç içerisinde kendiliğinden oluştuğunu ve toplumun tüm fertleri tarafından daha kolay bir biçimde benimsendiği için göçebelerin ruh sağlığının, kanunları zorla benimseyen şehirli toplumlardan daha iyi olduğunu belirtir.
    Bunlarla bağlantılı olarak İbn Haldun, çocuğun yetiştirilmesinde baskıcı, sert ve otoriter, ağır cezalar veren veya yapası gereken her şeyi en ince ayrıntısına kadar dikte eden bir babanın/hocanın/ustanın çocuğun güvenini, başarma şevkini kırdığını belirtir. Bu dürtülerini kaybetmiş çocuk da doğal olarak asabiyet duygularını yitirir. Kısaca O, çocuğun olabildiğince özgüveni ve başarma azmi yüksek şekilde yetiştirilmesi gerektiğini söyler.
    İbn Haldun’un insan psikolojisine dair görüşleriyse şu şekildedir: Her insanda potansiyel bir enerji rezervi vardır. Bu enerjinin kullanılması kişiye sunulan fırsatlar ve içinde bulunduğu imkânlarla doğrudan ilintilidir. Bu enerji ve başarma güdüsü kişinin inanç, değer ve dünya görüşüyle de doğrudan ilintilidir. Asabiyetin temelinde de aynı nedenler yatmaktadır. Yarıca bu konuda İbn Haldun, insanın mutlu ve yetkin olabilmesi için maddi imkânlarının yanında özgürlük, kendini gerçekleştirme gibi psikolojik ihtiyaçlarının da giderilmesi gerektiğini söyler. Aksi taktirde başarı beklenemez.
    Devlet toplumdaki en büyük harcama gücünü oluşturur. Bu harcamaların iktisadi hayata yön verme gücü de azımsanamayacak kadar çoktur. Ancak devlet ve devlet memurlarının talep ettiği ve rağbet gösterdiği zanaatlar gelişim gösterebilir. Bu bakımdan devletin, harcamalarında birtakım kısıtlamalara gitmesi de ekonominin canlılığını olumsuz yünde etkilemektedir. Talep azaldığı için arzda da bir azalma olacak ve ekonomik durgunluk baş gösterecektir. Bundan dolayı da hazinenin gelirleri azalmış olur. İbn Haldun bu noktada devlet harcamalarıyla iktisadi durum arasındaki ilişkiyi bir akarsuyun etrafına canlılık vermesine benzetir. Bu sebeple de hazinede para stoklamaya karşıdır. Bu para halkın ihtiyaçları doğrultusunda harcanarak ekonomik gelişme daha da arttırılmış olur. Dolayısıyla İbn Haldun’un sosyal devlet anlayışını savunduğunu da söyleyebiliriz.
    O, devletin vergilerini azaltacağı ve haksız rekabete neden olacağı için devletin bizzat iktisadi faaliyetlerle uğraşmasına karşıdır. Ayrıca bu durumun bir süre sonra otoriter, hak ve hürriyetlere saygısız bir devlet doğuracağı kanaatindedir. Devletin sadece düzen ve denetimleri sağlamasının iki taraf için de en kazançlı yol olduğunu söyler.
    Bir ülkenin zenginliği ancak çalışanlarca sar edilen emekle elde edilebilir. Fakat zenginliğin oluşabilmesi için çalışanların temel ihtiyaçları olan rızıklarında daha fazlasını elde etmeleri gerekir. İbn Haldun, Marks’ın artı-ürün dediği bu fazlalığa kazanç demektedir. Kazanç ilerleme ve gelişmeyi sağlarken sömürü dediğimiz çalışmayanın, çalışanın malına el koyması olarak bilinen kavramı ortaya koyar. İbn Haldun sömürü olarak nitelediği bu kazanç şekillerini şu şekilde sıralamaktadır
    • Siyasi güç kullanma
    • Makam sahiplerine yaltaklanma
    • Halk içinde itibar sahibi olma
    • Siyasi ve iktisadi konjonktürdeki değişikliklerden yararlanma
    • Büyük ölçüde riskli işlere veya meşru olmayan yollara bulaşma
    • Ganimet ve miras
    O, bu kazanç çeşitlerinin toplumdaki bazı bireyleri diğerlerinin sırtından geçinmeye alıştıracağını, bundan dolayı da üretimin zamanla azalıp ekonominin çökeceğini söyler.
    Fakat O, bu isitismar gibi görünen olaya tamamıyla karşı çıkmamaktadır. Makul seviyelerde kaldığı müddetçe bu faaliyetin zenginlik ve üretimin artmasında etkili olduğunu söyler. Çünkü artı-ürünü alınan kişi geçinmek için yeniden üretmek durumunda kalacaktır. Eğer böyle olmazsa üretimde devamlılık sağlanamaz ve hayatın her alanında bir çöküş gerçekleşir. Bu istismar makul seviyede olup elde edilen servet lükse değil de yine halka harcanırsa üretim, dolayısıyla da elde edilen gelir sürekli olarak artar.
    Ayrıca İbn Haldun, zengin sınıfı, toplumda vuku bulan kötü alışkanlıkların sebebi olarak görür. Çünkü zengin sınıf, elindeki serveti çoğu zaman lükse, gösterişe ve makul olmayan şeylere harcar. Bunu gören halk elindeki fazla parayı onlara benzemek için onların harcadığı yollarda harcar. Bundan dolayı da zengin sınıfı eleştirir. Bu eleştiriyi modern dönem sosyologlarından da yapanlar mevcuttur.
  • Adı, soyadı
    Açılır parantez
    Doğduğu yıl, öldüğü yıl, bitti.
    Kapanır parantez
    O şimdi kitaplarda bir isim, bir soyadı
    Bir parantez; içinde doğum, ölüm yılları.

    Behçet Necatigil