Bitmek bilmedi dimi dertlerin Sırtın dünya, ruhunda bir zan Herkes bir avcı, sen misin kurban Dışarda arama, sensin o derman Kendini bulduğun andır o uyan Sana sendir, yakındır o can Güneşin sönse bile sen inan Sana da dönecek elbet o devran Tüccar - Başarıcaz
Müzik
"Milattan önce yaklaşık dokuz bin dolaylarına (Homosapiens'in veya modern insanın ortaya çıkışından kabaca yüz seksen beş bin yıl sonra) kadar cinsel ilişkiyle hamilelik arasındaki bağlantı tespit edilememişti." kısmı doğru değil. Erken dönem insanları avcı-toplayıcılar hayatta kalmak için doğayı ve hayvanları gözlemlemek zorundaydı. Hayvanların çiftleşmesi ile yavrulaması arasındaki doğrudan bağlantıyı yüz binlerce yıl boyunca fark edememiş olmaları akla yatkın değil. Yakın dönem avcı-toplayıcı topluluklarında yapılan gözlemlerde bile bu toplulukların cinsel ilişki ve doğum arasındaki biyolojik bağı bildiklerini gösteriyormuş. Tek fark bu topluluklar bu türlü şeylere daha dinî-ritüel anlamlar yüklüyorlarmış. Ayrıca M.Ö. 40.000 - 10.000 arasında yaşayan insanların mağara duvarlarına çizdikleri penis ve vulvalara yükledikleri bereket, doğurganlık sembolizmi cinsellik-doğum bağlantısını kurabildiklerini gösteriyor. Kitap tabii 2013'te çıkmış. Eski görüşleri barındırdığı gibi yeni bulguları da haliyle bilemezlerdi.
Sosyoloji

Poyraz

@Diagrotes_Kantaire
·
Milattan önce yaklaşık dokuz bin dolaylarına (Homosapiens'in veya modern insanın ortaya çıkışından kabaca yüz seksen beş bin yıl sonra) kadar cinsel ilişkiyle hamilelik arasındaki bağlantı tespit edilememişti. Muhtemelen seks ve doğum arasındaki uzun süre yüzünden insanlar aradaki bağlantıyı kuramıyor ve her halükarda kadınlar kısa yetişkinlik yaşamlarının çoğunu hamile olarak ya da çocuk emzirerek geçiriyorlardı. Çocuklar anne rahminde birden ortaya çıkıyor gibiydi. Daha da anlaşılmaz ve belki de ürkütücü olanı, kadının bedeninden düzenli aralıklarla akan kandı. Kan bizzat hayattı, kaybedilmesi tehlikeli olan büyülü bir şeydi; ne var ki, kadınlar yara bere olmadığı halde günlerce oluk oluk kanıyordu ve hiç kimse bunun nedenini bilmiyordu. Tek bir husus aşikardı ki, âdet kanı sadece kadından ve kadında da insan yaşamının başladığı yerden geliyordu.
Sayfa 30 - Kolektif Kitap·Kitabı okudu
Sosyoloji
Avcı kurttan nefret etmiyordu. Kurt koyundan nefret etmiyordu. Ama aralarında şiddet yaşanması kaçınılmazdı. Belki dünyanın kanunu budur diye düşündüm. Sırf kendin olduğun için dünya seni avlayıp öldürüyordu. Frankenstein 🎬
1133
Avcı toplayıcılıktan, tarım toplumuna geçince insanlık, Bir süre sonra burjuva sınıfını oluşturdu! Toplumu ve tarımı kontrol eden burjuvalar, Dinleri ve inanç sistemlerini de kendi çıkarlarına göre kullanarak, Kendi saltanatlarına göre bir dünya dizayn ettiler; Ağalar ve marabalar olarak! Öyle köklü bir sistem icat ettiler ki, Bugün de aynı sistem geçerli! Yazık olan ise; Tarihten ibret almayı bilmeyen insanlık, Marabalar olarak, Ağalarımızı kutsayarak, Onların lükslerini köleliklerimiz ile finanse ediyoruz! Derda Yuşa
1000Kitap
Entropinin Fısıltısı
Maddenin ve zamanın henüz biçimlenmediği o ilkel çocukluk evreninde, yeryüzünün katı kurallarıyla yeni yeni tanışan yedi yaşında bir çocuk olarak yürüyordum sokakta. Gündüz vaktiydi ama güneşin ışığı insanı ısıtmaktan ziyade, bu kasvetli caddenin kirli detaylarını açık etmek için parlıyor gibiydi. Kalabalığın ritmik monotonluğu içinde, sadece benim görebildiğim o keskin anomali belirdi. Oradaydı. Bakışlarındaki o statik, hiç kıpırdamayan yoğunluk, bir insanın taşıyabileceği türden bir hacme sahip değildi. Kulaklarımda yankılanan ses ise yeryüzünün tektonik hareketlerini andıran, kelimelerden arınmış antik bir dildi; çok uzaktan geliyordu ama beynimin tam merkezinde rezonansa giriyordu. Etraftaki insanların o konforlu körlüğüne sığınarak onu görmezden gelmeyi seçtim. Bakışlarımı kaçırdım, adımlarımı sıradanlaştırdım. Fakat zihnimde açılan o yarık kapanmıyordu; arada bir gözüm kayıyor, onun sarsılmaz varlığıyla göz göze geliyordum. Bu durumun gerçekliğini kimseye fısıldamamam gerektiğini biliyordum; çünkü o yaştaki bir çocuk bile bilirdi ki, tekinsiz olan ancak gizli tutulduğunda gücünü yitirirdi. Tam o esnada gökyüzünün tavanı çatladı. Geometrik bir kusursuzlukla beliren o devasa üçgen silüet, şehre yaklaşan kozmik bir felaketin, mutlak bir yok oluşun habercisiydi. Hava ağırlaştı, tüm dünya altüst olacakmış gibi bir tehlike hissi şehri sardı. O panik anında, zihnim çocukluğuma aşılanmış en güvenli sığınağa, caminin o soğuk ve taştan duvarlarına kaçtı. Elimde fiziksel bir telefon olmamasına rağmen, aileme bir şekilde ulaşıp oraya sığınmalarını söylediğimi, onları o korunaklı mabedin içine sakladığımı gördüm. Onlar güvendeydi. "Oraya sızamaz," diye düşündüm. Büyük bir yanılgıydı. Onun mekânı aşmak için kapılara ihtiyacı yoktu. Duvarların moleküler yapısını bozmadan, bir
"Kırmızı Başlıklı Tehlike.."
Çocukken bir masaldı sadece: Kırmızı Başlıklı Kız. Kurt vardı, yol vardı, kayboluş vardı. Büyüyünce fark ettim… masalın en tehlikeli kısmı kurt değilmiş. Oyunu başlatan Kırmızı Başlıklı Kaltak'mış meğer. Masumiyetin arkasına saklanıp bütün dengeleri bozan. Sessizce yaklaşan, yolunu uzatmayan, geri dönmeyen… Meğer masalda herkes yanılmış. Kurt avcı değilmiş. Asıl av, Kırmızı Başlıklı Kız'ın peşinden giderken kendini kaybeden kurtmuş. Ve bazı hikayeler, büyüdükçe anlatılmıyor; insanın içinde yavaşça yanmaya başlıyor. Çünkü masalda herkes kurttan korkmuş. Kimse, bir kurdu durduran şeyin bir çift masum göz olabileceğini düşünmemiş.