Babam benim için "insan" olarak hemen hemen hiç mevcut değildi; yalnız "Baba" dedikleri mücerret bir mefhumun insan şeklinde görünüşüydü. Akşamları kaşlarını çatarak sessiz sedasız eve giren ve ne bizi ne annemizi hitaba layık görmeyen, saçsız başlı, değirmi ve kır sakallı adamla, havuzlu kahvede göğsünü bağrını açıp gülüşerek ayran içtiğini ve küfür savururak tavla oynadığını gördüğüm kimse bence birbirinden tamamıyla ayrıydı... Bu ikincisinin babam olmasını ne kadar isterdim...
Nakış bulgur pilavını sofraya indirdi. Bir yığın çocuk aynı anda tencereyi sardı. Bayan Nakış bir tomar tahta kaşık attı sofraya. Kuru soğan, ayran ve yufka ekmeği getirdi. Süleyman Nakış soğanları yumruğuyla kırdı. İki tanesini ateşe gömdü. Tencere kaşık saldırısına uğradı.
“İyi bir işin alameti, gönlün emin, vicdanın rahat oluşudur Merve Hanım. Suretleri, şekilleri yakmadıkça canın üşür, donar,
buz kesilir. Şekil ve suret âşıkları, ‘Bal bulurum!’ ümidiyle ayran çanağına düşen sinek gibi şekle, surete, görünüşe kapılmışlardır.
İşte ben bu bilinçle, şekil ve suretin ötesine geçerek doğallığı, sadeliği, içtenliği sundum size.”
«Hiç yazılmamış, söylenmemiş yanını dile getirmelisin yaşamın! Tarlada ekin biçiyorsunuz, sıcak bindiriyor, ayran yok, azık yok, öğleyin, kırların ortasında bir emekçi sofrası...»