• Bu yazı size bir suç armağan ediyor.

    Sanırım Stefan Zweig’ı pek okumadınız, zaten şu sıralarda pek moda değil… Eğer, Zweig’ı okusaydınız, onun bu yazının başlığının tam tersi bir başlık taşıyan muhteşem hikâyesini bilirdiniz… Hani şu ‘Meçhul Bir Kadından Mektuplar’ isimli şaheserini.

    İnanın, o hikâyeyi çok severdiniz.

    O, her kadının içinde saklı olan ‘meçhul bir kadın’ olma arzusunun bütün yakıcılığını, çekiciliğini ve acısını bir tek hikâyede yaşardınız.

    Zweig’ın karısıyla birlikte intihar ettiğini de bilmiyorsunuz tabii.

    Niye intihar ettiğini tahmin edemezsiniz.

    Dünya Savaşı çıktığı ve insanlar birbirini öldürdüğü için, böyle bir dünyayı daha fazla paylaşmaya tahammül edemeyip kendini öldürdü… Halbuki o sıralarda, Latin Amerika’da savaştan epeyce uzakta ve güvenlikteydi.

    Ama başkaları ölürken, kendini güvende hissetmeye dayanamayacak kadar ilgiliydi başkalarının hayatlarıyla. Bu ilgiyi kendi hayatıyla ödedi.

    'Ne kadar aptalca, ' demeyin ne olur, beni çok kırarsınız.

    Zweig’ın karısının niye intihar ettiğini ise hep merak etmişimdir. Savaşa dayanamadığı için mi kocasıyla birlikte öldü, yoksa kocasını ölüme gönderirken yalnız bırakamadığı için mi? Dünyanın yanması mı o kadına daha çok acı veriyordu yoksa sevdiği bir erkeğin acı çekmesi mi?

    Bütün yazarlar ölüme karşı Zweig gibi davranmaz elbet.

    Zweig’ın görmeye tahammül edemediği savaşa Hemingway gönüllü gitmişti.

    Eğer ikisi de bugün Türkiye’de yaşasalardı, Hemingway Güneydoğuda bir savaş muhabiri, Zweig İstanbul’da kendini vurmak için elden düşme bir tabanca arayan mutsuz bir yazar olurdu.

    Graham Green buralarda olsaydı, istihbaratçıların, teröristlerin, kaçakçıların ortaklaşa gittikleri, sınır yakınlarında bir kerhanenin romanını yazardı.

    John Le Carré, Türk, Alman ve Amerikan casusları arasında geçen görüşmeleri, yapılan anlaşmaları, ikili çalışan casusların psikolojisini anlatır, savaşsız ve düşmansız bir ortama kavuşan gelişmiş dünyanın, kendisini konusuz bırakan sıkıcılığından Türkiye sayesinde kurtulurdu.

    Savaş ve ölüm, yazarların ilgisini çektiği kadar kadınların da ilgisini çekiyor mu sizce?

    Avrupa’nın, PKK’yı desteklemekten vazgeçerek, PKK’yı güçsüzleştirirken Türkiye’deki darbe sevdalılarını da güçsüzleştirmesi günlük tartışma konularınız arasında mı?

    Eğer içtenlikle konuşursak, bunlarla çok da fazla ilgilendiğinizi sanmıyorum.

    Aşk sizin daha çok ilginizi çekerdi.

    ‘Acaba beni seviyor mu’ sorusu, ‘savaş çıkacak mı’ sorusundan daha heyecan verici gelirdi size.

    Sevildiğinizi öğrenseniz, bu kez de ‘yeteri kadar sevilip sevilmediğinize’ takılırdı aklınız. Ah, biliyorum, hiçbir kadın ‘yeterince’ sevilemez. Sarah Bernard, boşuna 'Aşk oburluktan ölür, ' demiyor.

    Biliyor musunuz, Tanrı erkeklere ‘yaşanan günü’, kadınlara ise geçmişle geleceği armağan etti.

    Siz yaşanan anla pek ilgilenmezsiniz, geçmişin hesaplaşması ya da geleceğin endişesi vardır sizde. Onun için size ‘o an’ hiç yetmez. Siz geniş bir zamana yayıldığınız için huzursuz, erkekler daracık bir zamana sıkıştıkları için anlayışsız olurlar.

    Zweig gibileri ise ne o ana sığarlar, ne de geleceğin kancalarına takılırlar.

    Onların hayatı, karanlık bir boşluktan, arkalarında ışıklı bir iz bırakarak ölüme atlamakla geçer.

    İçinden geçtikleri boşluğu yazılarıyla ve bazan da aşklarıyla doldururlar.

    Zweig’ı mutlaka okumalısınız.

    Yazarların, nasıl yazı yazdıklarını incelediği bir denemesi var.

    Müthiş bir tevazuyla kendini de sıradan insanlar arasına koyarak şöyle diyor:

    'İlk bakışta onlar da sizin benim gibi insanlardır.'

    Yazarların da herkes gibi yaşadığını, herkes gibi giyindiğini, herkes gibi dolaştığını anlatıyor.

    'Bizim yaptıklarımızı yaparlar, ' diyor, 'sonra da masanın başına geçerler ve bizim yapamadığımız bir şeyi yapıp yazı yazarlar.'

    Aklına su soru takılıyor elbette!

    Bize bu kadar benzeyen insanlar bizim yapamadığımız bir işi nasıl yapıyorlar?

