• 212 syf.
    ·Puan vermedi
    Livaneli'nin Serenad'dan sonra en çok etkilendiğim kitabı oldu benim için. Kitap, yaşadığı travma sonrası psikolojik sorunları olan ve Stockholm'e siyasal mülteci olarak gitmiş Sami'nin hayatını konu alıyor. Apolitik olan Sami'nin gözünden seksen darbesini ve ondan götürdüklerini işleyip Stockholm'deki dünyanın diğer uçlarından gelen siyasal mültecilerin de hayatını konu alıyor aynı zamanda. benim diğer mülteci karakterlerden en nefret ettiğim muhtemelen adil karakteriydi. bana bolca Türkiye'deki solcuları çağrıştırdı ve anımsadığım anılar yüzünden ondan çok fazla nefret ettim.

    Livaneli'nin bu kitabının diğer kitaplarından farklı olarak ana karakter her bölümün sonunda, arkadaşı olan yazarın anlattığı kısımları eleştirip kendi perspektifinden bize özetliyor. Sami'nin yorumuyla birlikte o ana dönüyor, Stockholm'ü ve kuzeyde olmanın yalnızlığını Sami ile beraber paylaşıyorsunuz.

    zorla bitirilmiş bir aşkın sonunda, yok olmuş bir adamdı Sami ve kaybedecek hiçbir şeyi yoktu. hayat tam bu sırada onun karşısına öyle birini çıkartmıştı ki ona, hükmetme ve öldürebilme gücünü tanıdı. bir kedi, bir adam, bir ölüm kısaca aşk ve ölüm arasındaki ince çizgide gidip gelmeyi anlatıyor. empati duygunuzu geliştirip sizi çok farklı insanların dünyasına götüren bir kitap.
  • 632 syf.
    ·1 günde·Beğendi·10/10
    Oblomov, Oblomovka ve Oblomovluk. Bu üç kavramla Oblomov’u ibda eden İvan Gonçarov’un tembellerin sultanı olan bu karakteri bir ay gibi kısa bir sürede edebiyat dünyasına kazandırması romanın ve romancının istihza ile attığı ilk adımdır.
    Oblomov bir bilinç hali yahut bir ideoloji değildir. O Jean Paul Sartre’ın ya da Albert Camus'nün Varoşçuluk ve Absürdizm ideololojilerine bile sığmayan, kalıplara kafa tutan büyük bir yazın dehasıdır. Hayır bu mefhumlarla kıyaslanamaz elbette daha doğrusu Oblomov kendini bunlarla kıyaslamaz çünkü o varolmaya bile çalışmayan bir karakterdir.
    Sayfalarca yatağından kalkmayan Oblomov’un klişe haline getirdiği bir hareketi:
    O sırada kapının çıngırakları çalındı. Oblomov hırkasına sarınarak:
    -İşte bir konuk, dedi. Bense hala yataktayım. Ne ayıp şey, kim olabilir bu kadar erken? (oysa ki Oblomov sekiz buçukta uyanmış on buçuğa kadar yatakta vakit öldürmüş, daha sonra da yatar pozisyonda kendisiyle saatlerce muhabbet etmiş, sonra kapı çalmıştır. )
    Yerinden hiç kımıldamadan, merakla kapıya doğru baktı..
    Gonçarov un başarısında Oblomov'un evrensel bir karakter olması da etkili olmuştur. Gonçarov yaşadığı yüzyılın Rusya’sını ele almış, batıyı taklit ve takdir etmeye çalışmıştır. Bunu yapmaya çalışırken öylesine evrensel bir karakter ortaya koymuştur ki dünya bir anda Oblomovlara teslim olmuştur. Oblomov’un tembelliğinin boyutlarını ve sınırlarını daha doğrusu sınırsızlığını daha iyi algılayabilelim diye en iyi arkadaşını yani Ştoltz u devamlı Oblomov’un peşinde koşturmuştur, bir Alman-Rus anne babanın çocuğu olan Ştoltz çalışkan zeki ve her konuda ataktır. Sembolik bir batı karakteri olan Ştoltz her fırsatta Oblomov’u rüyasından uyandırmaya çalışmaktadır ve her şeye rağmen bu uğraşından vazgeçmemiştir.
    Oblomov’un aşkla sınanması da dikkate şayandır. Böyle bir tembelliğe aşk nasıl bir etki yapabilirdi! Ştoltz’un yakın arkadaşı olan Olga isminde bir kızla tanışan Oblomov’un tepkileri neler olabilirdi, aşık olmayı becerebilecek miydi ya da aşka karşı tutumu nasıl olacaktı?

