Ahmet Kabataş, Filistin Hakkında Fetvalar'ı inceledi.
22 dk. · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

Kitap Soru cevap şeklinde ilerliyor

İsrail ile barış olabilir mi?
Şehadet eylemleri,
kadınların savaşa katılması,
Toprak satışı düşmanla işbirliği yapan hainlerin durumu,
İsrail ve Amerika'nın mallarının boykotu
Mescidi Aksa'nın ziyareti
İsrail parlamentosuna girmenin caiz olup olmadığı esirlerin durumu
ve açlık grevi
konularının tamamını buradan öğrenebiliriz.

Allah Yusuf el-karadavi den razı olsun...

garipbiri, bir alıntı ekledi.
30 dk. · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 10/10 puan

"Kafası bulanıyordu Bedir’in. Kadınları öldürülüyordu ülkenin. Şiddet aslında her yerdeydi ama ne doğru dürüst bir tespit yapılıyordu ne de çözüm önerisi vardı kimsenin!..1940’lı yıllarda devlet idarecileri “Küçük Amerika olacağız.” diyorlardı ya hani, işte Amerikan toplumunun problemlerini eksiksiz hatta fazlasıyla yaşıyordu Türkiye insanı da. Herkes tırlatmıştı artık."

Piyasayı Sallayan Adam, Selahattin Demirel (Sayfa 39 - Cinius Yayınları)Piyasayı Sallayan Adam, Selahattin Demirel (Sayfa 39 - Cinius Yayınları)
Hatciş, bir alıntı ekledi.
42 dk. · Kitabı okuyor

Kıbrıs Makarios'la EOKA'nın, EOKA'yla Yunanistan'ın, Yunanistan'la Türkiye'nin, Türkiye ve Yunanistan'la Avrupa'nın, Avrupa'yla Amerika'nın, Amerika'yla Rusya'nın çatışma, anlaşma, aldatmaca, kıskanma, demogokluk, dehşet salma alanı haline geldi.

Samanyolunda Ziyafet, Sezai Karakoç (Sayfa 23)Samanyolunda Ziyafet, Sezai Karakoç (Sayfa 23)
Serdar U., bir alıntı ekledi.
1 saat önce · Puan vermedi

Sen gittin gideli çok şey değişti dede :)
Bugün Marksistler ve anarşistler dünyanın pek çok bölgesinde faaliyettedirler. Latin Amerika'da Marksizm gelişmiştir. Bugün : Küba, Venezuela, Bolivya, Çin, Kuzey Kore, Laos, Vietnam, Moldova ve Nikaragua sosyalist ve komünist partilerin iktidarlarıyla yönetilmektedir.

Komünist Manifesto, Karl MarxKomünist Manifesto, Karl Marx

Su Üstüne Yazı Yazmak ...Amerika'da doğan ,Amerika'da yaşayan Muhyiddin Şekur'un tasavvufla tanismasini ve bu tanisiklik sırasında Mursid'inden aldığı derslerle dönüşümünü ve manevi gelişimini konu alır .

Öncelikle ilk defa "tasavvuf" türünde bir kitapla tanışmış oldum.Şeyh-murid kavramları bana her ne kadar uzak kavramlar olsa da kitabın ruhundan ,Ramazan'ı da vesile kılarak istifade etmeye çalıştım.Sertlikten hoşlanmayan birisi olduğum için yazarın büyük büyük laflar etmeden ,ümidi soluklamasi ,şefkatle her şeye rağmen kucaklayici olması açısından ,kalbi yumuşaklık vermesi açısından değerli buldum bu eseri.Ancak bu kitabın da okunması için manevi bakımdan belli bir olgunluğa ulaşılması gerektiği kanaatini taşıyorum.Hedonist yaşam şeklinden birazcik olsun uzaklaşarak kalbimizin farkına vardigimiz,kalbilestigimiz şu günlerde, kitabın olay orgusunun de Ramazan'a denk gelmesi müthiş bir tevafuk oldu benim açımdan.Sufizm ile yazarın kendi marifet ufkuna göre kulluk derinliğine ,arayışına ,pismanliklarina şahit olacaksınız.Kitapta altını çizdiğim ,hayatta motto olabilecek o kadar yer oldu ki zaman zaman bu kaynağa basvurup yudumlamak istiyorum .