    Zweig’a göre, bir yazar yazı yazarken kendisinden başka bir şey oluyor. Ne yaptığını aslında kendisi de fark edemiyor.

    Yazıyı yazdıktan sonra, ona yazıyı nasıl yazdığını sorsanız, o size, ‘işlediği cinayeti bilmeyen bir katil’ gibi bakacaktır.

    Aynı sizin kimliğiniz gibi, yazının nasıl yazıldığı da meçhul kalıyor.

    Meçhul kalan yalnızca bu değil ki…

    Dağlarda birbirlerini öldürenler, bir insan öldürürken ne yaptıklarını biliyorlar mı, bir insan başka bir insanı öldürürken tam manasıyla kendinde mi? Herkes gibi âşık olan, herkes gibi seven, herkes gibi gülen biri, tüfeğini bir insana çevirdiği anda hâlâ kendisi midir, yoksa o anda başkası mı olur?

    Cinayetin, yazının ve aşkın arasında garip bir ortaklık var gibi.

    Bu üçünü de yaparken insanlar kendilerinden başka biri oluyorlar.

    Âşık olan biri, kendinin âşık olmayan halinden ne kadar farklı.

    Cinayeti işleyen, öldürmediği andaki kimliğinden ne kadar uzak.

    Yazıyı yazan, yazmadığı zamanki yapısından ne kadar değişik.

    Bir insanin, kendinden başka biri haline geldiği anı çok merak ediyorum. Tüfeği kaldırdığı, kalemi tuttuğu, özlemden yandığı anda ne değişiyor içinde?

    Cinayet, yazı ve aşk, insanın tanrısallığa en çok yaklaştığı üç durum.

    Biri öldürerek tanrısallaşıyor, biri yaratarak, biri de kendini çoğaltarak.

    Cinayet, aşk ve yazı birbirine benziyor, ama Zweig cinayetlere dayanamadığı için kendini öldürüyor, Yesenin ise aşka dayanamadığından vuruyor kendini.

    Siz Yesenin’i de bilmiyorsunuz.

    Ben bütün bunları, size anlatabilmek için biliyorum.

    Yesenin, Sovyet Devrimi sırasında yaşamış serseri bir şairdi. Herkes de onun serseri olduğunu söylerdi zaten.

    Bir şiiri, yanlış hatırlamıyorsam, şöyle başlıyordu:

    'Bilmiyorum niçin bana su Yesenin rezili
    Bilmiyorum bana şu şarlatan diyorlar.'

    Devrime içi pek ısınamadı nedense, devrimciler de onu pek sevemediler.

    Sonra, Isadora Duncan adlı o dans büyücüsüne aşık oldu. Onun peşinden dolaştı durdu dünyayı.

    Devrimin katılığına ayak uyduramadığı gibi, aşkın acısına da katlanamadı.

    İntihar mektubu yerine bir şiir bırakarak vurdu kendini.

    Biliyor musunuz, mutlu yazar pek yoktur.

    Mutlu katil ve mutlu âşık pek olmadığı gibi.

    Mutluluk daha sıradan olanlara mı nasip acaba, yoksa daha sıradan olanlar mutsuzluğa daha kolay mı dayanıyor.

    Siz soruları seversiniz, bütün kadınlar gibi… Cevapları sanki sorular kadar sevmiyorsunuz, sanki cevapsız soruları keşfetmenin peşindesiniz.

    Erkekler cevapları arar, siz soruları ararsınız.

    Siz sorularınızla huzursuz, erkekler cevaplarıyla SIKICIDIR.

    Huzursuzluklarınız ve huzursuzluğunuza duyduğunuz merak, aşkı doğurur.

    Siz Zweig’ı mutlaka okumalısınız.

    Zweig, sevgilisiyle birlikte intihar eden bir Alman şairi olan Kleist’in biyografisini yazmıştı. Şöyle diyordu Kleist için:

    'Bazan, ölmeyi beceren ve ölümden zamanı aşan bir şair yaratabilen biri de bulunmalıdır.'

    Yazdığı kitaptaki gibi, ölümden bir şiir yaratarak öldü kendi de.

    Ölümlerin bu kadar çok olduğu ülkemizde, ölümden şiir yaratanların çok az olduğunu biliyorum. Ölümü, şiirinden soyduğumuz ve sıradan acılara, manasızlıklara çevirdiğimiz bir zamanda yaşıyoruz.

    Ölümün manasızlaştığı yerde aşk da ölüyor.

    Ben ölümden değil, şiirsiz bir ölümden kurtulmak için âşık oluyorum.

    Zweig, ölümün manasızlaşmasına dayanamadığı için ölüyor.

    Siz ise… Evet, biliyorum, siz mutlu bir gelecek var mı, diye merak ediyorsunuz. Ve, hep aynı soruyu soruyorsunuz kendinize:

    'Ne olacak? '

    Dağınık kaşlarınız altında ışıldayan gözleriniz her yerde bu soruyu yaşıyor.

    Zweig öldüğü ve ben âşık olduğum sürece mutlu bir gelecek var.

    Zweig ölerek, ben âşık olarak, kendi geleceklerimizi yaksak bile…

    Ahmet Altan
  • 112 syf.
    ·3 günde·9/10
    Aşk , vatan ,özlem şairi Nâzım...
    Daha şiirlerini okumadan, kendini bilmeden , çocukken sevdirilmiş Nazım Hikmet evimizde.
    Bir isim var sıcacık kalbime, aklıma işlenmiş.
    Neden diye sormak aklıma gelmemiş, o kadar içtenlikle empoze edilmiş :) Büyüdükçe , okudukça güzelleşti Nazım. Sonra hayatını , aşklarını öğrendikçe devleşti Nazım.
    Bana da kocaman bir iyi ki kaldı

    En güzel şiirlerinin , yıllara göre sıralanmış hali bu kitapla ince ince sızıyor yüreğe.