    Lenin'in "Rusya üç devrim geçirdi, ama yine de Oblomov’lar kaldı; çünkü Oblomov’lar yalnız derebeyler, köylüler, aydınlar arasında değil, işçiler, komunistler arasında da vardır. Toplantılarda, komisyonlarda nasıl çalıştığımıza bakarsanız, eski Oblomov’un içimizde olduğunu görürsünüz. onu adam etmek için daha çok zaman yıkamak, temizlemek, sarsmak, dövmek gerekecektir." Cümlesi bile başlı başına bu insanlık tehlikesine karşı savaşa yeşil ışık yakmıştır, bir nev-i insanın nefsiyle olan en büyük savaşıdır da bu; aynı zamanda “Oblomovluğu yıkmak”
    Ve kitaptan bir alıntıyla:
    Oblomov, “Aman ya Rabbi! Ne budala insanlar var. Evleniyorlar!” diye içini çekti ve sırt üstü yattı.
  • 336 syf.
    ·9 günde·Beğendi
    20 Mayıs 1799 tarihinde, Fransa’nın Tours kentinde gaddar, huysuz ve ilgisiz bir annenin oğlu olarak dünyaya gelen Balzac, annesinin keyfine düşkünlüğü sebebiyle evinden uzakta bir yetimhanede, sütanne elinde büyümüştür. Doğumgünü, Saint Honore Yortusu'na denk geldiği için ismi Honore koyulmuştur. İleriki yaşlarında Paris'e yerleşerek hukuk öğrenimi görmüştür. Hayatının her döneminde, orta sınıfa ait bir aileden geldiği için utanan Balzac, Honore Balssa olan gerçek ismini, sırf aristokrat bir kimliğe bürünebilmek için değiştirmiştir. Zira ''-de'' takısı, sadece aristokrat ailelere ait bir takıydı...

    1827 yılında, henüz 28 yaşında iken, 45 yaşındaki Madam Laure de Berny ile 16 yıl sürecek bir gönül macerasına atılmıştır. Madam, Balzac' ın hem sevgi açlığını doyuruyor hem de Balzac'a maddi olarak destek sağlıyordu. Bu ilişki sırasında Madam'a ihanet ederek yine bir aristokrat olan evli Düşes d'Abrantes ile de sık sık kaçamak yapıyordu.

    "Hayatımdaki en büyük güç, tartışmasız kahvedir" diyen ve günlük 18 saat okuyup yazarak çalışan Balzac'a, bu çalışmalarında günde 50 fincan kahve eşlik etmektedir. Fransız kaynaklarına göre ya aşırı doz kafein tüketiminin sebep olduğu kalp yetmezliği ya da kafein zehirlemesi sonucu vefat etmiş Balzac.

    Tam anlamıyla bir Balzac hayranı olan ve edebiyat dünyasına Balzac çevirileri yaparak giren Cemil Meriç, çevirisini kendisinin yaptığı, Üniversite Kitabevi tarafından 1943 yılında basılan ''Altın Gözlü Kız"adlı Balzac kitabının ön sözünde Balzac hakkında şöyle söylüyor :

    "Napoleon, onun nazarında ilahileşen beşer iradesiydi. Napoleon olmak ihtirası ile tutuşan genç Balzac, Zweig'in dediği gibi-birkaç yıl evvel doğsa, şüphesiz ki omuzları apoletli kahraman bir başbuğ olacaktı. Halbuki şimdi kainatı fethetmek için tek vasıta kalıyordu : San'at. Damarlarında imparatorluk devrinin cengaverlik ateşi yanan Balzac da, edebiyat dünyasının imparatorluk tacına göz dikti. Ve Napoleon'un bütünün altına "Onun kılıçla bitirmediğini ben kalemle tamamlayacağım " yazmıştı.