Nasıl ki yaşamın içinde her şeyin bir hikmeti ,kalbi hatirati var ise başımıza gelen musibetlerin ,gelişmelerin de enfusi dairemizde bir karşılığı vardır.Ancak dünyayı tamamen kalbimizde taht kurdurdugumuz için biz bunu yorumlamaktan veya bir hikmetinin olduğunu yormaktan çekiniriz .Bağlı olduklarimizla ayrılmak, bagliligimizin şiddeti nispetinde acı verdiği için gerçeklerle yüzleşmek de nefsimize ağır gelebiliyor.Oysaki gözümüzü perdeleyen dünyayı terk etmeyi basarabilirsek,"dünyalı " olmaktan bir nebze vazgecebilirsek şayet "Mahlukatin soluklari sayisinca Allah'a giden yollar var!" dusturunca her durakta nefes alıp kalbimize dönüş yapabilir ,bakışlarımızı O'na odaklayabiliriz .


Kitaptaki beni çok etkileyen hazinedar Ayaz'in satılacak bir köle durumundayken hazinedarliga yukselisinin kalbinde makes bulmamasi için eskiden sahip olduğu fakirlik kıyafetini giyerek aynaya bakıp öz kimliğini kendisine hatırlatması ,bir hiç olduğunu ,acziyetini kabul etmesi; hayatı kral gibi yaşayıp kendi iktidarimizi sürdürmeye çalışan bizlere kendi Sultan'imizin huzurunda nasıl durmamiz gerektigiyle ,kalbimizin hazinedarina karşı nasıl bir duruş sergilememizle alakalı kulaklara küpe olması gereken ders niteligindeydi.

En çok aslında kendimizi ihmal ediyoruz.Kendimizden vazgeciyoruz.Kulluktan yana yorgunluk yaşıyoruz.Muslumanliga çok avamca yaklaşıp ,kendi kalbimizde siglastiriyoruz.Ibadetlerimizde bile bıkkınlık var maalesef. Kırılacak cam parçalarına elmas fiyatı vererek "ebed" için yaratilisimizi çok ucuza satıyoruz.Ibadetler şeker şerbet yudumlar gibi zevk vermiyor bizlere.Neden duymuyoruz ?Neden heyecan yok ?Oysaki gülücükler saçan,gözümüzü boyayan makyajlı dünya kime ait olmuş ki ? Gerçekten kalbimizin ve ruhumuzun bakıma ihtiyacı var.Seklimizi semalimizi varlık aynasında seyretmeye ,yaralarimizin,kiriklarimizin Kudret eliyle nasıl sarıldığını gozlemlemeye ihtiyacımız var.Hayatımızda rahmetin tecellerinin izini sürüp kitaptaki gibi teslimiyet zor da olsa Sanatkarimizin bize bicmis olduğu değeri biçmek için kendi sigligimizdan kurtulmamiz gerekiyor.Her şeyden ziyade kalbimize karşı saygılı olmak mecburiyetindeyiz.


Hallaci Mansur'un "Aramızda tek bir perde var Ya Rabbi .O da benim.N'olur benden ben'imi al" dediği gibi içimizde köpürüp duran ,bitmek bilmeyen arzu kuyularimizda bogulmamak için "terk" şart .Neyi terk peki ? Rabbimizle muhabbetimize mani olan her ne ise ...Makam mi,evlat mı,para mı,villa mi ? Herkes bagimliliklarini ve zaafını çok iyi bilir emin olun.Neleri gözümüz kapalı ağrısız sancisiz bir şekilde,gölgesine kanıp aslına,faniligine aldanıp ebedi bir dünyaya nimet icre nimetleri oburca sadece burada tuketip feda ettik ?!!!