    Şiir incelenir mi bilemiyorum fakat kalp hissettiğini bilir. Sarıp sarmalanıyorsunuz tüm kelimelerinde.

    Bitince aklıma Hasan Hüseyin Korkmazgilin , Orhan Kemal'in anısına yazdığı ve Nazım'ı da andığı şiir geldi aklıma. "Haziranda Ölmek Zor"
    Onu da dinleyerek saygılarımı gönderdim Ustalara..
  • 151 syf.
    ·1 günde·9/10
    Oktay Akbal , gazeteci ve yazar. Servet-i Fünun gazetesinde sekreterlik yaparak başladı bu iki mesleğe de. Hikaye, roman, anı, günlük, gezi, inceleme, deneme ve köşe yazısı olmak üzere birçok anlatım türünde eser verdi. Elliden fazla eser kaleme aldı ve bu eserler birçok ödüle layık görüldü. Ama en çok öykücülüğü ile tanındı.

    Beyoğlu Festival Alanı'ndan geçerken yine dayanamayıp sahaf kitaplarını incelerken rastladım bu kitaba. Daha önce de bir kitabını okuduğum için Akbal'ın kitabı dikkatimi çekti. Eskiden pek uğramazdım sahaflara çünkü temiz kitaplar benim için çok daha öncelikliydi. Ancak burada yayınevlerinde bulamadığım çok değerli kitaplara rastlıyorum ve artık ilk tercihim diyebilirim sahaflar için. Kitabı arkadaşıma aldık ama ilk ben okudum.

    Birçok yazara rağmen edebiyat derslerinde daha az adı anılan bir yazar olması aklıma takıldı bu kitabını da okuduktan sonra çünkü baktığınızda en az Peyami Safa kadar iyi ve daha ölçülü daha tarafsız yazdığını düşünüyorum. Elliden fazla eser kaleme almış olması, dönemini böyle güzel yansıtması ve dili bu kadar akıcı ve sade kullanması beni bu düşünceye yöneltti. Belki de gazeteci yanı ağır basıyordu bilemiyorum ama ben romanını da günlüğünü beğendiğim kadar çok beğendim.

    Karamsar bir kitap okumak istersem aklıma gelecek yazarlardan oldu Oktay Akbal. Sevdiğim bir diğer yanı da aforizmalar barındırması. Yaptığı betimlemeler, duygu tahlilleri çok gerçekçi ve yerinde. Ben o evi, o yeşil önlüğü, kaynanayı, Selmin'i hayal edebiliyorum. O sokaklarda onları yürürken izleyebiliyorum. O trende onlarla yolculuk edebiliyorum.

    Kitaba geçecek olursak Oktay Akbal'ın romanlarından "Suçumuz İnsan Olmak" ilk baskısını 1957 yılında yapmış, Varlık Yayınları tarafından. Benim elimdeki eser ise 1985 yılında Can Yayınları tarafından basılmış 8. baskı. Kitap başlarken herhangi bir önsöz veya bilgi karşılamıyor okuru. Ben bunu büyük bir eksik olarak görüyorum. Her ne kadar " Önsöz okunur mu? " gibi bir algı olsa ya da yayınevleri " Sevgili okur sen önsöz okumazsın biliriz. "diyerek başlasalar da sözlerine ben buna katılmıyorum. Kitaptan önce bir ön okuma yapma, kitaba ve yazara ısınma fırsatı tanıması açısından önsöz eksikliğini fazlaca hissettiğimi söylemeliyim.

    İsmi ve içeriğiyle bana daha okumadan "İçimizdeki Şeytanı"ı anımsattı. Orada şeytana yüklenen sorumluluk burada da insan olmaya bağlanarak omuzlardan atılıyor. Olanlar olmuştu bir suç varsa bu sadece insan olmaktı.

    Atilla Özkırımlı, Oktay Akbal için: " aydınlık özlemini yitirmeyen bir karamsar" demiş. Yazarın üslubunu anlatacak en güzel cümleyi kendisi kurmuş. Gerçekten daha önce okuduğum günlüğü de şimdi okuduğum romanı da çok karamsar kitaplardı. Özellikle benzetmek gibi bir çabam yoktu ancak bana başka iki yazarı okuyormuşum hissi verdi. Bunlardan biri Dostoyevski idi. Okurken hissettiğim karamsarlık, içe oturan kasvet tam onun kitaplarındakiler gibiydi. Diğer yandan anlatım şekli, ruh tahlilleri, iç konuşmaları ve diliyle, günümüzde de çokça okunan ve okurlarını etkileyen Zweig'a benziyor. Kitap sadece Nedret veya Nuri'yi anlatsa bu kitap kesin bir Zweig kitabına dönüşürdü.
    Çünkü o kitapların kendi aralarında adı henüz konulamamış başka bir tür kitap olduklarını düşünüyorum.

    Karakterlerden bahsederek olayı özetlemeye çalışacağım. Bu kez daha somut bir tahlil yapmak istiyorum. Olaylarla birlikte gideceğim. Birbirine benzeyen Nedret, Nedim, Nuri, Sevim, Selmin, Hamdi isimleri arasında bazı zamanlar kaybolsam ve Nedret ismini kadına yakıştıramasam da Nedret ile başlamayı uygun buluyorum.