    Şimdi, Balzac'ın özel hayatına neden girdiğimi, bizleri ne ilgilendirdiğini soracaksınız. Bu özelleri bilmeden Balzac’ı, daha doğrusu "Vadideki Zambak" ı tam özümsemeyebiliriz zannımca. Çünkü Balzac bu eserinde bizlere kısmen de olsa, otobiyografik bir hikaye sunuyor.

    Kitabın ilk sayfalarında çok sıkıldığımı itiraf etmeliyim. Ancak bitirince, bunca zamandır okumadığım için pişmanlık duyduğum, haklı bir hayıflanma yaşadığım bir eser olarak gönlümde yerini aldı.

    Ana kahramanımız Felix, eserin girişinde, sayfa 15'te kendisini bizlere takdim ediyor:

    "Yeni doğmuş bir çocuktum; hangi gururu kırmış olabilirdim? Hangi bedensel ya da hangi ruhsal kusur, annemin bana soğuk davranmasına neden oluyordu? Görevin çocuğu muydum, doğumu bir rastlantı olan çocuk mu yoksa yaşamı bir serzeniş olan çocuk mu? Köye sütanaya verilmiştim,ailem üç yıl boyunca unutmuştu beni, babaevine döndüğümde öylesine küçümseniyordum ki, görenler acıyorlardı."

    Aristokrat bir ailenin, sevgi, şefkat ve ilgi görmemiş oğulları olan Felix de Vandennesse ile evli ancak mutsuz Madam Henriette de Mortsauf'un aralarında cereyan eden tertemiz, saf ve masum aşkı konu alıyor Vadideki Zambak. Evli kişinin temiz aşkı mı olur demeyin lütfen, Balzac yapmış, mis gibi de olmuş...Felix'in Natalie de Manerville'ye yazdığı mektup ile başlayan kitap, Natalie'nin cevap mektubu ile son buluyor. Bir nevi bizler Felix'in mektubunu okuyoruz.

    Felix ve Henriette başta olmak üzere, tüm karakter tahlilleri oldukça başarılı bir şekilde işlenmiş. Mekan tasvirleri ise kimi yerlerde sayfalarca sürüyor ama asla okuyucuyu(en azından beni) sıkmıyor, yormuyor, bunaltmıyor. Buradan da anlıyoruz ki Balzac'ın inanılmaz güçlü bir gözlem yeteneği mevcut. Bu konuda yine Cemil Meriç'in şöyle bir beyanatı var:

    "Balzac' ın heybet ve kudreti - kandan, çamurdan ve altından- rüyalar ile bütün bir asrı ifade edebilmesindedir.
    Balzac hakkında esaslı bir görüş sahibi olabilmek için bütün dünyayı dolaşmak, saraylardan kulübelere, mabetlerden fuhuş evlerine, kumarhanelerden harp meydanlarına, Paris'in en tantanalı mahallelerinden Fransa’nın en ücra eyalet kasabalarına, Norveç'in şairane körfezlerinden İspanya'nın kum çöllerine, Nil boylarından Sibirya' ya kadar muharririn peşi sıra gitmek lazım"

    Eser boyunca, esere hakim olan romantik anlatımın haricinde sıklıkla, aforizma olarak nitelendirebileceğimiz felsefi ve dini anlatımlara da rastlıyoruz. Vadideki Zambak için kuru kuruya bir aşk romanı demek, kesinlikle Balzac'ın kemiklerini, bizlerin de vicdanını sızlatacaktır. Zira Balzac, aşk olgusu altında, doğu batı sentezi, feodalite, taşra ve kent yaşamı, annelik, fedakarlık, vicdan, ızdırap, ahlak, erdem, etik değerler, prensipler ve iffet gibi psikolojik ve sosyolojik ögeleri de sorgulatan bir eser çıkarmış ortaya.

