• Zaman, sessiz bir testere misali ömrü tüketmektedir. Akrep ve yelkovan arasında kalan her an, farkına varmasak da, geçmişe dönüşmektedir. Her bir kalp atışıyla geçen vakti durdurmak mümkün olmadığından zamanı düzenlemek elimizdeki tek çare gibi görünüyor.
  • hiç kimse akrep saatin sol tarafındayken uyanmak zorunda kalmamalı 😖
  • İncelemeye başlamadan önce biraz duraksıyor ve soluklanıyorum çünkü konu Hasan Ali Toptaş. Merak etmeyin inceleme bir Hasan Ali güzellemesi olmayacak,dürüst cümleler kuracağım ama gerçekler güzellemeleri geride bırakacak denli etkileyiciyse benim yapacak bir şeyim kalmıyor,yine Toptaş’ı seveceğiz güzel okurlar.

    Ölü Zaman Gezginleri içerisinde on altı öykü barındırıyor ve iki bölümden oluşuyor. İlk bölüm kitabın ve aynı zamanda kitaptaki bir öykünün adı olan Ölü Zaman Gezginleri,ikinci bölüm ise Yoklar Fısıltısı. İlk bölümdeki öyküleri okuduktan sonra ikinci kısımdaki öyküleri okumak bana çok daha kolay geldi. Hasan Ali’yi ilk defa okumuyorum,yazarın okuduğum üçüncü kitabı ama bu kitap -öykü derlemesi olduğundan belki de- yazarla tanışma kitabı olmuş,aslında güzel olmuş. Toptaş’a dair fikir edinmek ve tarzını,üslubunu kavrayabilmek için doğru bir tercih. Alışkın olduğumuz zaman ve mekan kaymalarını bolca görüyoruz öykülerin içinde. İlk defa okuyan birinde mutlaka birkaç cümle sonra başa dönme isteği oluyor,kim,nerede,ne zaman sorularına cevap aramak için bir büyüteçle ve analiz defteriyle sayfalara geri dönesiniz geliyor,biliyorum ve diyorum ki işte Hasan Ali Toptaş. Her bir öyküde bu hisleri tekrar tekrar yaşadım. Başlangıçta belirttiğim,ikinci kısmı birinci kısma nazaran daha kolay bulmamın sebebi biraz daha olay odaklı öykülerin burada toplanmış olmasıydı. Bir de kolay dediğime bakmayın bahsettiğim kolaylık elinize büyüteç almadan da okuyabilirsiniz kolaylığı.

    Okurların bir kısmını zorlayan zaman,mekan atlayışları bana inanılmaz keyif veriyor,kendimi rüya görüyor gibi hissediyorum her sayfada. Bilirsiniz,rüyalarda odak noktası biz oluruz ve biz sabit kalırken etrafımızdakiler değişir,mekan değişir,kişiler değişir ve zaman... Kitaba adını veren ölü zaman. Kimi zaman yıllar,asırlar saniye gibi geçerken kimi zaman saniyenin duruşunun uzunluğundan saatte akrep ve yelkovanın varlığını bize unutturan zaman. Öykülerden birinde geçtiği gibi parmak uçlarıyla dirsekler arasındaki mesafe kadar olan zaman,yoran,öldüren ve düşündüren zaman.

    On altı öykü arasında en sevdiklerime geldi sıra, hepsini tek tek hatırımda tutmak istesem de şu dakika aklıma ilk gelen Yabu’nun öyküsü oluyor. Hem trenler hem karlı dağları bol bol kullanan yazara teşekkür edesim geliyor Çift Çizgi ve Karanlık Beyaz öykülerini okurken ve ince ince yağan kar beni yeniden Kars’a götürüyor. Ben orada kalıyorum,sonra hoş bir tesadüf karşılıyor,Şükrü Erbaş’a yazılan bir öykü. Her kitabın bir zamanı olduğunu en iyi burada,bir kitabın sonunda anlıyorum. Kuş Uçar Kanat Ağlar diyordu Erbaş, Herkes Gibi Safa Bey diyordu Toptaş ve ben şimdi ne okusam da bu öykülerin yükünü hafifletsem diye düşünüyordum.

    Hasan Ali Toptaş’ın kalemini hiç bırakmaması dileğiyle!
  • Lambalar eğri
    Aynalar akrep meleği
    Zaman çarpılmış atın son hayali..

    ‘ Sezai Karakoç ‘
  • Merhaba Değerli Kitap Dostları

    Yepyeni bir kitap yorumuyla tekrardan sizlerleyim. 


    #aliural #tekkelimeliksözlük #kitapyorumu

     


    Bir sözlüğe ihtiyacım var 


    -Kaç kelimelik olsun


    -Tek. 


    Çocukluğumuza mı ihtiyacımız var? Yıllarımızı onunla geçirmiş olsak da bir sabah oyuncaklarını toplayıp gitmesine ve dönmeyeceğini bildiğimiz halde hayat boyu onu özlemememize göz yummasına mı? Hayır, biz çocukluğumuz olmadan da yaşarız.


    Işığa mı ihtiyacımız var? Aydınlığa tutkun ruhumuza karanlığın hiç gelmeyeceğini düşündürecek kadar aldatıcı olmasına mı? Hayır, biz ışıksız da yaşarız.


    Bir uçurtmaya mı ihtiyacımız var? Bulutları sobeleyecek kadar yükselsek, cesaretimiz herkesi imrendirse de bizi incecik bir ipin hep bir yere bağladığına ve kurtuluşumuzun olmadığına mı? Hayır, biz uçurtma uçurmadan da yaşarız.