Oysaki sürekli suçu isnat ettiğimiz,hatalarımızı yukledigimiz içimizde ayrı bir varlık varmis gibi düşündüğümüz nefsimiz ,nefes anlamına gelen nefsimiz, yerine göre sinirlarimizi astigimizda "el freni" misali hayra teşvik edip kötülükten de alikoyarak nurani bir helozonla hayat ufleyebiliyordu bizlere !!!

Yine yazar en güzel saflastiricinin "ateş" olduğuna dikkatleri çekip ,iç derinligimizde yaşayacağımız varoluş sancimizin ,izdirabimizin kim bilir pismanliklarimizin bizi Vadedilen Yer'e goturebileceginin söylüyor.Hz.Meryem validemizi bir hurma ağacına yaslanmaya sevk eden doğum sancısı,Hazreti Yakub’un gözlerine perde indiren hasret,Hz.Eyyub'a(as)“Ya Rabbi, zarar bana dokundu, Sen Erhamü’r Rahimim’sin.” dedirten hastalık ne ise bizlere de derinlik
kazandıracak,yakinlastiracak hüzün ağrısı da odur .Yeter ki bizler de Hz.Musa(as)'daki gibi "Ateş elde etmek için gitti öyle bir ateş gördü ki ateşten vazgeçti " teslimiyetinin zerresi bile olsa eşyanın bağrında saklı hikmetlerin hadiseler calkalandikca açığa çıktığına canı gönülden tereddüt etmeden inanalım.O zaman sancilarimiz bizde bir manevi doğuma,amudi yükselişe dönüşebilir belki.Rabbimiz sabrettiklerimize mukabil bize burada tattirdigi leziz nimetleri ilahi ikram olarak ahirette de tattirir İnş.


Ve işte o zaman tüm kırık ve yıkık yüreğimizle saraylara bile degisemeyecegimiz hüzün kulubemizle bizi birakmayan ,hatirimizi gören Rabbimiz bizlere ne harikuladelikler sunacaktir.Hatta bir adım daha yukarı çıkıp tüm bu harikuladeliklere “Değildir bu bana lâyık, bu bende; bana bu lütf ile ihsan nedendir! sırrıyla "Ben istenmesi gerekli olan şeylerin en büyüğünü istemiştim. Ben Seni istemiştim. Sen benim ol, başka hiçbir şeyim olmasa da olur. Çünkü ancak Seni bulursam her şeyi bulmuş, Seni kaybedersem işte o zaman her şeyi kaybetmiş olurum kulluk suuruyla dopdolu yasayabilsek.Ahh ...Uyuklamaya ve uyusukluga sürekli meyyal nefsim, ahh nefsimi yanlis yonlerde kullanan gayretsiz heyecansiz iradem !!! Rabbim emanetini kabzetmek zamanına kadar bizleri emanetinde emin eylesin.Aklı midesine,kalbi nefsine,ruhu cesedine hakim olan kullarından eylesin .

Bu kitapla tanismama vesile olan ,sayelerinde ilk defa tasavvuf konusunda az çok bilgi sahibi olabildiğim Eylül Türk Hanım ve Derya (Bahir) DENİZ'ya çok teşekkür ederim.


Keyifli okumalar ...

Akif Emre'nin anısına...


'Akif Emre bugünün Mehmet Akif'ydi. 