    Nedret, mutfağında yeşil önlüğü içerisinde meşguldür. Sarı saçları oradan bir anlık geçen Nuri'nin fevkalade dikkatini çeker. Kadını izlemeye başlar, kadın onu fark edince ikisi birden korkarlar. Nuri hızlı hızlı uzaklaşır ama bu sarı saçlı kadını bir türlü hafızasından çıkaramaz. Kadın ise bu yabancıyı yıllardır gelmesini beklediği, o hayallerini kurduğu kişi yerine koyar. Olay da buradan doğar zaten. Bir insanın bir insanı hayalindeki insan sanmasından.

    Nedret, kendinden 18 yaş büyük bir erkekle evli. Adam işine de eşine de bağlı. Çocukları yok ve rutin bir hayat sürüyorlar. Adam kadının iç dünyasından hayallerinden haberdar değil. Kadınsa mutfağına, evine, kaderine hapis ve razı olmuştur. Sadece hayal kurmuş, bu zamana kadar yalnız hayalleriyle avunmuştur. Okuduğu, hayal ettiği aşka ulaşamayacağını kabullenmiştir. Ama eksik bir şeyler var yaşamında bu okurken dahi yoğun bir şekilde hissediliyor. Kocasıyla aynı filmden zevk almıyor, aynı duyguları hissetmiyorlar. Bir aradalar ama bir değiller.

    Nedret ve Hamdi arasındaki ilişki güven ve saygıya dayalı. Adam kadına sadık ve onu seviyor. Kadın da adamı seviyor ama bir alışkanlıkla. Kendisi de anlatırken, onun yanındayken herkesin yanındakinden güvendeyim ama bu dünyada en yakınım olan insan bana öyle uzak ki diyor. Çünkü onlar aynı hayalleri kurmuyor, paylaşmıyor.

    Bana kalırsa Nuri'nin durumu daha zor. Karşımıza Ankara'da yaşayan bir memur olarak çıkıyor. Kaynanası ile aynı evi paylaşan ve karısını hiç memnun edemeyen, çocuklarına yetmekte zorlanan bir hayalci memur. Zamanında şiirler de yazarmış. Bunlar yoğun bir kasvet içinde anlatılıyor. Öylesine sıradan bir olay ki işe gidişi, gelişi, yaşayışı... Ama yazar bunu ustalıkla anlatıyor. O bayağı hayatın içine giriyor ve o bunaltıcı havayı siz de soluyorsunuz.

    Adam karısını severek evlenmiş, hem de çok severek. Onu güzel sözlerle, mektuplarla kandırmış. Onunla olmak onun için başlarda büyük mutluluk sebebiymiş. Ama sonraları bu büyü bozulmuş. Kadın yaşlanmaya, hiçbir şeyden memnun olmamaya başlamış. Ondan bahsederken onu artık sadece çocuklarımın annesi olarak görüyorum diyor. Aynı evde olmalarına rağmen aralarında uzak mesafeler birikmiş. Kadının şikayetleri hiç bitmiyor, adam boyun eğiyor.

    O uzun süre sessiz kalan insanların yaşadığı patlamayı yaşıyor Nuri. Eve geç geliyor, kimseye bir kelime etmiyor. Özgürce, kafasına göre bir hayat sürmeye başlıyor. Ne zamanki böyle uzaklaşıyor kocası, kadın o zaman adama eskisi gibi olabileceklerini anlatmaya çalışıyor. Adam bir an hem sarışın kadını, hem bunca sıkıntıyı unutacağını zannediyor ilk başta ama görüyor ki değişen bir şey yok. Çünkü geçim sıkıntısına hapsolan hayatları sevgiye yer açamıyor.

    Bazen olur öyle bir an ufacık bir an geçmişe gidilir. Zannedilir ki geri geldi geride kalanlar. Ama o rüyadan kolay uyanılır. Kolayca belki de bir kaç kelimeyle tekrar gerçeğe dönülür. Nuri ve Selmin arasında olan da budur. Eskiye bir bakıp geri dönmüş yine çekilmez hayatlarına devam etmişlerdir. Nuri de artık karısından teselli bulamayacağını anlar ve daha da Nedret'e yanaşır.

    Karşılaşmaları ise Sevim ve Nedim'in vasıtası ile oluyor. Bir sergide karşılaşıyor Nedret ve Nuri. Sonrasında Nuri Nedret'e bir mektup yazıyor ve o günden sonra görüşmeye başlıyorlar. Ufak yürüyüşler yapıyorlar. Kadın bu yaptığında bir bayağılık olmadığına kendini inandırmış ne adamın karısına ne çocuklarına ne de kendi eşine haksızlık yaptığını düşünüyor. İş çok ileri boyutlardayken bile böyle düşünüyor. Sanki bu zamana kadar aç olduğu aşkı bulmuş olması her şeyi normal kılabilirmiş gibi bir tavrı var. Yine de bana Nedret daha temiz göründü. Nedense en suçlu Nuri gibi hissettim. Ona fazla ısındığımı da söyleyemem. Çünkü sonuçta karısını da severek evlenmiş bir adam ancak hevesi geçtikten sonra bu kadına sadece çocuklarımın annesi olarak görüyorum diyerek bir değersizleştirmede bulunuyor. Oysa bir şeyler paylaştığımız, ortak sevinçlere sahip olduğumuz insanları daha çok sarmalı, öyle değil mi? Geçici güzellikler ardında aşkı aramak, aşkı aramak sayılır mı?

