• 248 syf.
    Tarık Tufan’ın 2017’de çıkarmış olduğu hikâyeler kitabı. Evet, hikâyeler ama romanımsı bir kitap aslında çünkü aynı semtin insanlarının hikâyeleri var ve bazılarında aynı karakterler tekrar karşımıza çıkabiliyor.

    Aslında bir yazarın ilk eserlerindeki otobiyografik baskınlık her zaman daha belirgindir. Ancak burada artık olgunluk dönemi eseri olmasına karşın Tufan’ın kendisinin de ifade ettiği gibi, kimisi birer anı olabilecek hatta düpedüz anı olan yazılar var.

    Tam bir Tarık Tufan kitabıydı. Yazarın tarzına aşina olanlar için olağan. Nedir tarzı? Biraz arabesk hatta Yeşilçam melodramı tadında hikâyeler. Genel anlamda beğendiğim bir kitaptı. Yine de bazı hikayeler konulmasa bir şey kaybetmezdi.

    Tarık Tufan mütevazı bir adammış gibi hissediyorum. En azından yazdıklarından o anlaşılıyor. Bu nedenle eleştirilerden ders alabilen ve kendi eksiklerini bilen birisi olduğunu da düşünüyorum.

    Bu kitabında ölümün çok olduğunu söyleyebilirim. Anne ve babanın çok erken ölümü, kahramanların ölümü… Ölüm çok sıradan bir şeymiş gibi tüm öykülerde. Tufan bu konuda eleştiriler alıyordu zaten. Bir röportajında da söylediği gibi, kadınların penceresinden bakmıyordu hiç ki, Düşerken’de bunu başarabildiğini söylemişti. Sırtından Bıçaklanan hikâyesi ertesi sene çıkaracağı romanı Düşerken’e beşiklik etmiş bir hikâye olarak görünüyor.

    Kişisel olarak Tufan’dan şöyle bir beklentim oluştu. 15 Temmuz gibi hayatını kaybeden bir ağabeyinden bahsetmiş. Gerçekten üzücü, Allah rahmet eylesin. Ama eminim ki, Tufan’ın yetiştiği çevre itibarıyla, o meşum gün bahane edilerek hayatı karartılan, işsiz bırakılan, haksızlığa uğrayan, mapus damına düşen pek çok tanıdığı vardır. Umarım bir gün, onlardan birinin hikâyesini de yazar. Mevcut şartlarda bunun kolay olmadığını biliyorum.
  • 87 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Hayatımız hızlı akıyor, yoğun geçiyor ve de boşluğun kıyısında dolanıp duruyor. Acılarımızı, sevinçlerimizi, üzüntülerimizi ve de umutlarımızı belirli kategorilere hapsetmeden ağız tadıyla yaşayamıyoruz. Halbuki yaşamalıyız bir yakınımız vefat ettiğinde üzüntümüzü. Yaşamalıyız evladımız dünyaya geldiğinde sevincimizi. Yaşamalıyız ayrılık geçirdiğimizde acımızı. Yaşamalıyız dünya üstümüze üstümüze geldiğinde umut direnişini.

    Bunları yaşarken aynı zaman da kişiliğimizi açığa çıkarmış oluruz. Hikayelerimiz arabesk tutsaklığında değil turkuaz özgürlüğünde kişilik edinmeli. Hangi şartlar içerisinde bulunmamız değil o şartlardan nasıl geçtiğimiz bizim kim olduğumuzu gösterir. Bir zaman birlikte mücadele etmiş olmamız aynı şeye inanıyoruz anlamına gelmez.

    Birlikte geçtiğimiz yollarda, birlikte oturduğumuz mekanlarda, birlikte vakit geçirdiğimiz ortamlarda karşılaştığımız olayların üstesinden gelme şeklimiz bizlerin karakter yansımasıdır.

    Bunu başaramayanlar her olayı, her duyguyu, her gelişmeyi kategorize etme ihtiyacı duyar. Yoksa konuları dolayısıyla kendisini konumlandırmakta zorlanır.