    Kitabın ilerleyen bölümlerinde Balzac, İngiliz Lady Dudley ile Fransız Madam Mortsauf üzerinden bir İngiltere - Fransa karşılaştırması da yapıyor ve tarafını net bir şekilde ortaya koyuyor ki bu benim en sevdiğim kısım oldu eserde. Tabiri caiz ise İngiltere'yi aklınıza gelebilecek her açıdan yerle yeksan ediyor.

    Balzac'ın "Yazması yirmi yılımı alan, en kusursuz eserim" dediği Vadideki Zambak, 1835 yılında Fransa'da Revue Paris Gazetesinde tefrika edildikten sonra 1836 yılında kitap haline getirilmiş ve ilk basımı yapılmıştır. Zor olmasına rağmen asla okuyucuyu zorlamayan dili ve şiirsel üslubu sayesinde edebi hazzın doruklarına vardığımı düşünüyorum.

    Zaten büyük üstad Tanpınar da Balzac okumamızı, onun derinliklerine inmemizi arzu etmiş:

    "Bugün bile Balzac, gerek eserleriyle, gerek roman tekniğine getirdiği yenilikler, hatta keşiflerle tahminimizden çok fazla taklit edilmektedir. Balzac’vari roman, bu nev’in Proust, James Joyce, Dostoyevski gibi yenileştiricilerine rağmen, hâlâ mühim bir yekûn tutmaktadır.
    Kaynakları hem hayal, hem hakikat. Rüyayla kaynaşan gerçek. Bu romanlar birer itirafname değil, Balzac konuları seçmez, konular seçer Balzac’ı.”

    Eseri bu denli beğenmemde, çevirisini muhteşem bir şekilde yapan Sevgili Tahsin Yücel'in katkılarını da göz ardı edemem pek tabii ki.

    "Doğrusunu söylemek gerekirse bu roman, bir Goriot Baba’nın, bir Langeais Düşesi’nin sürükleyiciliğinden, bir
    Köylüler’in, bir Eugénie Grandet’nin gerçekçiliğinden, bir Altın Gözlü Kız’ın, bir Sarrasine’in büyülü havasından
    yoksun görünür; üstelik, belki de günahtan çok erdemin romanı olduğu için yer yer ağır, yer yer gereğinden fazla
    özenlidir. Bu yüzden olacak, kimileri Vadideki Zambak’ı Balzac’ın başyapıtı olarak nitelerken kimileri de sıradan
    romanlarından biri olduğunu söylemişlerdir. Ne olursa olsun, zaman Balzac’ı haklı çıkarır: Vadideki Zambak, Balzac’ın
    en çok okunan romanlarından biri olur, Balzac’ın en çok okunan romanlarından biri olmak da, belirtmek gerekir mi
    bilmem, dünyanın en çok okunan romanları arasında yer almak anlamına gelir. Ama, bugün bulunduğumuz noktadan
    bakılınca bu büyük ilgiyi açıklamak hiç de zor değildir."
    Tahsin Yücel /Sunuş
  • 480 syf.
    ·18 günde·7/10
    XIX. yüzyılda İngiltere'deki bir taşra kasabasında üç genç kızın aşk arayışından bahseden bir roman. Ana karakter Emma ön yargılı, kibirli biri. Bu sebepten birçok davranışı çok yanlış anlayıp, yanlış yönlendirmeler yapmasıyla olaylar gelişiyor.

    İnsanların hal ve hareketlerinden anladığımızın çok daha farklı olabileceğini anlatan bir kitap.