    Güzelliğe mi ihtiyacımız var? İlginin geldiği hiçbir adresi sorgulamadan, geçen yıllarla bizden bıkmayıp hep yanımızda kalmasına mı? Hayır, biz güzel olmasak da yaşarız.


    Aşka mı ihtiyacımız var? Bizi bir sarkaç gibi mutluluğun ve çaresizliğin arasında götürüp getirmesine ve hiçbir tarafta karar kılmamasına mı? Hayır, biz aşksız da yaşarız.


    Hayallere mi ihtiyacımız var? Bize bugün kendi kurduğumuz krallıkların tacını giydirirken, yarın bir efsanevî bir kahramana dönüştürmesine mi? Hayır, biz hayal kurmadan da yaşarız.


    Bir kelimeye mi ihtiyacımız var? Bütün sırları kulağımıza fısıldayacak, korkularımızın iskambilden evlerini bir işaretiyle dağıtacak bir kelimeye mi? Hayır, biz o kelime olmadan yaşayamayız. Bizim sadece tek bir kelimeye ihtiyacımız var.



    Ali Ural'dan çok güzel bir deneme derlemesiyle karşı karşıyayız. Hayattan alıntılar yaparak bolca dersler veren, kendinizi sorgulayacağınız, hayatınıza anlam katacak kısa kısa denemelerden oluşuyor kitap. Ali Ural'ı okuyan bilir. Okumayanlar lütfen tanışın. Ben eminim ki Ali Ural'ı bir kez okuyan bir kitabıyla sınırlı kalmaz. Fırsatını bulursa diğer kitaplarını mutlaka okur. Kelimelerle adeta dans eden amacı okutmak değil bizlere yaşatmak olan edebiyatımızın değerli ismi Ali Ural'ın bu kitabını okumanızı öneriyorum. Tekrar görüşmek üzere. Hoşçakalın. Huzurlu okumalar 🤗

    Alt kısımda çok güzel alıntılar var. Alt kısıma bir göz atın bence (:






    Kapının arkasında olduğunu biliyorum. Sessizliğinden biliyorum ve tıkırtılarından. Küçük bedenini saklayıp büyük gözlerini aralıktan kara bir uçurtma gibi salmandan biliyorum bunu. Elinle kapatsan da ağzını, parmak aralarından dökülen kıkırtılarından. Nefes alıp verişini dinlemek heyecanlandırıyor beni; Merih'ten bana ne, yeryüzünde hâlâ hayat var! Fakat neyi bekliyorsun bu hayatı taşımak için misafir odasına. Bak konuklar buruşturdukları kâğıtları avuçlarında tutarak bekliyorlar seni, büyük bir alışveriş için. Ne akıllısın sen, kapının arkasında bekleyerek, bayramın fiyatını yükseltiyorsun.


    Kapının arkasında olduğunu biliyorum. Menteşelerin arasından sızan ışıktan. Küçük bedenini saklayıp büyük gölgeni duvara bir sır tablosu olarak asmandan biliyorum bunu. Hem saklanıyor, hem yerini işaret ediyorsun. Korkarım, büyüsen de vazgeçmeyeceksin bu huyundan. Hadi çek gölgeni, biraz da kıvılcımlarınla oyala bizi. Kapıyı ileri geri hareket ettirerek ışığı dalgalandır. Varlığından haberdar olduğumuz, fakat göremediğimiz her sey gibi karıştır ruhumuzu. Tam yakalayacakken minik elini, bulutların arasına gir ve benzer bir bulutu aslana. Başka bir bulutu kediye benzet. Bir başkasını ata. "Neye benziyorum?" diye sorayım mı çocuk, sıra bende, "İnsana benziyorsun!"





    Her şey vardı ve hiçbir şeyin adı yoktu. Kelimelerini arıyordu kâinat; sesini. Dalgaların, rüzgârın, yağmurun, ağaçların ve kuşların sesinden başka bir ses. Bir ses ağaca "ağaç" demeli, rüzgâra "rüzgâr" dalgaya "dalga." Ağaç duyunca ismini hışırdamalı tepeden tırnağa. Dalga işitince adını, "Buradayım!" demeli köpükler saçarak. Rüzgâr karşılaşınca adıyla selam vermeli eğilerek yerlere kadar. Fakat yükselme zamanı. Yeryüzünün gelmiş geçmiş bütün yazarlarını toplamalı o ahraz dağda: Bir edebiyat zirvesi. Kim daha iyi tasvir edecek bulutları, kayaları, sisi? Kimin kelimeleri yan yana gelip sallar yapacak sımsıkı bağlanmış iri dallar gibi birbirine. Dil kıyısına çıkaracak, konuşmayı unutmuş kazazedeleri. İşte geldi vakit. Akrep kuyruğunu indirdi, indi tokmak, çınladı evren. Kalemler dağıtıldı, kâğıtlar yerini aldı ahşap zeminde. Adların henüz koyulmadığı o tuhaf günde, lacivert ve yeşil dalgalar birbirine karıştı; deniz ve orman. Üzerlerinde derinliğini hiç kimsenin ölçemediği sema;  buluttan elleriyle bastırdı ruhlara. Dekor tamamlandığında sürüler halinde geçmeye başladı hayvanlar önlerinden. Önce akbabalar, yırtıcı bir akarsu simsiyah üstlerinde. Sonra koyunlar, o beyaz ırmak. Ve peşinden gitti gri bir nehir, kurt sürüleri. Bülbüller gelmeden önce yakalarına güller takarak, ateşler yakmalı alevleri kağıtlarını yalayan. Haydi betimleyin köpekbalıklarını! Yoksa çatlayacak akvaryumlar.
  • "Kıskançlık ateşinin ortasında kalan, tıpkı bir akrep gibi, sonunda zehirli iğnesini kendine yöneltir.”