    Günümüzde bu tür zorluklar çeken toplumsal zihin değiştirmelerin karşısına “Cinsiyetsiz Hikayeler” isimli kitabı konumlandırabiliriz. Selma Sukas Hanım’ın yazdığı “Cinsiyetsiz Hikayeler” isimli kitap arabesk değil turkuaz hikayelerimizi anlatmaktadır. Turkuaz hikayelerimizin bidayeti ve nihayeti İsra suresinin 85. ayeti ile zamana yayılmıştır. Selma Sukas Hanım zamana yayılan bu süreci yaşadıklarımızı veya yaşayabileceklerimizi altı hikayede canlandırarak önümüze sermiştir.

    Ne diyor Muhyiddin Abdal?

    “İnsan, insan derler idi
    İnsan nedir şimdi bildim
    Can can deyu söylerlerdi
    Ben can nedir şimdi bildim.

    Kendisinde buldu bulan
    Bulmadı taşrada kalan
    Canların kalbinde olan
    İnanç nedir şimdi bildim.

    Sıfat ile zat olmuşum
    Kadr ile berat olmuşum
    Hak ile vuslat olmuşum
    Mihman nedir şimdi bildim.

    Sohbette sözünü bilmez
    Sözünün yüzünü bilmez
    Ne gafil, özünü bilmez
    Hayvan nedir şimdi bildim

    Özümü eyledim zelil
    İnayet eyledi Celil
    Dil içinde yanan delil
    Buhran nedir şimdi bildim

    Muhyiddin eder Hak kadir
    Görünür her şeyde hazır
    Ayan nedir, pinhan nedir
    Nişan nedir, şimdi bildim.”

    Yaratılışımızın sırrıyla sırlanmak, sırrımızı aşikar olanların divanında gergef işleyebilmek. Olumlu veya olumsuz ön yargılarımızı şekillendirecek türlerden bahsetmeyerek tamamen insanlığın varoluşunu merkeze alan bu kitabın içeriğinde çoğumuzun hatırlayacağı ama “bu yönden hiç bakmamıştım” diyebileceğiniz hikayelerdir. “Cinsiyetsiz Hikayeler”i okuduğum esnada düşündürerek keyiflendiren “Çağdaş Türk Hikayeciliği” namına en favori kitapların başında gelmektedir. Selma Sukas Hanım’dan hikayelerimizi anlatan nice eserler beklemek bundan itibaren en doğal hakkımızdır.
  • Hiçbir Semtte
    Hiçbir semtte berberin olmadı,
    1954-1980 yılları arasında,
    26 yılda 28 ev değiştirdin;
    Leke kuşağı nasıl bilmez seni!

    Arabesk nedir diye düşünmüştünüz:
    Şebboy sesli bir cümbüş, eza içinde;
    Eşitlik midir komedya, içtenlik mi,
    Erdem diye benimsenmesi mi fırsatsızlığın?

    Yürütüyoruz bütünlemeye kalmış bir sessizlikte
    Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.
  • Ben İspanya’yı 3-F ile yönettim” diyor Franco. İspanya Kralı Franco’nun “3-F” formülü ile iktidarını, uzun yıllar koruduğu söylenir.

    Nedir “3-F” ?
    “Fado – Fiesta – Futbol”

    *Portekiz Kralı Salazar’ın da “3-F”si var.
    “Futbol olmasaydı ben Portekiz’i bu kadar uzun yönetemezdim” sözü de Salazar’a ait.
    Salazar, yüz bin kişilik beşik yapılmasını istemiş ve sonuçta bugün Barcelona futbol takımının maçlarını oynadığı Barnebau stadı yapılmıştır.

    Nedir Salazar’ın “3-F”si?

    “Femini – Fiesta – Futbol”

    Terimlerin tanımlarına bakıldığında;

    “FADO”nun ucuz tüketilen müzik (pop, arabesk, vb),
    “FİESTA”nın şenlik veya eğlence,
    “FUTBOL”un ayakla oynanan top oyunu,
    “FEMİNİ”nin ise kadın demek olduğunu görebiliriz.

    Bu sihirli “3-F” formülleri ile Franco “otuz yıl”, Salazar ise “kırk yıl” iktidarda kalmıştır.