    Bir daha hiçbir hareket veya sözü hemen yorumlamayacağım. Bazen başa dert te açabiliyor malesef.
    Ama sonu aşırı mutlu etti beni. Tavsiye ederim.
  • 520 syf.
    ·1 günde·Beğendi·10/10
    Martin Eden.. Okuduğum ve etkisini uzun süre üzerimden atamadığım en güzel klasiklerden biri. Martin Eden öyle gerçek öyle hayatımızın içinden bir karakter ki; yeri geldi onunla birlikte açlık çektim, uykusuz kaldım. Yeri geldi onunla aynı masada yazı yazdım.

    İlk etapta kitabı bilgisiz, alt tabakadan denizci bir gencin aristokrat bir ailenin kızına aşık olduğu klasik bir aşk romanı olarak düşündüm. Okumaya devam ettikçe aslında bunun çok daha ötesinde çok ağır bir toplumsal eleştiriyle karşı karşıya gelince duvara çarpmışım gibi bir etkisi oldu bende. Martin Eden’in uykusuz kaldığı çabaladığı o günlerden sonra tam da istediğine ulaştığında yaşadığı o hayal kırıklığı daha ne kadar güzel anlatılırdı bilmiyorum. Artık istese de ne geçmişe dönebilirdi ne de o eskiden “elit, entelektüel, bilgili” gördüğü insanların yanına.
    —spoiler—
    Kitabın sonunda Martin’in pes etmesini kabul edemedim, sindiremedim. Gerçekten hikayesinin güzel bitmesini, Martin’in mutlu olmasını çok istedim. Martin açlıktan ölürken sofrasını açmayan ve onun boş işlerle uğraştığını söyleyen ama sonrasında onu baş tacı yapan yakınları, biricik aşkı Ruth’un bile ünlü olduktan sonra değişen tavrı... Martin’in ben aynı kişiydim açlıktan ölürken neden sofranıza almadınız diye içinden geçirdiği isyan... Hiçbir amacı kalmayan, kendini hiçbir yere ait hissetmeyen Martin’e yine de kızmadım, kızamadım.
    —spoiler—
    Kısacası kitaplığımdaki okunması gereken en güzel eserlerden biridir Martin Eden.
  • 364 syf.
    ·Puan vermedi
    Dublin Caddesi #starkyorumluyor
    Sen ne güzel kitaptın öyle! Reading Slump’a giriyordum tam ve beni çekip çıkardı. Yazar ilk sayfadan beni yakaladı zaten. O nasıl akıcı, nasıl sürükleyici bir dildir. Tanıştığımıza çok memnun oldum Samantha! Keşke bu kadar geç tanışmasaydık. Karakterler harikaydı. Kitap sadece bir aşk romanı olmaktan daha fazlasıydı. Joss’un sevgiden korkuşu ve insanlardan kaçışının sebepleri. Yani yazar öyle bir karakter yaratmış ki sanki gerçekten o karakter yaşıyor, sanki bu olaylar gerçek gibi en ince ayrıntısına kadar karakterlerine yön veren tüm olaylara yer vermiş. Braden nasıl bir adamsın sen! Bu kadar kırılmışken nasıl düşüncelisin! Bu kitaptan sonra Braden’ın üzerine çıkabilecek başka bir erkek karakter tanıyacağımı sanmıyorum. Çünkü Braden tüm aşk romanlarındaki erkek karakterlerin Nirvana’sı! Sevdiğini sahiplenen, Joss’un kalbindeki tüm kilitleri kapıları açmayı başarabilen, tam bir ince düşünce abidesi. Şu an fangirller gibi “Seni seviyorum Braden!” diye bağırasım var. Joss’u aşkıyla bambaşka bir kadın yaptı. Sadece aşık adam olarak değil mükemmel bir ağabey olarak da tüm güzellikleri hakediyor. Ellie, Braden’ın üvey kız kardeşi kitapta en sevdiğim karakterlerden ve onun mutlu oluşunu ta içimden hissettim. Yazar o kadar samimi karakterler yazmış ki içinize işlememesi imkansız. Okuyun bu kitabı! Samanthacığımla bir an önce tanışın!
  • 333 syf.
    ·5 günde·Beğendi·4/10
    Unutulmaz Gece hakkında biraz beklenti icerisine girdim sanırım. Bundan dolayı ilk kital kadar über süper beğendim diyemesem de genel olaram bakılınca yazarın bu kitabını da beğendim.