    Aslına bakılırsa ikisi de içinde sıkışıp kaldıkları, kabullenseler de memnun olamadıkları hayatlarında bir kaçamak bir heyecan arıyorlar. O bilinmeyenin merakı yakıyor içlerini. Tanımadıkları bir ruha karşı o tüm duyguları göstermek istiyorlar. Anlaşılmak sevilmek ama en çok da aşık olmak. Oluyorlar da. Gizli buluşmalar, özleyiş, bekleyiş. Onları her defasında daha da hayata bağlayan bir birliktelik bu. Herkese rağmen onları suçlu hissettirmeyen bir duygu, engel olamadıkları bir tutku. Özlemini duydukları o derin duyguların yerini birbirleriyle doldurmaya çalışıyorlar. Kendi hayal dünyalarını gerçeğe uydurmaya çabalıyorlar devamında.

    Bir zaman sonra yalnız uzaktan görüşmeler, konuşmalar yetmiyor. Dile getirmeden sözsüz bir anlaşma yapıyorlar. Bir apartman dairesine gittiklerinde ikisi de orada sergi bulamayacaklarını biliyor. Kadın pişman oluyor. İlk kez rahatsızlık duyuyor. Hayaller, gerçek dünyanın kiri ile kirlenecek, bana kalırsa bu onu ürkütüyor. Gitmek istiyor ama geri dönüşün de mümkün olmadığını fark ediyor. Hem adam da farkında bir şeyler yaşanacak ve bitecek. Arada hiçbir şey kalmayacak.

    Karıncalar ne kadar küçükse onlar da küçükler, kıymetsizler aslında şu dünyada. Bir uçaktan aşağı bakıldığında nokta halinde görünüyorlar ne güzellikleri ne hayalleri anlamlı kalıyor. Kendileri de bunun farkına varıyor o ilk yakınlaşma da ilk ve en büyük aldatışta... Birbirlerine bağlılıkları ne görünüşleriyle alakalı ne de başka bir şeyle. Yalnızca yıllarca kurulan hayallerin bir görünümü zannediyorlar.

    Kadın gitmek istiyor ama geç kaldı. Artık tek düşündüğü ne olacaksa olsun ve gideyim. Çalan bir kapı zili ile başlamadan bitiyor her şey. Kadın giyinip gidiyor. Adam kalıyor.

    İkisi de evlerine gidiyor. Hiçbir şey olmamış gibi yaşayacaklar. Nedret mutfağında yemek pişirecek, Nuri dairede çalışacak, gece karısının şikayetlerini dinleyecek. Belki de ikisi de bu yaşananları sadece diğer hayallerinden biri olarak hatırlayacaklar. Hayal kurmaya devam edecek bir daha da böyle işlere kalkışmayacaklar.

    Eğer ki pişman olacak olurlarsa yaşananlardan ikisinin de hazır cümleleri. Tek suçumuz diyecekler, tek suçumuz insan olmak.

    Bir ders vermeye çalıştığını düşünmüyorum ama böyle bir arayışa girecek olursak bence şöyle bir sonuca ulaşabiliriz. Hayal edilenler her zaman gerçeklerden daha güzel, daha özeldir. Hayaller sizindir. Her hale siz getirir her şeklini siz verirsiniz. Hayaller yaşamak için sürdürmez varlığını. Hayali kurulası en güzel şey aşk belki de. Aşk bu dünyanın icadı ise de yeri bu dünya değil. O yüzden onu yeryüzüne indirmeye çalışmamalı.

    İyi okumalar!
  • 159 syf.
    ·11 günde·Beğendi·8/10
    Evet, Ali Şeriati’nin tüm kitapları bu sihirli cümleyle başlar. Sizi rahatsız etmeye geldim der. Eder de. Cümleleri, fikirleri insan da şamar etkisi bırakır. Silkelenirsiniz.
    Peki kimdir? Necidir efenim zatıâlileri? Kendilerinin asıl mesleği sosyolog olmakla birlikte ne ararsanız varcıdır. Aktivist, düşünür, yazar, çizer… Din sosyolojisi, dinler tarihi, İslam ekonomisi, yalnızlık psikolojisi, aşk v.s bi çok alan üzerine sayısız çalışmalara ev sahipliği yapmıştır. O Dr. Ali Şeriati’dir. J.P. Sartre’ın yakın arkadaşıdır. Buradan şu sonucu çıkarabiliriz; onu her ekonomist, her sosyolog, her psikolog, her tarihçi, her ilahiyatçı, her siyasetçi her her her insan çok rahatlıkla okuyabilecek ve kendisine dair parçalar bulabilecektir.

    Gel gelelim kitabın kendisine. Şeriati burada bir dertten muzdariptir. İçini döker de döker. Koca göbekli medrese, âlim ve yönetici sınıfına söver de söver. İslam’ın ilerleyememesinin müsebbibini bu sınıf olarak görür. Kendilerini halktan soyutlayıp mersedese binmelerini sorgular. Ve bu, dönemin katı İran rejimine karşı övülesi bir cesarettir. Bunun bedelini de 44 yaşında zehirlenerek kellesiyle ödemiştir. Şükür ki kitapları bizlere miras kalmıştır da onu hep dinleme şansına erdik!