Üç istanbul romanında Mithal Cemal Kuntay çok sevdiği arkadaşı Mehmet Akif'i şair Raif karakteriyle temsil etmişti. Üç İstanbul'da, yani Abdulhamid, Meşrutiyet ve İttihat Terakki İstanbullarında güç, şöhret ve para peşinde olanlar, emellerini, ihtiraslarını ideallerin arkasına gizleyenler, ideallerine inansa da ihtiraslarına gem vuramayıp kalbi sıkışanlar, tetikçiler, fahişeler, yolsuzlar, hırsızlar, hedonistler, hainler bir resm-i geçid yaparlar adeta. Şehrin panoramasını Yakup Kadri'nin Sodom ve Gomore, insanlarını Refik Halid'in Marko Paşa adlı papağan ile temsil ettiği, pusulaların şaştığı bir dönemde insanların yollarını bulmak için baktığı bir yıldızdır şair raif, başka bir deyişle Mehmet Akif.





Akif Emre'de 70'li yılların islamcılarındandı. davanın dava olduğu dönemin aktörlerinden. Gençlik fotoğraflarında da görülen, ölümüne kadar yüzünde kalan asaleti, ağırbaşlılığı, imanı, ihtirassızlığı davaya olan inancının bir yansımasıydı. Belki biraz da karakteri böyleydi ve davasını güzelleştiren de bizzat kendisiydi. Bu dava onun yüzünde güzel bir hal alıyordu.





Akif Emre büyük bir sosyal hareketin parçasıydı. Bu hareketin içerisinde bir insandı, bir bireydi. Sosyal hareketler bir anafor gibi çevresindeki insanları içine çekerler. Bir sosyolojik kader anafora yakın olanları içine alır, yutar, kendisinin bir parçası kılar. anaforun gücü arttıkça oportünistler de döngüye katılır. Onu daha da hızlandırır. Anafor zayıfladığında veya başka bir güç ile karşılaştığında ona kapılmış olan parçacıklar dağılır, insani zaaflar ortaya çıkar. İnsan eşrefi mahlukattır ama esfeli safilin potansiyelini de taşır. İnsani olan hiçbir şey bu yüzden şaşırtmamalıdır aslında. Akif Emre'nin de yozlaşma olarak gördüğü şey, aslında bir sosyal hareketin, onun içindeki bireylerin toplumsal, ekonomik, kültürel zaaflar, arzular ve hırslarıyla etkileşiminin doğal bir sonucudur. Hareketin üyeleri çoğunlukla bir sosyolojik kader sonucu oradadırlar. anafor oluşurken beliren duygular, arzular, idealler, kendilik algıları ütopik söylemlerle örülmüştür. İnsani olan bu söylemlerde ya gizlenmiş ya da temayüz etmeye imkan bile bulamamıştır. Anafor güçlendiğinde, özellikle bu güç sonucu iktidar mevzileri ele geçirildiğinde insani olan ile ideal olan karşı karşıya gelir, içten içe kopmalar başlar. Fakat bunları izhar etmek bireyler için tehlikelidir. Zira izhar durumunda bir dışlanma veya hareketten kopma ihtimali uzak değildir. Bu yüzden bireyin içi ile dışı arasındaki mesafe artar. Maske kalınlaşır. Yaşanan bu iç çelişkinin bastırılmaya çalışılması gücün kaynağının kutsanmasına, idealleştirilmesine yol açar. Çelişkilerin kutsal ideal için kaçınılmaz olduğu yargısı ihtilaçlı ruhları teskin eder. Söylem ile eylem, bireylerin içleri ile dışları arasındaki uçurum çamurla doldurulur. Bu içsel zaaf sonucu hareket daha otoriter bir hal alırken, hareketi oluşturan bireyler içsel yarılmayı yadsıyarak ötekine karşı daha bir nefret dolu hale gelirler. Bir sosyal hareketin yaşaması muhtemel sosyolojik bir uğraktır burası. Bir sosyal hareketin anaforuna kapılmış bireylerin yaşaması muhtemel bir sosyolojik kaderdir bu iç çatışması. 