    Tarihi aşk kitaplarında aşina olduğumuz durum burada da var. Eğer ki daha önce okumamış kimseler varsa aramızda şöyle izah edeyim. İngiltere'de geçen bir hikayeyse ve konunun kilit noktası burasıysa aristokratların içinde bulunduğu sosyete, davet edildikleri partiler, genç kızların sosyeteye takdim edileceği balolar ve de şatafat ille de bulunur.

    Unutulmaz Gece kitabı da böyle bir minvalde başlıyor. Ana karakterlerden biri olan Hayden biraz, nasıl anlatsam, tam isim yakıştıramıyorum ama böyle hani bir parça karanlık bir parca masum bir parca da hödük bir karakter. Çoğu yerde sinir etmedi değil ama yine de böyle sevdim adamı. Sayfalar ilerledikçe ve kitap ortalandıkça artık Hayden'in geçmişi ile alakalı hikayeyi tam anlamıyla anlamış oluyoruz. Neler olduğu ne gibi bir şeyler yaşadığı hakkında gevezelik etmek istemiyorum çünkü siz de okuyup kendiniz öğrenirseniz oldukça şaşıracak belki de aaa bunu tahmin etmiştim ama diyeceksiniz. O yüzden fikirlerimi kendime saklayarak spoilerden kaçınıyorum.

    Lotti, bir önceki kitaptan hatırlayacağınız gibi hâlâ haylaz hâlâ hayalperest hâlâ akıllı kunduz kızımız. Şu an baş döndüren genç bir kadın olmuş. Kıvrak zekası, mizacının getirisi pervasızlığı çoğu yerde ayağına dolanıyor. Ama her zaman işin içinden de kolaylıkla sıyrılıyor. Hayden'in aksine güneş gibi parlıyor. Adamımız karanlık, dert kumkuması, soğuk, mesafeli olsa da kızımız zıttı bir karakter. Eh etme bulma dünyası tencere kapak pek bir yakışmışlardı birbirlerine.

    Kitabın konusundan da bir parça bahsedeyim, karakterleri çekiştirdiğim yeterli. Hayden, ilk karısını öldürmekle suçlanır, doğruluğu ıspatlamamış bu olayda sosyetenin diline düşmek ciddi bir durum. Bir suç olsun olmasın kan kokusu alan köpek balıkları gibi dakikalar içerisinde her yere yayılır ve konunun baş kahramanı suçlu ilan edilip dışlanır. *konusu bir tık klişe, benzer konuya sahip farklı kitaplar da okumuştum* Dedikodular ne kadar can sıkıcı olsa da, güneş gibi dünyasına doğan Lotti sayesinde Hayden, hayatındaki her şeyin değişmesine şahitlik edecektir.

    Takıldığım bir yer var aslında. Yani yazar konuyu daha iyi de işleyebilir ve daha sevdirerek yazabilirdi. Hayden'in geçmişi ile ilgili daha vurucu şeyler olabilir, konuyu daha farkli ele alarak ilk kitabın üzerine daha iyi yazabildi. Belki de Lotti karakteri öyle sevildi ki buna da bir hikaye yazayım bir de zor çözülecek aslında oldukça kolay görülen bir erkek karakter ekleyip kitap yazayım demiştir. Ha, kital hakkında kötü diyemem, aksine sevdim, ortalama bir kitap, kendini okutturuyor. Ama böylesi derin bir konu bulup sarsacak eklentiler eklerken yüzeysel ele almak, bilemedim, daha iyi de yazabilirdi bence.

    Yine de yazarı okuyun derim. Kesinlikle alıp şans verin. ♡