    Müslümanlar arasında adeta övünç kaynağı olarak görülen “züht” yani dinin yasak ettiklerinden sakınıp, buyurduklarını yerine getirme işini ele alır. Ama günümüz ruhban sınıfı bu işi iyice abartıp dünyadan tümden el etek çekme boyutuna getirir. Tıpkı manastır tayfası gibi, üzerine rahmetler yağsın Buda gibi. Buna da tasavvuf ismini vererek sempatikleştirmeye çalışmışlardır. Ya tasavvuf öğretisinde eksiklik vardır ,ki her öğreti gibi bununda cumburlop benimsenmemesi gerekir, ya da bizim dindarlarımız mevzuyu yanlış anlamışlardır.

    Çünkü iş öyle bir boyuta gelmiştir ki tembellik, bana dokunmayan yılan bin yaşasıncılık gırla gezer olmuştur. Bunun en büyük zararı da ekonomiye olmuştur. İğne ipliğimizi dahi pek muhterem batılı üretir hale gelmiştir. Bu elini eteğini çekme mottosu özellikle Afrika başta olmak üzere, Türkiye dahil bir çok Müslüman ülkesine (laik düzen başımızdayken neremizle ‘Müslüman ülkesi‘ sayılıyorsak.. O ayrı bir çetrefildir girmiyorum.) geri kalmışlığı ve ekonomisini gayrimüslimlerin tekeline bırakma neticesini doğurmuştur.

    Ali şeraiti Kapitalizme şiddetle karşı çıkar evet ama Müslümanların bu sadeleşme adı altında sefalete gitme durumunu bir Müslüman’a asla yakıştırmaz. İsraf haram, gelişme helal sayılmalıdır. Hakikaten de Müslümanların bu vaziyeti içler acısıdır. Peki, formül nedir? Şeraiti şöyle özetliyor diyebiliriz; bireyde sadelik, toplumda refahlık. Yani kişi hazinesini ganimetlerle donatmamalı bununla birlikte çeşitli yatırım, azim ve fedakârlıkla toplumunu kalkındırmalı, zenginleştirmelidir. Burası size de sosyalizm kokusu verdi değil mi? Zaten Ali Şeriati de alttan alta hatta bazen üstten üste bu fikre ulaştırır bizi. Buraya ilerde değineceğim. Yani temel de Müslüman’a kalk der! Ekonomine, siyasetine, toplumuna ve saf dinine sahip çık. Sen çıkmazsan başkası bi güzel oyun hamuru gibi oynar. Adeta pasif Müslümanlarımıza ,ki bunlar kendilerine ılımlı Müslüman derler, seslenir Şeriati. Bunun gibi birçok konuyu şairane bir üslupla kaleme alır.

    Buraya kadar olan ve kitaptaki birçok görüşe şahsım olarak zaten hep sahip çıkmış ve savunmuşumdur. Evet neden bunlar oluyorun temel cevabı da başsız, halifesiz ve şeriatsız-öz şeriat- kalmamızdandır.

    İşin şu boyutuna gelelim. Ali Şeriati nasıl okunmalı? Bence cevabı, dikkatli, kahveli ve 4 gözü açık okunmalı olmalıdır. Onu okurken Şia, sosyalizm ve kapitalizm kavramları hakkında ucundan fikir sahibi olunmalı. Çünkü Kendisi Şii, sosyalist ve dolayısıyla antikapitalisttir. Sünni mezhebe neredeyse taban tabana zıt olan Şia’nın savunucusudur yer yer. Burada Şiiliğin neden Sünniliğe ters olduğuna parantez açmak gerekir. Bu mezhep Kuran’ın tahrif edildiğini savunur. Bu iddia ise bizim mezhebimizde bir şirk sebebi sayılır. Ve ayetlerin çoğunda Kuran’ı değiştirmeye kimsenin gücünün yetmeyeceği vurgulanır. Sünni inancında Kur’an-ı Kerimin günümüze kadar orijinal hali ile nakledildiği vardır. İkinci mevzu Hz. Osman-Ömer-Ebubekir düşmanlığıdır. Şiiler halifeliğin neden en baştan beri Hz. Ali’ye verilmediği kinini tutarlar. Ve öğretilerinde bu üç halifeye hakaretler mevcuttur. Şeriati’nin de eserlerinde işin bu kısmını görüyoruz. Bu üç halifeyi makam ve ganimet sevdasıyla suçluyor. Bunun gibi birçok mevzu var Şia da. Hal böyle iken Şeriati’yi ayıklayarak okumak lazım gelir. Kendisi sadece düşünürdür. Ne âlim ne de müçtehittir. Kitapları fıkıh, itikat, cevaz, hadis gibi hassas hususlar ölçüt alınmamalıdır. Zira onunki ona, bizimki bizedir.