    (alıntı)
  • 136 syf.
    Uzak İhtimal ve Yozgat Blues, her iki filmi de beğenmiştim. Yönetmen hakkında biraz bilgim vardı. Filmlerde gezinen hüznün kaynağının senaryodan kaynaklandığını elbette biliyordum. Her iki filmde de yoğun bir tevazu vardı. Hatta Uzak İhtimal bittiğinde, içimi yoğun bir Amor Fati duygusunun kapladığını hissetmiştim. Kitap incelerken nedir bu ihtiyar? E canım, T.T’nin filmlerle bağını bildiğim için, elbette böyle bir link oluştu.

    Sevgili Osman Y. çok sever TT’yi. Hastasıdır. Eyüp’de buluştuğumuzda bir poşet kitabını hediye etti sağ olsun. Daha evvel okumadığım bir yazardı. Okudum, bu kitabına inceleme yazmaya karar verdim.

    Bitirdiğimde kitabı, ne okudum diye düşündüm. Öyle ya, insan tanımını yapmak ister muhatap olduğu şeylerin. Bir kurmaca mı? Değil. Yani ne bir roman ne de bir öykü. Anlatı olduğunu düşündüm. Fakat bir süreklilik ister anlatı da. Çamaşır ipi ve ipe dizili sarkan onlarca giysi gibi. Giysiler var evet, ya ip, işte süreklilik veren o ip ne?

    İpi buldum sonunda. Bir radyo programı yapmış TT kitap boyunca. Süreklilik buydu işte.

    İnsan incitmek istedikten sonra. Hey babam hey. Hatta, “Gri pantolonu ve lacivert ceketi iki beden büyük aldığımız saatlerdi…” Bu başlığı okuduğumda bedenine uyanı alanlarla bir kıyas var gibi hissettim. Anlamsız buldum nedense. Buradan sıkı bir arabesk parça bile çıkmaz be TT dedim. Bir on sene öncesinde anlattığının, yamalı pantolonlar moda olmadığı halde vardı. Yama yapmayanları döverdi örtmenler.

    Yeter ki ihtiyaç duy. Hele bir de nefret etmek istersen, ayıpsın, bir toplumda kimler yok ki, hangi soyutlama düzeyinden bakarsan bak çoktur onlardan. Cinsellikten mi baktın, var. İbneler var. Siyasi duruştan mı baktın, var. Dindar cahiller var. Ekonomik durumundan mı, var. Liberal kırçlar. İnanç durumundan mı, var. Allahsız tosbağalar var. İsterse insan, çok ama çok öteki yaratabilir. Ve nefret edebilir. Çünkü nefretin bedeli yoktur. Ama basit duygudur nefret be. Mide bulandırıcı. Sümük gibi.

    “Ben bir iç tehdidim doktor, dış ülke parmağıyım, birlik ve beraberliğe en çok ihtiyacınız olduğu dönemde ortaya çıkan belayım, fitneyim.“ Böyle yazmış TT. Sayın TT, böyle demişsiniz ya, çok güldüm. Aslında acı acı güldüm. Devlet tam da böyle yapardı. En çok da mütedeyyinlere. Aşağılık bir hileydi yaptığı. Ben bunun farkına erken varanlardanım. Belki de yaşımdan. Ve bu cümleler benim midemi bulandırırdı. Aynı şeyleri Tayyip söylemeye başladı ya, ah aklımdan ölümüm geçer.

    Moskova'dan selamlar Tarık bey. Bir an aklımdan bunlar geçti. Yazmak istedim yazara. Vurmak istedim. O kadar derim de, hala analojiden medet umarım ya, tü benim suratıma.

    Sanki Kemal Sayar psikolojik sınırları çizmiş, TT anlatmış. Çoğu yerinde böyle hissettim anekdotların. TT felsefe okumuş. Psikoloji yazmış ama.

    Senaryoları gibi değil kitapları. Çok şeye uzanmış, her uzandığının aşağı yukarı bir karşılığını bulmuş mahallesinde. Mahalle kifayetsiz kalınca radyodan bulmuş.

    Mütedeyyin, dindar demek. Ben ilk kelimeyi daha çok severim. Dinin benim içimdeki çağrışımıdır. Gördüğümden farklıdır biraz. Empresiyonistimdir bu konuda. Hoşuma gider benim. Camileri, hazireleri, ezan sesiyle uyanmayı çok severim. Çünkü ben bir muhafazakârım. Ateistim ama.

