Karşındaki insan kendi derdiyle uğraşırken senin iyi haberini dinlemek zorunda değil. Herkesin kendi mücadelesi var, senin sevincin bazen kar şındakinin canını yakabilir farkında bile olmadan. Anlat ama kime anlattığına bak. Hayatta senin iyiliğinden gerçekten mutlu olacak, kendi durumundan bağımsız sevinebilecek insanlar var. Az olurlar ama tam olurlar. Onlara anlat.
YYMS çok az sayıda erkekte bulunuyor ve sağlık alanında çalışan kadınlarda fazla temsil edilmiyor gibi görünmekte. Birçoğunun çocukluklarında travma veya istismara ve genellikle ciddi ihmale maruz kaldığı biliniyor ama sağlık alanında çalışan veya çocukluk travmasının kurbanları olmuş çoğunda bu bozukluk asla görülmüyor. Bu durum, başkalarına bakma ve bu yüzden değer verilmeye dair bir istekten kaynaklanan bir sağlıklı davranışlar yelpazesinin patolojik ucunda bulunabilir. Bu da iyi bir şeyin çok fazla yapılmasıyla ilgili bir durumdur. Aynı bağımlılık diğer kişileri aşırı bakım ve fedakarlık eylemlerine itebilir. Başkalarına çaresizlikle yardım etmek isteyen bazı kişilerin nasıl kendilerine her zaman ihtiyaç duyulması için onlara zarar vermeye itildiklerini bilmekse zor.
Kadınları dövmelerimiz de oldu. Hatta, zihinsel özürlüydü, gerçi bilmiyorduk. Yazıcı olacağım için yerime geçecek arkadaşı yetiştirmeye çalışıyordum. Bayan çocuğa sarkıntılık yapıyormuş, deliymiş yani, "git" diyoruz, gitmiyor. Oradaki kişiyle aramızda en az beş metre kalması gerekiyor, emir öyle. Bıçak darbesi alabilirsin, üzerinde bomba olabilir. Gitmeyince, arkadaş itti, biz de ittik. Kadın bağırmaya, taş atmaya başladı. Birkaç tane vurduk, gönderdik. Tekrar geldi, tekrar vurduk. Kendimizden geçmişiz, ne yaptığımızı bilmiyoruz. Tekme de atmışızdır, dipçikle bile vurmuşuzdur. Arkadaşlardan, "manyak mısınız" diyenler de vardı. Öyle şartlandırılmışız ki emir tutulacak, tutmazsan cezalar belli. Disiplin cezası, askeri mahkemeye çıkartıyorlardı. Katı kurallar işliyordu. Yatınca düşünüyorum: Niye yaptım? Bulsam özür dilesem. Kendimle çok çelişkiye düştüm..
Babası bir deniz tanrısına âşık olmuştu. Tanrı'nın adı Osidisen'di ve ebeveynleri, Kissen ve ağabeylerini tanrının onlara gösterdiği ilginin şerefine isimlendirmişti: Tidean "gelgit üstünde," Lunsen "sudaki ay," Mellsenro
"yuvarlanan taşlar" ve Kissenna da "denizin aşkından doğan"
anlamına geliyordu. Osidisen ağlarını balıklarla doldurup çocuklarına, ne zaman fırtınanın içine dalmaları, ne zaman ondan
sakınmaları gerektiğini öğretti ve her gün avlarıyla birlikte eve
sağ salim dönmelerini sağladı. Kissen ve ailesi, denizin onlara
verdikleriyle büyüdü.
Gelgelelim deniz tanrısı Talicia topraklarına şans getirmedi.
Sonunda da tepelerdeki köylerde yaşayanlar Ateş Tanrısı Hseth
ve onun zenginlik vaatlerine kandı.
Herkes ateşi sevenlerin servetinin peşindeydi. Talicialılar,
Hseth adına teknelerini yakıp silahlar yapmak, pirinci ısıtmak
ve çınlaması falezden dağ sınırına dek duyulan büyük çanlar
dövmek için ormanlarındaki ağaçları kestiler. Osidisen'in suları
boşaltıldı ve toprağın üzerinden dumanlar yükseldi. Çok geçmeden daha başka, daha karanlık şiddet öyküleri şehirlerden
köylere yayılır oldu: Ateş tanrısı adına kurbanlar veriliyor, avlara çıkılıyor ve istenmeyen kişiler temizleniyor, onu memnun etmek
için düşmanlar ve köklü aileler ateşe veriliyordu.
Bir gece, Mellsenro'nun parmaklarına mürekkeple isminin
yazıldığı on ikinci yaş gününden sonraki gece, on bir yaşındaki
Kissen tuhaf bir şekilde yoğun ve tatlı kokan bir dumanla
uyandı. Duman boğazını yakıyordu.
Kissen kendine geldi ve ağızlarına kumaşlar örtülü, yüzleri kömür tozuyla sıvanmış ve saçlarında küçük lambalar gibi
parlayan çanlar olan adamlar tarafından taşındığını fark etti.
Kissen'ın kolu bacağı kıpırdamıyordu ve göğsü, rüya âleminden
çıkamamış gibi ağırdı. O tatlı dumanı tanımıştı: Bu, sless tohumlarının