    Bir diğer konu ise Ali Şeriati’nin ideolojik görüşüdür. Kendisi saptamalarının sonunu açık ya da örtük hep sosyalizme götürür. İslam’ın bugün ki çıkmazının ilacı olarak sosyalizmi görür. Peki İslam ve sosyalizm kavramı aynı kulvarda halay çekebilir mi? Kapitalizmin temel de İslamiyet ile baştan aşağı ters düştüğünü söyleyebilirken maalesef sosyalizm için aynı şiddeti gösteremeyeceğimizi düşünüyorum. İsrafın, haksız kazancın, ayrıcalıklı sınıfın mubah olduğu; ezilmemek için ezmenin helal sayıldığı sistem tamamen zıttır. Ayrıca kapitalizmin zemininde faiz vardır. Ve bu durum bu sistemin realitesi hatta doğal sonucu kabul edilir. Hal böyle iken sosyalizme el uzanır. Orada herkese eşit muamele ve emeğine göre para verilir. Müsriflik, Makyavelizm, ayrıcalıklı sınıf reddedilir falan fişman. İyidir hoştur. Ayrıca bu saydığımız özellikler zaten İslam’ın içinde mevcuttur. Amma velâkin sosyalizm beşeridir ve batılıdır. Kaynağı materyalizme dayanır. Sosyalizm komşumuz olabilir yalnız akrabamız değildir. “Zinhar sosyalizm haramdır” seslenişine girmekten imtina ediyorum fakat İslam’a sık sık suni, insan yapımı ekollerin yapıştırılması bana fazlalık geliyor. Salt İslam yetmiyor/yetemiyor mu yoksa?

    Eksiği gediği, azı fazlasıyla.. Her şeyine rağmen Ali Şeriati okunmaya değerdir. Tüm bu fikirlere sahip çıkıyor diye onu mimlemek, genellemek, yasaklamak; bize çok kıymetli sosyolojik tespitlerini görmeme kaybından başka hiçbir şey vermez. Okuyun der o da. Çünkü “Mürekkebin akmadığı yerde kan akıyor.”
  • Her zaman aşkın bir bahanesi vardı.
    Eskilerden Leyla ile Mecnun, Tahir ile Zühre, Ferhat ile Şirin...
    Dinler dinler "Ahh!" çekerlerdi.
    Sonraları eski Türk filmleri vardı, Fosfurlu Cevriye, Kara Cocuk Mavi Cocuk, Selvi Boylu Al Yazmalım.

    Sevgi neydi? Sevgi iyilikti, dostluktu, sevgi emekti. Durursam bir daha kurtulamam.
    Ziyanı yok, gülüşü yeter bize. Yüreğim kaydıysa günah mı? Çamura saplansam yardıma gelir misin? Elini tuttum sıcacıktı, yüreği elindeymiş gibi. Elinden tutuversem benimle gelir misin? Seninim işte, alıp götürsene beni, Elveda Asya, Elveda.
    Bitmemiş türküm benim.

    Şimdilerde ise; Titanik, Not Defteri, Sil Baştan...
    Koy baba filmden güzel sözlü bir replik
    ya da iki sevgilinin aşk dolu bakışlarını.

    Sonra kendini yırt ne güzel aşklar var. Adam ne güzel seviyor, kadın ne güzel seviyor. Adam/Kadın ne güzel bakıyor.
    Dizileri saymıyorum bile.
    Onlardakiler hep aptal aşık.
    Bizimkiler napıyor?
    Sen beni niye böyle sevmiyorsun? Niye böyle bakmıyorsun?

    Sormak lazım onu diyene: Sen sevdin mi önce? Ama beklentisiz. Öyle filmlerdeki gibi romanlardaki gibi değil.
    Aksiyonsuz, sâde.

    Sonra eklemek lazım: " Sevilmek tamam da hangi efsanede, filmde, romanda, dizide kadın / erkek öylece oturuyor da karşı taraf aşkını ispatlamaya çalışıyor. Mecnun çöldeyken Leyla evde pijamasıyla oturuyor muydu?
    Pamuk prenses zehirli elmayı yerken Prens biraz zaman geçsin öperim mi diyordu?

    Yok, yokk bu aşk değil. Bu kendini sevmek. Bu dizilerdeki, filmlerdeki karakterleri sevmek.
    Bu yatıp sadece aşkı hayal etmek.
    Siz daha çok hayal kurarsınız gerçek aşk diye.
    Ah! Keşke biraz da kendiniz çabalasanız. 😏

    Neyse demlenmesine 10 dakika vardı.
    Çay içelim en iyisi. Her derde devâdır kendisi. 😊
    Saçma aşklara bile. 💁‍♀️
  • 292 syf.
    ·8/10
    Uzun zamandır inceleme yazmıyordum. Nasıl yazıldığını unutmuş olabilirim.

    Benim için yazarlar 4 kısma ayrılır.
    1- Anlatımı güzel olan ancak etkileyici bir konu bulamayanlar.
    2- Muazzam bir konuyu berbat bir anlatım tarzıyla mahvedenler.
    3- Her ikisini ustaca becerebilenler
    4- Her ikisini de beceremeyip acilen kitap yazması yasaklanması gerekenler.

    Tarık Tufan'ı bu kategorilerden birine (3. ve 4. kategoriye girmeyi hak etmiyor şimdilik) dahil edebilmem için bir kitabını daha okumam gerektiğini düşünüyorum.

    Öncelikle Tarık Tufan kitaplarına karşı bir antipatik bir durumun etkisindeydim. Wattpad yazarı gibi diyenler çok olduğundan istemsizce yazardan özellikle uzak duruyordum ki Osman Y. silah zoruyla bana bu kitabı okutmayı başardı. Mecburdum çünkü ben ona zorla Ahmet Erhan okutmuştum. Sıra bana gelmişti.

    Evet bu kitabın ilk sayfalarını zorla okumaya başladım. Aklımı işgal eden berbat bir yazar, berbat bir roman düşüncesi gitmek bilmiyordu. Şimdi yargısız infazın ne kadar kötü bir düşünce olduğunu tekrar öğrenmiş bulunuyorum.