Akif Emre, Türkiye'deki islamcı hareketin nadide üyelerinden biriydi. Müslümanlığını ve islamcılığını sosyolojik bir kader olarak yaşamayan az sayıda insandan biri olduğu için biricikti. O yüzden yalnızlaştı. Sanki Güney Amerika'da ya da Japonya'da doğsa da Akif Emre müslüman ve islamcı olurdu. Diğerlerini de kendisi gibi bilmek istedi. Olan biteni bir yozlaşma olarak gördü. Karanlıktaki bir yıldız gibi parlayarak insanlara istikamet üzeri olmayı hatırlatmayı tercih etti. Aslında Akif Emre boşuna üzüldü. Üzülmekte kendince haklıydı. Ama onun yozlaşma olarak gördüğü şey gerçekte, bir sosyal hareketin içinde sosyolojik kaderlerini yaşayan bireylerin insani niteliklerinin, toplumsal, kültürel, ekonomik unsurlarla etkileşim içerisinde temayüz ve belki tereddi etmesiydi. Aslında ütopyada mündemiç ve gizlenmiş olan tezahür etmişti.



Akif Emre insan üstü değildi tabii ki, fakat nadideydi, kışın açan bir açelyaydi. Müslümanlığı bir kader değil, bir tercihti. İnandı, inandığı gibi yaşadı. Bu yüzden de ölümü hareketin içindekileri üzdü. Hareketin üyeleri kendilerini görünür kıldığı için bir taraftan rahatsız olsalar da, eski ideallerini temsil eden o parlak yıldızın bulutların arkasında kaybolmasının matemini yaşadılar. Delişmen gençlik günlerine son kez bakabilmenin, bir idealin sönmesine şahitlik etmenin acısıydı belki de bu. Nihayetinde son islamcı, gerçek bir müslüman öldü.'
Allah mekanını cennet eylesin...

Kitap Güneşim, All You Need Is Kill 2 : Öldür Yeter 2'i inceledi.
7 saat önce · Kitabı okudu · 3 günde · 10/10 puan

Dünya uzaylı işgali altında ve ülkeler Taklitçi adı verilen yaratıklarla savaş halinde. Bugüne kadar bu derece büyük bir savaşın içerisine girmemiş olan insanlık, Birleşik Savunma Ordusu adı altında bir ordu kuruyor ve tüm uluslar bu ordu içerisinde birleşerek savaşa giriyor. Bu yaratıklar geçtikleri yerdeki herkesi ve her şeyi yok edecek ilerliyorlar ve yavaş yavaş tüm gezegeni işgal etmeye başlıyorlar.

Keiji Kiriya, birliğin Japonya'daki kolunda göreve yeni başlamış bir asker ve Birleşik Savunma Ordusunun en önemli savunma hatlarından birinde görev yapıyor. Birgün rüyasında Taklitçilerle girdiği ilk savaşta hayatını kaybettiğini görüyor. Rüyayı gördüğü günün sabahı Taklitçilerle girdiği çatışmada hayatını kaybediyor ve bir önceki günün sabahında tekrar uyanıyor. Bir döngü içine giren Keiji Kiriya, ölüm acısını her gün yaşamak zorunda kalıyor. Tek çaresinin savaşın sonuna kadar hayatta kalmak olduğunun farkına varıyor. Ancak bu sandığı kadar kolay olmuyor. Bu süreçte yanında olan kişi Amerika'dan gelen uzman birliğin üyelerinden biri olan ''Savaş Alanının Sürtüğü'' lakaplı Rita Vrataski oluyor.