    Muhafazakarlık=dindarlık diye yazmazlar mı, çok sinirlenirim. Cahillik işte.

    Muhafazakarlık neden dindarlık olsun arkadaş? Alakası yok. Dinsiz bir insan muhafazakâr olamaz mı yani? Olur. Aha da benim örneği. Muhafazakarlık ve din, belki aynı mahallenin çocukları ama illa da kardeştir diyemeyiz.

    TT mütedeyyin ama pek de muhafazakâr gibi gelmedi bana. Eric Clapton’dan “Tears in Haven” çalıyor programında. You see what I mean? Gerçi bu şarkının hikayesi çok yıkıcıdır.

    Türkçeye çevirecek vaktim olmadı. Aslında gücüm de. Belki bir hayır sahibi çevirir bilmeyenler için. Şöyle karar vermiş E.Clapton şarkıyı yapmaya.

    Clapton said to me, 'I want to write a song about my boy.' Eric had the first verse of the song written, which, to me, is all the song, but he wanted me to write the rest of the verse lines and the release ('Time can bring you down, time can bend your knees...'), even though I told him that it was so personal he should write everything himself. He told me that he had admired the work I did with Steve Winwood and finally there was nothing else but to do as he requested, despite the sensitivity of the subject. This is a song so personal and so sad that it is unique in my experience of writing songs.

    Yıkıcı dediğim bu işte. Gözleri kızarıyor insanın. :(((

    Bir anekdotundan sonra Üstü Kalsın, demiş. Bunu Cemil Kavukçu’ya bir gönderme aldım ben. Hoştu.

    Kazım Kartal üstünden Yeşilçam göndermesine eyvallah dedim.

    Üçüncü sayfa haberleri he mi? Olsun bari. Üçüncü sayfa haberleri o memleketin en hakikatli resmidir. Bende de.

    TT bu eserinde insancıkların yüreğine dokunmayı denemiş. Bir kurmaca tadı almazsanız da, yüreğinize dokunan antagonist bir yazarın kalemini kesin hissedersiniz. Ama anlamaya çalışmanız lazım illaki. Siyaseti yelek yapmanız, yeleği de çıkarmanız gerek. Çünkü TT buna gayret etmiş çok. Bilge Karasu epigrafisini okurken bunu hissediyorsunuz. Sıfır ön yargıya ulaşmalıyız okur dostlarım. Sıfır.

    Sizin gibi düşünmeyenler, eğer ellerinde silah yoksa, asla düşman değildir. Anlamaya çalışın söylediklerini. İnanın daha zengin olacaksınız. Paranız artmayacak ama :))))
  • Kahraman Tazeoğlu gibi yazarların çok okunduğunu, hatta bu site gündeminde üst sıralarda olduğunu öğrenince şaşırmadım elbet. Biliyorum ki her zaman ve her dönemde popülist yazarlar okurlarımız tarafından daha fazla rağbet görmüştür. Çünkü ne yazık ki bu ülkede nitelikli okur sayısı az, niteliksiz okurun sayısı çok. Peki nedir nitelikli ve niteliksiz okur. Bunu biraz açayım.
    Nitelikli okur; bilgili, donanımlı, kültürlü okurdur. Okuduğu metni çözümleyebilen, hangi amaçla okuduğunu bilen okurdur nitelikli okur.
    Niteliksiz okur ise; Kahraman Tazeoğlu gibi; insanların yüzeysel ve arabesk duygularına seslenen, basit, vıcık vıcık duygusallık kokan ve saçma sapan benzetmeler, ironiler barındıran yazarları tercih eder. Çünkü bu tür okur duygusal patlama ve haz yaşamak için, kendini yazılanlarla özdeşleştirip karşı cinse yapılan "ben çok iyiydim, sen kötüydün" tadındaki mantıksız iğnelemelerle rahatlatır. Kısacası sorgulamayan, düşünmeyen, ne için okuduğunu bilmeyen okurdur.
    Nitelikli okur olmak için araştırmak, seçici olmak, ne için okuduğunu bilmek lazım. O zaman okuduklarımızın bize ve çevremize faydası olur, ancak o zaman ilerleyebiliriz. Her zaman söylüyorum, kitaplar bize bir şey katmıyorsa çok okumanın bir anlamı yok.
    Herkese iyi okumalar.