    Kitabın öncelikle karakter konusuna değinmek istiyorum. Bütün karakterleri başarılı buldum. Özellikle roman kahramanı?? Sanırım ismini unuttum. Bir ismi var mıydı yok muydu farkında değilim. Belki form falan doldururken bahsettiyse de aklımda kalmamış bu sebeple ben kendisine Eda'nın sevgilisi diyorum şimdilik. Eda'nın sevgilisi kitabın zorla okumaya çalıştığım bir kaç sayfasından sonra bir anda karşıma dikiliverdi. Tanıdık bir iç dünyasıyla yüzyüzeydim. Eda'nın sevgilisini benimsemeye başladım. Çok gerçekçi yansıtılmıştı karakterler okuyucuya. Kral adam Baki Semih'e olan hayranlığım bir anda tavan yaparken bir kaç sayfa ileride Eda'nın salaklığına küfredesim geliyordu. Gelinlikli kız hakeza çok gerçekçi tavırları vardı satırlarda. Ve Halil Coşkun. (Bahsedilen işi çok sevdim.)

    Kitap konusu için eleştirilecek bir yön bulamadım. Biraz diyalogları basit bulmam dışında genel olarak beğendim. Bir bölümü heyecanla bitirip gözlerimin öbür bölüme koşarak gittiği anlarda hep başka bir bölüme rastladım. İlk başlarda ''Neler oluyor baskı hatası mı?'' diye düşünsem de 2 3 bölüm sonra bu duruma alıştım.

    İlk sayfalarında sıkıcı bir okuma olacak dediğim kitap, sayfalar ilerledikçe heyecanlı ve keyifli olmaya başladı. Her ne kadar çoğu yerde sırf sayfa sayısı fazla olsun diye oradan oraya gittim oradan oraya döndüm merdiven indim yokuş tırmandım tarzı yazılar biraz aşırı olsa da anlatım şeklini ve olay örgüsünü beğendiğimi söyleyebilirim. Özellikle aşkı çok güzel anlatmış. neredeyse ben bile arasıra kendimi Eda'ya aşık olmuş hissettim. Ancak yanlış anlaşılma olmasın. Kitap kesinlikle aşk kitabı değil.

    Kitap bitene kadar ismi neden Şanzelize düğün salonu konulmuş diye düşünüp durdum. Hala aynı şeyi düşünüyorum.

    Ve final. Anlamadım ne oldu. Ben mi anlamadım sadece. Yoksa okuduğum gibi mi bitiyor kitap. Bu konuda kitabı okuyanlardan bir aydınlatma bekliyorum.

    Yazar üzerindeki olumsuz düşüncelerimi yok etmeyi başaran Osman Y. tekrar teşekkür ederim .
  • “Bir kız çocuğunun büyümesi ne zaman biter acaba? İlk ad_t gördüğünde mi, (18)yaşını doldurunca mı, evlenince mi, saçına ilk ak düşünce mi? Bence hiçbiri değil.. Bir kız çocuğu büyümez, kaç yaşına gelirse gelsin asla büyümüş gibi hissetmez kendini.”
    Öyle ya, büyümüyorum ben, büyümeyeceğim.. Birçok hatıra ekleyeceğim hayatıma, bazısı benim, bazısı değil. Kitabı okuduğum şu (7)günde birçok kişi oldum. Ben de Maya oldum, ben de Nadia oldum, hatta ben Max oldum, Ouitz ailesi mensubu oldum.
    Okuduğum kitapların çoğunda “iyi ki”deyip kitaba sarılı kaldım ama bu farklı, gerçekten çok farklı.
    Şimdi biraz öznellikten çıkmaya çalışıp nesnel yazacağım. Sonra öznele dönerim tekrar. Umarım boğucu olmam, çünkü içimden gelen çok şey var.
    Kitabın dili oldukça akıcı, sıkmayan hatta çok merakta bırakan olaylarla devam ediyor. Gerek ülkemiz, gerekse başka ülkeler hakkında tarihsel bilgiler içeriyor. Okurken bir yandan araştırmaya yapmaya başladım. Birkaç olayı, ismi not ettim biraz üzerilerine düşmeyi istiyorum.
    Aşkın hep kutsal olduğunu düşünmüşümdür, insan sadece bir kez yaşar ve öylece kalır. Kitap aşk konusunu öyle güzel işlemiş ki! Hani durup kendi kendine düşünüyorsun “Ne aşklar var be, aşk insana neler yaptırıyor!” diye.
    Nazi dönemi Almanya, yahudilerin yaşadığı zorluklar, Türklerin yaşadığı zorluklar kaleme alınmış genel olarak/ İnsanlığın ne kadar acımasız olduğu tekrar tekrar göz önüne seriliyor. Bu konuda çok şey yazabilirim ama “Hiçbir iktidar masum değildir. Bütün iktidarlar öyle ya da böyle, birinin katilidir…” diyerek geçmek istiyorum.
    En çok etkilendiğim olayı da aktarıp sonlandırayım yazımı. “Mezar taşlarına mutlu oldukları gün sayısını yazdıran insanlar” Yine kendimi sorgulatıp kaç gün yazardı benim taşımda diye düşündüğüm sayfalar... Daha küçüğüm, bir elin parmak sayısını geçmiyor ama bu yaşta böyle tam anlamıyla ”mutluyum” diyebildiğim gün olması mutluluk verici. Umarım hepimizin ”gerçekten mutlu” olduğu anlar olur, belki biz 52'yi geçeriz. Neden olmasın??