Aynı zamanda 2014 Amerika yapımı Edge Of Tomorrow isimli bilim kurgu ve aksiyon filmine ilham olan bir manga serisi. Baş rollerinde Tom Cruise ve Emily Blunt oynuyordu. Bir çoğunuzun bu filmi izlediğini düşünüyorum. İzlemediyseniz filmi izleyip manga hakkında bir bilgiye sahip olabilirsiniz. Okumak için kararınızı bu filmi izledikten sonra verirsiniz belki.
https://kitapgunesim.blogspot.com.tr/...oldur-yeter-1-2.html

Kitap Güneşim, All You Need Is Kill 1 : Öldür Yeter 1'i inceledi.
7 saat önce · Kitabı okudu · 2 günde · 10/10 puan

Dünya uzaylı işgali altında ve ülkeler Taklitçi adı verilen yaratıklarla savaş halinde. Bugüne kadar bu derece büyük bir savaşın içerisine girmemiş olan insanlık, Birleşik Savunma Ordusu adı altında bir ordu kuruyor ve tüm uluslar bu ordu içerisinde birleşerek savaşa giriyor. Bu yaratıklar geçtikleri yerdeki herkesi ve her şeyi yok edecek ilerliyorlar ve yavaş yavaş tüm gezegeni işgal etmeye başlıyorlar.

Keiji Kiriya, birliğin Japonya'daki kolunda göreve yeni başlamış bir asker ve Birleşik Savunma Ordusunun en önemli savunma hatlarından birinde görev yapıyor. Birgün rüyasında Taklitçilerle girdiği ilk savaşta hayatını kaybettiğini görüyor. Rüyayı gördüğü günün sabahı Taklitçilerle girdiği çatışmada hayatını kaybediyor ve bir önceki günün sabahında tekrar uyanıyor. Bir döngü içine giren Keiji Kiriya, ölüm acısını her gün yaşamak zorunda kalıyor. Tek çaresinin savaşın sonuna kadar hayatta kalmak olduğunun farkına varıyor. Ancak bu sandığı kadar kolay olmuyor. Bu süreçte yanında olan kişi Amerika'dan gelen uzman birliğin üyelerinden biri olan ''Savaş Alanının Sürtüğü'' lakaplı Rita Vrataski oluyor.

Aynı zamanda 2014 Amerika yapımı Edge Of Tomorrow isimli bilim kurgu ve aksiyon filmine ilham olan bir manga serisi. Baş rollerinde Tom Cruise ve Emily Blunt oynuyordu. Bir çoğunuzun bu filmi izlediğini düşünüyorum. İzlemediyseniz filmi izleyip manga hakkında bir bilgiye sahip olabilirsiniz. Okumak için kararınızı bu filmi izledikten sonra verirsiniz belki. https://kitapgunesim.blogspot.com.tr/...oldur-yeter-1-2.html

Tuba, bir alıntı ekledi.
9 saat önce · Kitabı okuyor

Amerika'nın bazı bölgelerindeki liseler, okul zilini 07:30'dan 08:40'a almışlar. Devamsızlık aniden azalmış ve merkezi sistem sınavlarda, bu bölgelerin başarısı artmış!
...

Ne yazık ki yaşadığımız ülkede, gençlerin saatlere göre melatonin seviyesi ve sabah derslerinde bunun yapacağı değişikliklere filan henüz gelemedik. Biz henüz şuralardayız : Okul var mı?!

Velev Ki Ciddiyim!, Gülse Birsel (Sayfa 43)Velev Ki Ciddiyim!, Gülse Birsel (Sayfa 43)

İsmail Hakkı Tonguç - Sandık Demokrasisi
“Demokrasinin iki çeşidi vardır. Biri zor ve gerçek olanı, öbürü de kolayı, oyun olanı...

Topraksızı topraklandırmadan, işçinin durumunu sağlama bağlamadan, halkı esaslı bir eğitimden geçirmeden olmaz birincisi, köklü değişiklikler ister. Bu zor demokrasidir ama gerçek demokrasidir.

İkincisi kâğıt ve sandık demokrasisidir. Okuma yazma bilsin bilmesin; toprağı, işi olsun olmasın, demagojiyle serseme çevrilen halk, bir sandığa elindeki kâğıdı atar. Böylece kendi kendini yönetmiş sayılır. Bu oyundur, kolaydır.

Amerika bu demokrasiyi yayıyor işte. Biz demokrasinin kolayını seçtik, çok şeyler göreceğiz daha...”